25 Ağustos 2019 Pazar

Ah baba!

Herbiri kafam kadar büyük, rengarenk ortanca çiçekleriydi babam. Onların dikildiği taze topraktı. Havaya üfürdüğü Arnavut ezgili ıslıktı. Bahçede dolaşan arıydı, bir oraya bir buraya konan. Ektiği yaseminin kokusu, domatesin kırmızısıydı yetiştirdiği. Babam biberin acısıydı babaannemin en sevdiği.

Babam kestiği saçtı, elinde makası. Tırnaklarına yerleşmiş saç boyasıydı öbür elinde tarak. Sprey kokusuydu sarıldığım. Yandığım fön sesiydi...

Çok da kızdığım, kızdırdığım, en sevdiğim, en kırıldığımdı. Dargınlığımız da oldu, aramızda su sızmadığı da bazen. İnat nedir, Arnavut kimdir ondan öğrendim. Uzun lafın kısası kavgamdı babam. Benliğim, kişiliğim, hayallerim çarpıştığımız cephelerdi. Kendi yolumu bulduran. Okula gizli girdim. Gizli de evlendim. Onun hayal ettiğini değil, yaptım kendi sevdiğim mesleği. Onun bildiği gibi değil, yaşadım kendi bildiğim gibi. Uzun yıllar itiş kakışımdı babam.

Akılda kalan geçince zaman, o Belgrad Ormanı’nında üflediğimiz meşe palamudu, içinden çıkan tiz ses ve ayaklarımızın altında hışırdayan sonbahar yaprakları...

Ah baba...

Huzur içinde uyu...


26 Ağustos 2019
Amerikan Hastanesi / İstanbul

İki nefes arası saniyeleri saydım dakikalarca, saatlerce, günlerce, yıllarca...

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Bodrum notları

İstanbul günleri iyice birbirine benzer oldu. Özellikle Hülya'nın Haziran'ın 20'sinde Bodrum'a dönmesiyle kabuk bağladı, esnekliğini kaybetti. Hani Hülya Bodrum'a dönerse bana da bir köprü kurar, arada ben de nefes almak için yanına, yuvamıza kaçarım diyordum ama evdeki hesap çarşıya uymuyor her zaman. Hayat bir süredir benim kontrol edemediğim bir yerden akıyor ve koşullar sürekli değişiyor. Bir an evvel lehime değiştirmem gereken şeyler var ve karşıma apaçık çıkan iş fırsatlarını göz göre göre kaçırıyorum. İşten, çalışma hayatından bu kadar uzun kalınca kaçınılmaz olarak unutuluyorsun da.

Artık Merkür retrosuna mı bağlanır, yoksa başka dingil bir sebebe mi bilemem Mayıs'ta (bayram öncesi) Bodrum kaçışımızda evdeki ana bilgisayarımın(!) ömrünü doldurduğuna şahit olmuştuk. Açıldığı gibi kendini kapadı ve bir daha çalışmadı. Bazen tüm şanssızlıklar peş peşe gelir. Eğer düzenimi yeniden kurmak istiyorsam ve çalışacaksam bu durumu düzeltmeliyim diye düşündüm ve dönünce yeni bir ana bilgisayar almaya karar verdim. Araştırması, karşılaştırması bile enerjimi yükseltti. Bodrum'a götürecek ve tezgahımı yeniden kurabilecektim. Bebek'te çalışmam zaten mümkün değil. Çalışacak ayrı bir yer bulunmadığı gibi iki hastanın ihtiyaçları daha öncelikli. Zaten 9 aydır test ettim ki 15 dakika tam konsantrasyon işinin başında kalamıyorsun. Evin trafiğine tersten girmek demek bu.

Mecidiyeköy'deki ev ise anca Hülya'nın, o da çok konforsuz olarak çalışmasına olanak tanıyor. İşin aslı şu ki 2014'ten beri Bodrum'daki köşemden tasarım hizmeti veriyorum. Bu süre zarfında bir düzen kurdum ve bu duruma oldukça alıştım. Artık ne zaman olur bilemem ama yine oradan devam edeceğim. Sabah erkenden 30-40 km kısa bir bisiklet turu, duş-kahvaltı ve işin başına geçiş hiçbir şeye değişmeyeceğim bir şey. Gün içinde tıkandığımda, sıkıldığımda kafa dağıtmak üzere uğraşacağım bir bahçe var. Hülya ile verdiğimiz çay kahve molaları, çat kapı ziyaretçiler bir ofis çalışanının anca hayalini kurabileceği kadar güzel. Aynı hayali çok uzun yıllar kurdum ve sonunda yaşamaya başladım. Vazgeçmek istemiyorum. Şu dakikadan sonra hayalimde canlandıramadığım tek şey, büyük konuşmayayım ama yeniden bir şirket içinde 9-18 çalışmak.

Neticede önümüzdeki dönem kendi bacağımdan asılacağım ve müşteri bulmam gereken bir dönem olacağından bilgisayarım olması önemliydi. İyice araştırıp, en uygun seçeneği buldum da. Sadece geciken kıdem tazminatı son taksitini beklemem gerekiyordu o da temmuz ayına sarkmıştı. Yani satın almam gecikti. Yoksa nereden bilirdim hayat arkadaşımın yüzünü bir ay görmeyeceğimi!

Uçakla gitmeyi düşündüm ama yanımdaki hassas bagajı düşününce vazgeçtim. Her ne kadar dikkatli olunmasını istesen de son noktada bütün gün bagaj kaldırıp atmış bir adamın elinden geçecek, güvenemedim. Zaten uçak bilet fiyatları mevsim itibariyle uçmuş. Otobüs daha iyi bir seçenekmiş gibi geldi bana. Biletimi aldım. Pazartesi-Cuma gibi kısacık bir süre için bile gidiyor olsam taşındığım ki kadar heyecanlandım.

Geride kanserle savaşarak bıraktığı koca iki yıl ve tedavisiz geçen son 8 ayın babamı çok yorduğunu ve moralini çok düşürdüğünü iyiden iyiye izliyoruz. Bizim bilmediğimiz ve kafasında kurduğu kim bilir neler var. Büyük değişkenlik gösterse de arada bize fısıldadığı ve iyileşirse gerçekleştirmek istediği hayalleri artık ona çok uzak. Bugüne kadar yaşama tutunmasına yardım eden hayallerinin onu bıraktığını hissediyor diye düşünüyorum. Moralsizliği yorgunluğu kadar yüzünden okunuyor. Babamın o sabah kendisini hastaneye götürmemizi istemesi normalde mümkün olmayan bir durumdu. Götürdük... Doktoru; birkaç gün rahatlatmak adına yatırmayı uygun görünce ben hastanede, Mehmet de Bebek’te annemin yanında refakatçi olduk. Belki de Bodrum yolculuğunu iptal etmek doğru olacaktı.

Doktor yat dedi ama babam oturmayı tercih etti. Uyku bile çoğunlukla koltukta.

Mehmet annemi de ziyarete getirdi bir gün. Negzel oldu.

Takviyeler işe çabuk işe yaradı. Vücut susuz kalmış.

İlk iki günkü halsizliği kalmadı. Böyle olunca telefonlara rahat döndü.

Hastanede yemek, yıkanmak, yaşamak ve öylece oturmak tüm gün.

Ne kadar iyileştirilmiş olursa olsun hastaneleri sevemedim gitti.

Annem ise artık sürekli göz denetiminde tutulması gereken bir safhada. Toplama ve saklama alışkanlığı nedeniyle ortalıktaki ilaçları kilit altına almaya karar verdik. Birkaç kere kedi maması kemirirken yakalayınca ilaçların göz önünden kaldırılması elzemdi. Annesini sorması, şaşkınlıkları vs. gibi masum, içimizi eriten muhabbetleri yavaştan daha agresif ve tehditkâr bir hal aldı. Tuvalet sorununun baş göstermesiyle zaten kolay olmayan banyo safhası artık daha kavgalı gürültülü. Annem artık hem öfkeli hem alıngan... Bu da bizi çok zorluyor açıkçası. Alzheimer hastasına vereceğin tepkinin de bir karşılığı yok. Birkaç dakika sonra söylediklerin, yaptıkların uçup gidiyor annemin dünyasında. Sabırsa kendi sağlığın için en önemli kalkan...


Annemin hastalığıyla birlikte kimi ilginç anları çizmeye başlamıştım.

Ocakta su kaynatabileceğini bir sene evvel hatırlıyordu.

Bir yıl sonra kedi maması kemirirken yakaladık.

