9 Mart 2019 Cumartesi

Refakat güncesi

Yazıp yazmamakta epey tereddüt etsem de kaçınılmaz gerçek, beton bir duvar gibi önümüzde duruyor. Hayatıma dair günceme not düşebileceğim tek şey de bu. Ne Bodrum'dan uzak kalmanın isyanı, ne işsiz kalmanın getirip götürdükleri, ne de geleceğe dair hayaller, planlar veya atılan somut adımlar önem arz ediyor. Derin bir sessizlik içinde bağdaş kurmuş bekliyoruz. Bu sessizliğe dahil olacak son nefes için zaman inceden esen bir meltem misali saçımızı okşuyor. Babamın zayıf kemikli ellerinin saçımı okşadığını hayal edebiliyorum, elimden sadece bu geliyor. Belki biraz da nefesimizi tutuyoruz, nefes olsun babama diye...

Bu durumda çalışmak pek mümkün değil.

Önceki yazıda da söylemiştim, bir ara üçer gün paylaştığımız refakat nöbetlerini iki güne düşürmeye karar verdik. Zira 3 günden sonra ne enerji ne de sinir kalıyor. Sürekli bir silkelenme durumu. Mesela iki gün iyi dediğimiz baba, bir anda kötüye dönebiliyor. Son dönemde daha da derinde bir yerde kötüleşiyor. Her şeyin bu kadar hızlı ilerleyeceğini beklemiyorduk doğrusu. Şu an mücadele ettiğimiz tek şey ise ağrı. Ağrıya karşı eldeki olanaklar artık daha sık yetersiz kalıyor. O ağrı benim ve kardeşimin de ağrısı ne zamandır.

Her şeye rağmen moralimizi yüksek tutmaya çalışıyoruz.

Bu noktada annem de durumu zorlaştıran bir yerden gündeme dahil olabiliyor. Alzheimer nasıl tepki vereceğimizi bilmediğimiz bir hastalık. Akıl, mantık ve sağduyu karşılıklı özellikle iletişimde, daha doğrusu annemi sakinleştirmede çoğu zaman işe yaramıyor. Annemle kurmayı başaramadığımız köprü babamın ağrısı kadar iç burucu. Hissettiğim tek şey çoğu zaman çaresizlik bu aralar. Hasta bakmak üzere alınmadığından bizim kadar cahil ve durumun dışında kalmaya çalışan yardımcımız da işleri pek kolaylaştırmıyor doğrusu.

Birader, anne ve babam...
Hülya'nın sürpriz doğum gününden.

Mesela, hasta bakmak sadece ilacını ve özel yemeklerini vaktinde vermek değilmiş. Onlar ilaçlarını kafalarına göre almasınlar diye sabah dört buçuğa dek nöbet tutmak da değilmiş. Zira babamın, ağrısını dindirmek için dikkatli kullanması gereken haplarını, bizden gizli birkaç kez üst üste almışlığı var. Dert edip düzen kuruyorsun öğrendikçe. Hastalığa, durumuna ve evresine göre bilgin ve el yordamın derinleşiyor. Elinde doğup büyüdüğün annen ve babanın daha önce bilmediğin, dikkat etmediğin kişisel alışkanlıklarıyla da tanışıyorsun. Huysuzluklarına neden olan psikolojik durum için yapabileceğin tek şey tahmin yürütmek. Zira hastalık zaman zaman insanı kırıcı yapabiliyor. Kırılmamayı da öğreniyorsun. Fakat çok yoruluyorsun.

Her gün arayanlar, nasıl olduklarını soranlar var. Defalarca aynı bilgiyi vermek de yorucu. Verilen bilgi karşılığında önerilen alternatifleri dinlemek de... Bilmiyorum, iyi sayılabilecek hâl hatır sormalardan sıkılmak bizim de psikolojimizin normal olmadığını gösteriyordur, kim bilir? "Şunu yapın, bunu yapın. Babanızı rahat ettirin, aman annenizle ilgilenin!" veya "Niye Küba'ya götürmediniz?" diyene kızacak halimiz yok. "Amerika'da şu tedavi kesin çözümmüş, iyice araştırın bakalım!", "Koç hastanesi son evreden döndürüyormuş keşke oraya götürseydiniz!" daha neler neler... İnsan hepsine yetişemediği gibi kendini bir şeyleri eksik yapıyormuşçasına suçlu hissediyor.

Saat 4:30'lara kadar uyumuyoruz. Babam uyusa da tetikteyiz.
Babamı rahat ve mutlu hissettirmek için her şeyi yapıyoruz.

Fazlasını yapabileceğini, yardım edebileceğini düşünen dostlar en fazla farklı doktor, alternatif tedaviler veya kulaktan dolma bilgilerle geliyorlar. İyi niyetlerinden asla şüphe duymuyorum. Lakin üstelemeler, ısrarlar da iyice can sıkıcı oluyor. Özellikle TV'de her gördüğü doktorun söylemlerini aktarma derdinde olanlar. İşin aslını bildiğimden, ister haber bülteninde ister bir sabah programında olsun izlenen içeriği ciddiye almam mümkün değil. Keşke TV'de verilen bilgilerle kanseri yenebilsek, Alzheimer’e derman olsak...

Kulağımıza çalındığından biliyorum; bu üstelemeler karşılıksız kalınca kimilerince hayırsız evlattan sayılır olmuşuz. Mesela benim Bodrum'da yaşamam dert edinilmiş, birkaç fiskos dönmüş ardımdan. Bir o kadarı da kardeşimin peşinden... Dediğim gibi dostlarının iyi niyetlerinden, anne ve babamın sevdiklerinden zerre kadar şüphem yok. Zira yanlarında oldukça daha da net görüyoruz ki annem de babam da artlarında silinmez, parlak bir iz bırakmışlar. Ondandır ki TV ile ilgili olsun olmasın, kanser üzerine konuşan bir uzmana, Alzheimer ile ilgili yeni bir bilgiye rastlayınca sevenleri sarılıyor telefona.

Durumun bütünüyle farkında olup güzel şeyler söyleyenler de var elbette.  Babamın ömrüne ömür kattığımızdan bahsediyorlar. Bu yetiyor... Zira insan güzel şeyler duymak istiyor böyle durumlarda. Yüze bir tebessüm oturuyor, derin bir nefes alıyorsun, çok yardımcı oluyor mücadelende...

