26 Ağustos 2018 Pazar

Bayram notları

Bayramda evden çıkmayalım, kalabalık ve gürültüden uzak duralım dedik fakat sabahları bisiklet tepesinde turlamaktan geri kalmadım. Niyetim herkes uyurken seçtiğim kısa rotayı dönmek, bu arada da bayram ve bayramcılara dair gözlem yapmaktı. O saatlerde insanlar uyuduğundan pek bir şey görmeyeceğim düşünülebilir fakat öyle olmadı. Yol kenarlarına sağlı sollu park etmiş otomobiller bile bir kerede çok şey söylüyor. Gazete yazmış, Bodrum nüfusu bayramda 2 milyon oldu diye. İşte o otomobiller bunu doğruluyor.

Bodrum'da trafiğin Güvercinlik, Akyaka'da Sakar'a kadar uzadığını duyduk, öğrendik.

Bayramın ikinci günü Yalıçiftlik tarafına pedal bastım. Yarımadayı ana karaya bağlayan nokta dersem yanlış olmaz herhalde. Doğuya gittikçe yeşeren, yükselen ağaçlarıyla bu hat, tercih edenleri Mazı, Çökertme ve biraz daha ötede Ören'e götürüyor. Merkeze, eğlenceye, popüler her şeye uzaktır ve bileni, üşenmeyeni, kafa dinlemek, kaçmak isteyenleri ağırlar(dı). Son yıllarda Kızılağaç ve Yalıçiftlik çevresinde lüks siteler yükselmeye başladı ki klasik köy evlerinin yanında bu yeni mimari "sizi buradan def etmemize az kaldı" diyor adeta. Yeni gelenler söylemekten de çekinmiyor hatta. Yaka'da hemen bizim üstümüzdeki evi satın alan kişi sağ ve solundaki evleri çirkin bulduğu için ev ve bahçesini ağaçlarla izole etti. Kapısını çalacak birilerine ihtiyaç duymadığını sanmak tam bir şehirli avamlığı. Komşusunu tanımama kültürünü buraya taşıyorlar yavaştan. 34-06-35 plakalı otomobiller burada da artmış.

Bazen acaba mı desek de arabamız olmadığı için bir kez daha mutlu olduk.

İlk bayramlaştığım kahveci ile ayak üstü laflıyoruz. Canavar gibiler diyor. Kim? Gelenler... Sanki tatile değil, kavga etmeye gelmişler gibi. Mesele de şu "Biz olmasak nefesiniz açlıktan kokar!" muhabbeti. "Yahu" diyor. "Bene mi geldin de gonuşupdurun?" Büyük ihtimal sezon sonu batıp gidecek yeni, lüks, gösterişli yerleri işaret ediyor. Zira büyük şehirlerden gelip buralarda yer açanlar da yerel esnafı üzüyor. Şöyle afaki bir tablo çizersem daha net okunabilir. Yan yana birkaç köy kahvesinin ortasına 3. dalga coffee shop açıldığını hayal edin. Cihangir'den kahveci -öğrendim ki onlar barista diyormuş- getirilip konulmuş. Sadece yüksek sezon denilen ama birkaç günü geçmeyen dönemde "kahvesiz ayılamam!" diyen tatilcilere servis veriyor. Yani kahvecinin "Bene mi geldin, gonuşupdurun?" diye sorduğu "kahvesiz ayılamam" diyen kişi. Aralarındaki tartışma kaba epey kabaymış anladığım kadarıyla. "Hee guduruk guduruk gonuşup gitti..."

Benim gibi sabah turuna çıkmış, Bodventure ekibine takıldım sonra. Karşılaştığımda Etrim'i iniyorlardı. Şahin Motel'de kahvaltı ile turu bitirecek ardından denizin tadını çıkarmak üzere program yapmışlardı. Bu benim için de bir mola oldu. Kahvaltı etmemiştim. Fakat onlar gibi günümü orada geçirmeyecektim. Kısa bir deniz dinlencesi ve kahvaltının ardından Ali ile birlikte aralarından ayrılıp Bodrum'a doğru yola çıktık. Bodrum'da kornaya alışık olmadığımdan plakalara bakarım. Korna terörünün ortasında kaldık. Yani hangi birine bakayım dedim özetle. Çoğunluğu İstanbul plakalı araçlar beni bir kez daha yanıltmadı. Yoksa Bodrum'da çalınmaz, korna burada daha çok selam vermek üzere kullanılır.

Fakat daha da kötüsü, bisikletle nereden gitmemiz gerektiğini bize el kol işaretiyle anlatan öfkeli sürücüler oldu. Daha Yokuşbaşı'nda birkaç arabayla papaz olduk. Ali ile Bitez kavşağında ayrılır ayrılmaz, kavşaktan çıkan ve emniyet şeridinden gelen bir başka 34 plakanın küfür kıyamet azarını işittim. Yanlış yerde gidiyormuşum, beni ezse suçlu olmazmış... Kuduz gibiydi... Öfkesi beni epey korkuttu doğrusu. Yapı gereği bu tip tartışmalara girmem, küfür veya kavga edemem. Sadece "Sakin ol!" diyebildim... Tozu dumana katarak ve yine emniyet şeridinden bastı gitti. 

Kısacası bu yıl tatilciler agresif ve öfkeliydi.

Şu plaka meselesine de açıklık getireyim. Hani bazen 34 plakalı diye genellemeler yapıyorum ya... Kimi İstanbullu arkadaşım 34 plakalı her aracın İstanbul'dan gelmediğini, Bodrum'da kiralık araçların hemen hemen hepsinin 34 plakalı olduğunu söylüyorlar. Bu alınganlığa şaşırıyorum doğrusu. Hatta bu alınganlığı da bir çeşit öfke olarak görüyorum. Lütfen şöyle bakın biraz da, korna çalınca değil kurallara uyunca yol açılıyor. Yani kötü bir şey söylemiyorum. Akıllı kavşakları nasıl kullanılacağını öğrenmeme ısrarı bizi büyük kılmıyor. Kavşağın içinde araba varsa bekle! bu kadar basit. Hele hele emniyet şeridinden kaçmak bizi daha akıllı yapmıyor. Hele o şeridi kullanan bisikletliye tehdit ve küfür etmek, nereden gitmesini öğretmeye çalışmak açıklanabilir bir şey değil.

Köy içlerinde insanlar sosyaldir. Kişi arkadaşının otomobil penceresine eğilip fazladan 20-30 sn. konuşabilir, sabredin. Teyzenin biri başka köye süt, tereyağı, yumurta gönderiyor olabilir, bekleyin eşyasını minibüse yükletsin, şoföre kimi bulacağını tarif etsin. Hatta yanından telefon açıp konuştursun. Taş çatlasın 2-3 dakika... Yavaş, sakin ve sabırlı olmak tatili daha keyifli kılar.