Bazen babamın anneme kahvaltı hazırladığına, ekmeğini sürdüğüne şahit oluyorum.
İki yudum şarap içmek istediğinde anneme de dolduruyor. Kadeh tokuşturuyorlar.

Vücudu susuz kalmış babam izotonik su serumlarıyla takviye edildikten üç gün sonra eve çıktı. Rengi yerine gelmişti. Böyle durumlarda dışarıda gezmek, Bebek'te görünmek istiyor. Tanıdıklarına, semt esnafına veya müşterilerine iyiyim mesajı vermek istediğini düşünüyoruz. Onu ayakta tutan inadına saygımız sonsuz. Durum kontrol altına alınmışken ve Mehmet de "merak etme git abi" deyince Bodrum kapısı bana yeniden açıldı. Karmakarışık duygularla çıktım yola...

Garajlarda değişen bir şey yok...

Uzun zamandır otobüs yolculuğu yapmıyordum. Otobüs seyahat şirketlerinin şaşalı dönemi çok geride kalmış. Eskiden filolarını tanıtan reklamlarıyla uçaklarla yarıştıklarını ilan eden firmalar artık araç sahipleriyle anlaşır olmuşlar. Çoğu kapandığı için taksi durağı gibi çalıştıklarını söylemek mümkün. Yani üzerlerinde logolarını taşıyan tüm o otobüsler şahıslara ait. Yolculuk boyunca muhatap olduğun muavin araç sahibinin yakını veya tanıdığı. Servis eğitimi aldıklarını düşünmüyorum. Hakkını yemeyeyim bizim muavin iyi bir çocuktu ama bu işi el yordamıyla yaptığı belli oluyordu. Hani sabrını zorlayan bir yolcu çıksa sakinliğini bir çırpıda kenara bırakabilirdi. Şoförlerin her ikisinin de muavinin tam tersine şehirlerarası otobüs kültürünün nadir örneklerinden olduğunu söyleyebilirim. Hatta biri filmlerden fırlamış gibi kaytan bıyıklı, güleç ve babacan olduğunu izlerken uyumuşum. Fakat mola anonsuyla uyandırılmak diye bir şey var. Otobüsün camı yıkanırken gece serinliğinde esneye esneye izlemek de eski yolculuklardan hatırladığım bir şeydi. İyi oldu. Devamını da bölük pörçük uyku, şişen ayaklar ve horultulu yolcular tamamladı zaten. Baktık ki Bodrum'a gelmişiz.

Garajda Seçkin, kızı Ayşe'ye aldığı 71 model kırmızı bir Volkswagen ile karşıladı. Sağ olsun bu tip durumlarda imdadıma koşar. Elde bilgisayar olmasa tek bir bisiklet heybesiyle gelmişim oysa. O heybe ki beni 9 aydır İstanbul'da kamp yaparcasına idare ediyor. 3 gün için Bodrum'a bavullar dolusu eşya ile gelenlerin yanında ben epey aykırı kalırdım. Gel gör ki elde boyumca bir kutu. Ben seni alırım dediğinde Seçkin'e itiraz edemedim. Oyalanmadan Yaka'ya hareket ettik. Seçkin'in yüzü gülüyor o gülünce ben de gülüyorum. Yorgun olmama rağmen iyi hissettirdi beni. İnsanın böyle dostları olması harika bir şey. Büyük kavuşmanın bir an evvel gerçekleşmesi adına Seçkin site girişinde beni bıraktı. Buluşmak üzere vedalaştık. Hatta sabaha bisiklet üzerine çıkarız diye de konuştuk. Yüzümüzde tükenmez bir gülümseme el salladık. Ne mutlu bana geldiğimden beri yüzüm gülüyor.

Yolda Seçkin ile muhabbet ederken bir taraftan da etrafta nelerin değiştiğini kestim. Böyle durumlarda itiraf etmeliyim tuhaf bir kıskançlık bürüyor içimi. Yaşadığın yeri bıraktığın gibi bulamamak, senden habersiz bir şeylerin değiştirilmesi gibi bir sürü şeyi kaçırma, yaşayamama hissi. Sabahları tavuklarının altından yumurta aldığım büyük halanın vefatını geldi aklıma. İstanbul'a giderken vardı, döndüğümde yoktu işte. Ne bileyim bazen eve döndüğümüzde içeride başkalarıyla karşılaşacağız duygusuna bile kapılıyorum. Komik bir kaygı ama yazdığımız masalın avucumuzdan akıp gideceği endişesi kalp atışımı hızlandırıyor. Ben bütün bu duygularla kıvranayım birazdan tanışacağım yeni taşınmış arkadaş sana tam da 20 dakika evvel otobüsten inmişsin gibi davranacak. 20 dakikadır Bodrum'da yaşıyormuşum gibi konduracak lafı. Fakat uzak kalmanın daha da kötüsü, başından beri tanıdığın kimi arkadaşlarımın zaman zaman beni İstanbul'dan arkadaşım geldi muhabbetinin merkezine koymaları. Teknik olarak İstanbul'dan geldiğim doğru ama durun bir yahu, yemin ederim bozuluyorum...

Yeni komşumuzun tadilatını bitirip büyüttüğü çehresini değiştirdiği evlerinin şaşasının yanından geçip masalımın sınırlarından içeri adım attım. Neyse ki bizim bahçe yerli yerinde, bürümüş otlar boyumca kuru kuru. Pek bir şey değişmemiş. Hülya'ya kavuşacak olmanın heyecanıyla etrafı o kadar da süzmedim zaten. Bir ay olmuş görüşmeyeli ot mu sayacağım. Verandaya döndüğümde sesime çıkan Hülya ile sarmaş dolaş olduk. Sevinçten ağlayabilirdim. Kokusuna gömdüm burnumu, taze bir nefes aldım. Öpmelere doyamadım. Bizim kıkırdamamıza da Duru çıktı. O da burnumda tütmüş. Ayak üstü hoş geldin, ne yaptın muhabbetinden sonrasını hatırlamıyorum. Kanepeye uzandığım gibi uykuya dalmışım. Tatlı bir esintiyle uyanana dek birkaç saatliğine dalıp gitmişim.

Akşam esintisi bana özel bir sürprizdi. Tam bir kucaklamaydı ben de ona sarıldım. Bodrum bana hoş geldin diyordu kendi bildiğince. Verandada oturup etrafı izledim. Bahçede küçük bir tur atıp Selami eniştenin diktiği ağaçlara ve kurduğu bostana göz attım. Ardından da birtakım işler için Bodrum'a inmiş Duru ve Hülya'yı yakalamak üzere yola çıktım. Eh rakı içmeden olmazdı. Hanende'ye oturduk. Daha geç vakit Ebru ve Seçkin de aramıza katıldılar. Kaybettiğim yarım günü geri kazandım böylece. Bodrum'a gelişim iyiden iyiye resmiyet kazandı.

Nereye bakıyorsam artık. Neyse hoşbuldum...

Salı sabahı, yolculuğun ve akşam içilen rakının etkisiyle geç kalktım. Hülya ile Duru'nun tatlı telaşları bu sabah evde, tanıdık bir şarkı gibi çınlıyordu. Duru, bayrama dek kalacağı Foça'ya, halalarının yanına gidiyordu. Haliyle O’na pek doyamadım. Bana da Hülya ile baş başa geçireceğimiz birkaç günü balayına çevirmek düştü. Bisiklet turuna çıkmayıp, Hülya'nın Duru'yu uğurlayıp dönmesini bekledim. O sırada verandayı yıkadım, masayı sildim. Köpeklerin kemirdiği LED ışıkların kablosunu tamir ettiğimi sandım. Antalya'dan döndüğümüzden beri temizlenmemiş bisikletimi temizledim vs. Aşk zamanla çoğalan bir şey bizim için. Ah şu ayrılıklar olmasa... Çalışıyorken sık sık İstanbul'a gidip bir iki hafta kalıyordum. Bazen de Hülya Duru için gidiyordu. Birbirimizi ıskaladığımız, kavuşamadığımız anların çetelesini tutardım. Lakin hiç bu kadar uzun süreli ayrı kalmamıştık. Fakat özlem dediğin aşkın ateşini, hararetini yükseltiyor. Hülya'dan ayrı kalmayı sevmesem de kavuşmalarımızın evde çınlamasını hiçbir şeye değişmem. Bu evin ruhu sevişirken yükselen kokumuzdan besleniyor. Nefesimizle can buluyor. Uzun uzun seviştik… Derin bir iç çektim şimdi... Bu yazıyı yazarken yine İstanbul'dayım zira...

Bakmalara doyamadım.

