İstanbul'u Sevmiyorum

Bu güncenin yazılarının büyük bir kısmı, belki de %80’i İstanbul’da yazılmıştır. Zaten güncenin kendisi de bir iç sıkıntısıyla doğmuştu. Bodrum’a taşınana dek İstanbul, güncem üzerinde yoğun mesai harcadığım bir yer oldu. Taşındıktan sonra ise fark edileceği üzere yazılar seyreldi. Ara ara güncenin altına odun atsam da İstanbul’daki kadar alevlendiremedim; yazılarım kesildi. Son zamanlarda bir nebze hareketlenmişse, bunu tamamen şu an İstanbul’da geçirdiğim zamana borçluyum. İhtiyaç duyduğum o tanıdık sıkıntı, burada beni bekliyor çünkü.

İki yıl Kuledibi'nde oturdum. İstanbul'da mutlu olduğum son semtti.

Sıkıntım yazıya dökülmüyorsa, mutlaka başka bir yerden çıkıyor. Sosyal medya epey göz önünde bir mecra ve o vitrinden rahatlıkla mızmızlanabiliyorum. Okumayı pek sevmeyen çevrem ve arkadaşlarım —ki kendileri İstanbul cenahındandır— sosyal medya üzerinden bu huysuzlanan adamı rahatlıkla izleyebiliyorlar. Bu yazıya vesile olan durum da aslında huysuzlanmalarıma verilen tepkiler. Söze dökemediğimi yazıya geçireyim istedim; eğer okurlarsa meramımı belki o zaman anlarlar.

Misafir

Birkaç gün evvel İstanbul’a geldim. Annemin vefatının ardından veraset ve intikal işlerini tamamlamak üzere… Sağ olsun birader karşıladı ve Çekmeköy’deki evlerine misafir oldum; resmi işleri beraber hallederiz diye konuşmuştuk. Bir önceki gelişimde vergi dairesinde randevu bulamamış, İstanbul’da on gün oyalanmıştım. Bu sefer önce randevuyu, ardından uçak biletimi alıp da geldim. Geldim ama birader de sömestr tatili için çok önceden ailesiyle program yapmış; 3-4 gün olmayacaklarmış. Olsun… Onlar gidene dek evrak toplar, ilgili yerlerden imzalı, kaşeli kâğıtlarımızı alırız diye düşündüm.

Merhaba İstanbul

Çekmeköy

Birkaç gün fazladan bekleyebilirdim. Hatta birader “Biz yokken evde kal, rahatına bak abi!” teklifi yapsa da Çekmeköy’ü pek bilmem. Burası bana hep o "atanamamış semt" duygusunu veriyor. Modern tasarlanmış sitelerin, henüz kalkınmamış bir kasabanın ortasında duruyor olmasından kaynaklanıyor olabilir bu his. Güvenlikten çıktığın andan itibaren kendini ilkelliğe terk edilmiş sokaklarda buluyorsun. Güvenlikle korunan bir yer fikri bile tuhaf geliyor bana.

Hadi her şeyi geçtim; tüm çocukluğu ve gençliği Avrupa Yakası’nda geçmiş biri olarak, bir arkadaşımla kahve içmek için buradan kalkıp karşıya gitmek, paradan çok zaman harcamak anlamına geliyor. Ayrıca site nizamiyesine her döndüğümde görevliye kim olduğumu açıklamak, eve bir dizi şifreli kapıyı geçerek girmek de bünyeme ters. O nedenle biraderler gittiğinde, Mecidiyeköy’de Duru’ya misafir olmak çok daha mantıklı geldi.

Silinen İzler

Hatırlatmak adına not düşeyim; Mecidiyeköy’deki ev; Hülya’nın Bodrum’a taşınmadan evvel yaşadığı, kızı Duru’yu dünyaya getirip büyüttüğü yuvasıydı. Bodrum’a taşındıktan sonra evi kapatmamış, kiraya da vermemişti. Çünkü bu ev, İstanbul ziyaretlerimizde tek ikametgâhımızdı. Sırf bu yüzden, benim de kabullenebilmem için vaktiyle evde tadilat yaptırmış, boyatmış, benden önceki izleri silmişti. Özetle; burayı "bizim yuvamız" yapmak istemişti.

Mecidiyeköy balkon manzaramız

Biz gidip döneduralım Duru da büyüdü, genç bir kız oldu. Bu evdeki odasından ibaret yaşam alanından çıktı ve evin asıl sakinine dönüştü. Bir öğrenci için barınma malum, büyük sıkıntı; Duru bu açıdan şanslı birkaç öğrenciden biri. Duru, iç mimarlık bölümünde okumaya başlayınca, Hülya ile benim evdeki izlerimizin silinmesi de uzun sürmedi. Yani Duru’ya misafir olmaktan bahsederken tam bunu kastediyorum. Yazının başlığı da aslında bu "misafir olma" halinin bir sonucu.