Uzatmayacağım...
Hayat devam ediyor, umutlar canlı tutuluyor, ümit yitirilmiyor belki ama yazıp yazmamakta tereddüt ettiğim gerçek başka bir şey söylüyor: Dört ay evvel doktoru boşuna "Dönme!" demedi Bodrum'a. "Kardeşinle başında olun, zaman geçirin!" öylesine kurulmuş bir cümle değildi. Tedavi keyfi bir kararla da kesilmedi. Gerçek şu ki babam kanserle yaptığı savaşı kaybetti. Ağrıları dindirmeyi başarmak, kaybedilmiş bu uzun savaşın yaralarını sarmak sayılabilir. Ağrılarını dindirebilmek, yakında sessizliğe karışacak son nefesini huzurla vermesine vesile olacak. Sonra mı?...

Alzheimer ile nasıl baş edeceğimizi öğrenmeye çalışacağız...

15 Şubat 2019 Cuma

Zor gece

“Annemler nerede?” diye sordu annem.

Hevesi havada kalmış kız çocuğuydu eski fotoğraflardan tanıdığım. Tıpkı o fotoğraflarda olduğu gibi saçına tutturulmuş koca kurdeleli yaşlarından konuşuyordu sanki. Bir söz almış lakin o söz, işi çıkmış, trafiğe takılmış veya uyanamamış biri gibi buluşma saatini kaçırmıştı. Bildiğim tüm o karelerde annemin yanında duran anneannem ve dedem gecikmişlerdi işte.

“Geleceklerdi!” diye devam etti.

Anne kız

Annem ne güzelmiş! Anneannem de öyle. Dedem de yakışıklıymış.

Anneannem, annem ve dayım


Sabahları aşağıya dükkâna alınan Badem’i de tüm gün, nerede, ne zaman gelecek diye soruyor bu arada. İçeriye uzanmış babamı, zaman zaman adını hatırlayamadığı kardeşimi, kendi telefonu sandığı TV uzaktan kumandaları -ki ortalıkta gördü mü odasına saklıyor- neyin eksikliğini ve yokluğunu hissediyorsa her şeyi ve herkesi soruyor.

Alzheimer olsa da bu da bir çeşit hafıza. Unuttuklarıyla değil hatırlattıklarıyla ölçebildiğim ve iletişim kurabildiğimiz bir geçit. “Annemler nerede?” diye her sorduğunda, bildiğim o tüm renksiz karelerdeki gibi annesinin, babasının yanında durduğunu söyleyebilsem keşke. “Gelmişler anne, yanındalar!”

Sağda anneannem, dedem ve annemin yengesi. Sağ altta dayım ve amcaları.

Ağrılarının dayanılmaz olduğunu, her vurduğunda “ah annecim, annecim” diye mırıldanmasından anladığım babamda da durum aynı. Evlatlar, onca doktor, ilaç, tedavi yöntemi, şu bu derken sığınılan, medet umulan tek yer ana kucağı. Keşke babama da annesinin yanında olduğunu söyleyebilsem. O zaman ne bir ağrı kalırdı ne bir sızı.

Babam ve babaannem... Kundaktaki de ben tabi.

Az evvel verdiğim ilacın etkisiyle şimdi rahat fakat 3 saat içinde gaz sancısı başlayacak. Normalde bu sancıyla 9 saat mücadele etmesi gerek. Zira aldığı ilaçlar çok kuvvetli ve 12 saatte bir alınabiliyor. Gözden kaçırdığımızda arka arkaya kullanmışlığı var ve bu hiç iyi değil. Bu nedenle babamla kaldığım akşamlar uyumuyorum.

Birader birkaç günlük refakat takvimini 2’şer gün olarak yeniden hazırladı. Zaten pek çok şeye koşturuyor. Alternatif yaratmaktan, bilimsel veya bilimsel olmayan çareler aramaktan yorgun, isyan etse haklı göreceğim. Evde ilaç kutularını düzenliyor, bir şeyler sipariş ediyor, doktorlarla konuşuyor, hepimizi arabayla getirip götürüyor günün sonunda annemi yıkıyor. Bu arada evi var, eşi, oğlu ve bir şeylerin arifesinde potansiyeli büyük işleri var. Bunca şey arasında isyandan sayabileceğim tek sözü “Keşke 4 kardeş olsaydık!” Dışardan bakınca çok sağlam ama biliyorum ki içerden cam gibi kırılıyor… İki tane daha iyi olur muydu bilemem ama iyi ki kardeşim var diyebiliyorum.

Annem, babam ve birader

Coka biraderler

Bu fotoğrafa hep gülmüşümdür

Hepimiz için iyiden iyiye ortaya çıkan duygusal bir dönem. Geçenlerde eve ziyaretine gelen Erdem (Kıramer) Amca’ya bizi işaret edip, küçük bir hıçkırıkla "Yanımdan bir dakika bile ayrılmıyorlar" diyen babamın gözyaşlarına şahit oldum. Bir an göz göze gelsek biz de ağlayacaktık. Boğazıma yumruk oturdu. Dükkâna indiği bir başka gün de Sedat görmüş; artık kime anlatıyorsa "İyi ki oğullarım var" diyerek ağlamış. Gözlerimiz incecik bir gözyaşı tabakasıyla kaplı ve bir süredir bu tabakanın ardından bakıyorum dünyaya.

Hal, hatır sormak üzere arayan eski eşim, son üç aydır yaşadıklarımızı bir veda dönemi olarak adlandırdı. Doktorunun "Bodrum'a dönmeyin, babanızla vakit geçirin!" sözünü hatırladım. Hani bunu nasıl okumamız gerektiğini filan sorup duruyordum. Doktorun bu sözünden sonra tedavisi de kesildi. Babama her ne kadar "biraz güçlenmen lazım, ondan sonra devam!" desek de son üç aydır sadece ağrısını azaltmak için uğraştığımızı görüyor. O ağrı savaşacak tek cephe artık...

Çok zor bir gece oldu.