Çarşamba günüm, adına Bodrum teftişi dediğim bir bisiklet turuyla başladı. Sabah 6'da kalkıp yola çıkmayı seviyorum. Nereye, nereden gideceğime hazırlanırken karar veriyorum. Niyetim sıcağa kalmamak adına kısa bir Gümüşlük, Turgutreis rotası yapmaktı. Köyün köpeklerinden Drogba'nın karşılayıp, kısa süreli refakatiyle tur başladı. Tek çıktım elbette. Hafta arası olunca beraber pedal basmak isteyeceğim arkadaşlarımın çoğu işlerinin başında olmak durumundaydılar. Aylak aylak gezecektim.

Dereköy'ü kekik, Gümüşlük meydanı taze ekmek ve sahili yoğun iyot kokusuyla geçtim. Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Yaşadığımı hatırlatıyorlar bana. İstanbul'da ise koku almıyorum. Daha çok arada mecburen arkasında kaldığım çöp kamyonlarından yükselen keskin o pis kokuyu hatırlıyorum. Hele şu aralar zamanımın çoğu İstanbul'da, evde annemlerle geçtiğinden genellikle hasta ve ilaç kokusu alıyorum. Yaşın bile kokusu var. Bir dönem severek izlediğim Leyla ve Mecnun'un repliklerindendir, "burası yaşlı kokuyor" diye geçen. Annemin de babamın da bildiğim o güzel kokuları hem ilaçlardan hem hareketsiz oturup yattıklarından olsa gerek tamamen değişti. Şimdi burada aldığım her bir koku beni İstanbul'daki çatlağımdan sıyırıyor. Gümüşlük sahilde iyot kokusuyla tüm göğsümü doldurdum. Vardığımda saat daha 8 olmamıştı. Bu saatte kahve kapalı olunca kahvaltı bir başka mola noktasına kaldı. Hemen Çetin abinin mekâna süzüldüm ki orası da kapalıydı.

Turgutreis'te tostumu yerken karar verdim Akyarlar üzerinden devam etmeye. Rota uzuyordu belki ama devam etmek istedim. Bazen yola kulak vermek gerekir. Zaman benim zamanım bas pedala Coka dedim içimden. Madem etrafı kolaçan ediyoruz öyle değil mi ya... Hem tatilciler, yazlıkçılar hala uyuyorlar belki kimse uyanmadan arada bir denize de girerim diye düşündüm. Zira plajlar boş. Birkaç erkenci şezlonglara havlu atıp yer kapmış. Bazısı akşam 17'den sonra gelecek ama o saate kadar asıl ihtiyacı olanlar yararlanamayacak. Ne o! havlu attım. Bunun kavgasının çıktığını çok görmüşümdür. Hatta bir keresinde işletme çalışanları atılmış havluları topluyorlardı. İşletme müdürüyle ayaküstü laflamıştık da ondan öğrenmiştim. Sürekli bir kavga gürültü hali gidiyormuş. Hatta insanların tatile değil özellikle kavga etmeye geldiklerine inanıyordu artık. Akşam 17:00'den önce gelmeyen bir grup müşteriyi mecburen böyle eliyorlardı.

Geldiğim günden döndüğüm güne kadar izlediğim kadarıyla belde kalabalık kalabalık olmasına ama mekanlar aksine sakin hatta boş. İnsanların tatillerini arabalarında ve trafikte geçirdiklerini düşündüm. Zira evet yollar tıkalı ama bu kadar kalabalık neden sahilleri, mekanları doldurmamış diye merak etmeden duramıyor insan. Fakat bu yıl tatilci profili de değişmiş. Çadırlı kamp yapanların sayısı artmış Bodrum'da. Birkaç haberde de Bodrum'a gelenlerin bu yıl havalı, paralı lüks mekanlar yerine daha salaş, samimi, sakin ve tabi ucuz eğlence yerlerini tercih ettiğini okudum. Gazete ve TV'lerde ekonomimizin iyiliğinden, turizmin patladığından bahsediliyor ama bahçemdeki otlar kadar kuru bir kalabalık olduğu her şekilde görülüyor.

Akyarlara vardığımda çay molası vermek üzere koya indim. İçinde yedi rüzgârın döndüğünden eskilerin Kefakula adını verdiği Akyarlar uzun bisiklet turlarımın uğrak yerlerinden biridir. Hiç kafamı kaldırıp bakmadım ama Ilgın olsa gerek büyük ağacın gölgesinde o yedi rüzgârdan birine teslim oldum. Üzerimden çıkarıp sandalyeye astığım tshirt gibi uçuşuyordum. Sipariş verdiğim taze çay gelince bir sigara yaktım. Bir an oturduğum yerde kayboldum sanırım. Çayımı içerken durup dururken göz yaşlarına boğuldum. Anne ve babamın durumlarına üzüldüğüm ve çaresiz hissettiğim kadar belki de biraz kendime acıdım. Kendi hayatıma birkaç gün misafir olmaktan öteye yapabilecek hiçbir şeyim yoktu zira.

Sıcağın biraz daha arttığı ve yazlıkçıların uyanmaya başladığı saatlerde Bağla rampasının eteğine geldim. Ilgın plajına inip, bisiklet elde Camel Beach’ı kat ederek Ortakent'e geçtim. İstikamet Bodrum diyerek Dilek yokuşunu sardım. Buraları hızlı geçiyorum zira eve erken döneceğim diye öğlene balık hazırlayan Hülya'nın benim rota değişikliğimden haberi yoktu. Ben de balıktan habersiz, geleli 3 gün olduğu halde göremediğim adaşlar Levent Sevil ve Obalar'ı ziyaret etmek üzere Bodrum’a yanlarına gittim. Hastane kavşağı üzerinde bulunan Meat Burger ve Bodrum Bisiklet iç içe iki dükkan. Meat zaten bir buluşma noktasıydı ama Bisiklet dükkanı bunu pekiştirdi. Birkaç bisiklet müşterisi dışında dükkana giren çıkan pek olmadı. Kapının önünde çay kahve içen esnaf gibi bekledim ben de onlarla bir süre. Ardından Seçkin'in ofise uğramak üzere tekrar bisiklete atladım. Biz otururken Mesut da bisikletimi elden geçirmiş, yıkamış, fren vites ne varsa kontrol etmiş. Hemen fark ediyor. Yoksa Oasis'in arkasına yükselen rampaları biraz zor çıkardım.


Seçkin yine seni ben bırakırım, bu sıcakta gitme deyince orada da oturdum uzatmalı. İşini gücünü yaptı, yazışmalarını bitirdi. Öğleden sonraydı benim bisikleti arabanın üstüne kondurup doğru Yaka'ya sürdük. Sağ olsun hiç üşenmiyor. Hatta yanımda gelip turu uzattığıma bozulmuşsa Hülya'yı yumuşatırım diye destek verip gitti. Hülya'nın öğlen için düşündüğü balıklar akşam yemeğine kısmetmiş meğer. Gerçi bizim akşam yemeklerimiz erkendir. Gençliğimde saat 21:00'de sofraya oturduğumuz günleri hatırlıyorum da şaşırıyorum. Şimdi 17'de en geç 19'da akşam yemeğine oturuyoruz. 19:30 dedin mi sofradan kalkılır. Gece uykusunu derin yaşamamın nedenini buna bağlıyorum. Rakılar da gelince sofra tam oldu. Sonra da Ece katıldı bize...

Kaplumbağa üstü bisiklet

Bu arada Seçkin kadar Ece'nin arkadaşlığından da bahsetmek lazım. Hülya ile birkaç yıl beraber çalıştıktan sonra işten ayrılıp Balat'ta Küçük Ev diye bir kafe işletmişlerdi bir arkadaşıyla. Severek yaptı. Biz Bodrum'a taşındığımızda da bağlantıyı hiç koparmadı. İstanbul ziyaretlerimizde de buluşur sohbet ederdik. İçinde Hülya'nın da olduğu o bir grup arkadaş benim gözümde zaten bir kadın çetesi. Hülya, Ece, Ezgi, Gülşah, Sema... Şartlara göre pozisyon almayı, hayatı idare etmeyi, başa çıkmayı bazen onlardan örnek alıyorum. Geçtiğimiz yıllarda Ece, Hülya, Ezgi atlayıp İtalya'ya gitmişlerdi. Birkaç gün kız kıza tatil yaptılar. Böyle şeyler organize etmelerini, spontane programlar yapmalarını seviyorum. Bodrum'a bizden bir yıl sonra taşındığında Ece de ailemizin bir parçası oldu. Bugün İstanbul'daysam Hülya'nın Bodrum'da yalnız olmadığını biliyorum.