Hatta öyle ki 2023’te Bodrum’a yaptığımız bisiklet turunun başlangıç noktası Ortaköy’deki bir oteldi. Ömrünün 40 yılını İstanbul’da geçirmiş biri olarak ilk kez bir otelde kaldım! Demek ki artık şehrin de misafiriydim. Bu durum, son kertede beni İstanbul’a daha da yabancılaştırdı.

Kaybolan Koza

Anne ve babam hayattayken, onların evi benim kozamdı. Şehrin kalbiydi ve İstanbul’u o kalpten severdim. Babamın kaybıyla durum değişti. Alzheimer olan annemin profesyonel bakım alması gereken evreye geçmesiyle o ev, annemin masraflarını karşılamak üzere kiralandı. Bu da her ne kadar dert etmesem de beni iyice "evsiz kalmış" gibi hissettirdi. Şimdi söyleyin, sıkılmakta haksız mıyım?

Sabah saat 06:30. İstanbul’un bir ucunda, Çekmeköy’de, kardeşimin oturma odasında uyandım. Ev ahalisi kalkana dek önce tavanı izledim, sonra başlayan kar yağışını. Telefona daldım biraz; birkaç tweet okudum. Instagram’da kim ne yapıyor diye bakarken kar yağışına takıldım. “Ya burada mahsur kalırsak? İşler hava muhalefeti nedeniyle aksarsa? Ya bir kez daha İstanbul’a gelme nedenim ortadan kalkarsa…” Mızmızlanmak için bir saat bekledim ve sonra bir hikâye paylaştım.

La la laaaaaa

Cihangir’den bir arkadaşım “Aaa mahsur kalmak mı? İstanbul’da?” içerikli bir mesaj attı. Birkaç saat sonra başka biri mesaj kutuma “Demek senin ayağın uğurlu gelmiyor. O zaman gelmeseydin!” satırlarını bıraktı. İlkine, henüz bir kar tanesi bile düşmemiş Cihangir’e inat, pencereden çektiğim beyaza boyalı manzara fotoğrafıyla; ikincisine ise “Siz olmasanız vallahi gelmem!” diyerek gülücükle cevap verdim.

“İstanbul’u sevmiyorum” dediğimde aldığım en gülümseten tepki ise “Ben seviyorum!” cevabı oluyor. Normalde birinin bir şehri sevip sevmediğini açıklaması kimin umurunda olur ki? Ama yakın çevrem bunu pek bir umursuyor; hatta açık açık hayal kırıklığı yaşıyorlar.

Bodrum’un Sıcağı, İstanbul’un Soğuğu

Bu misafir olma hali dışında, başlığa atıfta bulunan bir başka gerekçem ise artık burada bir uğraşımın olmayışı. Daha doğrusu son on yılda İstanbul’a hep bir "görev" için geldim. Her biri zorunlu işlerden ibaretti. Anlaşmam gereği her ay bir hafta ofise gelmek dert değildi de cuma günleri Bodrum’a dönmek üzere toplanırken gelen “Bir hafta daha kal!” isteği çok canımı sıkardı.

Ama beni daha çok üzen, ofise ayak bastığım ilk günlerdeki karşılanma biçimiydi. Bodrum’dan dolu dolu hikâyelerle girerdim içeri. “Aa Coka hoş geldin! Nasılsın?” sorusuna “İyiyim, ne olsun”dan çok daha derin cevaplarım olurdu cebimde.
 
Bodrum'daki yuvamız

Nasılsın sorusuna bir çaydanlık hikayesiyle de cevap verilebilir

Nasılsın sorusuna verilebilecek bir başka hikaye saklı köşelerinde bulunmuştur.

Sen yeter ki nasıl olduğumu sor :)

Ne yazık ki soğuk bir "hoş geldin" dışında nasıl olduğum hiç sorulmadı. Sadece ofis arkadaşlarım değil; annem, babam ve bir iki kişi dışında İstanbul’dan hiç kimse ben Bodrum’dayken dahi beni aramamıştır. Oysa her İstanbul ziyaretimin daha ilk günü dolmadan Bodrum’dan telefonlar gelmeye başlar: “Nerede kaldın? Hadi rakının buzu erimeden gel!”, “Halledebildin mi işlerini?”, “Kalışın uzayacaksa ağaçları sularım merak etme!”... Bu yoklamalar gün aşırı devam eder. Bodrum ile İstanbul arasındaki ısı farkı buradan kaynaklanır benim için.


Bodrum'dan İstanbul'daki ofise geldiğim ilk günler temsili

Yoksa çalıştığım ofislerde harika insanlarla çalıştım.

Kafeler ve Bahaneler

İşten bağımsız arkadaşlarımla buluşmak da meşguliyetleri nedeniyle pek mümkün olmaz burada. Anlaştığımız ama son anda iptal edilen planlar çok olur. Ofisten çıkamamak, acil bir durumun vuku bulması, "Google Hazretleri"nin buluşma yerine 45 dakika vermesi gibi bahaneleri çok işittim. Gönül koyduğumdan değil; bu şehirde 40 yıl yaşamış biri olarak onları çok iyi anladığımdan söylüyorum. Günün sonunda, İstanbul’da bir türlü buluşamadıklarımla pekâlâ Bodrum’da buluşuyorum. Bu hiç değişmedi.

