8 Aralık 2019 Pazar

2019'da ne oldu?

Tam bir karın ağrısı yılı usul usul terk ederken, nasıl kaleme alacağımı bilmediğim bir yıl sonu yazısının daha başına oturdum. Sanırım yazının sonuna dek nefesimi tutacağım. Yaşadığımı ancak böyle anlayabilirim.

Belki de şöyle başlamalıyım. Mesela 65 kilo geldiğim İstanbul'da 73 kiloya çıkmışım. Bu bana hareketsiz bir sene geçirdiğimi işaret ediyor. Harika bir Antalya-Bodrum Bisiklet Turu'nu daha terim soğumadan bitirip gelmiştim İstanbul'a. Sonrasında kilitlenip kaldım. Burada da bir küçük katlanır bisikletim var ama Bodrum'daki denli sık ve uzun mesafeler biriktiremedim cebimde. Mecidiyeköy-Bebek arası git gel ile ortalamamı yakalamam zaten mümkün değildi. O yüzden mesafe hedefimi bu yıl için kısa tuttum ama görünen o ki yakınına bile yaklaşamayacağım. Aslında yıllık ortalamalarım, takip ettiğim kimi bisikletçinin kat ettiği aylık mesafeye denk düşer. Elbette mesaisi olan şirket çalışanı birinin sürekli tur yapması, yıllık izinleri dışında uzun seyahatlere çıkması pek mümkün değil. Bugüne dek yaptığım uzun ve bir hikâyenin peşinde koştuğum tüm bisiklet turları 8-10 güne sıkıştırılmış ve yıllık izinlerime denk getirilmiştir. Sonrası hep bir pazartesi sendromu.

Gidip döndüğüm iki nokta arası kısaydı belki ama nadir de olsa rotayı uzattım.

2019'da ne oldu sorusunun ilk yanıtı belki de hiç izin hesaplamadığım bir yılı geride bırakmak olabilir. Zira 1 Ocak tarihinden itibaren 16 yıl çalıştığım şirket ile yollarımızı ayırdık. Hatta mesleğimi bıraktığımı bile söyleyebilirim. O gün bugündür çalışmıyorum. İşsiz kalmanın yaratacağı belirsizliği, depresyonu, çaresizliği vs. pek yaşamadım. Çünkü odaklanmamız gereken başka şeyler çıkmıştı ve bu benim durumumdan daha önemliydi.



Terim soğumadan geldiğim İstanbul'da aldığımız son haber bizi hareketsiz kılmış, adeta felç etmişti. Babamın 2 senedir kanserle yaptığı savaşı kaybettiğini ve iyileşmeyeceğini öğrendik. Fazla vakti de kalmamıştı. Doktoru onunla vakit geçirmemizi, bu kısa sürede yalnız bırakmamamızı öğütledi. Çünkü bedeninin cevap vermediği tedavisi de kesilmişti. Yapmamız gereken ağrılarının önüne geçmek ve mümkünse önde kalmaktı.

Yanından bir an olsun ayrılmadık.

Bunu başardığımız kısa dönemlerde insan kendini zafer kazanmış gibi kutlu hissediyor. Hatta o kısa an babamın iyileşeceğine dair suni bir inanış bile doğurmuştur. Bir süre sonra parlak bir sabun köpüğüne baktığını anlıyorsun. Yenildiğinin farkına vardığın bir dolu an oldu böyle yaşadığımız.

Akşamları tavla oynadık
Gündüzleri eğer iyi ise kahve içmeye gittik

Çoğu zaman işsiz kalmanın mevcut durum adına bir hayır olduğuna inansam da 25 yıllık ofis hayatı ve konfor alanımdan üstelik 45 yaş üzerinde çıkmış olmak sonradan fark ediyorum, az etkilememiş beni. Başta önem vermemiş görünebilirim. Zira önceliğimiz babamdı ve hep yanında olabilecek, ilgilenebilecektik.

İlgilenmenin altını çiziyorum zira tedavisiz geçen süre boyunca kardeşimle birlikte sadece babamın ağrı ataklarını da yönetmedik. İlaçlarını düzgün alması, doğru beslenmesi, dış etkenlerden korunması bunun için yeterliydi. Bizi asıl yoran babamın bu disiplini dilediği an ihlal etmesi oldu. İhlal ettiği her şey ağrı krizlerine döndü. Özellikle bizi ekarte edip kendince inandığı biçimde aldığı ilaçlar nedeniyle hep takvim dışında kaldık. Kırmızı reçeteli olunca, kullandığı hapların günlük dozu ve tüketilme aralığı devletçe düzenleniyor olduğundan pek çok durumda önce bizi çaresiz bıraktı. Ardından önüne geçilemeyecek ağrılarına davet çıkardı. Bu düzeni bozmaması adına kardeşimle beraber dönüşümlü nöbetler tuttuk. Birçoğu uykusuzdu. Sırf ona biçilen kısa zamanı uzatmak, kaliteli geçirmesini sağlamak için. Bu kontrol hali yanında olmamızdan memnun olsa da babamı epey mutsuz ediyordu biliyorum.