Gelelim Perşembe gününün şahikasına. Amsterdam'dan Bülentler gelmiş! Hem de kesin dönüş yaparak. Akşam için bizi davet ettiklerinde elbette kırmadık. Neredeyse 2 yıldır görüşmüyorduk ve benim de pek zamanım kalmamıştı. İstanbul'a dönecektim. Pınar ve Bülent, oğulları Uzay ve Mercan Bodrum'a yine bizden bir yıl sonra taşınmış fakat başta çocuklarının geleceklerini düşünerek Amsterdam'da yaşamaya karar vermişlerdi. Gidişleri büyük boşluk doğurmuştu bende. Yine Bodrum'dan Ankara'ya taşınmış arkadaşı Cevat ile birlikte şarap ve yemek üzerine konuşmak, film eleştirisi yapmak ne bileyim kitap filan önermek üzere bir araya gelmek benim iple çektiğim bir şeydi. Önce Cevat Ankara'ya sonra Bülentler Amsterdam'a taşındılar. Önceden tanıdığım fakat dostluğumuzun Bodrum'a yeşerdiği Bülentlerin yeniden Bodrum'a dönmüş olmaları benim için müjdeydi.

Mutlaka daha başka nedenleri de var ama Bodrum gibi bir iklimden Amsterdam gibi gri kasvetli bir yere geçmenin onlara iyi gelmediğinden bahsetti kısaca. Çocuklar sürekli hasta olmuşlar. Restorancılıktan gelen ve bunu iyi bilen biri olarak Hollandalıların farklı bir yeme içme alışkanlığı olması, bilinmeyen yerden gelen bir soru gibi olmuş. Adamlar bizim gibi öğle yemeği için çıkıp restoranlara oturmuyorlar bayağı sefer tasları var banka oturup sandviç kemiriyorlar diye anlatmıştı. Ve tabi diğer taraftan insan eşini dostunu rakı muhabbetini vs. özlüyor. Kültür farkı da bir noktada kendini fazlasıyla hissettiriyormuş. Farklı iletişim biçimi, espri anlayışları filan devreye girince iyiden iyiye kopmuş ipler. Yeni evlerinin bahçesine yayılıp, gün batımında mangalda köfte ve rakı ile onlara hoş geldiniz demiş olduk. Bazı şeylerin eskisi gibi olacağını bilmek insanı rahatlatıyor. Gönül ister ki Cevat da Bodrum'da olsun...

Son güne dek İstanbul dönüş biletimi almamıştım. Arada Seçkin başta olmak üzere hafta sonu da kal isteği ve baskısı arttı. Böyle durumlarda benim aklım annemle babamın başında kalan kardeşime gidiyor. Fazladan iki gün daha kalacağım demek biraz da ona gol atmak gibi olacağından vicdanım el vermiyor. Bir de bu refakat meselesini biraz da hassas bir terazide tuttuğunu hissediyorum. Zira hem refakat uzadıkça psikolojik olarak etkileniyorsun hem de sürdürmesi gereken bir işi var bu refakat takvimine göre hareket ediyor. Benim fazladan iki gün kalmam demek onun hareket planlarını bozmak anlamına geliyor. Bir türlü bir araya gelemediğimiz Levent adaşların ısrarıyla dönüş biletimi cumartesi öğlen uçağına aldım. 200TL farkla kimseyi kırmamış oldum.

Cuma sabahı bir son gün turu yapayım diyerek vurdum kendimi Yalıkavak rampasına. Zirvedeki değirmenlerle birlikte koyu izledim biraz. Soluklandıktan sonra saldım kendimi aşağı. Yalıkavak Gümüşlük arasındaki yolu çok severim. Kıyıyı takip eder denizi gözden kaçırmazsın. Yaban kekiği kokusu özellikle Geriş tarafında burnuna çarpar. Battı-çıktı ve virajlı yollar sürüşü tansiyonlu kılar ki yol enerjisini buradan alır sen de hissedersin. Koyunbaba'yı Gümüşlük'e bağlayan son rampanın tepesi ile Gümüşlük Limon arası şiir, şarkı yazılır. Benimkisi “şimdilik hoşça kal” diye başlayan bir iki dize olurdu sanırım. Sahile varıp kafeye oturduğumda kafamda kurcaladım. İyi bir şarkı yazarı değilim ama çay çok iyi geldi.

Gıcıman Sokak Seçkin ile aramızda bir parola gibi oldu.

Bu gelişimde neredeyse hiç fotoğraf çekmemişim.

Geçen gün uğrayıp bulamadığım Çetin abi bu sefer yerindeydi. Soda ayran molamı da orada verdim. Tabi genelde konu annem ve babam oluyor sorulduğu için. Kimle konuşsam özellikle benzer durumu yaşamış olanlar, bunun kaçınılmaz olduğunu ve sabırlı kalmamız gerektiğini söylüyorlar. Beterin beteri var diyebileceğim hikayeler dinledim. İnsanların sabırlarının nasıl kırıldığını, vazgeçebildiklerini okuyorsun zaten. Genelde hayırsızlıkla suçlanıyorlar ama haklılar bir taraftan. Hasta bakmak zor. Hem de çok zor... Bunu çok iyi biliyorum en azından... Kimseyi hastalarıyla ilgili aldıkları kararlar için suçlamamak lazım.



Akşam ise kendimizi kalabalık bir grupla Berk Balık'ta bulduk. Berk Balık'ı severim. Kışın Mahmut Kaptan'da servis veren Bülent yazın burada çalışıyor. Sevdiğim insanlar da masada olunca, hem huzurlu hem de dönüyor olmanın da psikolojisiyle hüzünlü ve bir daha ne zaman dönerim sorusunun cevabını bilmediğim için de çaresiz hissettim. Bunları düşünedurayım durgunlaşmışım, Seçkin iyi olup olmadığımı sordu ara ara. Sofra kalabalık olunca masanın farklı köşelerinde başka başka muhabbetler döndü tabi. Biraz ondan, biraz bundan derken güzel içtim... Birer kadeh Hülya'ya, evimize, bisikletime yuvarladım. Hafta böylece başladığı gibi bitti...


2 Temmuz 2019 Salı

2012'ye mektup

Sabah saatin kaç olduğunu merak edip telefona baktığımda gördüm Temmuz'un birine uyandığımı. Özel günleri hatırlamakta (belki de ret ettiğimden) pek iyi değilimdir ama hayatıma bir sürü şey katan güncemin doğum tarihini atlayamam. 1 Temmuz 2012... Tam 7 yılı geride bırakmışım. O kısacık ilk yazıyı okuyunca, ileride neler olacağını bilmeden, yazılı bir yolculuğa çıktığımı anımsadım. 2012'ye bir mektup yazsam, kendime başardığını müjdelerdim gelecekten. Bazen eski yazılarınızı dönüp okuyorum diyen mesajlar alırım, arada ben de göz atarım. Hele ki İstanbul'da da 7 ayı geri bıraktıktan sonra bu epey anlamlı oluyor. İnsan nelerden kaçtığını yeniden görüyor. Gönül isterdi ki bu yazıyı Yaka'da verandamda oturup kaleme alayım. Arada vadinin üzerinde uçup, yeni hayallere dalıp çıkarak mola verip, yepyeni kelimelerin etrafında dolanmak daha hoş olurdu. İstanbul'da durum biraz değişiyor tabi.

Bu vesileyle Yaka'yı görmüş olayım.

Hayal kurmak için harika bir yer de yaşıyoruz.

Bodrum'a taşınmadan evvelki ben olmadığım bir gerçek. Beni o zaman ağır ağır sıkıştıran meseleler de bugün yerini başka şeylere bıraktı. Ne bileyim, iş yetişti-yetişmedi, mesaiye kaldım, eve yetişeceğim, otobüs kaçtı, park yeri bulamadım, trafik var, taksi yok gibi bünyeyi ağır tahrip eden gerginlikler bugün hayatımda yok. Bu günce sayesinde kendimi dönüştürmeyi, yavaşlatmayı başarmışım. 2012'deki kendime bunu illa ki yazardım...

Yaka'da ilk zamanlarımızdan.

