14 Aralık 2018 Cuma

2018'de ne oldu?

Bundan beş yıl evvel 2013'te ne olduğunu anlattığım yazıda -Bodrum'a taşınmadan evvelki Aralık ayı idi- elimde bir yapılacaklar listesi varmış. Çizip paylaşmışım. Yeni yıl için hedeflerim var. Takip eden dönemde kimi gerçekleşti kimi öylece kaldı. Ama sanki Bodrum'a taşındıktan sonra her şey tamam olmuş, sanki bir daha yeni hayallere, yeni yapılacaklar listesine ihtiyaç duymamışım. Zaman durmuş ve ben bu durumdan memnunmuş gibi beklemişim meğer. 5 yıl sonra yeniden çektiğim diş ağrısıyla fark ettim ki yeni bir yapılacaklar listesi yapmam gerek. İster gerçekleşsin ister elde patlasın. Çünkü tıpkı 2013'te olduğu gibi bugün de yeni bir hayatın, başlangıcın eşiğindeyim. Tek farkla... Azcık hazırlıksız yakalandım.

2014 yapılacaklar listemde Bodrum'a taşınmak varmış. Taşındık!

Yüzümü uyuşturan diş ağrısını daha fazla çekmenin alemi yok. Tesadüf bu ya 2013'te de benzer bir durumda yola çıkmışım. Diş tedavisiyle başlamıştı herşey. Lakin bir taraftan yıl sonunu bu ağrıyla karşılamanın bir anlamı da var. Zira belki de geride bıraktığım koca seneyi tarif edebilen tek his. 2018 kendini belli eden, yerini hissettiren yoğun bir ağrıydı. Yıl boyunca da hiç uyumadı. Elini üstüne koyduğunda geçecek sanıyorsun, susuyorsun ama o dinmiyor. 2018'e dönüp bakmak için ne de mükemmel bir eşlikçi... Kaldı ki bütün yılı, sağlık ve iş meselelerine bağlayıp, İstanbul'a gidip gidip geldim diyerek özetler ve bir an evvel 2019'a girebilirim aslında. Ağrıyı kesip atmak bu kadar kolay. Fakat bu yazı bitene dek katlanacağım. Zira geçtiğimiz yılı sancısız anlatamam.

Anlaşıldığı üzere iyi bir 365 gün geçirdik diyemeyeceğim. Hatta öncekilere göre bu yazı, üst üste gelen durumlarla içinde biraz daha üzüntü ve çaresizlik belki azcık umut barındırıyor. İyi şeyler de oldu elbet ama denge bu sefer bizden yana değildi. En başta annem ve babamın 2017’den devam eden sağlık sorunları bu yıl farklı bir aşamaya geçti. Ki bu rahatsızlıkların geri dönüşü yok. Birazdan bahsedeceğim. Önden Bodrum'a dair jenerik bir iki konuya değinmek istiyorum.

Her ne sebepten olursa olsun evimden uzak kalmak beni huzursuz ediyor. Hele bu süre uzadı mı huzursuzluğum katmerleniyor. Önümüzdeki hafta da kalacağım düşünülürse yılın 20 haftası İstanbul’a ayrılmış. 21 de olur bilemiyorum. Hatta böyle bir yazıyı İstanbul'da yazmak bile çok can sıkıcı. Geçen yıl da böyle olmuş. Duygularım değişmemiş. 2015'te 8, 2016'da 12 ve 2017'de 18 hafta... Nedenlere ve mecburiyetlere çare yok... Bu da başlı başına bir ağrı!

Tanrı biliyor ya İstanbul'a gitmeyi sevmiyorum.
Niye seveyim
Kendimi artık buraya ait hissetmiyonum
Burada kalış sürem uzadıkça şu beton yığının altında eziliyorum hissine kapılıyorum.
İstanbul'da yaşamak kesinlikle insani değil.

Gündelik şeylerle devam edeyim ki tansiyonum düşsün. Gündelik dediğim yine yıla kalın iz bırakan şeyler aslında. Mesela susuzluğun başlı başına gündemimizi epey işgal ettiğini mutlaka not düşmeliyim. Öyle ki sıkıntılıydı ki havuzdan su taşındığına bile şahit olduk. Bodrum'un ne hızla kalabalıklaştığının bir başka göstergesi sayılabilir. Diğer göstergeler zaten bir nevi klişe oldu artık. Yazılarımda hep geçti. Mesela trafiğin kış aylarında da yoğun olması gibi. Mesela her yerden mantar denli site bitmesi gibi. Gittikçe kalabalıklaşıyor Bodrum. Lakin beni kalabalıktan çok gelenlerin zihin yapıları endişelendiriyor. Huzur bulmak için geldikleri Ege, kaçtıkları mutsuzluğu da getirdikleri bir yer oldu aynı zamanda. 2018'de bunu derinlemesine hissettim, izledim. Belki de o zihniyet burayı şehre dönüştürecek sert sancılar, kramplardır. Bak! diş ağrım tuttu yine...

Susuzluk neredeyse tüm yıla damgasını vurdu
Trafik sadece yazın çekilen bir şey değil.
Bu arada rakıya su buldum her daim.
Göbeklendim doğal olarak
Gelenimiz gidenimiz çok oldu. Kuzenim Amerika'dan ziyaret etti, içtik.
Bazen kendim içtim.
Eh ateş yandı mı, badılcanlar atıldı mı nasıl içilmesin?
Bol bol sofra kurduk bu yıl. Yatılı misafirimiz bile oldu.
İlk kez gece denize girdim
Günün sonunda yanında dostların kalıyor. Seçkin gibi bir arkadaşım olduğu için çok mutluyum.


Kendimize söz verdiğimiz küçük ama yapılması gereken pek çok işi de İstanbul'a sık gittiğimizden dolayı ya erteledik ya da unuttuk. Susuzluk bir yana bostan çok bakımsız kaldı. En çok buna üzüldüm. Baharda yapmayı istediğimiz badana işini tamamen unuttuk. Sözde bahara girerken bir de soba temizliği yapacaktım sonbahara erteledim. Sonra da hepten unuttum. Galiba bir tek odun işini zamanında ve layığıyla hallettik. Bugün tonu 700 TL (son duyumlarla 850) satılan odunları ben 450TL'den aldım. Verandayı düzenlemeyi atlamadık. Oraya aldığımız ahşap bir bank evin kimyasını değiştirdi. Bol bol eş dost ağırladık. Veranda huzurlu bir buluşma noktasına döndü. Canım istedi sık sık ateş yaktım. Patlıcanlar, biberler közledim. Rakılar içtik dostlarla. Sofra muhabbetleri döndü, durdu. Susuzluğun en derinleştiği zamanlarda yatılı misafir bile ağırladık. İnsanların yüzünü güldürebildik. Lakin tüm bunlara karşın hayat bu yıl bize farklı bir senaryo yazmıştı.

Annemle...

Anneme Alzheimer başlangıcı teşhisi konulduğundan bu yana 2018'de hastalığı daha bir hızlı ilerledi. Mesela son noktada çocukları olduğumuzu biliyor ama isimlerimiz hafızasından yavaş yavaş siliniyor. Hatırlayamadığında bize “Badem” (evin köpeği) diye seslenmeye başladı. Bazen ismi hatırlıyor ama bu sefer Mehmet'i Mehmet'e, beni bana soruyor. Böyle durumlarda burnumun direği sızlıyor. O kadar da tatlı ki... Kontrol için gittiğimizde, hastanede sarılıp sevmediği, öpücük göndermediği ne doktor, ne görevli ne de hasta kaldı. Seviyormuş herkesi... Buradan sevimli ve duygusal kareler çıksa da bir taraftan kötüsüne hazırlıklı olmamız gerektiğini de biliyoruz. Sonraki aşamalar için söylenenler çok üzücü. Yeni bir düzene geçileceğinin işaretleri şu an yaşadığımız.

Annemle aramızdaki bağı Badem kuruyor biraz da.
Hayatımın kadınları
Babamla

Babam da benzer bir süredir akciğer kanseriyle savaşıyor. Annemin değil ama babam için her şeyin düzeleceğine inancımız hep tamdı. Belki de bu nedenle gündemimizde babamı biraz daha ön planda tuttuk. 2017’deki teşhis ve ameliyata uzanan süreç 2018’de kemoterapi ardından immünoterapi tedavisine bağlandı. Ben de geliş gidişlerimi babamın seanslarına göre düzenledim. Taşındığımdan beri ilk kez düzenli olarak İstanbul'a gelip gittim. Şubat-Mayıs arası 9 hafta hep İstanbul'da oldum. Haziran ve Temmuz aylarında yine seanslarını ıskalamadım. Bu süreçte iki sefer baskı altına alınsa da hastalık her seferinde karşı bir atak yaptı. Sonbaharla birlikte tedavinin, hastalık kadar babamı çok yorduğunu ve hatta ağrılı aşamaya geçişini izledik. Doktorun bu son gelişimde beni Bodrum’a göndermemesindeki ısrarını ve birader ile ikimize “babanızla daha çok vakit geçirin.” tavsiyesini nasıl okumak gerek bilmiyorum ama umudumuzu ayakta tutmaya devam ediyoruz. Bu artık nasıl bir sınavsa bir şekilde atlatacağız... Lakin hayat bu yıl beni sınamaya hep devam etti.

Dede-Torun
Babam hala akıl hocamız.
Tedavi süreci onu biraz yordu elbette.

Şehre bir numaralı geliş nedenimiz annem, babam olsa da birlikte geçirdiğimiz vakit, genelde birkaç saati geçmedi doğrusu. Hep kısa ziyaretler mahiyetinde kaldı. Zamanımın çoğu, yine, geliş gidişlerimin bir türlü düzene oturtulamadığı, İstanbul takvimimin pek programlanamadığı ofise kaldı. Bu yıl daha çok aslında Bodrum'da da çözümlenebilecek işler için bazen de ısrarla davet edildim. Bir müddet sonra, bana söylenmek istenen ama bir türlü söylenemeyen bir şeyler olduğunu düşündüm. Özellikle Şubat ayından itibaren zaten bir kopuş sürecinin başladığını yazmıştım. Hislerim bu yöndeydi.

Yollarımız ayrılıyor.

Herkes zaten bir değişim istiyordu. Atölyeye her girdiğimde de hissettim bunu. Her birimizin, nedenini bir türlü göremediği veya görüp tarif edemediği mutsuzluğumuz güçlenen sancılarla vurup kaçıyor ardından yerini yorucu bir zonklamaya bırakıyordu. Böyle bir gerginlik ve huzursuzluğu görmemek için kör olmak gerekir. Mutlaka bir şeyler olacaktı lakin belirsizlik de bambaşka sızlıyordu.