Önceliğimiz babammış gibi görünebilir ama annemi de hiç ihmal etmedik.
Yine de bu yıl uzun uzun dalıp, hiç bir şey düşünmeden, boş bir zihinle saatler geçirdim.
Na kadarını hesaplamadım ama 2019 hastanede epey zaman geçirdiğimiz bir yıl oldu.

Para konusunda bize karşı gösterdiği güvensizliği ayrı bir yere koymam gerek. İlk dönem evde yardımcılığımızı yapan kadının doldurmalarına çok geldi. Bizim babamı kandırdığımızı, ona bakamayacağımızı filan söylerken yakaladık. Konu para olunca ailelerin nasıl çözüldüğünün sayısız hikayesini dinlemişizdir. Gördüğümüz güvensizliğe kardeşimle uzak ve sabırlı kalmayı becerdiğimiz için mutluyum. Kalbimiz kırıla döküle bir şeyleri aştık. Hastalığı, yanlış kullandığı ilaçların yan etkisi, içinde bulunduğu psikolojik durumdan olacak babam o dönem bizi epey yıkıp geçti. Bu oldukça bıktıran bir durum. Kardeşim olmasa defalarca kapıyı çarpıp çıkıp gidebilirdim. Bize kalan nadir anlardan birinde de itiraf ettim bunu kardeşime. İkimiz de kırık döküktük, birer duble rakımızı içtik bahçede kaçmak için yarattığımız köşede.

Bahçede kendimize bir kaçış köşesi hazırladık.
Adına gel de içme dediğimiz bu köşe aynı zamanda bizim ofisimiz oluverdi.
Evde çalışmak mümkün olmuyordu çünkü.
Arada da bize yakın lokasyonlara kaçıp dertleştik kardeşimle. O benim en iyi arkadaşımdı.

Diğer taraftan babamla en yakın olduğumuz, duygusal olarak pek çok şey paylaştığımız da bir dönem oldu. İlaçlarını bizim düzenimize göre aldığı, ağrısız geçirdiği günlerde daha önce hiç olmadığı gibi dertleştik, sohbet ettik, sarıldık, öptük birbirimizi hatta kırgınlıklarımızı da paylaştık. Zayıf ve güçsüz elleriyle saçımı okşadığı, sizinle gurur duyuyorum dediği akşamı unutmuyorum. Gözyaşlarımızı ilk kez saklamadık birbirimizden.

Hiç istememesine rağmen son günleri hastanede geçti.
Babamla birlikte son fotoğrafımız.

Babam iki yıl savaştığı kansere daha fazla direnemedi ve 26 Ağustos 2019 sabahı hayata gözlerini yumdu. Bize tanınan kısa zamanı, o birkaç ayı, babamın yanında kalarak 8-9 ay esnetmeyi başardık diye düşünüyorum. Beni teselli eden tek şey de bu. Kalabalık ve güzel bir cenaze merasimi, çalışanları, müşterileri ve dostlarını bir araya getirdi. Geride harika bir iz bırakmış olduğunu gördüm. Bizim bilmediğimiz başka bir Yaşar Coka'yı dinledik katılanlardan.

Cenaze ertesi bir takım geleneksel ve dini prosedürleri hiçe sayarak çabuk kararla babamın memleketi Makedonya'ya gittik. Belki de kaçtık bilemiyorum. Zira ne yapacağımıza dair her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı. Gerçi bu ses her daim hayatımızda oldu ama ne hikmetse hiç ortada görünmeyen insanlar böyle durumlarda ortaya çıkıp sana ne yapacağını söyleme haddini görüyor kendinde. Bu dış seslere ayrı değineceğim. Neyse, ruhumuz çok yorgundu ve hiçbir şey kaldıracak güçte değildi. Kimseye ahkam kesme şansı vermedik. Tetovo'ya, doğduğu ev ve topraklara gidince de rahatladık. Babamın da çok mutlu olduğunu hissettik. Sanırım geçtiğimiz sene yaptığımız en güzel şeylerden biriydi. Gönlümüz ferahladı.

Tetovo... Babamın doğduğu şehir.
Tetovo'ya yukarıdan bakış.
Rasadisht de dedemin büyüdüğü köy
İki kardeş sadece gitmekle kalmadık. Birbirimize babamla ilgili anılarımızı paylaştık. 
Akrabalarımızı da ziyaret ettik.


İlla bir dua okutulacaksa en doğru yer doğduğu topraklardı. Duasını Tetovo'da okuttuk.
İstanbul'a dönerken içimiz rahat, gönlümüz ferahlamıştı.

İki gün İstanbul'dan uzaklaşmak da iyi gelmişti.