Üzerimdeki tüm gereksiz ağırlık ve kabuklardan sıyrılmakla birlikte son 7 aydır yine büyükşehirde olmanın yarattığı bir yorgunluk var tabi. Bunu hasta bakmaktan ayrı tutuyorum. Evet, 7 aydır anne ve babamın sağlık sorunları nedeniyle buradayız. O başka bir yorgunluk. Zira anne ve babamın rutinlerini değiştirmeden, alışkanlıklarına uymaya çalışarak zaman geçiriyoruz. Kurduğun düzenin dışında bir çizgi tutturmaya çalışmak kolay değil. Asıl beni zorlayan da bu galiba. Mesela bizim hayatımızda herhalde bir on yıldır televizyon ve gazete yoktu. Hep zehirliydi, zaman hırsızıydı. Üstelik ülkenin bugün geldiği yer dikkate alındığında maruz kalınan geçmiştekinden çok daha zehirli. Bundan ne yazık ki kaçamıyorum.

Bu fotoğrafı buraya eklerken yine gözlerim doluverdi.

Sadece bu değil. İstanbul'da kaldığımız ikinci adres Mecidiyeköy'ü de katarak -ki Hülya'nın Bodrum'a taşındıktan sonra kapatmadığı evi- anlatmak gerekirse değişen alışveriş alışkanlıklarımızı da yorucu buluyorum. Bodrum'da sebze meyveni pazardan, yumurta, süt, tereyağı gibi ürünleri köyden alıyorken yeniden ambalajlı ürünler tüketmek bedeni epey yoruyor doğrusu. En azından bağırsakların bile farklı çalışmasından anlayabiliyorsun.

Bodrumlu hayatımdan öğrendiğim beden yorulması bambaşka bir şey. Toprak çapalamak, odun kesmek, istiflemek, verandayı yıkamak, ev temizliği ve bunun gibi şeyler. Bir de İstanbul'dan Bodrum'a gitmek üzere yaşamıma soktuğum ve bir daha çıkarmadığım bisikletle pazar alışverişi yapmak ki 15 - 20 kilo ağırlıkla 3 km'lik bir yokuşu tırmanıyorum, insanı iyi yoruyor. Eh biraz da keyfi olarak yaptığım bisikletli geziler bazen günde 7-8 saati bulan turlara dönüşüyor. Eve turşum dönüyor.


En sevdiğim beden yorgunluğu ve ödülü

Bahçe işlerinden sonra verendada dinlenirken

Hayatımız, yaptıklarımız, yapacaklarımız orada bizi bekliyor.

Aşağıdaki videoları Yaka'daki kimi günlük trafiğimizi anlatmak adına ekledim.






Bazen de zihnin yorulur. Komşun çıkar bir şey der, ne bileyim aniden peyda olan bir durum çıkar, yorar. Elektrik kesilir, susuz kalınır. Sivrisinekler verandaya adım attırmaz, içeride sıcaktan yorulursun. Ama saydığım tüm bu yorgunlukları seviyorum. Zaten sevmesem sadece katlanıyorumdur. Aynı 7 aydır İstanbul'daki gibi...

Bisiklet, Bodrum'da kazandığım kimi alışkanlıklarımı kaybetmemek adına çok işe yarıyor doğrusu. 6 kilometrelik Bebek-Mecidiyeköy arasını 20 ila 70 kilometrelere çıkardığım oluyor. Sanırım bunu da yapmasam kendimi unutacağım. Farklı rotalar kat edip, İstanbul'da hiç bulunmadığım yerleri görmek bana iyi geliyor. Ah bir de bir yol arkadaşım olsa! Bir sabah evden çıktım ve kendimi Şile'de buldum. O yolculuk bana elimdeki bir işin tasarımını çözmeme yardımcı oldu diyebilirim. Böyle boşluklara çokça ihtiyacım var. Bodrum'da en sevdiğim, sabahın köründe 30-40 km pedal çevirip, eve dönünce işimin başına oturmaktı. Ocak ayından beridir resmi olarak çalışmıyor olsam da elimde hala yapacak işler var. Doğru hareket edersem düzenli bir gelire dönüşebilir bile. Kendi geleceğim için de planladığım, atmak istediğim adımları, şu ana dek içinde bulunduğum şartlardan bir disiplin altına alamadım.

Bir baktım Şile'deyim.




İstanbul'daki makam aracım. Hiç bir taşıta gerek duymadan hen işimi bu ufaklıkla görüyorum. 

Köprüyü geçmek zor olmuyor mu diye soruyorlar :) Köprüyü kullanan kim!

Yorgunluğunu güzel manzaralara bakarak atarsın.

Bilgisayarım önde, İstanbul'da kullandığım tüm eşyalarım arkada orası senin burası benim dolaşıyoruz.

Havaalanından bisikletle gelip Beşiktaş'ta rakıya oturmuştum

Pek öyle işaretlere inanan biri değilim. Uzaya enerji göndermek, dua etmek, totem yapmak gibi veya ottan, taştan, karttan, yıldızlardan anlam çıkarmak bana göre bir şey değil. Hayatın akışını kabul eder ve getirdiği iyi kötü her şeyin benim için olduğuna inanırım. Mesela kırılma noktası diyebileceğim kanser, kabullendiğimden ötürü bana Bodrum’da bir yaşam hediye ettiğine inanırım. Ama kabul zaman alır. Bu sefer 7 ay kadar sürdü. İşsiz kalmak kulağa kötü gelse de bugün bana, anne ve babamla ilgilenmem gereken zamanı tanıdı. Zira belli bir yaştan sonra her şey ziyaretlerle sınırlı kalıyor. Demek istediğim kendi yaşam mücadelemize düştüğümüz anda ailemizi nadir görmeye başlıyoruz. Hatta çoğu zaman bir iki telefon konuşması yetiyor sanıyoruz. Hastalık gibi sevimsiz bir nedenle de olsa kısa ziyaret ve telefonlara sıkıştırdığımız zamanı şimdi geri alıyoruz gibime geliyor. Birbirimizi yeniden keşfediyor, bugüne dek birbirimizi anlamayıp kırdığımız şeyler onarıyoruz. Tam bir arınma.

Babamla - 2017

Bu arada haziran ayının yazısını atladım. Yine anne ve babamın sağlıklarıyla ilgiliydi. Değişen durumları kaydettiğim notlara ara ara bakınca aslında birbirinin benzeri şeyler yazdığımı gördüm. Çoğu da negatif şeylerdi. Yani Nisan ayında yazdığım Kapan isimli yazının hala güncel olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. O günden bugüne değişen ise anne ve babamın hastalıklarının biraz daha ilerlemesi oldu. Önünde duramayacağımız, durduramayacağımız süreci kabul ediyoruz artık.

Annem Yalıkavak'ta otururken onu bisikletimle ziyaret ederdim. 2016
Annem de bize gelirdi. 2016

Hayat zaten seni kabule itiyor. Duruma alıştırıyor. Önceleri sürekli bir burun sızısı ile dolaşıyor ve gözümüzdeki yaşı kendimizden bile gizliyorduk. Zamanla her şeye alıştığımızı görüyorum. Bu belki de bizi başka bir aşamaya hazırlıyor, bilemiyorum ama en azından baban/annen nasıl sorularını daha kısa ve kolay yanıtlamama yardım ediyor. Cevaplar sadeleştikçe de yükün hafifliyormuş gibi hissediyorsun. Başını kaldırıp etrafa bakınmak için verilmiş bir fırsat gibi. Bir süredir iş bulmak, para kazanmak için hiçbir şey yapmadığımı düşünüp, yeni bir şey doğurmaya hazırlanıyorum. İçimdeki ses "hiç bu kadar boşlamamıştın" diyor. Uzun süredir bu sesi de duymuyordum doğrusu.

Yedi ay sonunda, annem ve babamın yanında iki gün arayla nöbetleşe kalmanın en doğru formül olduğuna kanaat getirdik. Birer gün kalmak, bekleyenlerimizle geçirilecek süreyi epey daraltıyordu. Zira insan eşi ve çocuklarıyla vakit geçirmek istiyor. Yeğenim babasına en çok ihtiyaç duyduğu yaşlarda mesela. Arada şahit olduğum telefon konuşmalarında, umutsuz bir sesle akşama gelip gelmeyeceğini soruyor. Ben de ne yalan söyleyeyim eve gitmek ve her anı Hülya ile kırıştırarak geçirmek istiyorum. O yüzden bir akşam evimde olmak yetmiyor bana. Aramızda espridir, evlendik ama hala kavuşamadık diye. İstanbul’da çalışırken ki uzun mesailer, ikimizin arasındaki derin uçurumlar sayılırdı. Öyle ki işten sabaha karşı gelip o uyurken yanına kıvrılıp yattığım, uyanmadan da kalkıp işe gittiğim olmuştur. Bodrum’a taşındıktan sonra da bu durum ne yazık ki başka bir şekilde kendini gösterir oldu. Zira İstanbul’a artan sıklıkta geliyor ve nedensiz uzayan sürelerde kalıyordum. Bir hafta diye gittiğim ama hiç yoktan iki (bazen üç) hafta sonra döndüğüm az olmamıştır. Bu da öyle dengesizlik yaratıyordu ki, Bodrum’a döndüğümde hep Hülya’nın İstanbul serüveni başlıyordu. Bu salınım bazen öyle oluyordu ki birbirimizi 3 hafta ıskalayabiliyorduk.