Yaşadıklarımızı elbette dünya ve ülke gündeminden ayırmamak gerek. Uzun süredir doğru yönetilmiyoruz. Bu benim fikrim. Önce dış ilişkiler ardından da ekonominin zora girmesini kendime ancak böyle açıklayabiliyorum. Ekonomiyi yönetemeyenlerin yarattığı kriz de yönetilemiyor doğal olarak. Öyle ki doğurdukları sancı herkesi hep bir şeylerin kıyısına, sınırına, arifesine doğru iteledi. Çalıştığım şirketin de bu durumdan uzak kalması mümkün olmadı doğal olarak. Bir reflekstir, tedbirdir; şirketler müşteri kaybettiklerinde içerde mutlaka düzenlemeler yaparlar. İşte Şubat ayında yapılan o toplantı 10 yılı aşkın süredir çalışan bizler için tam bir yol ayrımıydı. 16 yıldır çalıştığım şirketin de bir şeyleri değiştirmek istemesini bu yüzden anlıyorum. Zira  sınaladığım sancılar kurumları da iki büklüm hale sokuyor. Bakınız konkordatolar...

Bu yıl ofis adres değiştirdi. Lakin bakmayın güldüğüme...
Mecidiyeköy-Gültepe minibüsü yeni rotayı çiziyor
Son bir aydır hava yağmurlu, soğuk ve gri olduğundan minibüs en akla yatkın ulaşım aracı
Bir kaç yüz metre ötede İstanbul'un kalbinin attığı Levent. Dere içinde ise bambaşka bir dünya
Buradan bakınca hayatım kötüye gidiyor sanki


İşimi kaybetme ihtimaliyle ilk kez o toplantıda yüz yüze geldim. Arkadaşlarım bir bir fikirlerini paylaşırken düşündüm, yıllar yılı konfor alanımı ilmek ilmek ördüğümü, bir koza yaptığımı ve içinde saklandığımı. Konuşmalar mırıltılara dönerken, geçmişe uzandım ve 16 yılda çok güzel vakit geçirdiğimi hatırladım. Hayatımın tam da orta yerinde duran bereketli bir vahaydı. Republica'da çalışmak, hayatıma direkt dokundu ve dönüştürdü. Oysa şimdi gerçekten bir kavşağın başındaydım ve belli ki hayatım geri dönülmez bir biçimde değişecekti. Nihayetinde her şeyin bir sonu var.

Bir zamanlama konulmasa da takvim, o toplantıdan çıktığımda çalışmaya başladı. Biraz da evdeki durumlar nedeniyle beklemek istedim sanırım. Düşünmeye ihtiyacım vardı. O zaman tanındı belki de. Lakin ne yön seçersem seçeyim Republica'dan kopacaktım. Asıl soru tam olarak ne zaman olacağıydı. Cevabı benim vermem gerekmedi. Ekim sonunda gelen bir e posta ile bu ayrılık resmileşti. İçinde bulunduğum ihbar süresi yılbaşında doluyor. 1 Ocak sabahı yeni bir başlangıca uyanıyorum dersem yalan olmaz. Bugüne dek ördüğüm konfor alanımdan çıkıyorum ve bu beni endişelendirdiği gibi heyecanlandırıyor da. İşte tam da bu yüzden yeni bir yapılacaklar listesine ihtiyacım var... Yazı her ne kadar geçen yıla dönüp baksa da belki biraz da geleceğe çevirebilirim yüzümü. Hem kendime de hangi yöne gittiğimi söylemiş olurum.

Çalışmaya devam etmem gerek. Öbür türlü işten ayrılmak güzel bir emeklilik hikayesi gibi olabilirdi. Gerçi reklam sektörü için yaşlı sayılabilecek bir yaştayım. Bu saatten sonra iş yerlerine başvuruda bulunmak, özgeçmiş ve iş dosyası hazırlamak da istemiyorum doğrusu. Her şeye sıfırdan başlamak, yeniden kendini ispatlamaya çalışmak da hele bu saatten sonra vakit kaybı. Kaldı ki karşı tarafı ikna etmem gereken bir durum daha var; Bodrum'da yaşıyorum. Bu kimsenin kolay kolay kabul edebileceği bir şey değil. Genelde işverenler seni işinin başında görmek ve sık sık kontrol edebilmek ister. 25 sene bu düzende çalıştım zaten.

Bundan sonra yapabilirsem(!) daha çok yurtdışından ve kurumsal çalışabileceğim müşteriler bakacağım. Bodrum'a taşındığımda Serdar Benli'nin ilk öğüdü idi. Şimdi o düzene geçmek için mükemmel bir fırsat. Özellikle şu dönem Türkiye'de iş yapmak ve çalışmak kolay değil. İnsanların 5'er 10'ar işten çıkarıldığı, ödemelerin yapılamadığı, vadelerin çok uzaklara çekildiği zamanlar. Lira pul olmuş, alım gücü düşmüşken yurtdışına çalışmak daha akılcı. Bunu nereden mi biliyorum...



Çünkü, 2018 içinde güzel gelişmeler de olmadı değil. Özellikle Hülya için bu yıl tam bir sıçrama yılı sayılabilir. Resimleri yabancı kişi, kurum ve kuruluşlarca satın alınmaya başladı. Japonya, İtalya, Fransa, İspanya, Avustralya, İngiltere gibi ülkelerde mekanlar, kitap ve dergi kapakları Hülya'nın çalışmalarıyla renklendi. İkimiz de ticaretten anlayan insanlar değiliz ama yurtdışına iş yapınca insanlar emeğinin karşılığını veriyorlar. Şu ana dek pazarlık yapan dahi olmadı. Ayrıca daha insancıl yaklaşıyorlar. Mesela İngiltere'nin hatırı sayılır yayın evlerinden Penguin Books, 6 kitaplık bir seri için kapak illüstrasyonu için Hülya ile çalışmak istedi. Bu çok gurur duyulacak bir şey. Başladılar da. Reklam sektöründe işle ilgili bilgi alışverişi önemlidir; en son ne zaman doğru dürüst bir brief gördüm hatırlamıyorum. Detaylı, ne istediğini çok iyi anlatan, referanslar veren nakış gibi işlenmiş brief doğrultusunda Hülya masasının başına geçti. Tamamlanan iki kapağın teslimiyle birlikte Hülya'ya, devamında çalışmak isteyip istemeyeceğini sormaları benim bugüne dek rastlamadığım bir şey. "Eğer bizimle çalışmaktan mutluysan seninle devam etmek istiyoruz." Hülya'nın gördüğü saygıdan çok mutlu oluyorum. Bu onun kendine güvenini artırdığı gibi, güzelleştirdi de...



Buradan kendimle ilgili güzel şeylere atlayabilirim. Harika bir Antalya-Bodrum bisiklet turu yaptık. Zaten şu çok net ki bisiklet üzerinde olduğum sürece kendimi mutlu, huzurlu ve her şeye hazır hissediyorum. Bir hafta boyunca beni meşgul eden şeylerden kurtuldum. Kafa dağıttım. Tura odaklandım. Rotasıyla, zamanıyla, en önemlisi katılımcılarıyla efsanevi bir yere sahip oldu. Ne yazık ki tur sonrası İstanbul'a geldiğimden anıları paylaşmak, birilerine anlatmak gibi şeylerin pek tadını çıkaramadım. Her yıl böyle bir tur yapmak artık bir geleneğe dönüştüğünden şimdiden bir sonrakini düşlemeye başlamam gerek sanırım. Bu da yapılacaklar listesinin bir parçası olsun.

Bu yılın büyük turunu Antalya-Bodrum arasında yaptık
Bir önceki yazı turu detaylarıyla anlatıyor
Tafa'nın eli tura değdi.

Yeniden çizmek gibi bir isteğim de var. Beni çok rahatlatıyordu doğrusu. Şimdi biraz daha vaktim olacak gibi gözüküyor. Ayrıca hiç iyi bir okur olmadım. Bunu bir parça düzeltebilirim sanırım. Belki kafamı da Bodrum'da kurduğum dünyadan kaldırabilirim biraz. Ufka bakmak da insana iyi gelir. O çizginin ardını merak etmek. Bunu yapabilirim. Zira Hülya bu konuda benden daha cesur.

Madem geleceğe bakılacak demek ki 2018'den bir an evvel kurtulmak gerekiyor. Buna da önce şu diş meselesini çözerek başlayacağım. Üzerimdeki yükleri tek tek atayım ki yeni hayatımızda hareket kabiliyetim artsın. Eğer kabul olursa güzel bir 2019 diliyorum... İyi seneler şimdiden...

1 Aralık 2018 Cumartesi

Rüya gibi bir tur: Antalya-Bodrum 2

Her yıl kendi adıma 8-10 günlük uzun bir tur yapmayı seviyorum. İlkini yaptığımda gerisinin geleceğini düşünmemiştim aslında. İstanbul'dan Bodrum'a bisikletle gelecek ve bir daha geri dönmeyecektim. Yani odak bisiklet değil, hep hikayenin kendisiydi. Bugün hala konu açılıp, Bodrum'a bisikletle geldim dediğimde şaşkınlığın şiddeti değişmez. İtiraf etmeliyim ki bundan keyif alıyorum. Gülümsemeye kıvrılan dudaklarım bıyık altında belli belirsiz asılı kalıyor yüzümde. Fakat Levent Sevil bizi Kuşadası'nda destek aracıyla karşılamasa bisikletli hayatım topu topu 8 gün sürer ve büyük ihtimal tur sonunda ebediyen biterdi. Fakat Sevil ısrarcı adam. O turun ardından bir ikincisi yapılmalı diye epey kulis yaptı, destek verdi, koşturdu ama en önemlisi bir yıl sonra turun katılımcısı da oldu. Yani geleneğe dönüşecek turların fitilini ateşledi.

Ardından peş peşe dört yıla kesintisiz 5 bisiklet turu sıkıştırmak, benim çapımda biri için az buz bir şey değil. (İstanbul-Bodrum 2014 / Antalya-Bodrum 2015 / Artvin-Ordu ve Gökova Körfez Turu 2016 / Üsküp-Atina 2017). Demek istediğim profesyonel değilim. Yıllık izinlerimden bir tanesini böyle turlar yapmak için kullanıyorum. Yoksa insanlar yola bir çıkıyorlar aylarca tur yapıp dönüyorlar. Bir gün benim için de o günlerin geleceğini biliyorum. Durmak, bir yerde sabit yaşamak bana göre insan doğasına aykırı. En azından şu anki yaşamım bana böyle söylüyor. Yıllarca İstanbul'da koca ofislerin 1 metrekaresine sıkışarak, pencereleri açılmayan plazalarda, yapma duygu iş merkezlerinde çalıştım. Sırf bir işim olsun, evimi geçindireyim, kariyer yapayım diye. Neyse...

Hayatımın en özel turu. Bu tur ile Bodrum'a taşındım.
Levent Sevil olmasa (Soldan üçüncü) bu ve sonraki fotograflar çekilmeyecekti.
500 km bisiklet sürmek için 3600 km yol yaptık.
Bu işi tek başıma da yaparım diyerek çıktığım tur.
Babamın göç yolunu izleyen ve ilk yurtdışı turu. Çok çok duygusal bir turdu.