Odak babam olunca, annem biraz daha arka planda kalmış görülebilir. Ama sadece babamla ilgilenmedik tabi. Alzheimer hastası olduğu gerçeği ve ilerleme hızı annem konusunda bizi iyiden iyiye yalnız ve çaresiz bıraktı. Kendimizi tam bir kara delikte bulduk. Mesela kanser her şeye rağmen yenilebilir bir hastalık ama Alzheimer hala 100 yıl önceki verilerle tespit edilebiliyor. 100 yıl önceki gibi neyin sebep olduğu, ne zaman başladığı kesin bulunamıyor, yavaşlatmak dışında tedavisi hala yok. Profesyonel destek almadan altından kalkamayacağımızı başından beri biliyordum. Zira bu hastalığın, hasta yakınları üzerinde yarattığı etkiler daha derin. Annem ajite olmasa bile sürekli tekrarlanan soruların tekrarlanan cevaplarının yankılandığı bambaşka bir dünyada yaşıyor... Aynı soruya en az elli kere yanıt verdiğim o günü not almışım. Bir yerde insanın sabır taşı çatlıyor.

Son bir yılda annemin hastalığının ilerleme hızı çektiğimiz fotoğraf ve özellikle videolarda epey belli oluyordu.
Babam son ana dek evde bakılmasını istemişti ama sonra profesyonel desteğe ihtiyacımız olduğuna kanaat getirdi.
Şimdi annemin sağlık durumuna dair elimizden ne geliyorsa yapıyoruz.
Güzel annem...

Özellikle babamın vefatından sonra annemle ilgili hızlı bir karar vermemiz gerekti. Evde bakımı, bakım evi veya başka hangi alternatif varsa konuştuk. Etrafımızda da yine çok konuşanlar vardı ama kardeşimle birbirimize kulak verdik. Kasım ayı itibariyle anneme profesyonel destek verecek iyi bir yer bulduk. Bu başta çok iç burucuydu ama geride kalan süre zarfında annemin oldukça mutlu olduğunu ve iyi bakıldığını izledik. Sık sık da ziyaret ederek yalnız kalmadığını, terkedilmediğini hissettirmeye çalışıyoruz. Bunu hissettiğine inanıyorum.

Geçen yazıda bahsetmiştim. Annem artık burada kalıyor.
İzlediğimiz kadarıyla çok mutlu ve iyi bakılıyor. Biz de sık sık ziyaret ediyoruz.

Bir önceki yazıda konusu geçmiş ve annemin akciğerinde tespit edilen kitlenin biyopsisinin yapılacağını söylemiştim. Ne yazık ki bu kitle kanser olarak rapor edilmiş çıkan sonuçlarda. Görünen o ki önce ameliyat ve sonrasında önlem amaçlı kemoterapi uygulaması gibi bir yol takip edilecek. Bir süredir hastanenin her türlü makinesine girip çıkan, damarları delinen, tekrarlanan tahlillerin sırasında bekleyen annem için kafamdaki tek soru, bunca şey çok değil mi?. Zira bu bize dahi üst üste ve çok fazla gelecek. Daha babamın yasını tutamamışken şimdi de bu nefesimi kesiyor.

Bir akşam kardeşimle yine rakımızı içerken doluverdi gözlerim. Babamdan bahsediyorduk. Bir iki fotoğrafa bakakaldık. Gözlerim doldu ama ağlayamadım. Aşağıdaki yazıyı not almışım telefonuma...

Ağlayacak bir yer bulmalı
Ağlayamıyorum...
Rakı koyuyorum olmuyor.
Ikınıyorum nafile.
Kardeşimi karşıma oturtuyorum ı ıh.
Tam ağlayacağım bir telefon geliyor.
Bisiklete atlayıp kaçayım,
Kaçacak yer bulamıyorum.
Bir rahat bırak be İstanbul.
Bırak hıçkıra hıçkıra ağlayayım...
Ağlayamıyorum...

Ağla abi...

Ağlayamıyordum zira daha babamın çözüm bekleyen şahsi ve ticari işleri vardı. Yani yas tutmaya vakit yoktu. İyileşeceğine inandığından bizi hiç karıştırmadığı finans işleri 2020'ye sarkan bir başka konu. Annem de varis olduğundan pek çok şey onun imzasında kitlendi. Sağlık durumundan dolayı vasi atanması gerektiği çıktı ortaya. Bunu daha önce de yapabilirmişiz ama bilmiyorduk. Dava tarihi gelene dek bekleyeceğiz.

Hesap-kitap ve işletmecilikten hiç anlamıyoruz ama babamın 1966'dan beri başında bulunduğu kuaför salonu ile ilgili yapılması gerekenler de bu davanın gölgesinde bekliyor şu an. Ayrıca borcu, alacağı var mı, hesapları ne durumda gibi sorunların yanıtlarının peşine düşmek gerekti. Mesela sırf bu yüzden, Bodrum'a taşınırken usul usul bıraktığım, kurtulduğum plastik kartlar, banka ilişkileri vs dahil edildiğim ortak hesaplar nedeniyle geri geldi. Bu başlı başına bir pranga gibi hissettirdi bana... Beni şehre zincirliyor diye düşündüm. Veya birkaç günlüğüne kullandığım araba nedeniyle daha yola çıkmadan Bebek'te veya Mecidiyeköy'de park yeri bulabilecek miyim stresini duymaya başladım. Sahiden de dakikalarca araba içinde, boşalacak park yeri bekledim kös kös. Sanki buna harcayacak çok vaktim varmış gibi.