Hadi bu yazıda da konuyu Bodrum'a babam bağlasın. Zira soruyor; "Ne zaman döneceksiniz?" diye. Elbette yanında olduğumuzu ve ayrılmayacağımızı biliyor. Lakin bazı zamanlarda düzenimizi bozduğunu düşünüp, üzülüyor. İşsiz olmak burada işe yarıyor sanırım. Her ne kadar bir adım atamasam da yeni iş bulma süreci veya bireysel adımları atabilmek için İstanbul'da olmak önemli diyorum. Farzı misal bu beyaz yalanlar da bir nevi deva derde. Ağrı gideriyor. Yoksa çalışmak için ihtiyaç duyduğum motivasyon bu aralar pek yok. Elimde, hızla refleks gösterebileceğim birkaç iş var oysa. Bebek, Mecidiyeköy ve Bodrum üçgeninde düzenim haklı olarak değişti. Kalemden uzak çokça misafir gibiyim büyükşehirde.

Ancak gelen haberlerle Bodrum'u izleyebiliyorum. Yan komşu, bizim bahçenin önünde uzanan boş alanda bir şeyler ekip biçmek istiyordu mesela. Hazır evlerinin tadilatını yaparken bununla ilgili adımlar atmışlar. Bizim bahçe girişini takip eden, set üstünü geçiş yolu olarak düşünmüşler. Hani bizi zırt pırt rahatsız etmemek için. Gerek yok demiştik oysa. Ne olacak bahçeye girer, selam eder, bir çay kahve içer yine toprakla uğraşırsınız dedik. Şu üç ayda sadece 8 gün bulunabildik evimizde. Gördük ki set üstü yol olmamış ama basamaklar atılmış. Fotoğrafı geldi, bahçenin önündeki alan, elden geçmiş çapalanmış. Ağaçlar ekilmiş. Bize sorulmadığından, biraz dışarıda bırakıldığımızı hissettik. Beni en çok mutlu eden Tayfun Bey'in -ki ev sahibimiz- "Ev sizin olsaydı iki kelimeyle ne yapmak isterdin?" diye sorması oldu. Bunu büyük bir destek olarak görüyorum. Büyük güç verdi. Zira bir süredir bulunmadığımızdan yuvamızın arkamızdan yıkıldığı duygusuna kapılmıştım.

Babamın ağrıları uyanmadan gidip biraz uyumalıyım. Tüm gece uyumadım. Güzel rüyalar göreyim dileğimle...

30 Ocak 2019 Çarşamba

Bir masa takviminin Bodrum raporu

İçinde yaşamayınca kışın tüm ağır koşullarının yerleştiği ev bize ıslak sürprizler hazırlamıştı. Gelmeden alınmış birkaç duble rakının hatırına, ön girişi örten ince su tabakasını pek önemsemedik. Lakin yatağın yaş halini hissetmemek mümkün değil. Rakı sağ olsun uyuduk.

Adettir uçaktan iner inmez bir rakı sofrasına otururuz. En azından Hülya ile karnımızı doyurmadan eve girmeyiz. Kısa, abartısız, at geç cinsinden bir sofradan bahsediyorum. Fakat bu sefer iki ay kadar uzak kalınca özlem büyüdü elbet. Eş dost arayıp, “Sizi çok özledik!” deyince, haliyle daha kalabalık bir sofra kaçınılmaz oldu. Sağ olsun Eda, Gürece’de yol üstünde At Geç Meyhanesi’ne yer ayırtmış, oraya gidilecek. Seçkin ve Ebru bizi garajdan karşıladığı gibi soluğu diğer dostların yanında aldık. Gerisi bize kalsın.

İyi garson, iyi fotograf çeken garsondur / At Geç Meyhanesi

Eve gelir gelmez, geç olmuş olmamış diye bakmadan sobayı yaktım. Sabaha kadar eve hâkim soğuk kırılsın derdindeydim. Elektrikli battaniye yatmadan önce yatağı ısıtmak açısından çok işe yarasa da dediğim gibi yastıkların, yoganın ıslak hissi kaybolmadı. Pek işe yaramayacak ama Duru’nun odasında da elektrikli ısıtıcı çalıştırdık. Sabah ola hayrola.

Soba evin kalbi.

Bodrum’da yaşamayı hayal ederken rutubet, izolasyon, keskin ayaz veya kesintisiz yağışlar, sık kesilen elektrik veya su sıkıntısı gibi detaylardan muaf davranılıyor. Oysa hayaller ile gerçekler farklı. Gelenlere göre gidenlerin sayısı az ama nedense hep 9 ay içerisinde geri dönenlere rast geldim. İlk kışı geçirmek önemli. Doğal gazın olmamasına şaşıran, buna sinirlenen, klimalara yüklenildiği için gelen yüksek elektrik faturalarına isyan eden, alt yapısını büyükşehirle bir tutup hayal kırıklığına uğrayan epey insan gördüm. Bodrum ne sosyal medyada kadrajlanmış kareler ne de süslü dille yazılmış metinlerle tarif edilebilir. İçinize çektiğiniz iyot kokusu gibi bedeninizi kesen ayazı da kabul ettiğinizde orası Bodrum olmaya başlıyor. Bodrum’u kendi keyiflerine göre dönüştürme gücüne sahip insanlar geliyor ve kalabalıklaşıyorlar. Maalesef benim karşı koyabilecek bir gücüm yok. İstanbul’dan İstanbullu gibi yaşamamak için kaçtım. Lakin kaçtıkları yeri peşlerinden getirenlere rastlıyorum. Verandaya çıktığımda karşımda uzanan yeşil manzara değişmesin diye dua etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Dua işe yarayan bir şey değil gün gelecek orası da sitelerle dolacak sonuçta.

Yağmur yağmaktan yorulmuş gibi güneşin bir parça görünmesine izin verdi.

