Kayıtlar

İzlenen Bir Blog Yazısı: Sessiz Vlog

Resim
Bir dönem yazılarıma ara vermiş ve bu günceyi epey boşlamıştım. Oluşan o boşluğu ise yeni gözdem YouTube ile doldurdum. Aşağı yukarı sekiz yıldır kendi kanalım var; yeni fikirler bulmak, onları elle tutulur ve izlenir hâle getirmek en büyük eğlencem oldu. Önceleri hiç hazırlık yapmadan, sadece kameranın kayıt tuşuna basarak çektiğim videolarıma son iki yıldır senaryo yazarak devam ediyorum. Bu süreçte yazmanın gücünü adeta yeniden keşfettim; zaten buraya geri dönmeme yardım eden de o oldu. Bir ara senaryolarımı bu blogda da yayımlamayı düşündüm ancak bunların farklı disiplinler olduğunu fark ettim. Belki ileride bir senaryo, ayrıca bir blog yazısına dönüştürülebilir. Videoları doğrudan burada paylaşmak da aklımdan geçmedi değil; fakat bunun, zaten kısıtlı sayıdaki sadık okuruma bir nezaketsizlik olabileceğini hissettim. Yine de zaman içinde bazı yazılarımın arasına konuyla ilgili videolarımı ekledim; dileyen okurlarımın göz atması için onları oraya bıraktım. Aşağıdaki sessiz video, tam...

Anton Jukovic

Resim
Magnitogorsk’ta gökyüzü, Tanrı’nın kentin üzerine serdiği, ağır ve kirli gri bir brandadan ibaretti. Anton Jukovic’in tabelacı dükkânı, bir bina girişinin birkaç basamak altında; tütün ve tiner kokusunun, dökümhanelerden gelen kömür isiyle kaynaştığı basık bir mahzendi. Üç floresan lamba, karanlığın o yoğun kıvamını delmek için cızırdayarak umutsuzca titrerdi. Anton, o isli sisin ortasında bir yandan sipariş tabelalarını boyar, diğer yandan nefes almak adına kente inat, rengârenk ve keskin hatlı resimler çizerdi. Anton'un Atölyesi Anton Jukovic Bu basık mahzen, aynı zamanda ruhun nefes aldığı küçük bir sanat atölyesiydi. Bazı resimlerini sergilediği restoranın sahibi ve tek gerçek dostu Vladimir’e sık sık şöyle derdi: "Sanat, Vladimir; bu kurşuni dumanın içindeki can sıkıntısı olmasa nereden doğacak? Ruhum pas tutmazsa, kalemim zihnimdekileri kâğıda dökmez." Jukovic, adı mahalle sınırlarını biraz aşmış bir çizer olsa da geçimini zor sağlardı. Çoğu zaman içtiği votkaların ...

İstanbul: Bir Bekleme Salonu

Resim
Bu deneme, iki önceki yazımın (İstanbul'u Sevmiyorum)  hatta son birkaç İstanbul yazısının satır aralarından filizlenip kendi yolunu çizen iki ayrı hikâyenin birleşimidir. Belki o yazıdan aşina olduğunuz tanımlar, benzer tarifler veya kesişen cümlelerle karşılaşacaksınız. Ancak aidiyete ve "evde olmaya" dair bu parçaların, kendi başına bir bütüne dönüşme çabasına ve bu yeni anlatının duygusuna kıyamadım. Bu denemenin bir kenarda unutulup gitmesine gönlüm razı gelmedi; çünkü bazen aynı cümleyi kurmak, hissin derinliğini yeniden hatırlatmanın tek yolu. Mecidiyeköy’de, giriş altı bir dairede, gri-mavi sabah ışığında uyandım. Burası aslında epey tanıdık; Hülya’nın vaktiyle İstanbul’daki yuvamız haline getirdiği yerdi. Bodrum’dan şehre geldiğimiz zamanlarda burada kalırdık. Evvelinde ise Hülya’nın, kızı Duru’yu dünyaya getirip büyüttüğü başka bir hikâyenin sahnesiydi burası. Hayat ikimizi bir araya getirdiğinde; duvarından koltuğuna, mutfağından banyosuna eski izleri silmiş, ü...

Tabanvay

Resim
Bugün adımlarım, sabahki niyetimin çok ötesine geçti. Güne başlanırken planım oldukça net ve bir o kadar da renksizdi: Annemin veraset ve intikal işleri için Cağaloğlu yollarına düşmek... İki gün evvelki o eksik kaşeli, imzasız belgelerin yarattığı pürüzleri dün tamamen gidermiş, bir randevum olmasa da bugün şansımı denemeye karar vermiştim. Metroyu kullanarak Vezneciler durağına ulaştım; oradan Hisar Vergi Dairesi’ne uzanan yirmi dakikalık bir yürüyüş... Bildiğim yerler olsa da hayran hayran etrafı izleyerek bir turist gibi yürüdüm. Tarihi yarımada ve çevresi beni her zaman iyi hissettirmiştir. Bastım deklançöre... Beyazıt, Kapalıçarşı, Çemberlitaş derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadan Cağaloğlu'nda, Valiliğin karşısına taşınmış Hisar Vergi dairesine varıverdim... Nuruosmaniye Camii Ancak bürokrasi şansını denemeye izin vermiyor. Niyetim geri çevrildi. Her durumda yeniden randevu almam gerekiyormuş. Ne olur ne olmaz diye iki gün önce daireyi terk ederken randevu almıştım. Belki...

