Kayıtlar

Yeniden İstanbul

Resim
Önceleri her ay bir hafta olmak üzere İstanbul’a gider, ajansla karşılıklı anlaşmamıza uyardım. Fakat gittiğimde de tek derdim dönüşümü ertelememi istemeleri olurdu. Bir haftadır yayıldığım masayı toplarken son anda "bir hafta daha kal!" denmesine çok kızdığımı hatırlıyorum. Zira İstanbul’da kalış sürem isteğim dışında uzayınca Bodrum’da yapacağım programları iptal etmek ve verilmiş sözlerimi yutmak zorunda kalırdım. İstanbul'da işler uzadıkça fırtına ve yağmur mevsimine girilir planlanmış bisiklet tur ve kampları iptal edilir. Mesela yapacağım kamplı bisiklet turlarına daha İstanbul'a gitmeden hazırlanırdım. Bisikletim evde, yola çıkmaya hazır İstanbul’dan dönmemi beklerdi. Bodrum biletimi cuma mesai sonrasına alırdım ki zaman kaybetmeyeyim. Fakat bu dönüş erteleme ricaları yüzünden çok bilet yakmışımdır doğrusu. Öyle hayır kalmam, gidiyorum deme şansım hiç bir zaman olmadı. Fakat bunun beni ne kadar mutsuz ettiğini daha çok da kızdırdığını gösterirdim. Ne bileyim Hü

Bodrum'daki son dönemlerimize dair...

Resim
İhmalimin nasıl koca bir vicdan azabına dönüştüğünü izah edemem. Bu günceyi, yaşamımın en disiplinli şeyi diyerek omuzumda taşırken birkaç ay hiç dokunmamış olmak duyduğum gururu toza dönüştürüverdi. Benzer duyguları çizimlerimle aramda açılan mesafe için de hissetmiştim. Hemen hemen her gün bir şeyler karalıyor ve hayatıma dair notlar diyerek diğer bloğum da paylaşıyordum. Ne var ki çiziyor olmamın nedeni İstanbul’da yaşarken son dönem duyduğum huzursuzluktu. Her bir çizim yarına gönderilen dualar gibiydi ve gün geldi o dualar kabul oldu. Bodrum’a taşındığımızdan itibaren çizimlerim kâğıt kayıklar denli kıyıdan açılıp Ege’de kayboldular. Kötü veya iyi oldu demiyorum. Bence çizimlerimin görevi beni buraya taşımaktı ve bunu layığıyla başardılar. Sadece o da değil bugün itibariyle 29 yıllık tasarım serüvenimde sanat yönetmeni unvanımı illustrator olarak değiştirdiler. Dürüst olmak gerekirse bu unvanı hiç sevmedim. Hep kendim için çizdim. Duygularıma kulak verdim, şaşkınlıklarımı, üzünt

Korkunç medya

Resim
"Bu yaz Bodrum'a geldiğimizde verandanızda karşılıklı rakı içelim çok isteriz" Kim olduklarından ve birbirlerinden bağımsız verandada yer kapmaya çalışan 5-6 ısrarlı takipçinin mesajları peş peşe ve bir süredir elektronik iletişim kutularıma düşüyor. Halbuki ne benim böyle bir davetim ne de talebim var. Nezaketle cevaplıyor ve tanımadığım insanlarla içki içmediğimi söylüyorum. "Yahu içerken tanışırız işte!" Tanımadıklarımla rakı içmem Yazıya ara verip güneşin yüzünü gösterdiği bahçeye dalıp gittim kısa bir süreliğine. Bulutsuz berrak gökyüzü, bahara tomurcuklanan ot, çalı ve ağaçların yeşile boyadığı bahçeye bakarken kurdum kafamda. Verandadaki kış dağınıklığını ve lodosun bir yerlerden süpürüp boca ettiği tozu toprağı temizlemeli diye düşündüm. Birinin gelip gideceğinden değil, kendimiz için sabah ve akşam sofralarımızı açık havada kurarız yakında. Şunun şurasında kışın bitmesine ne kaldı? Bir ay ya var ya yok. Martın ortasından sonra soba da yanmaz zat

Zemheri

Resim
Bodrum’a ilk taşındığımız zaman kış arifesindeydik. Gümüşlük istikametine doğru Yalıkavak’tan çıktığınızda, Geriş Altı diye bilinen yerde ve yüzünü tamamen kuzeye bakan iki katlı bir evde başlamıştı Bodrum hayatımız. İşte o kış için hala Bodrum’un son 25 yılda gördüğü en soğuk kış mevsimiydi denir. Hatırlıyorum; değil sadece kediler için bıraktığımız su kapları, evin önünden geçen yol, aşağı yukarı 3 cm kalınlığında bir buz tabakasıyla kaplanmıştı. Su boruları donmuş, bahçe çeşmelerinin ağzı buzdan tapalarla tıkanmıştı. Bodrum’da ilk kışını geçiren çoğu şehirli gibi biz de buna şaşırmıştık. Zemheri ile tanışınca -ki bu tabiri de Bodrum’da öğrendim- mevsimin hep ılıman geçeceği konusunda kendimizi kandırılmış hissetmiştik. Yalıkavak’ta iken tanıştığım ilk Bodrumlu, Eray, boşuna ‘’iki kış geçirmeden kendine Bodrumluyum deme” dememişti. İşte o ilk kış Bodrum’da gördüğüm en düşük sıcaklık -8°C idi. Bodrum’da kış iki aydan fazla sürmez söylemi tam bir şehir efsanesidir. İçinden geçtiğim

Duru'ya

Resim
Sevgili Duru, Sana yaş günün için bir mektup yazacağımı söylemiş ama her nasılsa masa başına oturup kaleme alamamıştım. Aslında bilgisayarın başına aynı niyetle bir-iki kez oturdum ama dikkatimi bir sürü şey dağıttı. İş güç, telefon çağrıları veya gelen mesajlar kim bilir belki de bir YouTube videosu. Mektup yazmak ciddi iştir. Hele bir hediye olacaksa. Yaş gününü kaçırmış olabilirim ama önümüzde bir yılbaşı var ve kabul edersen bu bir yeni yıl hediyesi olsun. Selimiye'den bir çizim: Duru ile sohbet Pek marifetli değilim hediye konusunda. Öyle gidip birinin seveceğini düşündüğüm bir şeyler bulmak, buna zaman ayırmak, hah budur diye bir kenara ayırmak bana göre şeyler değil. Elbette tüm bu süreç alınan armağanı ederinden kıymetli kılar fakat yarın içine giremeyeceğin bir pijama almak, mürekkebi bitince çekmecenin köşesinde unutulacak pembe gövdeli bir kalem vermek, baş döndürücü hızla değişen dünyada illa ki modası geçecek herhangi bir şey seçmek veya bugün çok popüler bir