Merakla fırladım yataktan. Bodrum’da en çok sevdiğim şey sabah erkenden fırlayarak kalkmak. Dün geceki derdimi unuttum haliyle. Neyin, nelerin değiştiğini izlemekten büyük keyif alıyorum. İster ektiğimiz sebze ister küçük bir bisiklet turu ile civarı dolaşmak olsun bir şeylerin dönüşümüne şahit olmak beni çok besliyor. İki ay görmeyince elbette manzaraya baktım hemen. Bostana, bahçeye, komşu binalara baktım. Bahar gelmiş sanki. Yağmur, bereket olup yağmış adeta. Geçen yıl ineklerine hazır yem almaktan şikâyet eden tanıdıkların yağışlardan mutlu olduğunu düşündüm. Mesela ben belki tutar diye bostana attığımız, kurumuş bakla tohumlarının yeşermesine çok sevindim. Çiçeklenmişlerdi demek ki Mart’a hazırlar. Ebegümeci, iğnecik, ısırgan otları da fışkırmış topraktan. Ekşimekler sarı sarı doluşmuşlardı oraya buraya… Fakat ineklerin yediği otlar çıkmamış daha. Sabah ekmek almaya giderken karşılaştığım Emine Hanım söyledi. Hatta biraz da yaka silkti havaların gidişatından. Genelde yeni taşınan, ilk kışını geçiren büyük şehirli şikâyet eder ama bu sefer yerlisi de mutsuzdu. Sadece Emine Hanım değil, köyde selamlaşıp ayak üstü sohbet ettiğim herkes yaklaşık 3 ay kapalı hava, şiddetli yağmur ve fırtınadan bezmişti. Yoğun yağışlardan Türkmen mahallesinde istinat duvarı çökmüş. Bu sabah yağmur olmasa da hava kapalı ve sokaklar dereden hallice. Taştan, topraktan sular fışkırıyor. Fırında da yağmur konuşuldu tabi.

Köye çıkınca asıl karşılama komitesi köpekler oluyor. Şef dün gece bizi nasıl fark etmediğine şaşkın ama sevincini abartılı kuyruk vuruşlarıyla gösterdi. Buraya taşındığımızda ilk tanıştığımız Cesur artık bir ev köpeği ve bu yüzden epeydir ortalarda yoktu. Onunla karşılaşmak tam bir kavuşmaydı doğrusu. Çığlık ata ata uzun bir hoş geldin merasimi yaptı. Köyün sabıkalısı Drogba artık ev bahçesinde tutulduğundan herhangi bir karşılama yapamadı ama komşu ziyareti sırasında bahçe çitlerinden acıklı seslerle bize seslenmeyi ihmal etmedi. Onunki daha çok “kapıyı aç çok koşasım var” şeklindeydi.

Bakımsız bostan hala verimli. Hemen arkamdaki ağaç ve büyük mangal
bir sonraki gün fırtına kurbanı olacaklar.

Hazır yağmur kesilmişken verandaya odun taşıdım. Odun kırma işi de kış mesaimin arasında. Çöpü çıkarmak, su almak, pazar alışverişi yapmak hep arka arkaya dizili işler. Bu zincirin bozulmaması gerek yoksa bu soğukta minimum konforumuzdan mahrum kalırız. Evi süpürmenin ve temizliğin imanla alakası var mı bilmem ama sırayla birbirini yiyen böcekleri evden uzak tutmakla direkt ilgisi olduğunu biliyorum.

Burada bir şeyi netleştirmem lazım. Herkes tercihlerine göre yaşar. Hep diyorum kaçtığımız İstanbul’daki yaşamayı istemiyorduk. Bu sebeple kimi şeyi bir telefonla, yardımcılarla veya kurumlarla çözmekten kaçtık. Çöpümüzü atmak için görevliye ihtiyacımız yok. Suyumuzu, ekmeğimizi, süt ve yumurtamızı kendimiz alabiliriz. Minibüs kullanarak daha çok kişi tanıdık. Arabamız satmasaydık, kendimizi yaşadığımız sosyal topluluktan izole etmiş olacaktık. Bu tercihler daha da artırılabilir. Haliyle seçimlerimiz doğrultusunda yaşamakta da ısrarlıyız. Düzenimizi böyle kurmayı seviyoruz.

Fırtına herşeyi kaldırıp fırlatmış.

Mesela Hülya Bodrum’a inip evin alışveriş işini halletti. Zira İstanbul seyahatlerimizin takvimi belli olduğunda buzdolabında bir şey bırakmamaya gayret ederiz ki çürümesin, çöpe atmak zorunda kalmayalım. Döndüğümüzde buzdolabının boş olduğunu bildiğimizden uçaktan iner inmez rakıya oturma geleneği kendiliğinden oluştu.

Çarşamba odun at-kır faslının ardından, yüzünü bu kış ilk kez gösterdiğini düşündüğüm güneşin peşine takıldım. Bisikletime atladığım gibi Gümüşlük’te çorba içtim. Turgutreis’te yağmurun ardında bıraktığı izleri takip ettim. Ortakent sahilin sakinliğinin tadını çıkardım. Bir nevi kafa dağıtmak olarak algılanabilir. Birkaç günlüğüne de olsa kendi düzenine dönmek iyi geldi doğrusu.

Hava güzel, bahçede inek var! Yola çıkmalı...
Bisikletimi çok özlemişim. Bu bahardan miras havayı ve güneşi kaçırmak istemedim. / Kadıkalesi

Biraz da dalgalarla sohbet ettim fırsat bu fırsat. İstanbul’da neler yaptığımı anlattım. Can sıkıntımı döktüm köpüklerine:

Yılbaşı itibariyle işten ayrılmıştım, ne yapacağıma dair planları annem ve babamın sağlık sorunları nedeniyle erteledim. Zira var olan şartlarda yeni bir düzen kurmak zordu benim için. Bir nevi İstanbul’da yaşamaya başlamışız gibi oldum ama inatla bir sırt çantasına sığacak kadar eşya ile yaşamakta ısrar ediyorum. Buraya bir daha yakalanmak istemiyorum. İki tshirt, iki sweatshirt, iki pantolon, iki iç çamaşırı, çorap vs. Haliyle çalışmak için gerekli ortamı hazırlayamadım. Çalışma isteğini uyandıramadım. Doğru! Bir işim yok belki ama yapacak iş çok. Bunlar yetmiyormuş gibi üstüne bir de hasta oldum…

Belki Gültepe minibüsünde, belki metroda kim bilir belki yürürken aldığım soğuk nefes gelip ciğerime oturdu bilemiyorum. Yıl başlarında ıskalamadığım geleneksel farenjit geldi yine beni buldu. Boğazım bir avuç cam yutmuşçasına lime lime, omurgamda tanımadığım ve böbreklere oturmuş bir ağrı ve tabi yüksek ateşle yataklara düştüm. Daha da sevimsizi benden iki gün sonra da Hülya hastalandı.