Bu yıl ise niyetim, Hülya ile Norveç'te trenle bir tur yapmaktı. Tren diyorum zira bisikletli bir tura Hülya’yı ikna edemedim. Denedi ama kendini bisiklette hiç rahat hissetmedi. Zorla güzellik olmuyor. Zorlamak bisikletin doğasına aykırı zaten. Ne yapalım; bu da kendine özgü olur, başka bir dilde "Hadi Ben Kaçtım" dedik ve trenle yapılacak tur için çalışmaya başladık.

Hülya ile beraber birkaç tur yapmışlığımız var.

Bergen'den mi Oslo'ya, Oslo'dan mı Bergen'e gidelim diye tartışaduralım, dünya ve ülke gündemi durmuyor tabi. Kendimizi birden, tasarrufta, borçsuz ve beklemede kalmamız gereken bir dönemde bulduk. Ülkeyi yönetenler kabul etmeseler de ekonomik krizin içine girdik. Hatta o dönemle, bu yazının yazıldığı tarih arasında kriz hızla derinleşti de. Bu yılı tursuz pas geçsek kimse neden yapmadınız diye sormazdı hani. Kendi dünyamıza çekiliverdik böylece.

Yine Sevil yetişti. “Yılı ıskalamak olmaz. İlla bir tur yapılacak!” deyiverdi. Yılın yarısını geride bırakmışız. Kafamda gitmeyi düşündüğüm bir rota yok. Ne ara gidecek yer bulacağım da üzerine çalışacağım hiçbir fikrim yok. Misal, geçen yılki turu 2 sene evvel hayal etmiş ve çalışmaya başlamıştım. Yani yeni bir tur için düşünecek, rüyasına yatacak ne rota ne zamanım vardı.

Turun adını yine Sevil koydu. Üzerine çok düşünmeye gerek yoktu. “Antalya-Bodrum olsun!” dedi. Rotayı az çok denemiştik, yolları tanıyorduk. Neden olmasın deyiverdim ben de. Ekim ortası pekala yapılabilirdi. 29 Ekim haftası Gökova Elektrikli Bisiklet Turu yapılacağından Sevil bizim turu takvimde Kasım olarak işaret etti. Ne var ki, daha sonra (tur tarihine çok yakın zamanda) elektrikli bisiklet turu iptal edildiği gibi Sevil de işleri nedeniyle Antalya-Bodrum macerasına katılamayacaktı. Tur bir anda uzay boşluğunda kaldı.

Ana forma... Artık öyle reklam panosu gibi formalar tasarlamak istemiyordum, bu çıktı.
Yedeklerle iki tip forma hazır oldu.
Madem tur var bisikleti bakıma vermek şart. Bodrum Bisiklet / Mesut

Sosyal medyada turu etkinlik olarak paylaşırım paylaşmasına ama katılımcılar aşağı yukarı önceden belli olur. Etkinlik açmak aslında davet anlamına geliyorsa da ben bunu bir gelenek ve adet olarak görüyorum. Dijital dünyada bir şekilde arşivleniyor. Fakat böyle yapınca da kısıtlı katılım sayımıza dahil edilmek isteyen çok oluyor. Yine öyleydi. Kısıtlandırmamın iki nedeni var: İlki kalabalık arttıkça sorumluluk artıyor. İkincisi ben de az kişi ile sürmeyi tercih ediyorum. Az kişi her zaman daha iyidir. Benzer düşünce yapısında insanlar seçmekte gittikçe tecrübe kazanıyorum. Evet bisiklet turlarım için katılımcıları ben belirliyorum. Katılımı sınırlı tutunca birlikte pedal basacağım kişiler birer birer önemli oluyor. Alıngan, egolu, lider olma heveslisi ve çok konuşan insanları baştan eliyorum. Davet edilmediği için bozulanlar oluyor. Onlar sonraki turlara katılma şanslarını baştan yitiriyor. Kimleri seçmem gerektiğini söyleyen, isim önerenleri hiç kâle almıyorum. İki üç kişi gruplaşacak ama tüm grubu unutacakları da eleyince ortaya pırıl pırıl çıkıyor. Benimle anlaşmak kolaydır lakin katılımcıların birbiriyle anlaşabilecek olmasına da ayrıca dikkat ederim. Birbirini şikayet edenlerle de pedal basmayı hiç istemem doğrusu.

Levent Sevil, Teoman abi, Memo, Önder Sermet ve Seçkin garanti benle birlikte 6 kişiyiz. Levent Obalar katılmayı çok istiyor 7... Benim için kadro tamam. Seçkin "Ya Ebru?" diye sorunca turun ilk kadın katılımcısının adını telaffuz etmiş oldu. Tura katılmayı çok isteyen Eda da devreye girince 9, aynı Eda pek yakın arkadaşı Pelin'in katılıp katılmayacağını sorduğunda 10 ve ardından yine Seçkin'in ısrarlı tavsiyesiyle Köyceğiz'den Nil ile 11 kişiyi bulmuş olduk. Elbette arada birkaç isim daha var. Olabilir dediklerimle sayımız 14'e çıkabilirdi. Neticede hepsi birlikte pedal basmaktan mutlu olduğum insanlar. Önceki yıllardan biliyorum. Bir heyecan sayı tavan yapar ardından birer ikişer kopanlar olur. Nitekim dediğim gibi de oldu. Ağustos-Ekim arası sayımız 7’ye indi. Artık 4 kadın 3 erkektik. Tura birkaç gün kala Oktay yanıma gelip dahil olmak istediğini söylediğinde geri çevirmedim. Böylece tur kadromuz son şeklini aldı.

Eda, Oktay, Pelin, Teoman abi, Nil, Seçkin, Ebru ve ben...

Final ekip

Kadın katılımcı olması turu baştan kırılgan yapıyordu katılamayan erkek dostlarımıza göre. Bir kere rota ağırdı. Mevsim Kasım. Yağar durmaz, ıslanıp kurumayız. "Yersiniz birbirinizi!" Sonra kadın dırdırı diye bir şey var diyenler girdi devreye. Hani bize dokunmasalar kadınlar birbirine girer endişesi taşıyanlar da oldu. Kimi yolda sıkıştırırlar, laf atan olur alırsınız başınıza belayı dedi, kimi de eş dost ne der kıskançlık çıkar diye dert etti... Özetle iyice tohumlandım ama yeşermediler. Ekip kadınlı erkekli şahaneydi.

Yine de böyle uzun bir tura ilk kez gelenler büyük beklentilere kapılmasınlar diye turu tüm zorluklarıyla anlatan yazılar yazdım, karşılaşmalarımızda yüz yüze anlattım. Hatta kısa bir film bile hazırladım. Zira bana sorular sorulmasını istemediğimi baştan söyledim. Nerede kalacağız? Kaç km yol var? Şuradan gitmeyecek miyiz? Gelmişken buraları da görmeyecek miyiz? Nerede yemek yenecek? Kaç yokuş çıkılacak? Eğim ne? gibi soruların cevaplarının bende olmadığını üstüne basa basa anlattım. Zira amaç yola çıkıp akışına bırakmaktı. Turdaki tek lüksümüz, eşyalarımızı taşıyacak bir destek aracımızın olmasıydı. Tabi o da Levent Sevil'in bir iyiliğiydi.

9 Kasım gecesi saat 22:30'da Bodrum'dan hareket edecek otobüsümüzde yerimizi aldığımızda heyecanlıydık. Ebru ve Seçkin öğlen otobüsüyle önden gitmişlerdi. Bisikletler bir gün önce destek aracı ile taşınmış, Muğla'da bekliyordu. Hatta destek aracı Muğla'dan Nil'i de alarak yola çıkacaktı. Sabahın erken saatlerinde Antalya otogarında buluşacaktık. Diğerlerini bilemem ama uzun ama rahat yolculuğumuz tam saatinde başladı.

İstikamet Antalya!

Geyikbayırı
Antalya Otogarı'ndan turu başlatacağımız Geyikbayırı'na 26 km var. Kahvaltı ve toplanmanın ardından bisikletleri araçtan indirdik. Kahvaltı yaptığımız yerde üst baş değişildi. Çıkış fotoğrafımızı da çektikten sonra bastık pedallara. Antalya'nın içine girmeden bir iki yerde yolu şaşırarak rotamızı bulduk.

Bisikletler iner!
Teoman abi
Seçkin
Kahvaltı edildi, üstler değişti, son çaylar! Çıkış saati 09:05
Saraya ne meraklı bir ülkeyiz.. Neyse çıkıyoruz!
Üç yıl evvel ilk Antalya-Bodrum Turu'nu yapmaya karar verdiğimizde, Tafa bizi Geyikbayırı'na davet etmişti. Bu yıl yapacağımız rotanın ilk bölümünü o zamandan çizmişti bize. Geyikbayırı’nı bilmeyenler için yazayım, dünyanın önemli tırmanış noktalarından biri. Tafa da burada yaşıyor ve dağ-tırmanış rehberi olarak çalışıyor. Temmuz sonuydu sanırım Tafa'yı Geyikbayırı'nda kalabilir miyiz diye aradığımda çok sevinmiş, bir iki gün önce gidersek tırmanış bile yapabileceğimizi söylemişti. En az bizim kadar heyecanlanmıştı. O kadar ki bizimle bisiklet sürmeyi bile düşünmüştü. Antalya'ya varan destek aracının arkasında Tafa için de bir bisiklet ayarladığımızı buraya not düşeyim. Ne var ki biz yola çıkmadan evvel güzel annesi rahatsızlanmış ve Tafa apar topar Ankara'ya gitmişti. Değil bizimle Bodrum'a sürmek Geyikbayırı'na da gelemeyecekti.

3 yıl evvel Antalya'ya bizi Tafa götürmüştü
Bizim Tafa ile dostluğumuz İstanbul Bodrum turuna dek uzanır.
Otogardan sonra Çakırlar üzerinden Akdamlar'a dek düz ama yine de dikkatle seyrettiğimiz yolda Nazmi Bey'i takip ettik. Nazmi Bey Antalyalı. Akdamlar'a vardığımızda çay molası için bizi lise arkadaşı Ömer Bey'in mekanına götürdü. Hani şu yol üstünde gözleme, sıkma portakal satılan ahşap çatkılı yol üstü lezzet duraklarından. Çay, kahve ve gözlemelerimizi yerken herkes mutlu mu diye izledim. Her birimiz sonbaharın kızarttığı yapraklardık. Kızıl bir izdik Kasım'ın altını çizen. Tur nasıl başlarsa öyle gider ya hani. Bunun ipucunu yüzlerden okumaya çalıştım. Daha Antalya'ya ilk vardığımızda Teoman abi alüminyumdan kestirdiği balinalardan kolyeler armağan etti herkese. Yanında da birer düdük. Yüzler aslında o andan itibaren gülüyordu.

