İstanbul: Bir Bekleme Salonu

Bu deneme, iki önceki yazımın (İstanbul'u Sevmiyorum) satır aralarından filizlenip kendi yolunu çizen iki ayrı hikâyenin birleşimidir. Belki o yazıdan aşina olduğunuz tanımlar, benzer tarifler veya kesişen cümlelerle karşılaşacaksınız. Ancak aidiyete ve "evde olmaya" dair bu parçaların, kendi başına bir bütüne dönüşme çabasına ve bu yeni anlatının duygusuna kıyamadım. Bu denemenin bir kenarda unutulup gitmesine gönlüm razı gelmedi; çünkü bazen aynı cümleyi kurmak, hissin derinliğini yeniden hatırlatmanın tek yolu.

Mecidiyeköy’de, giriş altı bir dairede, gri-mavi sabah ışığında uyandım. Burası aslında epey tanıdık; Hülya’nın vaktiyle İstanbul’daki yuvamız haline getirdiği yerdi. Bodrum’dan şehre geldiğimiz zamanlarda burada kalırdık. Evvelinde ise Hülya’nın, kızı Duru’yu dünyaya getirip büyüttüğü başka bir hikâyenin sahnesiydi burası. Hayat ikimizi bir araya getirdiğinde; duvarından koltuğuna, mutfağından banyosuna o eski izleri silmiş, üzerine yeni bir hikâye yazacağımız temiz bir sayfaya dönüştürmüştük bu evi.

Bir dizi apartmanla çevrili çocuk parkına bakar M.köy'deki ev.
Bir nevi yankı odasıdır. Affedin ama yazları ise tam bir hayvanat bahçesidir.

Yine de o sabah, yabancı bir gökyüzüne uyanmış gibiydim. Çünkü bu ev, artık Duru’nun kendi hikâyesine hizmet eden güvenli sığınağıydı.

Evin yeni sahibi Duru, içeride gençlik uykusunun en derin yerindeydi. Mutfak tezgâhı; dün geceden kalma sebze kırıntıları, birkaç kirli kaşık ve lavabodaki tabaklarla birlikte o hafif, ekşi kokusuyla karşıladı beni. Çıplak ampulün düğmesine bastım; sarı ve yorgun bir ışık mutfağı doldurdu. Kombi, sanki evin yabancısı olduğumu tescillercesine, ışığı açar açmaz derinden bir "çıkırt" sesiyle çalışmaya ve uğuldamaya başladı.

Niyetim sessizce ortalığı toplayıp kahvaltımı hazırlamaktı. Bulaşık makinesinin raylarını tanıdık bir gıcırtıyla çekip çatal-bıçak bölmesini tezgâha koydum. Kaşık çekmecesini açtım... Ve birden zaman durdu.

Çekmecenin içindeki kaşıklığın gözleri bomboş bana bakıyordu. Öylece kalakaldım. Daha birkaç yıl öncesine kadar "bizim yuvamız" dediğim bu mutfakta, hangi gözün kaşığa, hangisinin çatala ait olduğunu bilmiyordum. Duru, kendi hayatını kurarken bizim düzenimizin üzerine sünger çekmişti. O çekmecenin önünde o kadar uzun bekledim ki zihnimden tek bir cümle geçti: "Biraz daha böyle ne yapacağını bilmez halde durursam, dışarıdan demans hastası gibi görüneceğim."

Bu evde, neyi nereye koyacağını bilemeyen bir yabancıydım artık. Elimdeki çorba kaşıklarını rastgele bir göze bıraktım. Bir yabancı gibi sessizce mutfaktan çıktım.

Aynı yabancılık hissi birkaç gün sonra Çekmeköy’de, kardeşimin salonundaki o kanepede de yakaladı beni. Dizüstü bilgisayarın başında sabahın köründen beri nöbetteydim. Vergi dairesinin sitesinde boş bir randevu saati kovalıyordum. Etrafımdaki dünya bölmelere ayrılmıştı: Kardeşim iş toplantısında, eşi başka bir görüşmede, yeğenim Deniz ise kendi sessiz oyunundaydı. Herkes kendi adasındaydı.,

Bu da Çekmeköy manzarası. Hemen hemen M.köy ile aynı düzen sadece biraz daha yeşili

Dışarıda İstanbul’un o meşhur kurşuni havası hâkimdi; lodos etkiliydi ve yağmurun eli kulağındaydı. Evin içine ise radyatörlerin üzerine serilmiş temiz çamaşırların kokusu dolmuştu. Her şey bir yere sığmaya çalışıyordu. Ben de dahil.

Bürokrasinin hantal dişlileri arasında ruhum daralırken telefonum titredi. Bildirimde "Baytar" ismini görünce içimden, "Hiç mi sekmez!" dedim. Mesaj kısaydı: — “Abi dön artık, yarın cumartesi!”

Cumartesileri bir ritüel olmasa da kendimizi iki saatliğine salaş bir meyhaneye atar, öğlen rakısının hakkını veren o iki dubleyi içip kalkarız. Baytar ve Ali masanın değişmez profilleridir; mesajdaki o vurgu bundandır. İstanbul’un o kapalı havasına ve evdeki mesafeli kalabalığa rağmen yüzüme kocaman, istemsiz bir gülümseme oturdu.

Atgeç mahsur kalmayı sevdiğimiz mekanlardan birirdir.

Ali, ben ve Levent (Baytar) bir başka Atgeç günü

Hemen yazdım: — “Bana kalsa bir dakika durmam da... Bürokrasi işte.”
Cevabı gecikmedi: — “‘Bürok’ abi bu işleri :) Neyse borcun büyüyor. Gelince haciz yaparız.”

Yazışmamız bittiğinde İstanbul hâlâ aynı gri tonundaydı. Ama benim içimdeki "termometre" değişti. İstanbul’da bir mecburi görevleri tamamlayan herhangi biri iken, Bodrum’da "borcu büyüyen bir dost"tum.

Anladım ki aidiyet; bir yere, toprağa ya da tapuya sahip olmak değil, birilerinin senin yokluğunu "hesap soracak" kadar fark etmesidir. Ve artık eminim; İstanbul çok uzun zamandır benim evim değil. Burası artık sadece resmi işler, zorunlu görevler ve eksik imzalar için uğradığım koca bir bekleme salonu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Annemin Yolculuğu

Bu da geçer Ya Hu

Tam da Meyhanede Mahsur Kalmalık Gün