Mecidiyeköy-Gültepe minibüsü

Şundan da kaynaklanabilir tabii… İstanbul’a gideli iki ay oldu ve doğal olarak yeme içme alışkanlıklarımız değişti. Bence bu önemli bir detay. Zira biz Bodrum’da hazır yiyecek tüketmiyoruz. Bağırsaklarımın farklı çalıştığını izleyebiliyorum. Tavuk altından aldığın yumurtayla, market dolabından aldığın ambalajlı yumurta kesinlikle aynı değil. Dalından koparıp yediğin mandalina, portakal veya limon da marketlerdekiyle bir tutulabilir mi?

Şaka maka doğadan kopmak bizi etkiliyor. Şu iki ay süresince ne evin içine doğan güneş vardı ne de yalınayak basacağım, yağmurla kokan bir toprak parçası. Bisiklet sürecek bir hava olmadığı için ayrılana dek ev ile iş daha sonra Mecidiyeköy-Bebek arasında toplu taşındım. Böylece hareket de edemedim. Biraz evvel de yazdım, tercihlerimiz ışığında bir sürü işi kendimiz yapmak zorundayız. Baharı gelir ot yolacaksın, yaz gelir bahçeyle uğraş çıkar. Köyde bedeni mecburen hareket ettiriyorsun. İstanbul’da çakılıp kaldım öylece.

Sabah 9, akşam 18:30 çalışma sisteminin bünyeme iyi gelmediğini de biliyorum. İhbar dönemi boyunca iki saat erken çıksam da son yıllarda ofis ortamı içinde çalışmak beni zaten mutsuz ediyordu. “Çay molası uzamasın da laf yemeyelim” koşturması bile tek başına insanı hasta etmeye yeter. Bodrum’dan çalışırken gün içinde gelen gidenim oluyor. Nadirdir ama uzayan ziyaretlerin işime bir zararını görmedim. Zira genelde arkadaşlarım çalıştığımın farkındadırlar. Kimse gelmiyorsa bazen, ev ve bahçe işleri ile ilgili birtakım şeyleri halledebiliyorum. İki iş arası yemek yapmışlığım, küçük alışverişlere çıkmışlığım veya bir şeyler onarmışlığım vardır ve açıkçası bunu oldukça severim. İşime katkısı büyüktür.

Hayatıma dair koca bir çizim güncem de var ve bu günce ofiste çalıştığım yıllarda çıktı.
Bu da ofisten 2019'un ilk çizimi / Hülya

Hasta olunca doğal olarak babamın yanında da bulunamadım 10 gündür. İstanbul’da bulunma ana neden elimden alınmış oldu. Yoksa yanında biraderle nöbetleşe kalıyor, babamın ilaçlarını tavsiye edilen düzende almasını sağlıyorduk. Bu durum yaşam kalitesini epey düzeltiyordu.

Ağrısını geçirmiyor ama yanında olmak, birlikte bir şeyler yapmak babama iyi geliyor

Gönlüm yazmaya el vermiyor lakin babamın yanında kalmak üzere bir nöbet sistemi oluşturmak da sağlığına dair bir fikir veriyor galiba. Doktoru “babanızla olun, vakit geçirin!” dediğinden beri nasihatini yerine getiriyoruz. Ağrılarına iyi gelmiyor belki ama çocuklarıyla vakit geçirmek babamı mutlu ediyor. Eğer iyileşirse hepimizin bir arada yaşayacağı ve yine Ege’de bir yerin hayalini kuruyor. Aile demek bir arada olmak demekmiş. Haklı da… Bu süreçte babam için daha çok koşturduğundan biraderin, keşke dört kardeş olsaydık arzusunu da geniş ve bir arada aile dileğine eklemek lazım..

Mehmet dar alanda harika kısa paslar atıyor. Annemle kurduğu dil epey fark yarattı.

Annem için de bir formül bulmamız gerekecek bir süre sonra. Zira sadece evde tutmak, günlük rutinini korumak yetmiyor. Bugüne kadar iyi idare ettik ama yakında profesyonel desteğe ihtiyaç duyacağımızı ön görüyoruz. İsimlerimizin hafızasından silinmesi bir yana artık evin içinde odasını, tuvaleti veya mutfağı bulamaması hastalığın bir seviye daha yukarıya taşındığının delaleti. Ve bu seviyeler seri halde değişiyor gibi.

İşte bu koşullarda Bebek’te evin bir köşesini ofis olarak belledim. Babamın hemen 2,5 metre arkasında, yemek masasının kuzey ucunda. Oturduğum yerden boğazı görebiliyorum. İlk ihtiyacım olan, işlerimi toparladığım bir portfolyo hazırlamaktı. Çünkü yaklaşık 15 yıldır böyle bir arşivim yok. Salonun güzel ışığına, boğazdaki gemileri izleyip hayaller kurabilmeme rağmen ne yazık ki burada çalışmak nasip olmadı. İşe mi, anneme mi yoksa babama mı hatta bazen evde çalışan Zera’ya mı konsantre olmalıyım bilemedim. Evdeki trafiğin içine dalmak en doğrusuydu.

tam bir home ofis

Diğer taraftan işten ayrılmanın getirdiği ve kısa bir süre yaşamak istediğim aylaklığı da rafa kaldırdım. Büyük ihtimal o rafta kalıp tozlanacak. Şu an için sadece bekliyorum. Galiba kendimi bir masa takvimi gibi hissediyorum.

Çarşamba güneşi beni hiç yalnız bırakmadı. Ortakent sahilde dalgalara döktüm içimi. Her bir dalga derdi alıp götürdü, yerine yeni şeyler getirdi. Aç bir rakı otur iç. Kim ne bilir senin denizle konuştuğunu? Oradayken başka, buradayken başka her şey…

Bisikletime atlayıp eve sürdüm. Az evvel anlattıklarımı, kafamda dolaşanları, adımı soyadımı, her şeyi sahilde bıraktım. Elimde sadece pazara İstanbul’a döneceğim gerçeği kaldı…

14 Aralık 2018 Cuma

2018'de ne oldu?