En sevdiğim an yolda olma hali..
Yüzler sahiden gülüyor. Kızlar!
Mola
Pelin (üstte) Eda (ortada) Nil (sol) Ebru (Sağ)
Kızarmış sonbahar yapraklarıydık. Her yerde idik...
Çay ve Gözleme molası bir çeşit ziyaretti. Nazmi abinin arkadaşı Ömer beyle tanıştık.

Teoman abi demişken, o turlarımın gediklisi. 67 yaşında ve pek çok turda yan yana çadır altmışlığımız var. Haftaya oğluna kız isteyeceği halde sırf tura katılmak için Bodrum’a geldi, hazırlandı. Eh benim de tur babam. Kendi babamla kurduğum benzer bir bağı Teoman abi ile de kuruyorum. Çadırdan çıkar, terli olup olmadığıma bakar. Krem sürüp sürmediğimi kontrol eder. Ne bileyim yalnız ve eksik bırakmaz beni. Tura katılım sınırlı olduğundan diğer katılımcılarla da benzer bir bağ kurması gecikmedi doğal olarak. O küçük hediyeleri görünmez bir düğümdü belki de...

Akdamlar'la birlikte bizi Geyikbayırı'na saracak yokuşlar da başlıyor, buradan sonra trafik de azalıyordu. Kıvrıla kıvrıla tırmandık ağır ağır. Ormanların içinden yükseldik. Bisiklet tekerimizle yolu çiğnedik kıtır kıtır. Karşımızda yükselen dağlar yaklaştıkça daha da büyüyor, heybetine heybet katıyordu. Böyle bir güzelliğin içinden geçerek konaklayacağımız JoSiTo Kampinge vardık. Rota çok uzun olmayınca terledik bile sayılmaz. Varır varmaz da çadır atacağımız yerler gösterildi. Kamp alanı bir çırpıda gezildi. Duşlar güzel, sıcak su var, tuvaletler temiz... Daha ne isteriz? Akşam yemeği için normalde önceden ne yemek istediğimizi söylememiz gerekiyormuş. Ona göre alışveriş ve ardından yemek yapılıyormuş. Fakat o akşam pizza gecesiymiş. Oh dedik...

Nil hem bisikletini hem bizi rampa boyu takip eden köpeği hem de Geyiksivrisi'ni çekmiş.
Kızlar ve gölgeleri!
Hava bize büyük kıyak geçiyor..
Güzel başladık...
Güzel gidiyoruz.
Güzel tırmanıyoruz.

Tafa ile de konuştuk. Annesinin durumunu sorup, bu güzel kamp yeri için teşekkür etmemiz gerekiyordu. Bir kere bugüne kadar kendine kamping diyen pek çok yerin buradan örnek alacağı çok şey var. Çok yerde kaldım mesela sıcak su bulmak neredeyse imkansızdır. Duşlar derme çatmadır. Tuvaletlerle ilgilenmemek işletmelerimizde adettir. Etraf pis ve dağınıktır. Bir köşeye yığılmış kırık eşyaları, paslı teneke kutuları, plastik bidonları düşünün. Burada her şey tersine çevrilmiş. Kendi aramızda "gavur eli değmiş" esprisini epeyce döndürdük diyeceğim zira sahipleri yabancı. Konuklar da öyle. Kampın ana dili bu yüzden İngilizce. Gerçi Tobias çok iyi Türkçe biliyor ama çalışan gönüllülerle anlaşamayanımız oldu. Bir başka espri de bundan çıktı zaten. Sahiden birkaç akşam kalsak insan memleketini özleyebilirdi. Gerçi hiçbirimiz şikayetçi değildik. Kendimi uzun süre sonra ilk defa özgür hissettim. Bir sürü genç ülkelerinden kalkıp gelmişler, kimi ipte yürüyor, kimi jonglörlük yapıyor, kimi ortak mutfak alanında bulaşık yıkıyor kimi de yoga... Restoran kısmı aynı zamanda sosyalleşme alanı da. Pizzalarımızı yedikten sonra (ki bize bir Tafa kıyağı olarak büyük indirim yaptılar) ateş başında şarap içip sohbet ettik. Bazen kendi aramızda bazen başkalarıyla konuştuk durduk... Evet tur kesinlikle harika başlamıştı. Bu arada annesi iyiydi ve Tafa akşam uçağıyla Antalya'ya dönüyordu!

Son bölümü sağlam tırmanışlı etabın sonuna doğru yaklaşırken
Tur başlangıç noktasına vardık!
Çadırlar atıldı, duşlar alındı. Sırada kahve var!
Geyikbayırı, JoSiTo Kamping...
Daha önce böyle güzel bir yerde kalmamıştık.




Çitdibi
Sabahın karanlığında çıktım çadırdan. Ayaz çadırların arasında kol geziyordu. Mutfakta su ısıtıp kendime çay salladım. Pelin'in bana dün hediye ettiği kitaba göz gezdirmek için banka kuruldum. Üşümekten mutluydum.

Pelin bana bir hediye almış!

Üçer beşer uyandı insanlar. Çadır fermuarları saat alarmı gibi peş peşe yankılandı. Uyku mahmuru yüzler baktım gülüyor. İlk iş kahve suları ısıtıldı. Benim pek adetim değildir ama ekibin sabah ritüeli kahve yapmak. Masada çeşit çeşit ambalajlar, kahve pişirme edevatları vs. Tur boyunca istisnasız her sabah kahve içeceğimizi tahmin etmek zor değildi. İkram edilmez ise aradığım bir şey değil kahve.

Kahvaltıya oturduğumuzda Tafa da aramıza katıldı. Sarıldık, sarmalaştık. Özlem giderdik. Tanışma faslı ve biraz yol bilgisinin ardından toplanıp yola koyulduk. Geyikbayırı'na tırmandığımız rampadan aşağı Akdamlar'dan sağa dönünce bizi Çitdibi'ne taşıyacak toplam 28 km'lik rota önümüzde uzanıyordu.

Tur asıl şimdi başlıyor! Çıkış fotoğrafımız
Tafa rotayı anlatıyor. Daha sonra bizi yakalayacak ve yönlendirme görevini üstlenecek.
Fırsat buldukça fotograf çektik!
Fotograf konusunda Oktay epey çalışkandı doğrusu

Çitdibi'nde konaklayacağımız kamping aslında yine Tobias'ın alternatif tırmanış rotası arayanlar için hazırladığı biraz daha yalnız bir yerdi. Zaten varınca sadece biz olacaktık. Yukarıda hizmet alacağımız herhangi biri de yoktu. O yüzden Akdamlar'da kurulu pazardan akşam yemeği ve sabah kahvaltısı için alışveriş yaptık. Daha doğrusu Nazmi abi verdiğimiz listeyi toparlıyordu. Yola çıkmadan evvel Tobias mutfak ve tuvaletleri açabilmemiz için bir şifre vermişti. Sistem böyle imiş. Her şeyi bu kadar basit çözen ve çalışan bu sistemi tartışa tartışa tırmanıyorduk yukarı. Nefes kesen bir manzara ayaklarımızın altında uzanırken yaklaşık 1000 metreye çıkılacaktı.

Manzara harika
Oktay'ın gözünden Eda, ben ve Nil
Oktay da girdi kareye tam oldu

Sürüş tıpkı dünkü gibi oluyordu. Ön grup ile Ebru ve Seçkin arasına 4 km yazıyorduk. Ben de bu 4 km'lik arada gidip geliyordum. Yüzler hala gülüyor ya beni bu da çok keyiflendiriyordu. Üstelik yolda Tafa da bizi o meşhur sarı minibüsüyle yakalamış, bundan sonra girişleri kaçırmayalım diye bizi yönlendirme görevini üstleniyordu. İnsanın böyle iyi dostları olması ne güzel. Bisiklete binmese, bizimle sonuna dek gelmese de turun tamamı boyunca bizi kollayacağını biliyordum. Yalnız ve eksik kalmayacaktık. Bu akşam bizimle de kalacaktı. Uzun uzun sohbet edebilirdik.

Bugün sadece tırmanıyoruz ama durumdan şikayet eden yok.
Belli noktalarda birbirimizi bekliyoruz. Toplanınca da bir fotoğraf çekiyoruz çıkırt diye...
Çitdibi köy girişinde Tafa ekibi toplarken.

Çitdibi köyü girişinde ön grubu bizi beklerken bulduk. Bundan sonrası beraber. Alışverişini tamamlayıp bize gözleme yetiştirmesi gereken Nazmi abiler hala görünürde yoktu. Kamp alanına girerken yetişip acıkmış karınlarımızı neşelendirdiler hemen. Akşam için şarap almak üzere birkaç yere gitmişlerdi. Aradıkları markayı bulana dek de dolaşılmıştı. Gecikmeleri ondandı. Nazmi abiden çoğul bahsetmemin asıl nedeni yolda sıkılmasın hatta arada bisiklete binsin diye eşi Gülsiye hanımı da getirmiş olmasıydı. Akşam yemeği için köfte işini Gülsiye hanım üstlendi.

Destek aracında Nazmi abi ve Gülsiye hanım
Çeşit olsun diye taze fasulye kavurdum
Gülsiye hanım köfte hazırladı bize

Varır varmaz özel bir yerde olduğumuzu anladık. Tobias 3 tane ahşap ev kondurmuş aldığı araziye. Ortak mutfak ve tuvaletler pırıl pırıl. Banyoda sıcak su ve mutfakta her türlü kap kacak vardı. Hemen altımızda bir başka tırmanışçının arazisi ve üzerine kondurduğu ev duruyordu. Betonarme. Sahibi Türk’müş. Şaşırmadık doğrusu. Elin yabancısı doğada sırıtmayacak sürdürülebilir bir sistem kurarken biz nasıl hala bu kadar kötü şeyler yapabiliyoruz anlaşılır gibi değil. İşte bunu konuşurken bir kısmımız kendimizi Tafa'nın peşinde Çitdibi'ne adını veren duvara yürüdük.

Tafa bu tura damgasını vuracak ama bizim haberimiz henüz yok
Tırmanış üzerine de bilgi veren Tafa pek çoğumuzu tırmansak mı acaba diye düşündürdü.
Depremle oluşmuş doğal bir kanyon.
Aynı kanyonun tepesindeyiz
Zirve pozu

Hava kararmaya yatıyordu. Tırmanış, rota açmak, kaya türleri, eğimler vesaire derken epey bir bilgi aldık. Doğal bir kanyonun içinden geçip tepesinden yarığa baktık. Dönüş yolunda geldiğimiz patikayı yürürken Gülsiye hanımın kayıp düşmesi tüm turun nazar boncuğu oldu. O akşam Nazmi abiler ne olur olmaz diyerek hastaneye Antalya'ya indiler. Doktorlar fark etmemiş ama kolda daha sonra ortaya çıkacak küçük bir çatlak oluşmuş. Kaş'a dek o halde gelecekti Gülsiye hanım.

Yemek, şarap, sohbet, hem içeride soba hem dışarıda şömine başında döndü durdu. Çadırlarımıza çekildiğimizde saat 22'yi henüz geçmişti...