AVM'de takılmak mı?

At Geç Meyhanesi

Öğlen rakısı

Eğer bir şekilde buluşabilmişsek mekan ya bir kafedir ya da meyhane. İstanbul’da sadece kahve veya rakı içmek için buluşulur. Hele bu bir AVM içindeyse kalbim eriyip akar… O yüzden buluşmaları kendim planlamayı tercih ederim; sahil veya orman yürüyüşü, seçmece bir semtin sokaklarında kaybolmak gibi. Çay, kahve veya rakıyı ancak öyle hak ederiz gibi gelir. Beyoğlu veya Kadıköy’de takıldığımız kadar Kuzguncuk’ta, Beykoz’da, Sarıyer veya Kilyos’ta da zaman geçirilebilir halbuki. Fakat bu zaman ayırmayı gerektirir ve kimsede başkasına ayıracak zaman maalesef yoktur.

Değişen Şehir, Daralan Çember

İstanbul’u sevmememin üçüncü gerekçesi ise şehrin değişimi. 40 yılda mutlu olduğum yerler, yaşadığım alanlar ve doğal olarak sevgim gittikçe daraldı. Eskiden "İstanbulluyum" derdim, zamanla denklemden şehri çıkarıp yerine yaşadığım semti, Bebek’i koydum. Bir süre sonra "Bebekli olmak" da önemini yitirdi.

Bebek’in Yoğurtçu Zülfü Sokağı’nda, fırından yeni çıkmış ekmek kokuları ve denizin tuzuyla karışan o mahalle havasında; mükemmel komşularla büyüdük. Hiçbir şey aynı kalmıyor elbette. Biz büyürken sokağımız da değişti. Gidenler oldu, gelenler oldu. Binalar el ve şekil değiştirdi. Oyun oynayabildiğimiz avuç içi kadar arsalar ya otopark ya da inşaat alanı oldu.

Zaten büyüyorduk. Bir yerden sonra hayat, belli bir standardı korumaya odaklıyor insanı. Şehir önce semte sonra da 1 metrekarelik bir alana, bir ekran ve klavye önüne kadar küçülüyor. Ofis ile ev arasında mekik dokunan bir rutine, teknoloji marifetiyle hızlanan koşuşturmaya dönüşüyor. İstanbul ile olan sevgi-nefret ilişkim sanırım fark ettirmeden böyle kuruldu. Hastalanmasaydım belki de bunu hiç fark etmezdim.

Endüstriyel havalandırmalarla nefesimize karışan mikroplar, tüm gün sandalyede ekrana bakarak geçen mesailer, ucu açık çalışma saatleri ve yıllık izinleri kesen keyfi istekler bünyeme fazla geldi ki bir gün hasta oldum. Kanser kötü bir hastalık olarak bilinse de doğru bakabilirseniz yol gösteren bir rehbere dönüşebiliyor. Bana “İstanbul’dan kaç” diyen de o rehber oldu.

Hadi Ben Kaçtım

2014’te Bodrum’a taşındım; 11 yıl oldu. Bu süre, yeniden kök salmak için fazlasıyla yeterliydi. Aynı zamanda şanslıydım; çünkü yaşadığım köy, çocukluğumun mahallesine şaşırtıcı derecede benziyor. Komşularım, arkadaşlarım, coğrafya ve iklim beni mutlu hissettiriyor. Her yağmurda yükselen toprak kokusu, peşinden beliren gökkuşağı, tomurcuklanan meyve ağaçları... 40 yaşından sonra beni yeniden neşeli biri yaptılar.

Kaçmak beni İstanbul’dan tamamen kurtarmıyor, zaten kurtulmak istediğimden de emin değilim. Anılarıma, sevdiklerime ara ara dönmek fikri kıymetli. Fakat masal gibi bir çocukluk geçirdiğim Bebek yerine; Mecidiyeköy gibi soğuk, Çekmeköy gibi uzak semtlere geliyorum artık. O yüzden "evimde" hissetmiyorum. Bodrum’un sakinliğinden sonra İstanbul çok kaotik geliyor.

Sanıyorum derdimi anlatabildim. Benim meselem İstanbul’un kendisiyle değil; o koca şehir, kaybettiğim tüm güzel şeylere adını verdi zihnimde. Aksi giden her şey için de kendisine huysuzlanmama izin veriyor sağ olsun.

Bak işte, yine annemin kaybı sonrası resmi işler için geldim. Beni kar kıyametle karşıladı; kar bitti, eksik imza, eksik kaşe derdi başladı. Bakalım bu işleri tamamlayabilecek miyim? Huzursuzluğum biraz da bundan. Bir an evvel, gerçek evime, toprağın koktuğu yere döneceğim günü bekliyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Annemin Yolculuğu

Bu da geçer Ya Hu

Tam da Meyhanede Mahsur Kalmalık Gün