Onu hep çok özlüyorum. Yanımdayken bile... Yalıkavak 2015

Diğer taraftan, annem ve babamın yanında iki günden fazla kalınca da psikolojilerimiz etkilenmeye başlıyor. Yaşamayan bilmediğinden söylediklerim şımarıklık gibi gelebilir. Sonuçta biz de etten, kemikteniz. Nitekim yaşadığımız stres ve gerginlik kardeşimde kas spazmlarına bende de cilt tepkilerine neden oluyor. Daha iki üç yıl evvel Bodrum’da kapısını çalıp çaya geldim dediğim annemin zihninde siliniyoruz. Kanserinin ve ağrılarının ikiye katlayıp küçülttüğü babamı dimdik ayakta hatırlıyorum. Şimdi böyle gördükçe her şey gerçekten ağır geliyor. Ağrısını dindirmeyi başardığımızda yanılıp durum değişti sanıyoruz ama babamın da bizim gibi düşünmesi bizi hemen kendimize getiriyor. Çünkü her şeyin normale döndüğünü, iyileştiğini düşünüp yeniden işlerinin başına geçmeye çok meyilli. O noktada da bize ihtiyacı kalmadığını sağ olsun ziyadesiyle hissettiriyor. Bu durumda, ona gölge olup gizlice kontrol edip kollamamız şart. Çünkü sandığı gibi normale dönmüş bir durum yok ortada. Hayata tutunmak için iyileşmeyi istemekten daha iyi bir ilaç yok bunu çok iyi biliyorum. Yaşamı boyunca çalışmış, hareket etmiş birini o ağır kimyasal ilaçlar dahi olsa tutamıyor. Dükkâna inmek, birtakım işleri halletmek, eş, dost arkadaşlarını görmek iyi geliyor ona. Eh tabi buna bir de hasta bencilliğini bir kez daha ekliyorum. Kendini iyi hissettiği anda adımıza kararlar alması, bizim kendi hayatımız yokmuş gibi davranmasına eskisi kadar bozulmuyoruz. Mesela dokunulmasa bir şey olmayacak anahtarların sürekli düzenlenmesi gibi bir iş, başta birader olmak üzere konsantre olmamız gereken ve yaşamımızı ilgilendiren durumlardan daha önemli sayılabiliyor. Durup dururken doğan minik krizlerle boğuşurken buluyoruz kendimizi. Anahtar düzenleme örneğinden hareketle artık karışanlar mı dersiniz, kaybolanlar mı bazen tek derdimiz bahçe ve evin kapılarını gece nasıl kilitleyeceğimiz oluyor. Neyse uzatmayayım… Galiba Haziran yazısını da böylece tamamlamış oldum.

Sırada ne var bilemiyorum elbette. Tıpkı o ilk yazımda da olduğu gibi. O gün bugündür tüm yazdıklarım, hayatımda sürekli bir şeylerin değiştiğini, hiç değiştiremeyeceklerim olduğu kadar değiştirmeye gücüm olacaklardan da haber veriyor. Sabah uyanıp da 1 Temmuz olduğunu görünce bunun tıpkı o zamanki gibi yeni bir başlangıç olduğuna inandım. Bugünden itibaren hayat yeniden kırılıyor. Yine iyi ve kötü şeyler beni bekliyor kabul edeceğim. Zira hayat devam ediyor... 2012'deki ben! Bunu hiç unutma olur mu?

9 Haziran 2019 Pazar

Evde tatil

Bu yazıya başlık düşünürken kendi evimizde tatil yapacağımız gerçeği çarptı yüzüme. Zira birader çıkıp da "4-5 gün git evine, dinlen" demese Bodrum'a dönmek bizim için uzak bir hayaldi. Birkaç günlüğüne bile olsa evimizde uyanacak olmaktan duyduğum mutluluğu tarif edemem. Zira nefeslenmeye ihtiyacımız vardı. Dışardan bakanların kimi evini özleyen bir adamı, kimi de 6 ayın sonunda yorgun ve sıkılmış bir evlat görüyor. Sosyal medya üzerinden iletişim kuran tanıdık tanımadık insanlardan anlıyorum bunu. İkisi de doğru. Epey bunaldım. Psikolojik destek almamı öneren de oldu, evimi özledim dedim diye şımarık bulan da.

Yaşadığımız süreç kardeşimle birbirimizi yeniden keşfetmemize yaradı.
İstanbul'da ondan iyi arkadaşım yok.

Madem Bodrum'a gidilecek vakit geçirmeden biletlerimizi aldık. Bayramda gitmekten özellikle kaçındık zira çekilmez bir kalabalığın içinde olmak istemedik. Kendine tatil alan ama her şeyi satın almış gibi davranan büyükşehirlilerin mutsuzluklarını öfkeyle kustuklarını defalarca görmüş ve yazmıştım. O yüzden en güzeli kendi tatilimizi Bodrum daha boş iken yapalım dedik.

Tatil diyorum çünkü 6 güne ne sığdırır, neler sıkıştırırız hiçbir fikrim yoktu. Gidip görene dek bizi neyin beklediğini de bilmiyorduk zira yapılacaklar listemiz zaten kalabalıktı. Boyadan tutun da bahçe işlerine, soba borularının temizliğinden, su problemini çözmeye kalem kalem yapılacaklarımız vardı. Bodrum'a gidişimizi bu yüzden izinden saymak yanlış olmaz.

Havaalanından Bodrum'a yüzümüz gülüyor.

25 Mayıs günü öğleden sonra Bodrum'daydık. Beni ilk bulan hep kekik kokusu olmuştur. Yine öyle oldu. Bu daha girişinden evimde hissettiriyor beni. Havaalanından Bodrum'a kadar tüm reklam panolarını ezbere bilirim. Bisikletle buraları dolaşan bir grafik tasarımcı olmanın doğurduğu bir durum. İşte şimdi otobüsle geçerken nelerin değiştiğini o panolardan keşfetmeye başlamak, garaja dek vakit geçirdiğim bir oyun sayılabilir. Mesela bir süredir kapalı olan Kervansaray, Duja otel olmuş. Yol üstü kimi işletmenin tabelaları yenilenmiş. En büyük değişimse Torba kavşağındaki yeni otogar inşaatıydı. Kabaca ortaya çıkmış.

Garaja varır varmaz küçük bir alışveriş yapmayı planlamıştık. Çünkü İstanbul'a gitmemiz gereken her durumda buzdolabını boş bırakırız. Tecrübeyle sabit ilk zamanlarda çöpe attığımız çok şey olmuştur. Çalışıyorken ofisten sık sık İstanbul'a çağırılıyor, bir hafta diye gidiyor ama bazen iki, üç hafta kalıyor ve aslında Bodrum'da bile çözülebilecek işleri ofiste çözüp dönüyordum. Dönüşte dolaptaki el değmeden çürümüş sebze ve meyveleri neye feda ettiğimi sorguladım hep. İstanbul'a gitmeyi hiç sevmedim burada yaşamaya başladıktan sonra. Özel bir durum olmadıkça da gitmemeye gayret ettim. Kaldı ki kışın rüzgarlı hatta fırtınalı havalarda uçmaktan yerleşen uçak tedirginliğim de var artık.

Orçun, hoş geldiniz telefonuyla bizi kahve içmeye davet etti. Merkezde, kalede çalışan kardeşinin yanındaymış. Planı biraz değiştirdik biz de. Yolda başka arkadaşlarımızla da karşılaştık. Gülümseyen mutlu yüzler görmeye ne kadar hasret kaldığımı anladım. Daha da güzeli durumu bildikleri halde kimse babamın nasıl olduğunu sormadı. Hatta önümüzdeki 6 gün boyunca da bu soruyu duymadım. Güzel çünkü sürekli aynı şeyleri anlatmaktan da yoruldum galiba. Bebek dışında olduğum anlarda da gündem hep babam oluyor ister istemez. Yürürken, bisiklete binerken, kafede, rakı masasında durum değişmiyor. Karşılaştığım olsun, masaya oturan olsun babam nasıl diye soruyor ister istemez. Bodrum'da şu ara karşılaştığım tanıdık, arkadaş vs hepsi ama hepsi sadece bana ve kardeşime kolaylık ve sabır dilediler. Böylece üzerimden bir zar sıyrılmış oldu.