Demre
Erken kalktım. Bu tip turlarda ilk uyanmayı önemli buluyorum. Yıkadığım çamaşırlar kurumuş, hemen topladım. Sonra sırasıyla çadırın içi, çantalar ve çadırın kendisi toplandı. Kabaca hazırdım. Mutfakta uyuyanlar da bu sırada kalktılar. Gidip sobayı yaktım. Zira 1000 metre rakımda hatırı sayılır bir soğukta uyanmış oluyorsunuz. Ayaklanan, ışığı gören mutfağa damladı. Birlikte kahvaltıyı hazırladık. Sofraya oturduk ve yedik!

Tafa ile...
Bulaşıklar yıkandı ortalık toplandı. Mesele her şeyi bulduğun gibi bırakmak. Mıntıka temizliği de yaptık. Herkes bir işin ucundan tuttu işte. Oktay gitmiş yakacak odun toplamış yaktıklarımızı yerine koymak üzere. Tutuşturmak için çam iğneleri, kozalaklar hepsi yerli yerine kondu.

Oktay'ı yeni tanıyorum aslında. Bodrum'da da son zamanlarda birlikte binmeye başladık. İzmir'den Bodrum'a yerleşmiş. Sohbetlerimizden işini severek yaptığını, yeni şeyler denemekten korkmadığını öğrendim. Bodrum'da pek çok yerin tabelasını, mekana özel dekoratif şeyler yaptığını söyleyebilirim. Ahşabı seviyor sanırım. Orman yollarını geçerken lafladık, ağaçları anlatıyor. Bilmediklerini merak ediyor. Bir de sağ olsun başladığımızdan beri turu fotoğraflamaya başladı. Öne gitti, geriye geldi... Nefis fotoğraflar çekti. Blogda yayınladığım fotoğrafların çoğunu Oktay çekmiştir. İzniyle yayınlıyorum. Nazmi abi sadece bu turda tanıdığı Oktay için daha sonra "...çok çalışkan bu çocuk!" diyecekti...

Oktay

Bugün 1500 metre zirve görüp Kumluca'ya inecektik. Daha sonra Finike'yi takip edip Demre'ye varmayı planlıyorduk. Tafa yine rota bilgisi verip bizleri uğurladı. Geride bıraktığımız iki günlük rota ile birlikte hem sahildeki tünelleri es geçmiş olduk hem de Beydağları'nın arkasını dolaştık. Ayrıca inanılmaz iki yerde kamp atma tecrübesi yaşamış olduk. Bu gece de tur öncesi arayıp konuştuğum ve bizim için özel açılacak Demre'deki Andriake Kamping’de kalınacaktı. 3 yıl önceki ilk Antalya Bodrum Turu'nda da orada kalmış ve çok sevmiştik. Sezonu kapattıklarından kampı toplamışlardı fakat varacağımız akşam için hazırlık yapabileceklerini söylediler. 18:00'den sonra kampa varacağımızı ön görüyordum. Lakin havanın geç aydınlanması yola çıkış saatimizi başından itibaren 9:00 - 9:30 arasına çekmişti. 7:30 koğuş kalk verilen bir turda çıkış saatinin bu kadar geç olması yadırganabilir. Hiçbirimiz pek dert etmedik galiba. Şu ana dek turun güzelliği de bunda gizliydi sanırım. O ana dek başkalarıyla yapsam dert edilebilecek onlarca şey yolculuğun süsü oldu.

Nihayet yola çıktık çıkmasına ama turun tek elektrikli bisikletini kullanan Teoman abinin bataryası çalışmıyordu. Daha doğrusu hiç dolmamış gibiydi. Bir 10-15 dakika bataryayı tak-çıkar, sıfırla, ilgili servisten fikir al gibi meselelerle geçti. İlk mola noktasında şarj etmek üzere bisikleti arabaya attılar ama Teoman abinin canı sıkılmıştı bir kere. Bugün etabı 7 kişi pedallayacaktık çünkü batarya hiçbir şekilde cevap vermiyordu ve önümüzde 110 km vardı.

Tırmanmaya devam dedik ama Teoman abinin elektriklisi su koyverdi.
Nil ile...

Şurada yanıldık. 20. km'de 1500 metredeydik ve gerisinin bir iniş olacağını düşünüyorduk. 60. km'de hala 500 metrelerdeydik. Tüm bu ara iniş heyecanıyla fakat yine hep uzun tırmanışlara çarparak geçti. İniş sayabileceğimiz tek yer son bölümde 67. km'de Kumluca'ya indiğimizde bitmişti. Gerisi uzun bir düzlük. Burada bir karar vermeliydik zira saat 17'yi geçiyordu ve anlaşılan o ki Demre'ye vaktinde varamayacaktık. Gün batımını Finike'ye pedallarken izledik. Vardığımızda saat 18'i geçmişti. Sanırım doğru karar bisikletleri asıl Kumluca'da destek aracına atıp, minibüs marifetiyle Demre'ye ulaşmaktı. Zira herkes hem çok yorgun hem de çok acıkmıştı. Biz bunu Finike'de yaptık. Son bölüm hem virajlı, battı çıktılı idi hem de hava kararmıştı. Kalan 25-30 km'yi çıkaramazdık. Minibüs bekledik!

Ön grup!
Orta grup..
ve artçıların katılmasıyla tüm ekip.
Öğle yemeği dün akşamdan kalan köftelerle Söğüt Cuması'ndaydı.
Eda ve Oktay bizi yalnız bir otobüs durağında beklerken...
Epey bekletmiş olmalıyız :)
Bu turla Nil gibi bir arkadaş kazanmış oldum
1500 metre
Turun sonu geliyor ama hala gümbür gümbür bir iniş yapmadık.
Bizim turlar genelde rakıyla yıkanır ama bu sefer şarabiyiz. Henüz bira da içilmedi.
Kumluca'dayız!
Ya yolun kalan bölümü kontrol ediliyor ya da Oktay fotograf çekecek
Minibüste de yüzler hala gülüyor!
Gülmeyen de varmış :)
Demre'ye minibüsle vardığımızda Andriake Kamping’e daha 3 km vardı. Biz aşağı yürüyeduralım, Nazmi abi kampın Toros'unu almış bizi karşıladı. 8 kişi bir arabanın içinde kamp yerine vardık. Ne yazık ki duş almak için sıcak su yoktu. Ben pek dert etmem ama bu konuda ne derece hassas olduğunu bilmediğim arkadaşlarımın tepkilerini bekledim doğrusu. Kararmış havada çadırlarımızı kurarken ve hala açken ve de yorgunken her birinin yüzüne baktım. Hiçbir sıkıntı yokmuş gibi hala gülümsüyorlardı. Sanırım asıl benim için tur rüya gibi geçiyor desem yanlış olmaz. Yemeğe oturduğumuzda sanırım saat 21'i vurmuştu. Çok güzel bir sofrada el arabasında yanan koca bir ateşin yanında birbirimize kadeh kaldırdık. Bence bu turun kimyasını bundan sonra hiçbir şey bozamazdı. Tur tarihlerine sokulmaya başlayan yağmur bulutları bile.

Bütün aile bir arada
Bu akşam kendimize bira ve rakı hediye ettik doğrusu

Burada bizi karşılayan, kampı açan ve güler yüzünü eksik etmeyen Barış'a ve sabah bize kahvaltı hazırlayan Hatice'ye teşekkür etmek istiyorum. Edinilen dostluklar bir kez daha bizim için kapıları açmıştı. Bu turu bir daha yapsam kalacağım yer yine Andriake Kamping olurdu...


Kaş
Çadırımın üst katmanı çiğle ıslandığından kuruması için astığımda daha kimse uyanmamıştı. Fakat hava aydınlanmıştı. Çantalarımı topladım. Bu güzel insanların çadırları arasından geçtim. İlk orada aklıma geldi "Günaydın güzel insanlar!" diye uyandırmak. Geç kalkmış olabilirdik. Yola da geç çıkacaktık muhtemel. 55 km'lik bir etap vardı önümüzde. 3 yıl önce yağıştan yapamadığımız, kiraladığımız arabayla Kaş'a vardığımız yolu kat edecektik. 55 km bize geniş bir zaman tanıyor diye düşündüm. Düşünmediğim ise yolu bilmediğimdi. Önemli bir durum daha vardı ve bu bizi sonradan epey etkileyecekti doğrusu.

Çoğu ıslanmış çadırlar kurutulmak üzere oraya buraya serildiğinde hep beraber önce Hatice'ye sofranın kurulmasında yardım ettik, ardından kahvaltıya oturduk. Geç yatılmasına, dünün yorgunluğuna rağmen moral motivasyon yüksekti. Dünkü etabın Kumluca'da bitirilmesi daha güzel olurdu konusunda hem fikir olduk. Ben de bunu bir kenara yazdım.

Andriake kahvaltımız!

Teoman abi için yeni bir batarya Muğla'dan otobüse verilmiş, 100 km kadar önümüzdeki Fethiye'ye gönderiliyordu. "Otobüsle gider bataryayı alır akşam Kaş'a dönerim" deyince, bir gün daha 7 kişiyle etaba çıkacağımız belli oldu. Kahvaltı sonrası 10:20'de yola düştük. Sahili takip eden yolda bata çıka, virajlar döne döne yol aldık. Saat yarımı vurduğunda Üçağız'da yemek yedik. İyi de gidiyorduk. Önümüzde bizi iyice hırpalayacak rampalara daha yeni tırmanmaya başladık. Bu arada öğrendim ki Teoman abi otobüsle değil destek aracıyla Kaş'a gitmiş, eşyalarımızı akşam konaklayacağımız Defne Otel'e indirmişti. Gülsiye Hanım ve Nazmi abi ile de Kaş Devlet Hastanesi’nde ayrılmıştı. Malum, Gülsiye Hanım kolundaki durumu göstermek istiyordu. Demek ki Teoman abi Kaş'tan otobüsle Fethiye'ye geçiyor olmalıydı.

Buraya bir not düşelim. Akşam otel konaklaması yapmak programda vardı ve bu noktada Eda devreye girdi. Zira tur başladığından beri çadırda kalıyorduk ve Demre'de sıcak sudan yoksun bir gece geçirmiştik. Sırtımızın yumuşak bir zemin görmesini hak ediyorduk. Hele şu rotayı bitirirsek daha da fazla hak ediyor olacaktık.

Barış ve Hatice'yi de aramıza alarak çıkış fotoğrafımızı çektik.
Alternatif çıkış fotoğrafı
Yol çok güzel başladı.
Yolun bir parçasıyız artık
Gece konakladığımız yer orasıydı
Demre'ye son bir bakış
Yol o kadar güzel ki fotoğraflar bile tarif edemiyor
Birşey kalmamış sanıyorsun ama öyle değil.
Destek aracı Kaş'a varmış bile!