Şunu da itiraf edeyim ki sanırım 5-6 aydır sigara da içiyorum. Bilmiyorum başlayıverdim işte... Hastalıklar, yaşananlar, üzüntü, İstanbul'a tıkılıp kalma hissi ama en çok da planını yapıp son anda evine dönememe halleri isyan ettirdi beni. Zayıf düşmüş olmalıyım. Bir de bunun üstüne, Mecidiyeköy'deki ev için kalkıştığımız boya badana işi vardı. Herkes hayırlı olsun, güle güle oturun falan deyince ki İstanbul'a taşınıp taşınmadığımızla alakalı sorular da çoğaldı, kendimi İstanbul'a iyice hapsedilmiş hissettim. Bu duygu yıl başından beri hep vardı. Öyle kötü hissettiriyor ki anlatamam.

Arada Bodrum'a da kaçtık.
Kaldığımız kısacık sürelere kış hazırlığı, arkadaş ziyaretleri ve bisiklet gezileri sıkıştırdım.
Bir yılda yapmayı en çok özlediğim şey
Canım yola çıkmak istiyor.
Belki evime yeni bir İstanbul-Bodrum turu ile dönerim kim bilir?

365 günün sadece 39 günü Bodrum'daydık. 326 gün her an dönecekmiş gibi diken üstünde bekledik. En basitinden buzdolabımızı doldurmadık. Saymadım ama evde yemek yaptığımız gün sayısı çok değildir. Doğal olarak yeme içme alışkanlıklarımız da tekrar değişti. Ne yazık ki barkotlu ürünler tükettik tüm yıl boyunca. 326 günü dört tshirt, iki şort, dört iç çamaşırı, iki çift çorapla idare ettim. Bodrum'a gidip döndüğümüzde tshirtlerin yerini uzun kollular, şortların yerini pantolonlar aldı. Mevsim itibariyle yanımda uygun kıyafetim olmadığından, özellikle bu aylarda kaçınılmaz olarak üşüyorum. Bazen kardeşim neden gidip kazak falan almadığımı soruyor. Aynı duygu uyanıyor hemen. Alacağım her yeni şey burada ayağıma beton döküyormuş gibi hissettiriyor bana.

2019'un bizi en çok yoran şeylerinden biri de her ne kadar kulak asmasak da her kafadan çıkan sesler idi. İyi niyetlisi olduğu kadar, kötü niyetlisi de var. Lakin ortak paydaları cehalet olunca epey yorucuydular denilebilir. Bu yazıya konu olmalarının sebebi görünür ve görünmez oldukları zamanlamanın kurgulanmışçasına mükemmel oluşu. Sondan başlayayım. Annemin bir bakım evine konuk olması daha ihtimalken "sakınlar” ve "amanlar” savrulmuştu havaya. Sosyal medyayı kullanabilenler, anaların kutsal kişilikler olduğunu vıcık vıcık bir dille anlatan ilginç gönderileri kopyalayıp yolladılar. Bir kısmı ya bana ya kardeşime oturduğumuz evleri kapattırdı ve bizi Bebek'e annemin yanına yerleştirdi. Bir kısmı bu süreçte pek görmedikleri gelin hanımları eleştirdiler. Kısa bir zaman yolculuğu yaparak gelin oldukları dönemde neler yaptıklarını izledik. Bazısına göre babamıza karşı görevimizi yapmıştık ama ölümünü fırsat bilip annemizi bakım evine kapattık(!)

Babamla ilgili olarak tedavisinde yanlış hareket ettiğimizi düşünenler vardı ve sabah ekranlarında, kansere iyi gelen şeylerin konuşulduğu programları paylaşıp durdular. Babamı etkilemeyi başardıklarını itiraf etmeliyim zira her sabah farklı iyi gelen ürün evde denenir oldu. Bu ürünlerin fayda etmesi için düzenli kullanılmalıydı ama ne yazık ki biz disiplinsizdik. Babamıza bakamıyorduk. Tv doktorları da tavsiye edildi peşi sıra. Hatta kendi doktorunu alıp gelmeyi isteyen bile oldu. Bodrum'dan dönüp dönmediğim bile sorulmuş ilk zamanlar. Ne o öyle, baba hasta, oğlu Bodrumlarda serserilik yapıyor diye... Daha çok var ve hepsi de kulak tıkadığımız şeyler. Yine de duyduk. Çok yorulduk. Her neyse...

Baktık dönemiyoruz bari Mecidiyeköy'deki evi elden geçirelim dedik.
Boya badana tamirat derken 2 haftada yepyeni bir evimiz oldu.