Bundan beş yıl evvel 2013'te ne olduğunu anlattığım yazıda -Bodrum'a taşınmadan evvelki Aralık ayı idi- elimde bir yapılacaklar listesi varmış. Çizip paylaşmışım. Yeni yıl için hedeflerim var. Takip eden dönemde kimi gerçekleşti kimi öylece kaldı. Ama sanki Bodrum'a taşındıktan sonra her şey tamam olmuş, sanki bir daha yeni hayallere, yeni yapılacaklar listesine ihtiyaç duymamışım. Zaman durmuş ve ben bu durumdan memnunmuş gibi beklemişim meğer. 5 yıl sonra yeniden çektiğim diş ağrısıyla fark ettim ki yeni bir yapılacaklar listesi yapmam gerek. İster gerçekleşsin ister elde patlasın. Çünkü tıpkı 2013'te olduğu gibi bugün de yeni bir hayatın, başlangıcın eşiğindeyim. Tek farkla... Azcık hazırlıksız yakalandım.

2014 yapılacaklar listemde Bodrum'a taşınmak varmış. Taşındık!

Yüzümü uyuşturan diş ağrısını daha fazla çekmenin alemi yok. Tesadüf bu ya 2013'te de benzer bir durumda yola çıkmışım. Diş tedavisiyle başlamıştı herşey. Lakin bir taraftan yıl sonunu bu ağrıyla karşılamanın bir anlamı da var. Zira belki de geride bıraktığım koca seneyi tarif edebilen tek his. 2018 kendini belli eden, yerini hissettiren yoğun bir ağrıydı. Yıl boyunca da hiç uyumadı. Elini üstüne koyduğunda geçecek sanıyorsun, susuyorsun ama o dinmiyor. 2018'e dönüp bakmak için ne de mükemmel bir eşlikçi... Kaldı ki bütün yılı, sağlık ve iş meselelerine bağlayıp, İstanbul'a gidip gidip geldim diyerek özetler ve bir an evvel 2019'a girebilirim aslında. Ağrıyı kesip atmak bu kadar kolay. Fakat bu yazı bitene dek katlanacağım. Zira geçtiğimiz yılı sancısız anlatamam.

Anlaşıldığı üzere iyi bir 365 gün geçirdik diyemeyeceğim. Hatta öncekilere göre bu yazı, üst üste gelen durumlarla içinde biraz daha üzüntü ve çaresizlik belki azcık umut barındırıyor. İyi şeyler de oldu elbet ama denge bu sefer bizden yana değildi. En başta annem ve babamın 2017’den devam eden sağlık sorunları bu yıl farklı bir aşamaya geçti. Ki bu rahatsızlıkların geri dönüşü yok. Birazdan bahsedeceğim. Önden Bodrum'a dair jenerik bir iki konuya değinmek istiyorum.

Her ne sebepten olursa olsun evimden uzak kalmak beni huzursuz ediyor. Hele bu süre uzadı mı huzursuzluğum katmerleniyor. Önümüzdeki hafta da kalacağım düşünülürse yılın 20 haftası İstanbul’a ayrılmış. 21 de olur bilemiyorum. Hatta böyle bir yazıyı İstanbul'da yazmak bile çok can sıkıcı. Geçen yıl da böyle olmuş. Duygularım değişmemiş. 2015'te 8, 2016'da 12 ve 2017'de 18 hafta... Nedenlere ve mecburiyetlere çare yok... Bu da başlı başına bir ağrı!

Tanrı biliyor ya İstanbul'a gitmeyi sevmiyorum.
Niye seveyim
Kendimi artık buraya ait hissetmiyonum
Burada kalış sürem uzadıkça şu beton yığının altında eziliyorum hissine kapılıyorum.
İstanbul'da yaşamak kesinlikle insani değil.

Gündelik şeylerle devam edeyim ki tansiyonum düşsün. Gündelik dediğim yine yıla kalın iz bırakan şeyler aslında. Mesela susuzluğun başlı başına gündemimizi epey işgal ettiğini mutlaka not düşmeliyim. Öyle ki sıkıntılıydı ki havuzdan su taşındığına bile şahit olduk. Bodrum'un ne hızla kalabalıklaştığının bir başka göstergesi sayılabilir. Diğer göstergeler zaten bir nevi klişe oldu artık. Yazılarımda hep geçti. Mesela trafiğin kış aylarında da yoğun olması gibi. Mesela her yerden mantar denli site bitmesi gibi. Gittikçe kalabalıklaşıyor Bodrum. Lakin beni kalabalıktan çok gelenlerin zihin yapıları endişelendiriyor. Huzur bulmak için geldikleri Ege, kaçtıkları mutsuzluğu da getirdikleri bir yer oldu aynı zamanda. 2018'de bunu derinlemesine hissettim, izledim. Belki de o zihniyet burayı şehre dönüştürecek sert sancılar, kramplardır. Bak! diş ağrım tuttu yine...

Susuzluk neredeyse tüm yıla damgasını vurdu
Trafik sadece yazın çekilen bir şey değil.
Bu arada rakıya su buldum her daim.
Göbeklendim doğal olarak
Gelenimiz gidenimiz çok oldu. Kuzenim Amerika'dan ziyaret etti, içtik.
Bazen kendim içtim.
Eh ateş yandı mı, badılcanlar atıldı mı nasıl içilmesin?
Bol bol sofra kurduk bu yıl. Yatılı misafirimiz bile oldu.
İlk kez gece denize girdim
Günün sonunda yanında dostların kalıyor. Seçkin gibi bir arkadaşım olduğu için çok mutluyum.


Kendimize söz verdiğimiz küçük ama yapılması gereken pek çok işi de İstanbul'a sık gittiğimizden dolayı ya erteledik ya da unuttuk. Susuzluk bir yana bostan çok bakımsız kaldı. En çok buna üzüldüm. Baharda yapmayı istediğimiz badana işini tamamen unuttuk. Sözde bahara girerken bir de soba temizliği yapacaktım sonbahara erteledim. Sonra da hepten unuttum. Galiba bir tek odun işini zamanında ve layığıyla hallettik. Bugün tonu 700 TL (son duyumlarla 850) satılan odunları ben 450TL'den aldım. Verandayı düzenlemeyi atlamadık. Oraya aldığımız ahşap bir bank evin kimyasını değiştirdi. Bol bol eş dost ağırladık. Veranda huzurlu bir buluşma noktasına döndü. Canım istedi sık sık ateş yaktım. Patlıcanlar, biberler közledim. Rakılar içtik dostlarla. Sofra muhabbetleri döndü, durdu. Susuzluğun en derinleştiği zamanlarda yatılı misafir bile ağırladık. İnsanların yüzünü güldürebildik. Lakin tüm bunlara karşın hayat bu yıl bize farklı bir senaryo yazmıştı.