Tırmandığımız rampalar zor olduğu kadar aynı zamanda 7 kişilik grubumuzun uzamasının nedeniydi. Ebru'nun düşük ama disiplinli temposuna karşın en önde Pelin'in kusursuz konsantrasyonu farkı 5 km'ye kadar çıkardı. Seçkin arkada Ebru ile sürüyordu. Biz de Eda ile ortalarda bir yerde idik. Önde Nil, Oktay ve Pelin birlikteler miydi bir bilgim yoktu. Herhangi bir olumsuz durumda birbirimize yardım ve müdahale edemeyeceğimizden bugün hiç göremediğim destek aracını aradım. Meğer Teoman abi Fethiye'ye de destek aracıyla gitmiş. Nazmi abiler Kaş'ta bizi bekliyorlar... Demek oluyordu ki yolda yalnızdık!. Kötü olan, orman yolunda güneşin ağaçların arkasına girmesiyle doğan ısı farkıydı. Neredeyse herkes rüzgarlıklarını destek aracında bırakmıştı. Su da destek aracındaydı. Yolun son bölümünde iyice üşüdüğümüzü hatırlıyorum. Kaş anayoluna bağlanmadan evvel grup tekrar bir araya geldi. Ana yoldaki son tırmanış ve yol üstündeki barınağın etrafındaki köpekler grubu yeniden kopardı. Son 10 km'lik derin Kaş inişinden önce bir kez daha toplanmak üzere girdiğimiz benzin istasyonunu sadece Pelin kaçırdı. O Kaş'a doğru inişe geçtiğinde biz geride kalan Ebru ve Seçkin'i beklemeye koyulduk.

Toplanıyoruz
Doğruyu söylemek gerekirse bugün yol bizi iyice hırpaladı.

Ebru birkaç kez bizi yavaşlattığından mahcup, arabaya binebilirim gibi tekliflerde bulunsa da hiçbirimiz yavaşlığını dert etmemiştik doğrusu. Bir kere Ebru'nun, başta benden çok festivale katılmışlığı var. Pek çok yerde güzel dostluklar edinmiş, anılara imza atmış. Tanınan bir tur bisikletçisi. Kendi temposu var ve az evvel bahsettiğim disipliniyle saygımı, ben onu tanımazdan çok önce kazanmış biriydi. Zaten yüzüne de söyledim. Hani bir dünya turuna çıksam kendisiyle çıkmak isterdim zira bu tüm dünyayı en ince ayrıntısına görebildiğim en anlamlı tur olurdu diye. Seçkin de daha tura çıkmadan evvel Ebru ile süreceğini ve grubun arkasından geleceklerini söylemişti. Uzun süredir var olan arkadaşlıkları, birbirlerini fark ettikleri yakın zamanda tatlı bir ilişkiye dönmüştü. O yüzden Seçkin'in Ebru'nun yanında olması beni kafaca çok rahatlatıyordu. Buna rağmen Kaş'a indiğimizde Ebru, bu etabın kendisine çok fazla geldiğini söylerken huzursuzdu. Aslına bakarsak haklıydı etap hepimizi kırmıştı bugün...

Biz yukarıda toplanaduralım, Pelin rüzgar gibi inmişti Kaş'a. Beklemek için kendine yol üstünde uygun bir yer bulduğunda güneşin Kaş'ı turuncuya boyamasını seyrediyordu. Hangi duyguları yaşıyordu bilemem. Umuyorum ki kendisiyle baş başa kalmanın, uzun bir turun parçası olmanın hissettirdiği o köpüklü heyecanı duysun. Fakat bekleme süresi uzadıkça önce üşüdüğünü hissetmiş olmalı. Daha sonra endişeye kapıldığını kendi söylediğinden biliyorum. Zira bulunduğu yere geleli neredeyse yarım saat olmuştu. Aklına kaza, düşmek gibi düşünmek istemediği sahneler gelmişti. Grup sürüşünün aslında ne demek olduğunu anlıyordu belki de... Grubun rüzgarıydı ve rüzgarı durduramazsınız. Yakında onu yol bisikleti üzerinde göreceğimi düşünüyorum. Güzel gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmaz böylece.

Kaş karşılaması
Bir müddet bu manzarada dinlendik.

Kazasız belasız yeniden buluştuğumuzda hep beraber güneşin batışını izledik Kaş'ın üzerinde. Bu çok güzel bir andı. Doğruca otelimize gittik sonra. Çamaşır yıkama ve duş faslından sonra ucuz yemek yiyebileceğimiz bir esnaf lokantasında oturduk. Marketten şaraplarımızı aldığımız gibi oyalanmadan otel terasına geçtik. Bir kez daha turun ne kadar güzel geçtiğinden konuştuk. Hem de bugünün bizi yıkıp geçmesine rağmen güzel şeyler söylendi. Şaraptan daha çok bu başımı döndürdü. Saat 22:00'yi gösteriyordu ki Teoman abi de Fethiye'den döndü. Yarın tura devam edebilecekti!


Saklıkent
Bugüne dek konaklama konusunda şanslıydık. Tafa ilk iki günümüzü, ben Demre'yi, Eda da Kaş ayağını çözmüştük. Sabah uyandığımda ilk aklıma gelen vardığımızda Saklıkent'te açık yer bulup bulamayacağımızdı. 3 yıl önceyi referans aldığımda Uçarsu Restoran bizi ücretsiz ağırlamıştı. O zaman 12 yaşındaki Mert ev sahibimizdi ve güzel bir dostluğun tohumları atılmıştı. Şimdi çat kapı gidip onları bulamamak da vardı. Malum, artık Kasım'ın 14'üydü. Konuyu kahvaltıda konuşmak üzere terasa çıktım. Ayrıca arkadaşlarıma güzel bir sürprizim vardı.

Kaş Defne Otel

Kahvaltıda, Saklıkent Uçarsu Restoran'a alternatif Nil'den geldi. Daha evvel içinde Seçkin'in de bulunduğu bir turda adı geçen yerde kalmışlardı. Hem sıcak duş imkanı da vardı. Bu alternatifi ilk tercih olarak değerlendirdik. Turu herkesin bir ucundan tutması ayrıca hoşuma gidiyordu doğrusu. Bu sabah da Nil imdadımıza yetişmişti.

Nil, Bodrum dışından katılan (Köyceğiz) katılımcıydı. Birkaç kez birlikte pedal basmışlığımız hatta bisiklet fuarı döneminde Asmalı Cavit'te aynı masada oturmuşluğumuz var. O dönem her nedense bir bağ kurmamışız. Kısmet bu tura imiş meğer. Onun iyi bir turcu olduğunu biliyordum. Seçkin katılmasını önerdiğinde bu yüzden reddetmedim. Zira insan saygı duyduğu, tecrübeli insanlarla pedal basmak istiyor. Bu ufak tefek dev kadını daha ilk günden sevdim ya neyse. Hani insanlar mutlu mu diye yüzlerine bakıyorum demiştim ya, ilk baktığım hep Nil oldu. Hiç somurtmadı. Yan yana sürdüğümüz anlarda yanlış nefes aldığımı, diyaframı kullanmam gerektiğini anlattı. Toplanma noktalarında ekibe çantasından çıkardığı kuru üzüm ve incirlerden ikram etti. Hepimiz için aldığı küçük Harribo paketleri turu çok renklendirdi. Çok iyi bir dost daha kazandım diye düşünüyorum.

Kaş çıkış fotoğrafı... Ayten ve Serhan'da bu turun bir parçası oluverdiler.
Ayten'in kamerasından!

Gece, Kaş'ta kalacağımızı sosyal medya üzerinden öğrenen Ayten'in mesajıyla başlayan yazışma, sabah Kaş çıkışını organize ederek bitti. Ayten, Gökova Bisiklet Turu'ndan tanıştığım, benimle benzer nedenlerden 5 yıl önce Kaş'a taşınmış biriydi. Nadirdir ama arada yazışır, bisiklet turlarımıza yorumlar yapardık. "Ben de sabah size eşlik ederim" dediğinde epey sevindim zira tura kadınların damga vurması çok güzel oluyordu. Biz bisikletlerimizi hazır ettiğimizde Ayten yanında Serhan ile birlikte çıkışımıza yetişti. Bu güzel havada 10 bisikletli basıverdik pedallara.

Deniz kokusunu içime çeke çeke sürdüm. Kah Oktay'la kah Nil ile sohbet ettim. Bazen Eda'yı takip edip, yavaşlayıp Seçkin ve Ebru'yu bekledim. Teoman abi bisikletine kavuştuğu için memnundu. Dün bizi arabasız bıraktığı için duyduğu huzursuzluğu atmıştı üstünden. "Belki..." demişti gece. "Belki de bu benim katılabileceğim son turdur kim bilir! Hiçbir anını kaçırmak istemedim." Huzursuzluğu koca bir hüzne dönüştü. O hüzünle uykuya dalmıştım. Teoman abi ile yaptığımız tüm turları hatırlayarak. Şimdi beraber gülümsüyor olmak harikaydı. Pelin de bu sefer ekibi geriden takip etmeyi tercih etmişti. Rüzgarımız arkadaydı. Birkaç kez iyi misin, bir şey mi oldu gibisinden sorular sorsam da fazlası üstüne gitmek olur diyerek ısrarcı olmadım. Her şeye biraz da geriden bakmak istemişti. Bugün bizden hiç kopmayacaktı...

Hiç değişmez. 3. gün mutlaka takım olursun...
Bugün artçılar Teoman abi ve Pelin oldu.
Biz yol bisikletlerine ayak uyduramayınca onlar bize uydurdular
Kaputaş
Kaputaş toplanması
Ayten'in kamerasından
Ayten ve Serhan Kalkan'a dek bize eşlik ettiler

Kaputaş'a dek bize eşlik etmeyi planlayan Ayten ve Serhan devam kararı alıp Kalkan'a dek geldiler. Bize katılmaları çok anlamlı olmuştu. Kısa bir vedalaşma, fotoğraf çekimi vesaire derken birbirimizi uğurladık. Öğlen yemeği için bir yer bulana dek sürmeye devam ettik. Karşımıza Hatay Sofrası isimli bir yol üstü lezzet durağı çıktı. Bunu şunun için araya sıkıştırdım. Tur başında kasayı Nazmi abiye teslim etmek gibi bir niyetimiz vardı. Herkes belli bir miktar parayı kasaya veriyor, konaklama ve yemek paraları bu ortak kumbaradan ödeniyordu. Nazmi abi kasayı tutmak için pozisyonu en rahat kişiydi. Lakin ilk akşam Antalya'da kalması, ikinci akşam eşinin geçirdiği kaza nedeniyle hastaneye gittiklerinden bu görev bana kaldı. Kaş Devlet Hastanesi'nde de anlaşıldığı üzere Gülsiye Hanım'ın kolunda küçük de olsa bir çatlak vardı. Bundan sonra kasa tur boyunca bendeydi. Mutlu bir kasa düsturu ile görevimi pek eğlenerek ifa ettim. Bu konuda esprisi yol boyunca aramızda yapılan şakalarla çok güldük çünkü. "Kasa mutlu!", "Kasa sarhoş!", "Kasa gergin!" gibi...