Hadi 34 plaka demeyelim. İstisnasız bu bayram da, otomobillerden yol kenarına fırlatılan çöp, ambalaj, soda, bira şişeleri, sigara, çikolata, şu bu ambalajları, sidik dolu pet su şişeleri, kirli bebek bezleri o kadar arttı. Bisikletle gezen biri olarak bu tespiti kolaylıkla yapabiliyorum. Bu nasıl bir rahatlık? Yangınların bir kısmı otomobillerden atılan cam şişeler (büyüteç etkisinden dolayı) veya sigara izmaritleri yüzünden çıkıyor. Yarımada tüm yaz kurudu, Ağustos'un ikinci yarısından itibaren esintiler başladı. Ne yazık ki neyi tehdit ettiğinin farkında değil bu insanlar...

Torba Belediye Kafe...

Bayram öncesinden de bir örnek vereyim ki bu yıl tatilci profilindeki farklılık pekişsin. Belediyenin Torba'daki kafesi, yavaş yavaş uyanacak misafirlerini ağırlamaya hazırlanırken, diğer yandan görevli bir iki genç, şezlonglara erkenden atılmış havluları topluyorlardı. Çalışanlardan biriyle iki çift laf edince öğrendim ki, sabah 7:30-8:00 gibi şezlong kapanlar akşamüstüne kadar gelmiyor hem işletmeyi hem de gelen diğer misafirleri mağdur ediyormuş. Uyarılara, yazılı notlara rağmen kimseye dinletememişler. "Bayram sonuna dek kötü çocuk benim yapacak bir şey yok!" dedi konuştuğumuz arkadaş...
Akyarlar'a geçtiğim diğer bayram sabahından devam edeyim. Evden aç çıktım ki genelde 15-20 km sonra kahvaltı edeceğim bir yere otururum. Yedi rüzgarın birleştiği yer anlamına gelen Kefaluka, her ne kadar koya bakan çirkin oteliyle anılır olmuşsa da o 7 rüzgar buranın ruhunu taze tutmaya yetiyor. Meteor'u geçtikten sonra sağda taksi durağının önünden aşağı salınıp yokuş biter bitmez sağa kıvrılarak vardığım yeri tarif etmeye çalışıyorum. En sonda çay, kahve, tost (belki köfte, patates de) veren küçük bir işletme ve hemen önünde denize girilebilecek dar bir plaj vardır. Burası daha çok emeklilerin ve işletmenin kısıtlı imkanlarını kabul edenlerin geldiği bir yerdir.

Akyarlar... Bu fotoğraf daha erken tarihli olduğundan
metinde bahsettiğim yer tam arkamda kalıyor. Kıyı tur tekneleri ve insanlarla doluydu yoksa

Tostum yapılana dek plaja inip kısa mesafe yüzdüm. Çıktığımda da gördüm ki insanlar birer ikişer geliyorlar. Denizi gören hemen önümdeki masaya da bebekli bir aile oturmuş, kahvaltı etmeye başlamışlar. Beraberlerinde getirdikleri poşetin içinden çıkardıkları böreği, poğaça ve simidi yedikten sonra kalktıklarında geriye o kadar tuhaf bir çöp bırakmışlardı ki işletme sahibesi Bodrumlu teyze söylenmekte haklıydı. Poşet, plastik börek kabı, çatal bıçaklar, bebeğin düşürdüğü yiyecekler aklınıza ne gelirse. Teyzenin asıl zıvanadan çıktığı an sandalyeye bırakılmış bebek bezini bulması oldu. Diğer masalarda oturan birkaç şehirli cık cık cık diyerek teyzeye hak vermiş gibi yaptılar. Döndü ortaya dertleşti. "Çöpünü topla deyom, gızıyolla, çöpü göstereyom binbir laf... Bu yıl çok edepsiz insanla va. Valla ne etçem şaştım!" Diğer masalarda oturan şehirliler başlarını sallayarak onayladılar teyzeyi. "Deyom misafir o, tut kendini emme ayıbı hep bunlar yapıyoru! Bu nasıl anne?" diyerek o boklu bezi salladı biz şehirlilere... Plajlarda yaşandığını sıklıkla duyduğumuz boklu bebek bezi meselesinin bir başka versiyonuna şahitlik etmiş oldum böylece.

Bağla'yı tırmanmadan evvel yıllarca birlikte çalıştığım ve bayramda Bodrum'da olduğunu bildiğim Didem'e, eşi Ali ve kızlarına merhaba demek üzere uğradım. 186 kişilik TEK sitesi bayramda 800 kişi olmuş. Site bu otel değil, 800 kişiye yetişmek ne mümkün. Kafesi, restoranı ne bileyim artık içeride neler varsa üst limit nüfusa göre düşünülmüş. Sayı bir anda 4-5 kat artınca çeşitli tartışmalar, kavgalar çıkmış. Didem de dedi zaten, insanlar aşırı sinirli diye. Huzur bulmak için tatile bu kadar öfkeli gelmelerine anlam veremedik birlikte. Şu şezlong kapma olayı orada da sorunmuş. Site önündeki küçük plaj da 800 kişi ağırlamaya yetmiyor tabi. Atıyorum; varsa 200 şezlongun paylaşımı çoğu zaman sonu kavgayla biten tam bir yarışa dönüşüyormuş. Biz bunları konuşurken Ali, site yönetiminin yayınladığı bir metni okudu... Espirili bir metindi ama durumun vahametini çok net koyuyordu ortaya. Özetle sakin olun diyordu. Çay, kahve, muhabbet, şeftali derken vedalaştık.

Bir insan yığınının arasından Camel Beach'ı geçtim. Daha önce bisiklet elde kumu yara yara geçmişliğimiz çoktur ama bu kadar kalabalığı düşümde görsem inanmazdım. Uzun iskelelere yanaşmış ve Bodrum'la ne alakası var dediğim korsanlı, kuru kafalı teknelerden akın akın insan iniyor... Ortakent'e zor attım kendimi. Sahil de bisiklet kullanamayacağımdan ara sokaklardan kaçayım dedim ama sağlı sollu park durumu otomatikman trafik yaratıyor. Peş peşe iki küfürlü kavgaya da burada şahit oldum. Park ve yol verme tartışmalarıydı...

Bisiklet bindiğim 3 sabah boyunca en erken 6:45 en geç 10:00 saatleri arasında yaşadıklarımı paylaşayım dedim. Onca bağırış, çığırış, kavga arasında evden neden çıkmamamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Hoş buradan uzaklaşabilirdik de. Bunu başaran başta Serdar Hocama bir selam çakayım. Belki o da Bayram'da neden burada kalmadığını bir yazısının başında kısaca anlatır. Zira tekneyle nefis bir Ege turu yaptı. Onun yazısını sabırsızlıkla bekliyorum.