İstanbul'u Neden Sevmiyorum?

Resim
Bu güncenin yazılarının büyük bir kısmı, belki de %80’i İstanbul’da yazılmıştır. Zaten güncenin kendisi de bir iç sıkıntısıyla doğmuştu. Bodrum’a taşınana dek İstanbul, güncem üzerinde yoğun mesai harcadığım bir yer oldu. Taşındıktan sonra ise fark edileceği üzere yazılar seyreldi. Ara ara güncenin altına odun atsam da İstanbul’daki kadar alevlendiremedim; yazılarım kesildi. Son zamanlarda bir nebze hareketlenmişse, bunu tamamen şu an İstanbul’da geçirdiğim zamana borçluyum. İhtiyaç duyduğum o tanıdık sıkıntı, burada beni bekliyor çünkü. İki yıl Kuledibi'nde oturdum. İstanbul'da mutlu olduğum son semtti. Sıkıntım yazıya dökülmüyorsa, mutlaka başka bir yerden çıkıyor. Sosyal medya epey göz önünde bir mecra ve o vitrinden rahatlıkla mızmızlanabiliyorum. Okumayı pek sevmeyen çevrem ve arkadaşlarım —ki kendileri İstanbul cenahındandır— sosyal medya üzerinden bu huysuzlanan adamı rahatlıkla izleyebiliyorlar. Bu yazıya vesile olan durum da aslında huysuzlanmalarıma verilen tepkiler. ...

Hasar Tespiti

Resim
Bodrum’a döndük dönmesine ama döndüğümüzü pek anlayamadık. İki ay boyunca İstanbul’un metrolarında, metrobüslerinde, Mecidiyeköy karmaşasında, hastane koridorlarında, yoğun bakım önlerinde o kadar insan içinde hiçbir şey olmadı, fakat yurdumuza ayak bastığımızın ikinci günü yatak döşek hastaydık. Önce boğaz ağrısı ardından eklem sızısı derken kıpırdayamaz hale geldik. Sağdan sola dönemiyorduk. En kötüsü de aynı anda hastalanmaktı. Ne benim Hülya’ya ne de Hülya’nın bana tatlı tatlı şımarması mümkün oldu. Hazır ilacımı almış oturuyorken yapılacak en güzel şey, dönüşümüzü ve hastalanmadan önceki o günü kaleme almaktı galiba. Yakaköy. Artık evdeyiz. 55 Gün Sonra Yaklaşık iki ay sonra eve dönerken ister istemez neyle karşılaşacağımı kafamda kurdum. Son yağmurda, giriş su aldı mı acaba? Aldıysa yerdeki kilim küflenmiş midir? Evi toz basmış mıdır? Ölü-canlı böceklerle karşılaşır mıyız? Çiçekler kurumuş mudur? Buzdolabı kim bilir ne haldedir? İster istemez bir hasar tespiti yapılması gerekiyor...

Tam da Meyhanede Mahsur Kalmalık Gün

Resim
İstanbul’daki elli dördüncü gün ve son gecem. Ayrılmaya bir önceki gün karar verdik. Annemin kaybı sonrası yapılması gereken resmi işlerin peşinde evraklarımızı toplamışken, son kertede vergi dairesinde randevular doluydu. İstanbul’da bir dakika fazla kalmak istemediğimden, "çok da acelesi yoktur" diyebildik ve artık uçak biletlerimizi aldık. Annemin vefatına uzanan sürecin üzüntüsü bir yana, İstanbul’da kalmak bana pek iyi gelmiyor. İstanbul doğup büyüdüğüm ve harika bir şehir olsa da, artık buraya ait hissetmiyorum. Hele elde olmayan sebeplerden kalış süresi uzarsa afakan basıyor. Bunu sizinle paylaşıyorum; zira bazı arkadaşlarım İstanbul konusunda hassas, hatta kafi ötesi şoven oldukları için hızlı bir savunmayla azarlayabilirler. Yani aramızda kalsın. Hayatımı uğraşlarımın olduğu, gökyüzünü görebildiğim ve tüm sosyal çevremi kurduğum yerden uzakta geçirince İstanbul’da pek yapacak bir şey bulamıyorum. İstanbul'da en mutlu olduğum yer. Bunun üstüne, konuya vakıf arkada...