Saklıkent yerleşkemiz.
Hava soğuk, muhabbet sıcak...
Ufak ufak ateş başına geçip...
...muhabbeti çayla süslüyoruz ki yatmadan içimiz ısınsın.

Saklıkent'e vardığımızda Nil'in önerdiği yeri tercih edip ücretsiz konaklama ve Eda'nın pazarlıklarıyla akşam yemeği ve kahvaltıya 10 kişi için 350TL olunca patlattım "kasa mutlu!" nidasını. Yazının sonunda turu kaça tamamladığımızı, nereye ne kadar harcadığımızı illa ki koyacağım. Hava epey soğuk olsa da sofrada neşemiz yerindeydi. Bir gün önce yolun kırdığı bizler kendimizi tamir etmiştik adeta. Ateşin başında sıcak çaylarımızı içerken bizi başından beri yalnız bırakmayan Tafa ile konuştuk. Bir sonraki rotamız Göcek'te bize kalacak yer ayarlamıştı. Hem de hiç tahmin edemeyeceğimiz bir yerde!

Göcek
Hafta sonu yağmurla süreceğimiz artık kesinleşmişti. Ama bugüne dek Kasım ayı bize insaflı davranmış turun büyük bölümünü güneşli havalarda yapmıştık. Ben yoksunluk vaat ederken, tur, arkadaşlarımın bir bir yardımlarıyla çıta çok yükseğe taşınmıştı. Kesintisiz 6 gündür bisiklete binen bir grup gibi değildik. Gün geçtikçe ışıldıyorduk. Seçkin'in gözleri daha bir parlak, Ebru daha dinlenmiş gözüküyordu mesela. Nil'in gülümsemesi daha da güzelleşmişti. Oktay'ın çalışkanlığı bizi gittikçe mahcup ediyordu. Pelin yine esmeye hazır hatta öncü apoletlerini omuzuna iliştirmişti. Teoman abi ise her anın her detayın tadını çıkarmak istiyordu. Benim de kalbim göğüs kafesimin içinde, neredeyse her yerde atıyordu. Yol da enerjimizi anlıyorcasına akıyor, kızıl sonbahar yaprakları gibi uçuyorduk. Tur gittikçe bir şiire dönüşüyordu.

Bu da bugünün yol çıkış fotoğrafı olsun
Seçkin tura drone getirdiğinden böyle farklı fotoğraflar çekebildik.
Güneş kanyonun arkasından doğduğundan ışıkları ön tarafa daha geç saatte ulaşıyor.
Güneş olmayınca soğuk bıçak kadar keskin oluyor.
Pelin
Sıkı sıkı giyiniyoruz güneş bize gülen yüzünü gösterene dek.
Eda ve Nil
Soğukla benim imtihanım farklıydı
Nil ısınmak için daha doğal bir yol bulmuş
Teoman abi
Sabah yolun enerjisi harika. Güneşi görünce hemen üst baş çıkarıldı.
Eda, Nil ve Pelin
Bizi birbirimize gölgeler de bağlıyordu.
Bir taraftan da hava bugün bulutlanmaya başladı.
Bugün kızlar harika çeviriyorlar
Fethiye'ye inmeye karar verdik!
Fethiye'de nefis bir bisiklet yolu var. Biz de o yolu kullandık.
İksirci'de tost ve meyve suyu
Bir vesileyle 14 yıllık müşterime veda ettim.
Yola devam
Öncümüz yine Pelin. Bu her şeyin yolunda olduğunu gösteriyor :)
Öncünün arkasında toplanıyoruz.

3 yıl önce yağmur bulutlarının sakladığı Babadağ'ı selamladım. Dar tentesi altında yağmurdan saklandığımız fabrika büfesini ıskalamadım. O kadar güzeldik ki rotada olmamasına rağmen öğle yemeği için Fethiye'ye indik. Seçkin'in önerdiği ve gitmek istediği tostçuya doğru pedal bastık. Toplu olarak bir beldeye girmek çok havalı. Bisiklet yolunda kızıl bir trendik. "İksirci" denen mekana şakır şakır işleyen makine gibi vardık. Tostları ve o güzel iksirleri bir güzel mideye indirdikten sonra arkadaşlarımdan izin isteyip yaklaşık 14 yıldır hizmet verdiğim Hillside Beach Club'ın tabelası önünde veda fotoğrafı çektirmek üzere ayrıldım. Zira yıl sonunda 16 yıl çalıştığım ajansımdaki görevim bitiyordu. Bundan güzel bir ayrılık mesajı olamazdı diye düşündüm...

Akşam nerede kalacağımıza gelince... Tafa Göcek'teki bir arkadaşı Feride vasıtasıyla D.Marin'de ücretsiz konaklayabileceğimizi söylemişti. Sorulduğunda D Marin yönetimi "seve seve ağırlarız!" demiş. Geriye bize varmak kalmıştı. Öyle de yaptık.

Bu gece konaklayacağımız D Marin... Çadırlarımızı bir çırpıda kurduk.
Harika bir coğrafyada yaşıyoruz ve tek yapmamız gereken bunun kıymetini bilmek.

Bize gösterilen geniş alan çimlikti ve önündeki araç parkları rahatsız edilmeyelim diye kapatılmıştı. Elektrik alabileceğimiz yerler, tuvalet ve duşları bir görevli eşliğinde öğrendik. Duşlar hangisinde yıkanacağınızı şaşıracağınız kadar çok ve lükstü. Bir kampçı için kriter sıcak su olunca buradaki her şey turun çıtasını bir daha erişemeyeceğimiz yüksekliğe taşımış oldu. Özel getirtildiği belli beyaz kumlarla kaplı sahile kapağı atıp yüzdük. Yıkandık, çamaşır yıkadık. Ardından akşam yemeği için Göcek Merkez'e geçtik. Keyfimiz gıcırdı. Çadır alanımızda içmek üzere marketten biralarımızı alıp marinaya döndüğümüzde hala şaşkındık. Yatmadan hemen evvel deniz kıyısına çöküp biralarımızı içtik. Kendimi daha iyi hissedemezdim. Tafa'ya bir kez daha teşekkür ettik. Organize etsek bu kadarı olmazdı.


Akyaka
Temiz ve deliksiz bir uykunun ardından erkenden uyandım. Hava artık soğuyordu. Üzerime fazladan kıyafetler giyişimden biliyorum. Çadır içi, çanta ve çadırın toparlamasının ardından arkadaşlarımı uyandırdım ve kahvaltı edecek bir yer bulmak üzere bisiklete atladım. Marina içinde dolaşan güvenlikçiler çarşıda bir iki yer önerdiler. Birini buldum gittim oturdum. Çayımı içerken arkadaşlarıma konum da attım. Sonra onlar gelene dek beni ağırlayan güzel gözlü teyze ile lafladık. Çayını içip kalkan postacı ve temizlik görevlisinin arkalarından bardaklarını topladım, teyzeye yardım ettim. O da bize gözleme açtı. Bugün bildik topraklara giriyorduk. Kahvaltının konusu ise Göcek tünelini mi yoksa dağ yolunu mu kullanacağımızdı. Bana kalsa tüneli hiç kullanmazdım. Fakat bu konuda tecrübeli isimler hemen öne çıktılar. Önce Nil ve ardından bizi karşılayan İrem...

Kasım ayı yavaş yavaş normal sıcaklık değerlerine iniyor.
Bakmayın böyle durduğuma epey üşüyorum
İstikamet Akyaka
Bizi Göcek'ten çıkarken İrem karşıladı.

İrem Muğla'nın fenomen bisikletçilerinden biri. Pek çok başarısı madalyalar, sertifikalarla tescillenmiş. Geçen yıl Aralık ayında yaptığımız 2 günlük Tur'un tek kadın katılımcısıydı ve yarışıyor olsaydık bize nal toplatmıştı doğrusu. Yine geçen yıl Gökova Bisiklet Turu'nun önemli bir bölümünde birlikte pedalladık. Onunla bisiklet sürmek gurur verici bir şey. Bugün burada bizi karşılamış olması ve Akyaka'ya dek eşlik etmesi harikaydı. Tura kadınların damga vurduğu artık iyiden iyiye tescillenmiş oldu.

İrem'e herkes saygı duyar. Bugün bizi Akyaka'ya o götürecek!
Göcek Tüneli'ni şıkır şıkır geçtik!
Çift sıra düzen basıyoruz pedallara
Oktay çektikleri sayesinde bu yazıyı da süsledi. Teşekkürler Oktay!
Toplanalım!
Sanki birkaç gündür bisiklete binen biz değiliz.

Tünel düzenini Artvin Ordu Turu'muzdan biliyorum. İrem önde ekibi taşıyacak arkamızda da destek aracı olacaktı. Doğru tempoyu tutturmak adına tur boyunca doğal artçımız olan Ebru'yu İrem'in yanına öncü verdik. Böylece Ebru'nun temposuyla tüneli geçecektik ki işe yaradı. Görevliler gişelerden geçirmediler elbette. İrem'in gösterdiği kestirmeden kaykılıp Köyceğiz'e doğru pedal basmaya devam ettik. Artık Nil'in memleketindeydik... Bayrağı teslim alışını mutlulukla izledim. Nil önde biz arkada Köyceğiz'e girdik. Çorba içmeye gidiyorduk.

Köyceğiz Nil'den sorulur!
Köyceğiz giriş
Kelle paçaları beklerken!

Yemekten sonra göl kıyısına da indik elbet. Oktay hiç görmemiş. Oradan vaktimiz de vardı tatlı yemeğe gittik. Söylemesi ayıp künefe yedik. Artık Akyaka'ya pek bir şey kalmamıştı. Varacağımız noktada da Fırat'ın Esen Apart’ı kapılarını bize açacaktı. Zaten burada kalacağımız ilk gün Geyikbayırı'ndan başlayacağımız denli kesindi.

Göl kıyısı fotoğrafımızı da çekildik.
Burada da künefeleri bekliyoruz!
Kaş'ta otel ve akşam yemeği ayarlaması da dahil Eda'nın pazarlık gücü önemli bir eksiği tamamladı diye düşünüyorum. Saklıkent performansı finaliyle aramızda çok konuşulacak eminim. Yukarıda da yazdım. Akşam yemeği, kahvaltı ve konaklama 10 kişi 350 TL ödedik. Kahvaltının vaat edilenden farklı gelmesi üzere girdiği tartışmadan 'Bebeğim" ünvanlıyla çıktı. Mekan sahibi kadın Eda'yı ikna etmek için cümlesinin ve sorusunun arkasına bir bebeğim sözcüğü ilave etti. Hadi bunu geçelim; hepsi bir tarafa sadece Mayıs'tan bu yana ama üstüne koya koya bisiklete biniyordu ve birlikte şunca gündür bisiklet sürüyorduk. Sınırlarını sürekli zorlamasıyla birlikte limitlerini de çok iyi bilen değerli bir bisikletçi oldu bence. Yani en azından kısa bir müddet sonra eşi Umut'u da ikna edip uzun turlara çıkabileceğini düşündüm böyle görünce. Eğer bu bir kariyerse, bisiklet hikayemizin izdaş olduğuna inanıyorum ayrıca.