Gün içi ve akşam hatta gece neler olduğunu şu kısacık turlarda karşılaştıklarımdan çıkarmak zor değil. En basitinden bisikletle 35 dakikada aldığım Yaka-Bodrum arasını araçla 2 saatte tamamlayamamış insanların sosyal medya gönderilerini gördüm. Kilitlenmiş trafiği "Korna Şov"larıyla açamayanlar belli mi olur bellerindeki tabancaya sarılırlar. Tatili bile sakin değil bu milletin, Allah sonumuzu hayretsin... Böyle de bitireyim...

20 Ağustos 2018 Pazartesi

kupkuru yazı

Hani hep bir cennetten bahseden, elinde lir, başında zeytin yapraklarından taç, etine dolgun, kıvır kıvır çocuk imajı vardır ya, sanki öyleyim ve dinleyene şiirsel bir Bodrum hikayesi anlatıyorum. Arada lirin tellerine vurup es verirken, kendinden geçenlere bakıp 5 nefes bekledikten sonra hikayeye kaldığı yerden devam ediyorum. Huzurdan, doğadan, doğanın verdiği nimetlerden bahsedip ağız sulandırıyorum. Herkes mutlu. Hatta bir çoğu yelken açtıkları yeni hayallerinde yarımadanın kıyılarına varmış olmalılar.

Fakat şu susuzluk hikayenin seyrini değiştiriyor. Tıpkı yılın ilk yarısını İstanbul seyahatlerinin yaptığı gibi. İstanbul'da olunca nasıl evle yeterince ilgilenemiyorsak, özellikle son bir ay susuzluk marifetiyle elimiz kolumuz bağlıydı. Ne bostan bostan gibi oldu, ne bahçe bahçeydi. Geçen sene ekip büyüttüğümüz bitkiler boynu bükük, kupkuru ve çok hüzünlüydüler.

Bir heves ektik. Ektiğimizi de yedik doğrusu ama susuzluk ve sıcak ekileni yaktı durdu.

Yaz aylarının sıcak geçeceği Nisan'dan belliydi. Hava hızla ısındığı gibi yağmur da romantizm eşiğini geçemedi. Geçenlerde tekrar görmek için gittim; Mumcular Barajı bomboştu. Hatta şimdiki yağmurlara "romantik" sıfatını yakıştıran kahveci önceleri "sapık" gibi yağdığını anlatmıştı. Tabirler onundur. Günlerce yağan yağmur inceden sele dönüşür, kahvesini yarım metre su basarmış. Hemen önünde oturduğumuz duvarı da set olsun diye çekmiş. Yağmurlar bitince öyle düdük gibi kalmış. Hani hep bahsettiğim şehirli bir grup var. Hiçbir koşulda yağmur sevmeyen, iki damla yağsa sosyal medya hesaplarından "yaz gelsin, yağmur yağmasıııın!"cılar... Nedense ve tabi eğer varsa tanrı onların bu saçma dualarını yerine getiriyor olmalı. Öyle ya birine sesleniyorlar değil mi?

Elbette daha önce de canımı sıkan olumsuzluklardan bahsettim. Koca bir şehri kendine kuyruk yapıp gelenler, tezek kokusundan, öten horozdan, havlayan köpekten şikayet edenler birkaç satır konuk olmuştur buraya. Fakat her daim susuzluk ile imtihan edilmiş bir coğrafyada yaşamak başka bir deneyim.

Lise yıllarımdan hatırlarım camiden bidon bidon su taşıyıp evde küvete ve kovalara doldurduğumuzu. Akaretler'de işe başladığım ilk ajansta da günde iki kez bidonları doldurma görevi benimdi. Tankerlerle su taşınır, müstakil veya apartman depoları takviye edilirdi. 

Bodrum'un su depoları kümbetler. Hepsini Mumcular Barajı yolu boyunca tek tek gezdim.

5 litrelik 5 plastik şişede biriktirmemiş olsak, bu endişe verici susuzluğun ne kadar daha derinleşeceğini göremeyecektik. Koca bir ayı sadece 25 litre ile geçirmedik elbet. Sürpriz saatlerde bir iki saatliğine akacak muslukların şarkısına kulak kesildik durduk. Kaldı ki 25 litre zaten önceliklere yetiyor. Bahçedeki çiçeklerden, bostandan, kişisel temizlikten, duştan bir süreliğine vazgeçebiliyor insan. Hafta sonu bisiklet turlarından kan ter içinde gelip 3 gün yıkanamadığımı da buraya not düşeyim. O haldeyken oturmak, yatmak, çalışmak gerçekten keyifsiz. Fakat göz ardı edilemez değil. Yine de sıcaktan değil, susuzluktan dolayı bisiklete binmedim diyebilirim.

Uzun süren su kesintilerinde göz ardı edilmeyecekler arasında ise öncelik tuvalette oluyor. Peşinden de yıkanması gereken gıda ürünleri, sebze, meyve, çatal, bıçak, tabak geliyor. Lavaboda bulaşık biriktirmenin evdeki havayı nasıl kalitesizleştirdiğini biliyorum. Belki de köy yerlerinde tuvaletlerin dışarıda yapılmasının nedeni budur.

Suyu beklerken
Daha taşınalı birkaç ay olmuş yeni komşumuz kapıda beni yakaladığı gibi susuzluğa isyan etti. Hani şu "Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz? Dağ başı mı burası?" cinsinden sorularla devam ettirilen isyanlar. Cevaplarsam büsbütün kızacağı için susarak dinledim tabi. Zira dağ başında olduğumuz için şehir şebekesi suyu bize çıkamıyor. Birkaç kere onarılmış ama sürekli bozuldu duyurusu yapılan bir pompadan bahsediliyor. Bu durum bize özel de değil üstelik. Bodrum'da yüksek yerlere kurulu pek çok yerden benzer şikayetleri işitiyoruz. Geçen sene site deposu, taşıma su ile doldurulmuş ama otomatik sulamalarını açık bırakanlar nedeniyle verimli kullanamamıştık. Kabul bu sene daha derin bir durum var ve bunu ne otomatik sulamalara ne de çalışmayan pompa ile açıklayamıyoruz. Tek kelime yetiyor; kalabalıklaşıyoruz.

Muslukların fokurdamasını beklerken.
Sular gece de gelmedi. İşte buna içilir.

Üstelik yaz ayları turizm kadar misafir trafiğinin artması anlamına geliyor ki taşındığımız 4 yıl içinde evimize gelen gidenin sayısı iyiden iyiye arttı. 9 Haziran'da uçaktan iner inmez kendiliğinden oluşan buluşmanın üstüne, verandamız geçmişe göre çok daha hareketli bir yere dönüştü. Fakat musluktan su akmıyorken misafir ağırlamak zor iş. Gerçi misafir dediğime bakmamak gerek, zira çoğu zaten Bodrum'da yaşayan arkadaşlarım ve duruma yabancı değiller. İstanbul'dan gelenler için ise biraz daha diken üstü olsa da böyle bir kuraklıkta bile ağırlayabilmekten mutlu olduğumuzu söylemem gerek. Zira sofra başı dostlarla birlikte olabilmek hep hayalini kurduğum bir şeydi. Tıpkı Ferzan Özpetek'in "Cahil Periler" filminin sofra sahneleri gibi. Musluklar aksa daha da mutlu olurdum.