Burada geçirdiğimiz günler uzadıkça kendimi tek göz odaya sıkışmış, hareketsiz kalmış gibi hissettim. Bu duygu halen sürüyor. Uzun lafın kısası. Unutmak isteyeceğim bir yılı geride bırakıyorum. Belki bize dokunmadı ama hayat yine mükemmel bir şekilde aktı. Canım sıkkınken beni rahatlatan en güzel şey evimi, dostlarımı, sevdiğim şeyleri ve bisikletimi gözümün önüne getirmekti. Sağ olsunlar dostlarım her gün arayıp hal hatır sordular. Halen de arıyorlar ne zaman dönüyorsunuz diye. Yeni dönemde önce kendi hayatımı geri almak istiyorum. Son bir aydır bir ucundan tuttuğum, kardeşimin tarım projesiyle yeniden işimi yapmak, renkli yazılar yazıp, yepyeni videolar çekmek neşemi yerine getirir. Ve tabi bisiklet tepesinde olmak. 2020’nin bittiğini düşündüğüm zor tırmanışın beni denize kavuşturan o iniş olması dileklerimle…

21 Kasım 2019 Perşembe

Tak tak tak

Tak tak tak...

Birkaç çekiç sesiydi Mecidiyeköy. Tam da kafamın içinde hiç bitmeyecekmiş gibi çakıyordu. Alçı ve boya kokusu ve her yeri kaplayan beyaz toz hala dağılmadı. Ustamız iyi bir adam. Bir hafta on güne biter demişti. Öyle el sıkışmıştık. Öyle olmadı. Evde küçük değişiklikler yapıyor olsak da büyük bir işe kalkışmışçasına yorgunduk. Şimdi yerlerine oturtulmaya çalışılan yeni kapıların kasaları tak taklarla beynimde çınlıyor. Hülya evin havasını değiştirmeyi düşünürken bu kadar büyük bir işe kalkışacağımızı düşünmüş müydü bilmem ama kafasında bir plan ne zamandır vardı.

Mecidiyeköy'deki evde...
...herşey birden başladı.

Bodrum'a taşınma öncesiydi. Karar verilmiş ama zamanlamalar tutmuyordu. Öylesine acele ediyordum ki önden gidip ev bakmaya dahi hazırdım. Fakat İstanbul dışında yaşama hayali, fikri, eylemi Hülya için oldukça aniydi ve onu hazırlıksız yakalamıştı. Delicesine sevseniz bile adamın yarın Bodrum'a taşınalım mı teklifini önce bir düşünürsünüz. İşinizi, evinizi, hayatınızı en önemlisi kızınızı öylece pat diye bırakıp gidemezsiniz. Önden ev bakayım, bulursam tutayım, hazır olsun her şey demek pek ikna edici olmaz. Kaldı ki Hülya önden gidip ev bakma fikrinden çok rahatsız olmuştu. Zira benim seçeceğim ev hiçbir zaman ikimizin evi olmayacaktı. Yuva bellediğimiz evi ancak bir sene sonra bulduğumuzda anladım ne demek istediğini. Zira insan kendini oraya ait hissetmek istiyor.

Hülya ile birlikte yeni yuvamızı ararken (2014)
Eğer beraber ev aramamış olsaydık...
...Hülya'nın ben bu evde hayal kurabilirim sözünü duymayacaktım. (2014)
Bodrum'u özlediğimden fotoğraflarda biraz torpil geçiyorum. (2015)
Evin ilk mobilyalarını Hülya tek tek boyamıştı. (2015)
Bana kalırsa mutluluğun sırlarından biri de hayat arkadaşını dinlemek. (2015)

İstanbul'a geldiğimizde oturduğumuz ev zamanında, Hülya evlenmeden evvel anne ve babasının ileride yatırım olur diye aldığı iki daireden biriydi. Birbirine çok yakın mesafede ve biri üst katlarda alınmış evlerden Hülya giriş altı olanı seçmişti. Salonun ve bir yatak odasının bulunduğu arka cephe kot farkıyla 2. kattı ve birkaç binanın yan yana, sıkışık düzen çevirdiği çocuk parkına bakıyordu. Alt katın bahçesinde verimli iki portakal ağacı vardı. Evin ışığını enerjisini çok sevmişti. Gelin olarak girdi, kızını doğurdu ve yaklaşık 11 yıl oturdu.

Bugün, İstanbul'da kendimi hiçbir zaman ait olmadığımı hissettiği, bildiği Mecidiyeköy'deki evi bize ait kılmak istiyordu. Tadilat, değişiklik vs işi Hülya'nın kafasında ne zamandır vardı derken ardında yatan hikâye de buydu. Fakat zaman olarak bahar aylarını planladığını iyi biliyordum. Sürpriz oldu ve aniden gelişti her şey. Hülya'nın planlarından haberdar babası bir gün ustasıyla çıkageldi. Ölçümler yapıldı fiyat verildi. Baharı beklemeye gerek yoktu. Bizim de Bodrum'a ne zaman döneceğimiz belirsizdi. Kalışımız uzadıkça uzuyordu. El sıkışıldı. Usta iyi bir adam. Bir hafta on güne biter dedi gitti. Lakin kalkıştığımız işin bizi bu kadar yoracağını bilmiyorduk tabi. Tam da çok yorulduğumuz bir yılı ardımızda bırakırken hem de...