Annemle...

Anneme Alzheimer başlangıcı teşhisi konulduğundan bu yana 2018'de hastalığı daha bir hızlı ilerledi. Mesela son noktada çocukları olduğumuzu biliyor ama isimlerimiz hafızasından yavaş yavaş siliniyor. Hatırlayamadığında bize “Badem” (evin köpeği) diye seslenmeye başladı. Bazen ismi hatırlıyor ama bu sefer Mehmet'i Mehmet'e, beni bana soruyor. Böyle durumlarda burnumun direği sızlıyor. O kadar da tatlı ki... Kontrol için gittiğimizde, hastanede sarılıp sevmediği, öpücük göndermediği ne doktor, ne görevli ne de hasta kaldı. Seviyormuş herkesi... Buradan sevimli ve duygusal kareler çıksa da bir taraftan kötüsüne hazırlıklı olmamız gerektiğini de biliyoruz. Sonraki aşamalar için söylenenler çok üzücü. Yeni bir düzene geçileceğinin işaretleri şu an yaşadığımız.

Annemle aramızdaki bağı Badem kuruyor biraz da.
Hayatımın kadınları
Babamla

Babam da benzer bir süredir akciğer kanseriyle savaşıyor. Annemin değil ama babam için her şeyin düzeleceğine inancımız hep tamdı. Belki de bu nedenle gündemimizde babamı biraz daha ön planda tuttuk. 2017’deki teşhis ve ameliyata uzanan süreç 2018’de kemoterapi ardından immünoterapi tedavisine bağlandı. Ben de geliş gidişlerimi babamın seanslarına göre düzenledim. Taşındığımdan beri ilk kez düzenli olarak İstanbul'a gelip gittim. Şubat-Mayıs arası 9 hafta hep İstanbul'da oldum. Haziran ve Temmuz aylarında yine seanslarını ıskalamadım. Bu süreçte iki sefer baskı altına alınsa da hastalık her seferinde karşı bir atak yaptı. Sonbaharla birlikte tedavinin, hastalık kadar babamı çok yorduğunu ve hatta ağrılı aşamaya geçişini izledik. Doktorun bu son gelişimde beni Bodrum’a göndermemesindeki ısrarını ve birader ile ikimize “babanızla daha çok vakit geçirin.” tavsiyesini nasıl okumak gerek bilmiyorum ama umudumuzu ayakta tutmaya devam ediyoruz. Bu artık nasıl bir sınavsa bir şekilde atlatacağız... Lakin hayat bu yıl beni sınamaya hep devam etti.

Dede-Torun
Babam hala akıl hocamız.
Tedavi süreci onu biraz yordu elbette.

Şehre bir numaralı geliş nedenimiz annem, babam olsa da birlikte geçirdiğimiz vakit, genelde birkaç saati geçmedi doğrusu. Hep kısa ziyaretler mahiyetinde kaldı. Zamanımın çoğu, yine, geliş gidişlerimin bir türlü düzene oturtulamadığı, İstanbul takvimimin pek programlanamadığı ofise kaldı. Bu yıl daha çok aslında Bodrum'da da çözümlenebilecek işler için bazen de ısrarla davet edildim. Bir müddet sonra, bana söylenmek istenen ama bir türlü söylenemeyen bir şeyler olduğunu düşündüm. Özellikle Şubat ayından itibaren zaten bir kopuş sürecinin başladığını yazmıştım. Hislerim bu yöndeydi.

Yollarımız ayrılıyor.

Herkes zaten bir değişim istiyordu. Atölyeye her girdiğimde de hissettim bunu. Her birimizin, nedenini bir türlü göremediği veya görüp tarif edemediği mutsuzluğumuz güçlenen sancılarla vurup kaçıyor ardından yerini yorucu bir zonklamaya bırakıyordu. Böyle bir gerginlik ve huzursuzluğu görmemek için kör olmak gerekir. Mutlaka bir şeyler olacaktı lakin belirsizlik de bambaşka sızlıyordu.

Yaşadıklarımızı elbette dünya ve ülke gündeminden ayırmamak gerek. Uzun süredir doğru yönetilmiyoruz. Bu benim fikrim. Önce dış ilişkiler ardından da ekonominin zora girmesini kendime ancak böyle açıklayabiliyorum. Ekonomiyi yönetemeyenlerin yarattığı kriz de yönetilemiyor doğal olarak. Öyle ki doğurdukları sancı herkesi hep bir şeylerin kıyısına, sınırına, arifesine doğru iteledi. Çalıştığım şirketin de bu durumdan uzak kalması mümkün olmadı doğal olarak. Bir reflekstir, tedbirdir; şirketler müşteri kaybettiklerinde içerde mutlaka düzenlemeler yaparlar. İşte Şubat ayında yapılan o toplantı 10 yılı aşkın süredir çalışan bizler için tam bir yol ayrımıydı. 16 yıldır çalıştığım şirketin de bir şeyleri değiştirmek istemesini bu yüzden anlıyorum. Zira  sınaladığım sancılar kurumları da iki büklüm hale sokuyor. Bakınız konkordatolar...

Bu yıl ofis adres değiştirdi. Lakin bakmayın güldüğüme...
Mecidiyeköy-Gültepe minibüsü yeni rotayı çiziyor
Son bir aydır hava yağmurlu, soğuk ve gri olduğundan minibüs en akla yatkın ulaşım aracı
Bir kaç yüz metre ötede İstanbul'un kalbinin attığı Levent. Dere içinde ise bambaşka bir dünya
Buradan bakınca hayatım kötüye gidiyor sanki


İşimi kaybetme ihtimaliyle ilk kez o toplantıda yüz yüze geldim. Arkadaşlarım bir bir fikirlerini paylaşırken düşündüm, yıllar yılı konfor alanımı ilmek ilmek ördüğümü, bir koza yaptığımı ve içinde saklandığımı. Konuşmalar mırıltılara dönerken, geçmişe uzandım ve 16 yılda çok güzel vakit geçirdiğimi hatırladım. Hayatımın tam da orta yerinde duran bereketli bir vahaydı. Republica'da çalışmak, hayatıma direkt dokundu ve dönüştürdü. Oysa şimdi gerçekten bir kavşağın başındaydım ve belli ki hayatım geri dönülmez bir biçimde değişecekti. Nihayetinde her şeyin bir sonu var.