Cahil Periler
Su gelmedi ama Evren geldi!
Dibeklihan'da kahvaltı... Niye çünkü evde su yok!
İstanbul'dan Evren 2. kez geldi... O gelince hayat renkleniyor.
Seçkin sağolsun! Evde yıkanamazsak denizde yıkanırız.
Mangalcıbaşı
Ocağımızdan ateş bu yaz eksik olmadı.
Orçun'un Yunanistan misafiri vardı. Doğal olarak bizim de misafirimizdi.
Masamız hiç boş kalmadı.
Seçkin buz gibi biralar getirmiş!
Biralar
İnsanın Seçkin gibi dostu olsun sırtı yere gelmez.
Amerika'dan gelen kuzenim Çetin ile evde olmasa da buluştuk. Zaten sular daha gelmemişti.
Baktık sandalye tepesinde misafir ağırlanmıyor, kenara bir bank çektik hayat güzelleşti. Su hala yok!
Şu bank, verandayı daha güzel bir yer yaptı.
Boyadık ettik... Evin enerjisi değişti...

Suyla ilişkimiz geçenlerde site için atılan sondaj ile farklı bir biçim kazandı. Tam karşımızda yükselen kule bize 4 yılda nereden nereye geldiğimizin de kanıtı. Su çıkar-çıkmaz bilemem lakin köy için açılmış önceki birkaç kuyunun kuruduğunu, deprem ve sismik hareketlerle yer değiştirdiğini dinledim yerlisinden.

Abartacağım belki ama yakında rakıya koyacak su bulamayacağımızdan korktum.
Neyseki rakıya su hep vardı...

Sondajın nereye atılacağını ise, elinde çubuklarla su bulan kişi belirliyor. Ali Abi anlattı. Zaten su çıkması muhtemel yerde elinde "L" şeklinde iki çubukla dolaşıyor. Duruyor, dinliyor ve devam ediyor. Çubuklar titreşti mi, döndü mü bu sefer çubuğu farklı yüksekliklerde tutarak kaynağın kaç metre derinde olacağını tahmin ediyormuş. Nasıl bir sorunumuz olduğunda bir değil birkaç doktora görünmek isteriz, benzer bir sistem burada da çalışıyor. Öyle ya 80 metrede su var der, sondaj atılır su çıkmaz. Bedava değil. Para ne olursa olsun kıymetsiz değil. Güvenilir birinden teyid almak şartmış. Köyde bu sondajcıyla arası iyi olmayan, nemrut ama epey tecrübeli bir su bulucusu daha varmış. Kontrol etsin diye ona da gitmişler. Önce kabul etmemiş, ardından mırın kırın kabul etmiş.

Su olmayınca bisiklete de binilmiyor. Pazar alışverişlerine inemedim bir kaç kez.

Anlatılanın yalancısıyım, bizimki sondaj için işaretlenen yere geliyor, çubuklarını kullanıyor, dinliyor, titreşime bakıyor ve diyor ki "Bu noktadaki su sizin bulaşıklarınıza yetmez." Söyleniyor kendi kendine "Sizin gibi sondajcının..." Küfür kıyamet oraya yürüyor, buraya yürüyor. Duruyor, dinliyor... "Kazıklayacaklarmış sizi haberiniz yok!" diyerek durduğu yeri işaret ediyor. İşaret ettiği yer bizim verandadan görülebilen ve gece kurbağaların resital verdiği su birikintisinin 20-30 adım yanı. Demiş ki "55-70 ve 140 metrede üç su kaynağı var." Bunu nasıl biliyor, nasıl söyleyebiliyor bilmiyorum. Ali Abi'nin söylediğine göre tam da dediği gibi oluyor. Söylediği derinliklerde suya rastlanıyor. Hem de su fışkırarak çıkıyor. Kuyuya motor indirip, depoya tesisat çekildiğinde su sorunumuzun biteceğini müjdeledi günün sonunda. -Bu yazı tamamlanana dek birkaç problem ve fazladan birkaç susuz günün ardından suya kavuştuk. Artık savruk kullanım, sismik hareketler ve deprem gibi doğal nedenlerden azalmaz ise uzun süre idare edebileceğimiz kadar suyumuz varmış.-

2-3 gün karşımızda durdu ve kuyu açıldı.

Yaz boyunca depo taktırın nasihatini çok dinledik. Nasıl odun yazın alınıyorsa, su deposu da yağışların arttığı mevsimde alınır diye bir kural var. Ekonomik bir kural. Verilen nasihatlere zamanı geldiğinde uyacağız.

Şehirde bu problemleri çözmek daha kolay. Usta gerektiğinde çok hızlı bulursun. Sabah telefon açsan, depon akşama takılır. Bodrum'da bu söz konusu değil. Konuttan evvel oteller, ortak su depoları dururken tesisatçılar genelde sözlerini tutmuyorlar. Biz onları kovalayaduralım şehirde, şehrin çevresini saran su kaynakları bir bir kullanılır hale getirilir. Vazgeçilemeyecek bir konfor kendiliğinde oluşmaya başlar. Su gibi, doğalgaz, yollar, metro, alışveriş merkezleri, yeni tip konutlar kişinin hayatını kolaylaştırır. Fakat bir an gelir ki dertsizlik dert olur, kaçacak yer ararsın diyerek hikayeyi kendime bağlayayım. Yaşadığın yerin derdini dert edinmenin önemli olduğunu burada öğrendim ki susuzluk çok eski bir dert burada. Hep varmış. Sonra ben gelmişim, o gelmiş, hepsi gelmiş sorun derinleşmiş. Her insanın, kendini iyi hissedeceği yerde yaşaması hakkı. Lakin geldiğin yerdeki konforu aramak isyana sevk... Eskiden beri toplumlar verimli topraklarda, korunaklı limanlarda veya su kıyılarında oluşmuş. Nüfusun bu tip yerlerde artması doğal olarak kaçınılmaz. Fakat kontrolsüz, kaba bir çoğalma her şeyin dengesini bozuyor. Sanırım yarımada ve benzeri yerlerin başına gelen de bu. Tıpkı zamanında ve hatta hala İstanbul'un başına geldiği gibi.

Sifonu tıslaya patlaya doldurduğuna göre su gelmiş. Boynu bükük, susuz ve hüzünlü bitkilerimize bayram ettireyim önce. Güneşin yaktığı biberlerin acısını söndüreyim. Tozun konduğu verandaya su tutayım, ılık taşlar serinlesin. Ardından duşun altına gireyim, tüm dertlerim başımdan aşağı aksın azcık nefes alayım...