Hesap dışı gelişmelerle teslim süresi uzarken...
Biz de masa, sandalyelerimizi değiştirelim dedik...

İstanbul'a yine geliş nedenimiz aslında annem ile ilgili. Babamın vefatından sonra peşinden koşulması gereken resmi işlere başlamış ama bazı noktalarda tıkanmıştık. Zira annemin de onay ve imzası gerekiyordu. Dükkândan, babamın hesaplarına, emekli maaşından, küçük şeylere her şeye erişim annemden geçiyordu. Ne yazık ki iki senedir gittikçe derinlerine indiği Alzheimer hastalığı da anneme engeldi. Daha önce yapılabilirmiş ama yıl içinde gündemimiz hep babam olduğundan annemle ilgili vasi atanması konusunu hiç düşünmemiştik. Karşımıza pırıl pırıl bir vesayet davası meselesi çıktı böylece. Mahkeme de devlet hastanesinden heyet raporu istiyor haklı olarak. Atlayıp İstanbul'a döndük. Bir hafta içinde her şeyi tamamladık. Mahkeme de devrisi sene başına gün verince yeniden Bodrum'a dönebilirdik ama bu sefer de başka bir durum çıkıverdi karşımıza...

İkisini hep bu fotoğrafla anacağım.
Mehmet ve annem
Bu yıl neredeyse hastaneden çıkmadık.

Bodrum'da geçirdiğimiz üç hafta boyunca annem evde yardımcısı Aycemal ile kaldı. Her ne kadar bir bakım evi alternatifimiz de olsa annemin bakımı konusunda önceliğimiz evinde bir bakıcıyla yaşaması fikriydi. Babamın başında geçirdiğimiz dönem kardeşimin de duygusal hassasiyetini keşfetmiştim. O kadar hassastı ki birkaç kez hastanelik olmuş, yaşı ve kilosu göz önüne alındığında hep kalple ilgili tetkikler yapılmıştı. Sonradan anlaşıldı ki yaşadığı stres kas romatizması diye bir rahatsızlık doğurmuştu. Tıpkı benim cildimde doğurduğu gibi. Döküntüler, kurumalar, egzama... Hep stresten. Hasta bakmak kolay bir iş değil. İçinize attıklarınızı beden bir şekilde ortaya çıkarıyor. Şimdi söz konusu annem olunca benzer bir stresten nasıl uzak kalacağız halen bilmiyorum. Çünkü annemle ilgili çok önemli kararları artık babam olmadan almak zorundaydık. Bu yüzden bazen biraderle birbirimizden farklı fikirler de savunsak işi tartışmaya değil, konunun çevresinde dolaştırabildiğimiz, alabildiğine geniş bir toleransa döndürdük.

Mehmet benim en iyi arkadaşım oldu İstanbul'da

Mesela bana göre annemi bir bakım evine emanet etmek daha en başından mantıklı geliyordu. Tanıdık tanımadık pek çok Alzheimer hasta yakınıyla yazıştım ve konuştum. Bu hastalığı tanımayan herkese de kulaklarımı kapattım. Fakat önce babamın ardından kardeşimin düşüncelerini öncelikli sayıp hiçbir ısrarda bulunmadım. Mehmet görmek, tanımak üzere gittiğimiz bakım evlerine giremiyordu bile. Hemen kalbi sıkışıyor, geceyi hastanede geçirebiliyordu. Babamdan onay çıkana dek konuyu hiçbir zaman öncelikli bir hale getirmedim. Ölümünden sonra dahi evde bakım seçeneğini gündemde tuttuk. Aycemal ile pekâlâ yapılabilir gözüküyordu. Zira anneme hem iyi bakıyor hem de iyi anlaşıyordu. Üç hafta Bodrum'a dönebilmemiz biraz da onun sayesindeydi.

Alzheimer hastalığının seyri bir rutine tutturulduğunda yavaşlıyor diye bilinir. Hastanın düzeni değiştiğinde durumları hızla kötüleşebilir diye anlatılır. Biz de evde bakım konusunda süregelen durumu devam ettirmeye karar verdik. Takip eden üç hafta boyunca birader de iki günde bir uğrayıp hem durumu kontrol etmiş hem de evin ihtiyaçlarını karşılamış, alışverişlerini yapmıştı. Görünen o ki durum idare edilebiliyordu. En azından bir müddet daha annem evinde pekâlâ yaşayabilirdi. Fakat Aycemal'in 15 günlüğüne memleketine gitme isteği bizim için her şeyi değiştirdi.

Tak tak tak...

Her şekilde istediğimiz gibi bir yere dönüştü.