Oğuz kalede çalışmaya başladığından beri Orçun ile yaşamaya başladı. Kısaca bir numara sakinleri olarak artık 4 kişiyiz. Oturduğumuz ev iki ayrı girişi olan tek bir bina. Toplamda 4 oda 1 salon. Evi tutarken kira boyumuzu aşınca ev sahibimiz tek katı tutmamıza razı gelmişti. Bir nevi 2 oda 1 salon kısmını kiraladık denilebilir. Yani suyu, elektriği, termosifonu vs alt kat ile ortak. Biz taşındıktan bir müddet sonra alt kat depo olarak kullanılmaya başladı. Bir ara sitede çalışan Necdet Abi için öğlenleri dinlenme mekanıydı. Akşam üstleri bira alır kimi zaman Necdet abiyle biramızı içerdik. Derken yine ev sahibimizin akrabası Orçun geldi. Biz onu, o bizi sevdi. Sanki evi birlikte tutmuş, birlikte yaşamaya karar vermiştik. Bu herkesin yapabileceği bir şey değil. Orçun olmasa başka birine alt kat verilir miydi bilmiyorum ama eminim ortak kullanım tartışmaları yaşanır, saatler, tesisatlar ayrılırdı. Mesela aşağı inip evini toplamışlığımız, bulaşığını yıkamışlığımız vardır. O da evin bize ayrılan kısmına dilediği gibi girip çıkabilir. Çat kapı komşuluktan çok aile gibiydik. Komün bir hayat kurduk da denilebilir. Ki bundan da ayrıca mutluyuz.

Alışverişi tamamlayıp eve vardığımızda bizi karşılayan ilk şey kurumuş ayrık otları oldu. Bahçeye girilip çıkıldığı dağılmış yer taşlarının durumundan anlaşılıyordu. Yenilenen sokak aydınlatmalarının kabloları yüzeyde unutulmuş, geçen sene ektiğimiz saz ve pampas sökülmüştü. Bizim bahçeyle sınır arsayı ayıran çit bitkisi de duvar olmuştu. İlk karşılaşma için iç burucu şeyler. Bir de bunca zamanın yaptıklarına bakmak lazımdı. Eve girmeden verandaya çıktık. Sarı ince bir tozla kaplı masa, bank, sandalye ve yer karoları renklerini tamamen kaybetmişti. Mühendislik harikası örümcek ağları köşeleri öyle bir örmüş ki birkaç gün dertlerimizin sadece bu olacağını düşündüm. Belki bir zarımdan da burada kurtuldum.

Biz bıraktığımızda küçük bir bostanımız vardı

İçeri girince önce tozlu bisikletime merhaba dedim. Üzerinde hala Antalya-Bodrum bisiklet turunun çamuru vardı. İstanbul'a öyle apar topar gitmiştim ki temizliğe vakit kalmadığını hatırlıyorum. 6 ay sonra döneceğimi nereden bilebilirdim ki! Salona girince de evdeki nemin ağır kokusu karşıladı bizi. Bu kadar uzak kalacağımızı bilmediğimizden havalandırma deliklerini açmamıştık. Kanatlı karıncalar geleneksel göçlerini biz gelmeden tamamlamışlardı. Yerdeki binlerce kanat bunu anlatıyordu. Birkaç semirmiş kakalak kaçıştılar banyoya girince. Musluk ağızları ve sifon kireçlenmiş verimsiz çalışır hale gelmişler. Özellikle son iki gün dökme su ile tuvalet temizliğini yapacaktık. Dışarıda gördüğümüz fantastik örümcek ağları içeride de köşeleri tutmuştu. Gece karşılaşıp yakalayamadığımız bir parmak uzunluğundaki çıyan ne oldu sonra hala bilmiyoruz. Keşke derdimiz sadece hep bunlar olsa.

Örümcekler çok iyi çalışmış

Nem, küf ve rutubet olarak görünür hale gelmiş ki bundan genelde etkilenen en çok -kıyafeti geçtim- elektronik eşyalar oluyor. Bu evin de demirbaşı bilgisayarım. Açtıktan kısa bir süre sonra kapandı ve bir daha da açılmadı. Nemden etkileneceğinden korkmuştum, korktuğum da başıma geldi. Daha önce 2-3 hafta evden uzak kaldığımızda birkaç kez klavyemin bozulduğu olmuştu. Bu tip durumlarda Bodrum'da hızlı dönüş alabileceğim pratik bir yer bilmiyorum. Zira yapmayı planladığım pek çok şey vardı. Mesela işlerimi sunabileceğim bir dosya hazırlamak, birileriyle iletişime geçmek ve biraderin beklediği kimi işi tamamlamak gibi. Görünen o ki burada da çalışamayacaktım. Kendime "Bırak zamanın tadını çıkar, şunun şurası 6 günlüğüne geldin!" diyemeyecek kadar uzun süredir işsizim. Zamanın tadını çıkarmak artık mecburiyettendi.

Ertesi sabah uyanır uyanmaz kendimi turuncuya boyalı manzaranın karşısında buldum. Burada uyanmak en sevdiğim şey. İsten güneş tüm parlaklığıyla doğsun ister gri mavi bulutlar yağmur indirsin birbirimize karşılıklı bakmak hoşuma gidiyor. Benim onu gördüğüm gibi o da beni görüyor. Vadinin içindeki evler bitmek üzere. Korktuğum gibi manzaramızı bozmamış tam tersine güzel bir tabloya eklenen minik detay gibi durmuş. Bahçemize sınır arsaya da meyve ağaçları dikilmiş. Buna çok sevindim. Gerçi bu konuda yan komşu ve ev sahibimizin tartıştıklarını duyduk. Keşke olmasaymış... Bisikletimi çıkarıp tozunu aldım hemen. Minik bir tur yapayım dedim...

Bizim bulunmadığımız dönemde yan komşumuzun büyük tadilatlar yaparak yerleştiğini biliyorduk. Evlerimiz ikizdi ama büyük bir değişim yaratmışlar. Üç senede yapamadığımız her şey 6 ayda tamamlanmış, ev bambaşka bir şekle bürünmüş. Ev sahibi olmakla kiracı olmak arasında kalın bir çizgi var tabi. Duvarda hala çıplak tel ucunda sallanan bir ampulumuz var mesela. Bunca zaman benim bir şikâyetim olmadı doğrusu ama Hülya'nın böyle durmasını istemediğini biliyorum. Bahçemizden boz diye bahsederim hep. Göreceli büyük sayılabilecek bu alana kiracı olarak büyük yatırımlar yapacak denli varlıklı sayılmayız. Son iki senedir ufak tefek çiçekli bitkiler diktik ki açtıklarında içimize dolan mutluluğu anlatamam. Kabul koca bahçede düdük gibi kaldılar ama olsun, Bodrum'un doğası böyle, yavaş yavaş... Kaldı ki ben süslü bahçeden çok bir bostanımız olmasını daha önemli buldum hep. Kendi domates, biber, salatalığımızı yemenin yerini hiçbir şey dolduramıyor. İstanbul'a gitmeden hemen önce tanıştığımız komşumuz da domates, biber yetiştirmek istediklerini söylemişlerdi. Kabul etmiştik. Böyle şeyler hoşuma gider. Bahçene girer, selamlaşır muhabbet edersin ayaküstü, yardım gerekir koşarsın. Ne bileyim, çay kahve içersin. Hem biz buraya İstanbul'da kapı komşusunu tanımayan insanlar gibi yaşamaya gelmedik ki. Başından beri çocukluğumdaki o komşuluğun peşindeydim. Açık, yardımsever, iyi niyetli vs. Yakaköy'ü de zaten bu yüzden seviyorum. Her tanıdığım insan, doğduğum mahalledeki bir figür gibi.

Tadilatla birlikte komşu bahsi geçen bize sınır arsaya da bir sıra meyve ağacı dikmiş. Artık bakımsız bulduklarından mıdır, kendiliğinden mi olmuştur bilemem bostan için kullandığımız alanın yerinde yeller esiyordu. Ev sahibimizin eşi de -enişte- Şubat ayında 40 kadar ağacı arsaya dikecekti, dikmiş. Akşam ağaçları sulamaya geldiğinde muhabbet ettik biraz. Neden tartıştıklarını anlattı. Dedim ya keşke olmasaymış.