30 Haziran 2018 Cumartesi

Zincir

Kürek ile sapını bir araya getirirken "Ne yapacaksın?" diye sordu. Bu eve bizimle gelmemiş bir kürek, sanırım evin inşaatından kalma olup, bahçede unutulmuştu. Kiri, pası biçiminden anlaşılıyordu zaten. Hani öyle yapı marketten aldığımız yakışıklı, cilalılardan değildi. Arada bahçe işlerinde 2-3 kişi çalıştığımızda kullandığımız olmuştu. Kısacası yedek, bir kenarda sapından ayrılmış bahçede duruyordu işte. Hülya da merak etti doğal olarak. Kendi küreklerimiz varken neden bu eski küreği sapıyla bir araya getiriyordum. Çünkü girişte atmam gereken yarım bir fare yatıyordu.

Kedi dediğin fare yemez, oynar, boğar bırakır. En azından ben görmedim kedinin fare yediğini. Gerçi köyde kedi var mı ki? Arada tasmalı ve arsız bir sarman gelir geveze. Odun, kömür kokusunu tanır çünkü. Köy meşe koktu mu bilir ki ızgaraya et atılacak, damlar hemen. Onun dışında görmeyiz. Bir de siyah beyaz var suratsız hem de tembel. Kimi zaman bostanın içinde uyuduğunu, evin merdiveninde oturduğunu görmüşümdür de ben diyeyim ayda bir siz deyin iki.

Drogba
Köpekler ki sayıca kedilerden fazlalar. Onların da fare öldüreceklerini, hele böyle belden aşağısını bırakacaklarını sanmıyorum. Tanıdığım köpekler içinde sadece Drogba'nın iki kez koyun telef ettiğini biliyorum ki kendisi ”köylünün kanlısı” diye bilinir zaten, fareyle işi olmaz. Bakkala çakkala çıktığımda bana sıklıkla eşlik eder de arada yol üstünde gördüğü tavukları kovalar. Yani köyü çınlatan tavuk seslerinden de tanınır Drogba... Belki tavuk boğup bırakmışlığı da vardır. Şimdi iftira atmayayım hayvana.

İlk tanıştığımızda onun için böyle oynadığım bir fotograf yapmıştım.

Diğer köpekler bu kadar namlı değil. Kendini sevdirmeye gelen Şef ki kocaman bir şeydir ondan bir zarar gelmez. Kedi bile kovalamaz fare kovalasın. Reis, kırk yılda bir bırakılıyor genelde bağlı. Reis’in yancısı ise bizim siteye inmez, ufak tefek bir şey zaten. Emine Abla’ların ki de ineklerin başından ayrılmaz.

Şef
Geriye kalan seçeneklerden yılan ki iki yıl önce veranda dibinde bir baykuşla mücadelesine tanıklık etmiştim. Benden korkup havalanan baykuş bırakınca, hızla çalılıkların arasına akıp kaybolmuştu. Akşamüstü aynı çalılıklarda ineğini otlatan Eda Teyze "Yılan ya suya ya da fareye gelir, sene zarar etmez!" demişti. "Dokunma oolum! Sakın öldürme!"

Bu yılan hikayesini böyle çizmişim zamanında... Daha çok çizmeliyim yeniden...

Köy yeri bu elbette yılanı çok. Haliyle site içinde engerek öldürülmüşlüğü var. Yazdan yaza gelen korkuyor tabi çoluk çocuk Allah korusun. Şehirlisi yılanı gördü mü eziyor başını. Yerlisiyle, dışardan gelen arasındaki çizgiyi de bence bu belirliyor. Köylü yılan öldürmüyor. Eda teyze de demişti. "Hele garaysa hiç dokunma. Git oolum de gide o!". Karaydı, verandanın dibindeki musluğa gelmişti. Su içecekti ki çatıda nöbette baykuş atılıverdi üstüne. Ben göreyim diye çıktığımda alamadan yılanı kalktı gitti. Kara yılanın canı kurtulmuştu. Özellikle yazın site kalabalıklaşınca yazlıkçıların, yönetime "Yılan var!" şikayeti yaptıklarını bilirim. "İlaçlayalım, zehirleyelim vs" panik dolu önerilerle gelirler. Eda Teyze der de beriki duymak istemez "Öldürürsek fare basaa buraları, oluu mu heç?". Vallahi insan çok daha garip bir mahlukat. Korktuğu için öldüren tek canlı.

Yalnız yılan dediğin de fareyi bölmez ikiye. Yutuverir benim bildiğim. O zaman geriye tek bir fail kalıyor, o da bizim baykuş. Hani şu iki portakalı üst üste koyduğunuzda boyu posu anca o kadar olanlardan. Ki adını Portakal koyduğumuz, komşunun çatısından tarar Yakaköy'ü. O köşeyi bellemiştir kendine. Yani bizim bahçe onun mıntıkasıdır. Yakalanacak bir fare varsa onundur. Tüm vadiyi izler av arar. Farklı çatıları kendine tutmuş bir iki tane daha vardır. Onlar da gözleri dört, fare ve yılan arar köşelerinden. Birbirlerine seslenirler de çınlatırlar vadiyi.

Neyse yarım fareyi kürekle alıp attım, atarken aklımdan geçenleri yazdım...

25 Mayıs 2018 Cuma

Toz zerresi

Güneşin iyiden iyiye sararttığı, boyu boyumla yarışan yaban otları, ne kadar geç kaldığımı söylediler bu sabah. Zira toprak ısınınca tohum kabul etmiyor. Kendi tohumunu ekmek varken fidan bul ki dikesin. Bununla da kalmıyor, Nisan'da yapılacaklar listesi elde duruyor hala. İki kıştır içi kurum dolmuş soba boruları hala sökülüp içine çuval basılmayı bekliyor. Evi boyatalım dedik olmadı bir türlü. Bahçeye, taşındığımızdan beri zaten bir yatırım yapamadık. Otunu yolduk, yine çıktı, yolduk, yorulduk. Bu sene hiç dokunamadık. Dedim ya boyumcalar diye... Bostan! Ne Mart'tan ne Nisan'dan hazır edip el sürdük. Şimdi elimde bir hortum, şu ekinsiz toprağı yumuşasın diye sularken sağa sola kaçışan böcekleri selamlıyorum.

Otlar yolu kapatmıştı, epey dokunamadık
Dün itibariyle her ne kadar geç kalsak da domates biber ekebildik

Elbette geçerli nedenlerim var zira bir önceki yazıda öngördüğüm üzere Nisan ayı da İstanbul'da geçti. Şubat, Mart ve Nisan arasına birer hafta Bodrum sıkıştırınca olmuyor, yetişemiyorsun hiçbir şeye. Mayıs'ta bir hafta da Gökova Turu'nda geçti. Kafa dağıttım. Bana iyi geliyor, bir sürü şeyden gerçekten uzaklaşabiliyorum bisiklet üstünde. Şimdi yine İstanbul biletleri cebimizde. 2 hafta kalıp, Duru'yu da alıp döneceğiz. Bu gelgitlerden başım döndü doğrusu.