Birkaç çekiç sesi daha duyuldu Meciyeköy'deki evden yükselen. Son pervazları çakıyordu usta. Hazır boya badana yapmışken, hadi kapıları da yenileyelim demiştik. Üstüne de birkaç mobilyayı değiştirdik. Toz toprak içinde alçı ve boya kokusu soluyarak iki haftaya yakın geçirdik evde. Yükselen çekiç sesleri tadilatın bittiğini müjdeleyen trompetler gibi düşünülebilir bu durumda. Mehmet ara ara gidin Bebek'te kalın, ev nasılsa boş dese de istemedik nedense. Zira babamın üstüne, annemin evdeki yokluğu içimdeki boşluğu koca bir kara deliğe dönüştürüyordu. Bunu şuradan biliyorum. Hafta arası çalışmak üzere gittiğimizde evin içindeki derin sessizlik, balkonda susamış çiçekler, bahçedeki çıplak ağaçlar hayatımızda nelerin değiştiğini önüme seriyor. Şu bir senede olup bitenlere bak... Tak tak tak...

Bir şeyleri yenilemek iyidir.
Oldukça radikal yeniliklere imza attık doğrusu
Masa ve sandalyeler gelmeden evvel kabaca böyleydi.
Masa ve sandalyeler
İkea imdadımıza yetişti.

15 gün anneme nasıl bakacağız diye kendimizi kemirmeye başladık. Öyle elini sallayınca elli bakıcı bulamıyorsun. Dışarıdan da farklı izleniyor tabi. Bebek büyük ev! Topla pılını pırtını, annenin yanına yerleş hem ona bakarsın hem kiradan kurtulursun gibi fısıltılar dinliyoruz. Bebek'te yolda çeviren annem ile ilgili içinde sakın, asla geçen istek ve nasihatlerde bulunuyorlar. Boğulmamak içten bile değil. Alzheimer hastasına bakmak bilinenden, bildiklerimizden ayrı durum. Evin alışverişini yapıp, anneyi gözle kontrol etmekten, ilaçlarını zamanında vermekten çok ötesi. Kaldı ki bunları yapmakla birlikte ihtiyaç duyduğu hijyeni sağlamak, yıkanması, tuvalet temizliği, çamaşırı, kıyafeti bizi çok aşıyordu. Önceki yazıda belirtmiştim. Bana en ağır gelen annemden aldığım idrar kokusuydu. Yıkanmak istemediğini, üst baş değiştirmeye yanaşmadığını bildiğimizden sürekli nereye kadar kandırabiliriz diye sorduk birbirimize. Bakımevi alternatifi de beraber yaptığımız sohbetlerden birinde tekrar gündeme geldi. Hülya ile birkaç yer gezmiştik daha evvel. İyi kötü bir fikrimiz olsun diye. Bu durum Mehmet'i daha hassas kılınca onun da gönlünü rahatlatacak bir yer bulmaya gayret ettik.

Annemin yeni evi.

Bulduk da... Bakımevleri genelde İstanbul'un doğusunda, güney kıyılarına konuşlanmış çok katlı apartmanlar. En azından bize önerilen yerler oralardaydı. Hasta doğal olarak umursamayacağı için masraf etmeye gerek duyulmayan detaylar hasta yakınlarını mutsuz ediyor. En azından biz rahatsız olduk. Sadece bir yer vardı ki hastalara misafir deme zarafetini göstermişti ama son İstanbul depreminden sonra gözümüzü kuzeye çevirdik. Orman içinde, bahçeli ve havuzlu iki katlı güzel bir villadaydı bulduğumuz kurum. Annemin burada çok mutlu olacağına ve iyi bakılacağına inandık. Tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyor gibiydi ve on beş günlüğüne pekâlâ denenebilirdi. İçimizi rahatlatan yaklaşımları, her türlü düşünülmüş detay, güler yüz öncelikle bize iyi geldi. Anneme, unutsa bile her koşulda doğruyu söylememizi, kendilerine emanet ederken, tatile çıkıyoruz, yeni evimiz gibi tuhaf senaryolardan uzak durmamızı ve ziyaret alışkanlıklarımızı değiştirmememiz gerektiğini sağlık verdiler. Bunun dışında bir takım kan ve sağlık testleri, bulaşıcı hastalığı yoktur raporu gibi belgeler istediler. Biz de bunları hazırladık.

Annemin sağlık durumuna dair ne az şey bildiğimi bu aşamada gördüm. Geçmişten gelen kulağıma çalınmış sağlık sorunu, ameliyat vs gibi şeyler dışında doktorların sorduğu pek çok soruya yanıt veremedim. Bu noktalarda beni kardeşim tamamladı. Bilmek gerekiyor...