Temizlik sonrası dinlence

İçinde yaşamayınca ev de yaşamıyor. Bakmazsan o da hastalanıyor, çürüyor. Bu haliyle bile o kadar çok iş vardı ki elimizdeki yapılacaklar listesini şu bir iki güne sığdırmak olanaksızdı. Hülya da ben de nasıl hareket edeceğimize karar veremedik. Birkaç gün zamanımızın tadını çıkaralım diyerek pek çok şeye dokunmadık doğrusu. Lakin insanın içi kabul etmiyor. Ben verandayı Hülya içeriyi kabaca temizledik. Bu da bizi iyi hissettirdi. Evin ışığı geri geldi. Bu da gösteriyor ki nerede ve hangi koşullarda yaşarsak yaşayalım, altına girdiğimiz çatının ışığını veren biziz.

Hülya ile her yerde yaşarım

Eve dönüşümüzün ilk birkaç günüyle birlikte yeniden nefes aldığımı fark ettim. Uzun süredir tutuyormuşum galiba. Herkesi ve her şeyi ne çok özlemişim. Mesela Bodrum'a her inişimizde Seçkin "O koca şey indiyse aynı havayı soluyoruz!" diye mesaj atar veya telefon açar. Garajda bizi eve götürecek Yaka minibüslerinin şoförü Mehmet Abi veya Mesut ise piyango çıkmış kadar seviniriz. Eve varıp ilk anda verandadan baktığımda, havuzun yanında Tayfun Abi'nin minibüsünü görmek benim için hoş geldin mesajıdır. Ece atlar arabaya gelir, dalar içeri sımsıkı sarılırsın. Bahar "şekerler geldiniz mi?" diye yoklar. Levent Abi gelişimizi mutlaka rakıya bağlar ve haftalık organizasyon zincirini başlatır... Ertesi gün hele bir Bodrum Bisiklet Kulübü turu varsa ne ala -ki vardı- Özlediğim herkese sarılmak için kollarımı açabildiğim kadar açabilirdim.

BBK Bodrum Sahilleri Turu


Geldiğimizin ertesi günü Hülya ile evliliğimizin 3. yıldönümüydü. Kutlamalar için! ev müsait olmadığından Orçun'u da alıp Seçkinlere geçtik. Onlar da Ebru ile yeni evliler, katmerli kutlama yaptık denilebilir. Pizzamızı yedik şarabımızı içtik. Ebru ve Seçkin hediye olarak bize ekmek pişirmişlerdi. Bunu ömür boyu unutmayacağım. Biz ise onlara daha önce hediye edilmiş karafın birebir aynısını almışız. Çok güldük buna...

3. evlilik yıldönümümüzü coşkuyla kutladık

Levent Abi ile ertesi akşam Berk Balık'ta rakıya oturduk. Gün batımında burada rakı içmeyi seviyorum. Bu yıl katılamadığım 13. Gökova Bisiklet Turu'ndan önümüzdeki sene yapılacaklardan konuştuk. Sonra konu çocuklara, Duru'ya, işlere güçlere ve tabi babamla anneme geldi. Sanırım Bodrum'da kaldığımız sürece annem ve babam bir daha konuşulmadı. Ne bir sonraki gün Ali, Nazmi ve Levent'in ev sahipliğindeki Baçça'da ne de finali bizim evde yaptığımız rakı balık muhabbetinde.

Berk Balık'ta gün batımı

Resmen Bodrum'dayız


Kısaca şu rakı sofralarına da değineyim. Zira her şeye yeniden adapte olmayı kolaylaştırıyorlar. Ali, Levent, Tolga ve Nazmi balık tutmayı seven akıllarına estiğinde gidip koy temizleyen, çöp toplayan, mantar ve Ege otu avına çıkan aynı zamanda bisiklete binen, trekking yapan harika insanlar. Ali, Tolga, Nazmi doğma büyüme Bodrumlu. Neden balık tutmayı sevdikleri anlaşılabiliyor. Yanılmıyorsam Nazmi zaten Bodrum'un meşhur sünger kültürünün içinde büyümüş. 18 metreye tüpsüz dalıp dipte balığın gelmesini beklediğini anlamıştı bir kere. Peşinden gidersen balık zaten kaçar ama hareketsiz oturunca merak edip geliyorlar diye anlatmıştı. Hepsiyle bisiklet marifetiyle tanışmıştım ama onların ortak paydası balık. Tuttukları balıkları Nazmi'nin dedesinin bahçesinde pişirip yemeyi bir gelenek haline getirmişler. Baçça adı da buradan çıkmış. Neşeli, esprili ve güzel insanlar. Ne yalan söyleyeyim başından beri onları tanıdığım için mutluyum. Genelde her şeyi kendileri yaptıkları için bulaşıkları misafire bırakıyorlar ama ne ilk katıldığımda ne de bu ikinci davetlerinde elimi sürdürmediler. Salı akşamı Baçça'da oturma rekorunu kırmışız. Muhabbet o kadar güzeldi yani. Üzerimden bir zar da burada sıyrıldı...

Hayallerimizi yaşadığımız yerde, yuvamızdayız.

Son akşam bizde yapılan buluşma da Levent Sevil'in organizasyonu. Evi kabaca temizlediğimizden misafir ağırlamakta bir sıkıntı olmayacaktı. Zaten Levent Abi mezemizi, rakımızı biz alırız size salata kalır hiç zahmete girmezsiniz demişti. Ateş yakmayı özlemişim. Sabahki uzun ve bonus bisiklet turunun üstüne beni iyi hissettiren yegane şey de odun kokusu oldu zaten. Ateş yandı, eş dost gelmeye başladı. Bizim verandada muhabbet gerçekten güzel oluyor. Dostlarım neşeyle rakılarını yudumlayıp sohbet ederlerken yeniden evimde olduğum için şükrettim. Ertesi gün yola çıkacak ve bir daha ne zaman döneceğimizi bilmiyor olsak da...

Gün doğumu kadar, batımını da izlemesini seviyoruz. Her gün yeni bir hikaye...

Bodrum'da kaldığımız 6 günün 3 günü bisiklete bindim. Zaten geldiğimizin ertesi günü hemen kendimi vurdum yollara. Havalar ısınınca Bodrum'da bisikletseverler pedal keserler. Bunu unutmuşum. Yoksa sevdiğim pek çok insanı Bodrum Bisiklet Kulübü'nün Bodrum Koyları Turu'nda görürüm sanmıştım. Kısmet değilmiş. Günün ikinci yarısı Seçkin'le çevirdik pedalları.

Bir gün arayla ikinci turu da solo yaptım. Etrafta neler olup bittiğini görmek, keşfetmekti amacım. Bodrum dolmadan yarımadanın kuzey yarısını dönüverdim. İnşaatlar sürüyor, bir hafta sonra bayram o yüzden işletmelerde de hazırlıklar devam ediyordu. Bodrum'un betonla kemirilmeye devam ettiğini izledim. Elbette denize de girdim. Zira sıcak bir yandan, bacaklara yüklediğim mesafeler bir yandan acısı denizde çıkardı. Girdim çıktım ben de...

Solo turunu ilk durağı Torba'da kahvaltı
Gündoğan'dan Kızılburun'u tırmanarak Yalıkavak'a geçtim
Gümüşlük, Mutlu'nun Yeri
Gocadın be Coka



Sonuncusu için Seçkin ile Bitez bağ arasında kısa bir tur düşünmüştük ama uyanamayınca günüm tamamiyle değişti. Vakti bol Memo bana katıldı ve spontane bir kararla Çamlık tarafından Etrim'i tırmandık. Bisiklet üzerinde de sohbet başka olur. Seçkin ile sürüşlerimizin yarısı muhabbetle geçer. Memo konuşmayı seven bir adam biz de bol bol sohbet ettik. Zira kaba bir hesapla birbirimizi yaklaşık 1 senedir görmediğimiz gibi bir hesap çıktı ortaya. Birbirimize ayıp etmişiz doğrusu. Buz gibi biralarla güne noktayı koyduk.

Memo ile bonus tur
Etrim köyü


Üç turun toplam 220 km uzunluğu, 6 güne sıkışan 11 duble rakı, 4 bira, saatler süren dost muhabbetleri, ateş çıtırtısı, 6 sabah güneşi, ara sıra kümelenen bulutlar, çeşmeden içilen su vs üzerimdeki tüm zarları atmama neden oldu. İstanbul'a her şeyden sıyrılmış, tertemiz ve yüzü gülümseyerek gitmeye hazırdım. Lakin bir dahaki sefere tatile değil evimde yaşamaya geleceğim!