Gökova Bisiklet Turu artık başlı başına bir gelenek benim için
Bisiklet üstünde çok düşünürüm. özellikle tırmanırken...
Yorgunluğu da güzel bir noktaya kurulan çadırda atarsın.
Akbük. Her yokuşun harika bir ödülü oluyor Gökova'da
Bu sene başka sürprizler de oldu tabi. Videosu yakında...

Gökova Turu'ndan sonra da bir haftalığına İstanbul'daydım. Toplantı varmış, ofisten aradılar, gittim. Böyle durumlarda gitmek bana zül gelmiyor. İş bu, orada olmak gerek. Bazen bundan mutsuzluk duyduğum düşünülür. Öyle ya akşam aranıp, ertesi gün İstanbul'da olmamın istenmesi buradaki kurgumu bozuyor. Şöyle açıklayayım; "İstanbul'a gel!" çağrısı bir hafta önce yapılınca, eve alışveriş yapmayı kesiyorum. Zira dolapta çürümeye bırakılan her şeyi ekonomik bir kayıp olarak görüyorum. Boşaltılmış bir buzdolabıyla İstanbul'a gitmek içimi rahatlatıyor. Gitmeden giyeceğim kıyafetleri yıkayabiliyor, kurutabiliyorum. Her ne kadar biletimi şirket karşılasa da bir hafta önce satın almakla, bir gece önceden almak arasında fiyat olarak büyük farklar doğabiliyor. Ne bileyim, bulaşık makinesinin çalıştırılması, yarı dolu çöpün atılması gibi küçük şeyler bile önemli hale geliyor. Yola çıkmadan evin köşe bucak süpürmek bile böcek popülasyonu üzerinde etkili bir silah. Tecrübeyle sabit, unutulmuş çöp, kirli bulaşıklar veya evi süpürmemek, dönüşte illaki kötü bir karşılama yapıyor. Bunu öğrenmiş olmak bile çok kıymetli...

Bodrum'a her dönüşte, pazar alışverişine dek ufak tefek şeyleri marketten karşılıyoruz.
Uçmayı eskisi kadar sevmiyorum. Havaalanı demek bir bardak bira anlamına geliyor artık.

Bu yıl İstanbul'a bu kadar sık gitmemin asıl nedeni işten daha çok babamın sağlık durumu elbette. Gerçekten ne kadar güçlü olduğunu verdiği savaştan izleyebiliyoruz. Kemoterapi çok yıpratıcı bir şey. Hali hazırda artık immünoterapi alıyor alsa da vücudu her şeyiyle yıkan bir zehri atmak kolay değil. Mide bulantıları iştahını kesiyor. İlk zamanlara göre (ağrı, nefes darlığı vs.) daha iyi olsa da hızla kaybettiği kiloyu geri kazanmaya çalışıyor. Kolay olmadığını kendimden biliyorum. Üstelik bu durum güçten çalar. Buna rağmen yanında kaldığım o bir hafta boyunca her sabah erkenden kalkıp kahvaltımı hazır etti mesela. Arnavut inadı diye bir şey olduğuna gittikçe inanıyorum. Onu izlemek, yanında olmak bana ilham veriyor. Hayatımı nasıl ve neden değiştirdiğimi yeniden hatırlatıyor. Zira unutmak çok kolay...

Babam herşeye rağmen güçlü duruyor. Çok iyi savaşıyor. Bu savaşa devam edebilmesi için her desteği veriyoruz.

Zamanla unutuyorsun ama zamanın içinde kaybolmak da başka bir şey. Zamanın içinde yönünü iyiden iyiye kaybetmeye başlayan annemin yanında olmak için de gidiliyor İstanbul'a. Arka arkaya sorulan aynı sorulara aynı yanıtları sıkılmadan vererek bir endişeyi gidermek en önemli görevlerden. Her sabah, birkaç kere nereye gittiğimi, dönüp dönmeyeceğimi soran annemi rahatlatmadan çıkmıyorum. Bazen gençliğine dair sorular soruyorum mahsus. Bir şarkı mırıldanmasına yardım ediyorum hatırlayacağı. Böylece birlikte şarkı söylemiş oluyoruz birkaç kuple. İlacı, doktoru, kontrolleri ile hala babam ilgileniyor. Kardeşim çoğunlukla her ikisiyle de ilgileniyor ya iki kardeş elimizden geleni yapıyoruz. Annem ve babamın rahatsızlıkları bize bir şeyler söylüyor, onları okuyoruz diğer taraftan.

Annemin hatıraları, geçmişi, yaşamı yavaş yavaş siliniyor hafızasından

Bodrum'a taşımamız bu yüzden de bir tesadüf değil. Zamanında beni hasta eden şeyin ne olduğunu doğru okuyabildiğim için burada yaşıyorum. Ne iş yapıyor olursak olalım, başa çıkamadığımız en büyük düşmanımız stres. Hissetmiyor olsak bile sürekli bir gerginliğin kıskacında çalışıyor veya yaşıyoruz. Tasarımcıyım ve 25 yıldır reklam ajanslarında çalışıyorum. İşimi sevmekle birlikte inanarak yaptığım işlerin oranı %10'u geçmez. Yarın adı hatırlanmayacak markaların, hiçbir önemi olmayan ürünlerine dünyanın en önemli şeyiymiş gibi sunumlar hazırlamak, toplantılar yapmaktı beni hasta eden. Tabi bunu fark ettiğimde hastalanacağımı bilmiyordum. Ofiste sabahlamalar, revizyonlar, pizza siparişleri, üst üste içilen kolalar, kahve ve çaylar, uç uca eklenmiş sigaralar... Sanayi tipi, galvaniz havalandırmaların altında kim bilir ne bakterilere maruz kaldık. Bütün gün aynı floresan ışığın altında, zamanı sabitlemişçesine çalıştık durduk. Kah ofiste kaldık, sandalyede uyuduk, kah gecenin üçünde eve gidebildik. Sabahı geç kaldık diye az fırça da yemedik...

Bu fotografı "demir sazlık" diye kayıt etmiştim.
Bu küçük bisiklet İstanbul'da bana nefes aldıran tek şey.

Bu bile ne kadar ağır bir şey aslında. Başarının bu saçmalığın üzerine kurulmayacağını ağır bir bedelle ödedim nihayetinde. Trafiği, mesaiye yetiştim, geç kaldım stresi bir yana şehir de başlı başına ağır bir yük zaten. Betondan nefes alamadığın, göz göze gelemediğin, kafası önüne eğik, telefonlarında kaybolmuş insanların arasında çölde yaşıyormuşum adeta. Hani bir ormanda tek başına kalsan, rüzgar okşar başını, yağmur arkadaş olur, ağaca sarılırsın da iyiden iyiye yeşerir sana. Şehir öyle değil işte. Üzerime sürekli çimento dökülüyormuş gibi hissettim hep. Bir gün geldi ur oldu patlak verdi bedenimde. Bazen İstanbul'a gitmeyi sırf bu yüzden anlamlı buluyorum, bana neden, nelerden uzaklaştığımı hatırlattığı için. Bodrum'da yaşamaktan çok mutluyum. İyi ki de gelmişiz diye sıklıkla derim. Bunu şükürden sayıyorum. Keşke çok daha evvel taşınabilseymişiz efkarıyla rakı içmenin güzelliğini hiçbir şekilde tasvir edemem doğrusu.