31 Ekim Perşembe gününü hiç unutamayacağım. Hava sıcaklıklarını 7-8 derece düşüren sağanak bir yağmur altında, annemi ve onun için hazırlanmış küçük bir çantayı alarak yola düştük. Annem, Hülya, Mehmet ve ben arabada uzunca bir süre sessizce yağmuru ve yolu izledik. Hayatımın en duygusal günlerinden biriydi sanırım. Boğazımdaki düğüm yutkunmamı engelliyordu sanki. Kimseye haber vermemiş, konuyu açmamıştık. Hayırlı evlatları babalarının ölümüyle annelerini bakımevine kapatıyorlardı. Kulaklarımızı başkalarının sözlerine tıkamıştık tıkamasına ama vicdanımıza neşter atmışlardı bir kere. Dil yarası kapanmıyor sonuçta.

Kurum yetkilileri, çalışanları ve misafirleriyle güzel bir akşam geçirdik. Annem uyuyana dek orada kaldık. Gittiğimizde odasını hazırlamışlardı zaten. Bizden sevdiği eşya, onu evinde hissettirecek fotoğraf gibi şeyler istediler. Odasına çekildiğinde de yarı mutlu yarı buruk ayrıldık oradan. Mutluyduk çünkü annem orayı daha ilk görüşte sevmişti. Kapıda Duygu Hanım kollarını açarak karşılamış annem hızlı adımlarla yanına gidip sanki yıllardır tanıyormuşçasına sarılmıştı.

Merakla sonraki gün gittiğimizde annemi iyi gördük. Bir sonraki gün de... Üçüncü gün evini çok sevdiğini ve çok iyi komşuları olduğunu anlatıyordu. 15 gün sonunda annemin, kurumun en geçimli, en uyumlu ve en sosyal misafiri olduğunu izledik. İçimizdeki burukluğu söküp atan annemin ta kendisi olmuştu.

Annem yeni evini de, komşularım dediği diğer misafirleri de seviyor.
Sık sık ziyaret ediyoruz ve gittiğimizde annem için iyi bir karar aldığımızı düşünüyoruz.

İstanbul'da kalışımızı uzatan ve evde boya badana yapmaya götüren süreçte Kasım'ın ilk haftasına denk düşüyor. Yapılan tahlil ve testlerde çıkan sonuçlar annemin takip edilmesi gereken birtakım durumları ortaya çıkardı. Büyük ihtimalle -ki bu benim yorumum- geçmişteki alışkanlıklarından kaynaklı iki kitle akciğerinde yer edinmiş. Rapora göre bu kitlelerin uyuduğu anlamını çıkarıyorum. Aile dostumuz doktorunun söylediğine göre ise normal şartlarda bu büyüklükteki kitlenin metastaz yapması beklenirmiş. Tabi doğru cevabı annemi takip eden doktorundan öğreneceğiz. Biz gönlümüzü ferah tutalım, yeni bir şey çıkmasın...

Tak tak tak.

Evin çehresi epey değişti doğrusu. Renk ortamın ruhunu, duygusunu, kimyasını güzelleştirdi. Sosyal medyada birkaç fotoğraf paylaşmıştık boya işi bitince. İstanbul'a geri döndüğümüz, yeniden yaşamaya başladığımız düşünülmüş. İnsanların gördüklerini kendi kurgularıyla yoğurma gibi bir refleksi var. Bu istemsiz davranışa inanmaya başlamaları beni çok yoruyor doğrusu. Sosyal medyanın bu yanını sevmiyorum. Şimdi otur açıklama yap. Bodrum'a taşındığımızda bu kadar hayırlı olsun mesajı almamıştık. Buradan da söylemiş olayım, Bodrum'da yaşamaya devam ediyoruz. Evimiz, çevremiz, eşimiz, dostumuz hep orada. İstanbul'da yaşamak mı? Allah korusun! Bunun üstüne iyi de o halde bunca zaman niye İstanbul'dasınız diyen olursa da ilişkimi keserim.

Bir sürü şeyin peşinde koştururken artık çalışmam da gerek. Tabi evde bu pek mümkün olmadı.
Bu yazıyı tadilat bittikten sonra evde hazırladım. Şimdi içimde yeni bir enerji var.

Kendimi bildiğim anlamda yeniden tasarlamaya başladım. Biraderin tarım projesiyle ilgili uygulama ve internet sitesi tasarımı işleri vardı. Uzun süredir çabalıyor, bir yere getirmeye çalışıyor, son bir yılda içimden bir şey yapmak gelmediğinden ona pek yararım dokunmuyordu. Tembellik hızla ilerleyen bir hastalık gibi. Gerçi hem fiziksel hem duygusal olarak çok yorgundum ve zor bir dönemden geçtik. Lakin bir şeylerin bizce yeniden yoluna girdiğini hissetmeye başladım sanırım. Uygulamayı bitirdim. Şimdi sırada diğer işler var. Çalışma disiplinimi yeniden kazanmış olmak iyi hissettirdi. Belki annemin huzurlu olduğu bir yerde yaşaması, Hülya'nın Mecidiyeköy'deki evi benim de seveceğim bir hale sokması da etkili olmuştur. Bence gerisi, 2019 muhasebesi yapacağım bir sonraki yazıda gelir. Şimdi Bebek'e gidip çalışma zamanı...