Bir zamanlama konulmasa da takvim, o toplantıdan çıktığımda çalışmaya başladı. Biraz da evdeki durumlar nedeniyle beklemek istedim sanırım. Düşünmeye ihtiyacım vardı. O zaman tanındı belki de. Lakin ne yön seçersem seçeyim Republica'dan kopacaktım. Asıl soru tam olarak ne zaman olacağıydı. Cevabı benim vermem gerekmedi. Ekim sonunda gelen bir e posta ile bu ayrılık resmileşti. İçinde bulunduğum ihbar süresi yılbaşında doluyor. 1 Ocak sabahı yeni bir başlangıca uyanıyorum dersem yalan olmaz. Bugüne dek ördüğüm konfor alanımdan çıkıyorum ve bu beni endişelendirdiği gibi heyecanlandırıyor da. İşte tam da bu yüzden yeni bir yapılacaklar listesine ihtiyacım var... Yazı her ne kadar geçen yıla dönüp baksa da belki biraz da geleceğe çevirebilirim yüzümü. Hem kendime de hangi yöne gittiğimi söylemiş olurum.

Çalışmaya devam etmem gerek. Öbür türlü işten ayrılmak güzel bir emeklilik hikayesi gibi olabilirdi. Gerçi reklam sektörü için yaşlı sayılabilecek bir yaştayım. Bu saatten sonra iş yerlerine başvuruda bulunmak, özgeçmiş ve iş dosyası hazırlamak da istemiyorum doğrusu. Her şeye sıfırdan başlamak, yeniden kendini ispatlamaya çalışmak da hele bu saatten sonra vakit kaybı. Kaldı ki karşı tarafı ikna etmem gereken bir durum daha var; Bodrum'da yaşıyorum. Bu kimsenin kolay kolay kabul edebileceği bir şey değil. Genelde işverenler seni işinin başında görmek ve sık sık kontrol edebilmek ister. 25 sene bu düzende çalıştım zaten.

Bundan sonra yapabilirsem(!) daha çok yurtdışından ve kurumsal çalışabileceğim müşteriler bakacağım. Bodrum'a taşındığımda Serdar Benli'nin ilk öğüdü idi. Şimdi o düzene geçmek için mükemmel bir fırsat. Özellikle şu dönem Türkiye'de iş yapmak ve çalışmak kolay değil. İnsanların 5'er 10'ar işten çıkarıldığı, ödemelerin yapılamadığı, vadelerin çok uzaklara çekildiği zamanlar. Lira pul olmuş, alım gücü düşmüşken yurtdışına çalışmak daha akılcı. Bunu nereden mi biliyorum...



Çünkü, 2018 içinde güzel gelişmeler de olmadı değil. Özellikle Hülya için bu yıl tam bir sıçrama yılı sayılabilir. Resimleri yabancı kişi, kurum ve kuruluşlarca satın alınmaya başladı. Japonya, İtalya, Fransa, İspanya, Avustralya, İngiltere gibi ülkelerde mekanlar, kitap ve dergi kapakları Hülya'nın çalışmalarıyla renklendi. İkimiz de ticaretten anlayan insanlar değiliz ama yurtdışına iş yapınca insanlar emeğinin karşılığını veriyorlar. Şu ana dek pazarlık yapan dahi olmadı. Ayrıca daha insancıl yaklaşıyorlar. Mesela İngiltere'nin hatırı sayılır yayın evlerinden Penguin Books, 6 kitaplık bir seri için kapak illüstrasyonu için Hülya ile çalışmak istedi. Bu çok gurur duyulacak bir şey. Başladılar da. Reklam sektöründe işle ilgili bilgi alışverişi önemlidir; en son ne zaman doğru dürüst bir brief gördüm hatırlamıyorum. Detaylı, ne istediğini çok iyi anlatan, referanslar veren nakış gibi işlenmiş brief doğrultusunda Hülya masasının başına geçti. Tamamlanan iki kapağın teslimiyle birlikte Hülya'ya, devamında çalışmak isteyip istemeyeceğini sormaları benim bugüne dek rastlamadığım bir şey. "Eğer bizimle çalışmaktan mutluysan seninle devam etmek istiyoruz." Hülya'nın gördüğü saygıdan çok mutlu oluyorum. Bu onun kendine güvenini artırdığı gibi, güzelleştirdi de...



Buradan kendimle ilgili güzel şeylere atlayabilirim. Harika bir Antalya-Bodrum bisiklet turu yaptık. Zaten şu çok net ki bisiklet üzerinde olduğum sürece kendimi mutlu, huzurlu ve her şeye hazır hissediyorum. Bir hafta boyunca beni meşgul eden şeylerden kurtuldum. Kafa dağıttım. Tura odaklandım. Rotasıyla, zamanıyla, en önemlisi katılımcılarıyla efsanevi bir yere sahip oldu. Ne yazık ki tur sonrası İstanbul'a geldiğimden anıları paylaşmak, birilerine anlatmak gibi şeylerin pek tadını çıkaramadım. Her yıl böyle bir tur yapmak artık bir geleneğe dönüştüğünden şimdiden bir sonrakini düşlemeye başlamam gerek sanırım. Bu da yapılacaklar listesinin bir parçası olsun.

Bu yılın büyük turunu Antalya-Bodrum arasında yaptık
Bir önceki yazı turu detaylarıyla anlatıyor
Tafa'nın eli tura değdi.

Yeniden çizmek gibi bir isteğim de var. Beni çok rahatlatıyordu doğrusu. Şimdi biraz daha vaktim olacak gibi gözüküyor. Ayrıca hiç iyi bir okur olmadım. Bunu bir parça düzeltebilirim sanırım. Belki kafamı da Bodrum'da kurduğum dünyadan kaldırabilirim biraz. Ufka bakmak da insana iyi gelir. O çizginin ardını merak etmek. Bunu yapabilirim. Zira Hülya bu konuda benden daha cesur.

Madem geleceğe bakılacak demek ki 2018'den bir an evvel kurtulmak gerekiyor. Buna da önce şu diş meselesini çözerek başlayacağım. Üzerimdeki yükleri tek tek atayım ki yeni hayatımızda hareket kabiliyetim artsın. Eğer kabul olursa güzel bir 2019 diliyorum... İyi seneler şimdiden...