3 Erik ve bir duble rakı yeter de artar bile...

Eş, dost, tanıdık artık "Bodrumlu" diye seslense de taşındığımızdan beri hiçbir zaman kendimi bu coğrafyanın yerlisinin yerine koymadım. Burada doğmuş birine ayıp etmiş sayarım kendimi. Ayrıca yaptıklarının binde birini yapmamışken adı artık Bodrum'la anılan Cevat Şakir ile kendimi aynı kefeye nasıl koyabilirim? Bu da ayıp olur. Üç buçuk yıldır hacmimi küçülterek başkasına ait bir alanı işgal etmemeye, buranın kimyasını ve daha da önemlisi sihrini bozmamaya özen gösterdim. Mümkün olsa havada asılı kalır, içeri süzülen ışıkla görünen toz zerresi denli küçük olmayı çok isterdim. Varın Bodrum'u ne kadar sevdiğimi buradan anlayın.

Şimdi şu boyumca otları temizleyemedim ya hani? Bir sürü yapılacak iş varken bir türlü el süremedim ya! İki adım öteye atamadığım odunlar, üretilememiş sardunyaya ve ortancalar, kaçırılmış sabah bisiklet turları, alınamamış sedir, onarılamamış duy, o akşam içilememiş bir duble rakı filan hepsi bende suçluluk uyandırıyor. Ya da şöyle söyleyeyim, tüm bu saydıklarımı yaparsam eğer yaşadığım bu coğrafya güzelleşecek diye hissediyorum. Güzelleşirse belki ben de artık Bodrumluyum deme hakkına sahip olurum. Bodrum'da herhangi bir evin cama vuran gün ışığında asılı bir toz zerresi olsam bile kabulüm...

19 Mart 2018 Pazartesi

İstanbul'dan bildiriyorum

Bodrum’dan çekilmiş fotoğraflara dalmış yakaladım kendimi. Zamanın donduğu o anlara ışınlanmak ne güzel olurdu sahi. Arkadaşlarımın arasına, koyların koynuna, evimin sıcaklığına.

Evet dostum, sana İstanbul’dan yazıyorum…

Araya bir hafta sıkıştırıp eve kaçmayı başardım. Fotoğraflardaki bostanımız ayrık otlarının arasında kaybolmuş, rokalar tohuma kaçmış. Set üstünde, köyle sınır, komşu evlerden biri satın alınmış tadilat yapılıyor. Yatak odasındaki rutubet boyunu uzatmış. Çiçekler açmış, bahar gelmiş. Bisikletimi özlemişim. Dolaştım iki hafta sonu da nefes aldım döndüm gerisin geri. Yoksa boğulacaktım.

İşte bu bir haftalık Bodrum kaçamağını saymaz isek Şubat ve sonuna bir şey kalmayan Mart ayı burada geçmiş olacak. Kim bilir belki Nisan’ın tamamı da… Yarattığı huzursuzluğu şimdilik rafa kaldırıyorum. Yalan değil İstanbul’da huzursuz ve mutsuz oluyorum. Sıkılıyorum, iki gün sonra kaçasım geliyor. Tanımadıklarımı ciddiye almıyorum ama böyle söyleyince bana kızan arkadaşlarım var. Sahi “Öyle yazma!” ne demek?. Neden beni kısıtlamak yolunu seçersin? Bırak dökeyim içimi. Bu huzursuzluğun yükünü al sırtımdan. Hak ver azıcık. Bil ki beni, baktığın birkaç fotoğrafla hayatı sadece bana güzel kılma. Hiç derdim yokmuş gibi davranma. Aramızdaki tek fark, senin gibi şikayet etmiyorum o kadar. Bil ki beni, yorma.

Duru sömestri için Bodrum'da idi. İner inmez yürüyüşe çıktık. İstanbul'a birlikte döneceğimizden haberimiz yok o sırada.
Mandalina bahçeleri arasında yürüdük. Ebru ve Cem'in bulduğu yeni rotada. Seçkin, Kerim de bizimleydi.
Sömestrinin bitmesiyle İstanbul'a Duru ile birlikte döndük.
Uçmayı eskisi kadar sevmiyorum. Özellikle fırtınalı havalarda. Yaptığım en sarsıntılı uçuş oldu.

İstanbul’dan yazıyorum dostum... Zira bu sefer iş için değil, babamın yanında olma gerekliliği bizi İstanbul’a getirdi. Tıpkı geçtiğimiz yıl Haziran ayında olduğu gibi. Ağır akciğer ameliyatı, peşinden kemoterapi kimin hayatını değiştirmez ki. Yaşadığımdan biliyorum. 10 yıl olmuş yeneli. Bütün hayatımı değiştirdi hem de. Hayat sana güzel dediğin hayatı verdi bana. Yani gökten zembille inmedi. Zor bir sürecin sonunda karar aldım o kadar. Eşim, ailem ve halen çalıştığım şirket destekledi. Yetti. Sen de destekledin ya, unuttun mu? Git dedin, stresten uzak dur dedin, iyi gelir dedin… Ne çabuk unuttun da “hayat sana güzel!” diyebiliyorsun.

Resim çizmeye çok vakit bulamıyorum. Biraz da kendi resmini yapmam konusunda ısrar edenler yüzünden soğudum diyeyim. Babam en iyi modelim bu aralar.

Şimdi babam aynı şeyi yaşıyor. Onunla birlikte bizlerin de hayatı değişiyor. Haziran sonundaki o kadar olumlu rapor, doktorların güzel sözlerine rağmen geri döndü, yeniden oturdu akciğerine. Yeniden çekirdek aile olduk. Yanındayız, koşturuyoruz. Hatırlar mısın nefesimi tutmuş, beklemiştim… Şimdi yine nefesimi tutmuş bekliyorum. Bak kardeşim ne becerikli. Alternatif yollar arıyor da buluyor. Hollanda, Amerika, Küba… Ab-ı Hayat ağacını arıyor bir nevi. Hele Mayıs ayında FDA onayı çıksın beklediğimiz immünoterapi de kapıda. Kemoterapinin aksine, hastalıkla mücadelede ilaç yerine kendi bağışıklık sistemini harekete geçiren bir tedavi yöntemiymiş. Kanserli hücreyi tanıyamayan vücuda, onu görme yeteneği kazandırıyormuş. Üstelik kemoterapi gibi yıkıcı da değil diyordu doktor. Hali hazırda Türkiye’de uygulanan bir tedavi olmakla birlikte sigorta FDA onaysız karşılamıyor ne yazık ki. Seansları 20 ila 40 bin TL arasında değişiyor. Bak bunlar sahiden yüksek rakamlar.