İrem'in küçük revizyonuyla rotamızı Karabörtlen üzerinden Akyaka'ya çevirdik. Elmalı, Portakallı ve Gökova köylerini geçip Akyaka'ya vardığımızda neredeyse akşam olacaktı. Bu tercih, yolu biraz uzatsa da anayolun trafiğinden uzak köy ve orman yollarını geçiyorduk. Bundan herkes mutluydu. Güneş yatmış hava kararmaya eğilmişti. Böyle durumlarda hava sert bir şekilde soğuyordu. Odamıza çekileceğimiz zamanı ve duşun imdadımıza yetişmesini bekledik son bölümde. Bir de gece yağacak yağmuru!

Karabörtlen Akyaka arası daha yakışıklı bir yol
Orman ve köy yolları anayoldan daha güvenli
Finale doğru!
Ağaçtan göz hakkı mandalinalarımızı da topladık.

Akyaka’ya vardığımızda Fırat, Rahat Meyhane'de de yerimizi ayırtmıştı. Bir nevi son gece sayıyorduk Akyaka finalini. Evet daha önümüzde bir Çökertme ardından Bodrum rotası vardı ama yağmur çok belirleyici olacaktı. Mesela Seçkin ve Ebru yağmurda sürmek istememiş Cumartesi-Pazar günlerini dinlenerek geçirmeye karar vermişlerdi. Hatta “siz de yağmurda sürmeyin” önerisinde bulundular. Açıkçası kimse istemese kabulümdü ama en azından benim kafamda rotayı tamamlamak vardı. Bir de sabaha şu yağmurun şiddetini görelim dedim kendi kendime.

Rahat meyhanede bir grup güzel insan, güzel yemekler yiyerek, kadeh kaldırdılar. Eda'nın eşi Umut da katıldı aramıza. Yarın o da sürmek istiyordu. Masa şahaneydi. Turun şatafatından konuşulduğu gibi; baştan sona problemli organizasyon, sürekli yağışlı bir hava olsa ne olurdu sorusu da tartışıldı. Şu ana dek birbirini kollayan, yardımcı olan bir takım olarak üzerimize kondurmasak da illa ki küsenler, gruplaşanlar hatta ayrılanlar olurdu hikayesini bile yazdık. Kendini bu kadar güzel eğip bükebilen, yoğuran bir grupla daha tur yapamam sanırım. Alınmaca olmasın önceki turlarda grup içinden 7'de 2, 8'de 3 gibi oranlarda yeniden tur yaparım dediğim insanlar çıkmıştır. 7'de 7 dediğim ilk kez oluyor. Yarın için tura, kalan herkesin devam etmek istemesini başka türlü açıklayamam zaten.

Ebru ve Seçkin gibi tur boyunca bizi takip eden Nazmi abi ve Gülsiye hanım da Akyaka'da bize veda ettiler. Doğrusu eğlendiklerinden çok sıkılmışlardı. Ayrıca Gülsiye hanım elini kullanamadığından hayat onun için ayrıca zorlaşmıştı. Direksiyona Teoman abi geçecekti.



Ören
Fırat'ın evindeki kahvaltıya yetişmek için eşyalarımı aceleyle topladım. Zira biraz geç kalkmıştım. Belki gece içtiğim rakıdan belki de vücudun tur bitti psikolojik tepkisi olsun ilk kez geri kaldım. Çantalarımızı çöp torbalarına yerleştirdikten sonra arabaya verdik. Zira dışarıda beklenen yağmur yağıyordu.

Kahvaltıda da, ne yapalım, duralım mı, devam mı tartışmasını yaptık. Karar değişmedi. Bir gün burada dinlenip, yağışın çekildiği pazar günü de devam edebilirdik ama “turu bitirelim” dendi. Final hazırlıklarla birlikte Eda, Pelin, Nil, Oktay, Umut ve ben başlangıç noktasında toplandık. Çıkış fotoğrafının ardından kendimizi havanın ve yolun insafına bıraktık.

Yola çıkıyoruz! Sol başta Fırat bizi uğurluyor "Deliler!" diye
Bayağı eğlenceli başladı yol
Lakin benim frenler tutmuyor!

Özellikle belirlemiyoruz ama günün öncüleri kendilerini belli ediyor ufaktan

Arka frenlerim pes etti daha çıkar çıkmaz. Tutmuyordu. O yüzden karşımda yükselen rampalara minnet duydum. 13 km kadar sürdükten sonra hep mola verdiğimiz Çamlık Restoran'da durduk. Çok da üşümüşüz. Mekanda hemen soba yakıldı ve bizim için ada çayları hazırlandı. Bu sırada biz de freni biraz tutar hale getirdik. Hatta görüntülü arama ile Bodrum Bisiklet'ten Mesut'la telekonferans bile yaptık. Şunu sık, bunu gevşet gibi yönlendirmeleri işe yaradı. Lakin anladık ki hiç durmasak daha iyiymiş. Soba başında ısınan bizler yeniden ıslanınca daha da üşüdük. Etabın Çökertme hedefini geri çekme kararı aldık. Yolu 20 km kısaltıp turu Ören'de tamamlayacaktık. Yanılmıyorsam fikir Eda'dan çıktı. Bir telefonla da otelimizi ayarladı.

Çöp poşetlerinden alternatif yağmurluk yaptı Umut.
Herşeye rağmen yüzler gülüyor!
Akbük'e bir de bu açıdan bakmak lazım.
Pelin önde peşine Nil, Oktay ve Umut'u takmış arayı açarken ben hemen arkamda pedal basan Eda'yı bekledim. Teoman abi de Eda'nın arkasından tıngır mıngır geliyordu. Bir nevi üçümüz geride kalmıştık. Doğrusu şu ki soğuk -Eda'nın kendi tabiridir- enerjisini almıştı. Bisikletimin arka frenleri ilk tatlı inişte yeniden su koy verince Ören kararının ne kadar doğru olduğunu anladım. Ara çok açılmıştı ya Teoman abinin arada ön tarafa yetişmesi gerektiğini düşündüm. Eda'yı böyle bırakmak istememişti. Hatta arabaya da davet etti bizi. Buna rağmen Eda ağır ağır, ben de frensiz olarak Kultak'a vardık. Eda'yı arabaya binmeye ikna ettiğimizde o oteli arayarak çorba siparişi verdi. Çünkü aşağı çok üşümüş inecektik. Ben de arabaya binmeye karar verdim. Bu haldeyken daha da önemlisi frensiz bizi Ören'e götürecek Alatepe rampasını inemezdim.
Arkada Eda ve ben kaldık. Ön grup Kultak'a çıkmış bile.
Fakat Umut bizi beklemek üzere burada bekleyecekti.

Kultak'ta kahvede bizi bekleyen Umut'u önümüze katıp onu takip ederek Alatepe'yi indik. Ören'e vardığımızda ise ön grubun ne yaptığını hala merak ediyordum. Bu beni bugün hep huzursuz etti. Böyle havalarda grubun uzaması müdahale etmek açısından kısıt getirse de ön grup için içimden umarım durmamışlardır dediğimi hatırlıyorum. Sırılsıklamdık. Yağmur yağıyordu ve rüzgar şiddetini artırmaya başlamıştı. Ne büyük şans ki ön grubu otele girmeden yakaladık. Onlar 46 km'lik bu zor etabı kusursuz bir sürüşle tamamlamışlardı...

Arabayı boşaltırken içi titreyen, elleri donmuş ama etabı tamamlamış arkadaşlarımın yüzlerine baktım. Bitkinlerdi ama yüzlerindeki gülümseme duruyordu. Oktay "O kadar çok eğlendim ki bisikletimi sulara sürdüm" dedi. Nil gülüyordu, Pelin "Bunu da yaptık!" diyerek kendiyle gururunu paylaştı. Umut hepten neşeliydi. Kendimi duşa attığımda mutluluktan ağladım. Çıktığımda tura nokta koymanın zamanıdır dedim kendi kendime. Kendimize bir gün dinlenme şansı tanıyalım istedim. Oysa çorbacıda buluşan grup bıraksam yarın da sürebilirlerdi. O kadar iyi hissediyorlardı kendilerini. Marketten şaraplarımızı alıp terasa çıktığımızda küçükten bir fırtına Ören kıyılarını süpürüyordu. İçilen 8 şişe şarap tura nokta koyduğumuzun işareti oldu. Hepimizin nasıl gevşediğini, içi serilmiş çamaşır dolu restoran katında bizzat gördüm. Kaslarımız oturduğumuz sandalyelerden sarkıp akmaya başlamıştı. Zaten ne ayakkabılarımız, ne taytlarımız, ne çamaşırlarımız kurumak istiyordu. Onlar bile yorulmuşlardı. Tıpkı bisikletlerimizin de yorulduğu gibi.



Sabah Bodrum'dan Ali bir kısmımızı almak üzere geldi. Kahvaltıyı hep birlikte yaptık. Ali'yi bulduk ya turdan aklımızda kalan sahneleri anlattık. Eşya ve bisikletleri destek aracına yüklerken rüzgar hafiflemiş ve yağmur durmuştu. Bodrum'a kadar da yağmayacaktı. Anahtarlar çevrildi ve gaza basıldı. Turu bitirmiş eve dönüyorduk.

Sağ salim, kazasız belasız Bodrum'a vardık

Ardımızda 400 küsur kilometre. 46 şişe bira, 3,5 litre rakı, sayamayacağım miktarda şarap şişesi ve çokça anı bıraktık. Yeni anılar biriktirmek üzere akşam da At Geç meyhanesinde aldık soluğu...

Tur babam Teoman abi
Bol bol fotograf çektim ki bu tur mühürlensin
Artık iyi bir arkadaşım daha var!
Nil hep çok zarifti hem çok güleçti. Saygım katmerlendi.
Pelin'i yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim. Yıllardır arkadaşımmış haberim yokmuş.
Hayatımı tanıştığım günden beri şiire çeviren dostlarım Ebru ve Seçkin
Sizi de ayrıca çok seviyorum Umut ve Eda... İyi ki bu tura renk kattınız!
Son akşam yemeği. At Geç Meyhanesi


Başta adam başı 1200 TL harcarız gibi hesapladık ama 800 TL’de kaldık. Buna forma ve destek aracı mazot paraları da dahil.

Geyikbayırı, Saklıkent ve Göcek’te konaklama ücreti vermedik. En yüksek konaklama bedeli kahvaltı da dahil olmak üzere 50 TL ile Kaş ve Ören’de kaldığımız otellere veridi. Demre’de kahvaltı ve akşam yemeği de dahil sadece 75TL ödedik. Aynı tarife Saklıkent’te 35 TL idi. Üstelik akşam yemeğinde balık vardı.