Tabii annemi atlamayayım. Fiziken daha iyi görünse de alzheimer epey ilerlemiş. Sabahları aynı döngüyü yaşıyorum ofise gitmeden. “Nereye gidiyorsun?” “İşe anne!” “Akşam gelecek misin?” “Elbette…” “Peki şimdi nereye gidiyorsun?” “İşe anne!” “Akşama gelecek misin?”…

Annemin Alzheimer'i hızlı ilerliyor. Birlikte eski şarkıları söylemeyi teklif ettim.
Hem eğlenelim hem egzersiz yapmış olalım.

Ofise nasıl gittiğimi var sen düşün. Mahallede, sokakta, apartmanda, toplu taşıma araçlarında ve elbette ofiste çöküp kalmış ağır bir mutsuzluk var. “Öyle de yazma!” ne demek? Allah aşkına. Tüm şehre bulaşmış kapkara bir mutsuzluk. Bir canavarın midesine inmişiz denli. Sen ne dersen de öyle dostum. Burası mutsuz, güvensiz, gürültünün, uğultunun, trafiğin ortasında beton bir ada.

Ofiste de hiç yoktan başka bir endişeye kapı açıldı ya nasıl açıldı anlatayım. Bil ki beni, "oh tuzun kuru" deme.

Geldim gelmesine fakat çalışacak boş makine bulmak pek nasip olmadı. Vardiyaya kaldım desem yeridir.
İş arkadaşlarımla bu aralar daha çok benimle birlikte oluyorlar. Bu da mutlu ediyor beni. (Asmalı Cavit)
Alakasız gelebilir ama ofisten bir kare. Pırıl pırıl bir atlıkarınca atı karanlıkta.
Sanırım bahsi geçen mutsuzluğu böyle anlatabilirim. 

Ticaret bu. İyi günün olur, kötü günün olur, olmaz mı? Oluverdi işte. Sen de ki “bir müşteri gitmiş ne olacak?” ben diyeyim “nar”. Müşteri bir ama beş marka. Olmaz mı? Oluverdi işte. Böyle olunca birileri işten çıkarılır, küçülmelere gider şirketler. Al sana yazılı olmayan kural "son gelen ilk gider"… Bu sefer ilk gelenlere soruldu “Gitmek isteyen olur mu?” diye. Soru bu sorulur. Zira herkes mutsuz, metal yorgunluğundan bahsediliyor. Yalan değil. Kim ister ki huzursuz çalışmayı. İstemem doğrusu. Sıkıntım da biraz bundan. Birbirine günaydın demeyi esirger olmuş insanlar. Sorduğunda da ifade edemiyorlar. Mutsuzlar ama nedenini açıklayamıyorlar. Toplantıda "Hakları da korunacak şekilde ayrılmak isteyen gönül rahatlığıyla gidebilir” dendi. Giderim diyen oldu. Gitmeyeyim diyen de. Düşüneyim dedim ben de. Öyle ya bugünden yarına hiç beklemediğim yeni bir ihtimal gündemim oluverdi. Kim ister ki böyle bir olasılığa hazırlıksız yakalanmayı. Ben istemem doğrusu. Lakin böyle söyleyince de gideceğim demek olmuyor mu? Dedim. Dedim de yeni endişelerim oldu nur topu gibi. Zam da gelmeyince düşündüğüm gibi kaldım domates fiyat artışlarının altında. Bir nevi salça oldum. Yine de bil ki şikayet etmiyorum dostum. Belki de ben gideceğim demişimdir, düşüneyim diyerek. Karşılığında da git denmiştir basitçe. Olmaz mı? Oldu galiba…

Benden 2 hafta sonra da Hülya geldi. Yemek masasından bozma atölyesinde Bodrum'a dönüş tarihi belirliyoruz.

Bir ay sonunda bu duygularla kaçtım Bodrum’a. Kaçtım diyorum ama biletim zaten alınmıştı, takvimimi organize etmiştim. Daha da önemlisi babamdan izinliydim. Bir hafta daha kal dendi son dakika. Kalmadım. Evime gittim nefes almak için. Ofiste makine beklemekten gecelere kaldığım haftadan biriken işlerimi hallettim. Ot yoldum biraz. Toprak çapaladım. Bir gün ektiğimiz baklalardan harika bir yemek de yaptı Hülya. Komşunun bahçesindeki ağaçtan iki limon alıp sıktım üstüne. Bisikletime bindim, arkadaşlarımı gördüm ilk pazar. Pazara inemedim rüzgardan. Eski bisikletimi takasa verdim, yeni bir katlanır bisiklet aldım İstanbul’da kullanmalık. Rakı içtim Hanende’de, evde, verandada. İyi geldi zamanında senin de dediğin gibi, “hayat sana güzel!” demezden hemen önce… Beni bil ki dostum, kendini bilesin…

Bu manzaraya uyanmak çok iyi geliyor.
Bostana bizden çok tavuklar bakar olmuş
Fakat baklalar şahane..
Otlar o kadar uzamış ki, büyük sayılabilecek Şef gözden kayboluyor.
Yeni bisiklet. Ufaklık diyorum kendisine. İstanbul'da işime çok yarayacak.
Bisiklet demişken kendimi yollara  da attım.
Beni anda tutabilen yegane şey bisiklet.
Tabi başka güzellikleri de var.
Yolda olmayı seviyorum kısaca. Ertesi gün İstanbul'a dönecek olsam da 126 km'lik rotayı döndüm.
Havaalanından Bebek'e ufaklıkla gittim.
İstanbul rakısız çekilmiyor diye, bisikletimle karşılıklı rakımızı içtik.
Ertesi gün de ofise birlikte gittik.
Eve kapanmayacağım dedim. Pek gitmem Sarıyer'e indim bir Cuma rakı içmek için.
Tarihi Denizkızı Meyhanesi / Sarıyer
Söz konusu cuma olunca rakı illa ki içiliyor. Bu sefer Asmalı Cavit yerine Denizkızı'nda oturdum.
Ofisten Hüseyin de katılınca bana, Döndükten sonraki ilk haftaya nokta koyduk.
Hülya dönene kadar Bebek'teyim. Yemek masasından bozma çalışma alanım. Evde de çalışıyorum tabi.
Elinde büyüdüğüm bu Manolya ağacı Bebek kadar benim içinde önemli. Onunla bitireyim.


Şimdi yeniden İstanbul’dan yazıyorum sana… Bak baharla geldim üzerimde toprak, ot ve iyot kokusuyla. Ceplerimde mimozaların neşesi, yeni doğmuş danaların heyecanı, güzel gözleri. Seni her sabah karşılayan köpeklerin oyunlarıyla geldim. Sana İstanbul yeniden geldim. Şikayetsiz, olduğum gibi...