Anton Jukovic

Magnitogorsk’ta gökyüzü, Tanrı’nın kentin üzerine serdiği, ağır ve kirli gri bir brandadan ibaretti. Anton Jukovic’in tabelacı dükkânı, bir bina girişinin birkaç basamak altında; tütün ve tiner kokusunun, dökümhanelerden gelen kömür isiyle kaynaştığı basık bir mahzendi. Üç floresan lamba, karanlığın o yoğun kıvamını delmek için cızırdayarak umutsuzca titrerdi. Anton, o isli sisin ortasında bir yandan sipariş tabelalarını boyar, diğer yandan nefes almak adına kente inat, rengârenk ve keskin hatlı resimler çizerdi.

Anton'un Atölyesi

Anton Jukovic


Bu basık mahzen, aynı zamanda ruhun nefes aldığı küçük bir sanat atölyesiydi. Bazı resimlerini sergilediği restoranın sahibi ve tek gerçek dostu Vladimir’e sık sık şöyle derdi:

"Sanat, Vladimir; bu kurşuni dumanın içindeki can sıkıntısı olmasa nereden doğacak? Ruhum pas tutmazsa, kalemim zihnimdekileri kâğıda dökmez."

Jukovic, adı mahalle sınırlarını biraz aşmış bir çizer olsa da geçimini zor sağlardı. Çoğu zaman içtiği votkaların hesabını, Vladimir’in itirazlarına rağmen birer desenle öderdi.

Jukovic ve Vladimir, Vladimir'in restoranında.


Emeklilik vakti geldiğinde Jukovic, her şeyi geride bırakıp sessiz köyüne yerleşti. Magnitogorsk’un çok yakınında ama sanayinin kirli nefesinin ulaşamadığı kadar uzağındaydı. Artık geniz yakan tiner kokusu yoktu; sadece taze toprak, reçine ve çam iğnelerinin kokusu vardı. Köy evinin eski pencereleri genişti; içerisi ise Magnitogorsk’ta hayal bile edemeyeceği kadar berrak bir ışıkla doluydu.

Ancak bir sorun vardı: Jukovic artık çizemiyordu.

Bir ikindi vakti, kuzine sobasının üzerindeki toprak tencereye vuran yumuşak ışığı gördü. Işık öyle davetkâr, öyle saf bir parıltıyla düşüyordu ki... Heyecanla eline fırçayı aldı. Fakat fırça kâğıda her yaklaştığında, o zihnindeki keskin hatlar bulanık birer lekeye dönüşüyordu. Fırçayı öfkeyle fırlatıp attı.

"Lanet olsun," diye düşündü, "İsteğimi öldüren bu huzur mu? Bu sessizlik mi yeteneğimi çaldı? Canım artık sıkılmıyor, belki de bu yüzden parmaklarım körleşti."

Kendi yeteneğinin bittiğine dair kurguladığı bu trajik ve entelektüel yalan, onun yeni sığınağı olmuştu. Sipariş mektuplarını, kendisinden yeni eserler bekleyen tanıdıklarını hep aynı bahaneyle geri çeviriyordu:

"Huzur bir lanetmiş ve yakamı bırakmıyor! Eskizlerim ruhsuz, hepsi ölü doğuyor. Elim artık yeni birini dünyaya getirmeye yetmiyor."

Anton Jukovic'in huzur dolu köy evi


Bir gün Vladimir, üzerinde sanayi kentinin o tanıdık, ağır kokusuyla çıkageldi. Dostunu ziyaret etmek istemişti; zaten elinde Jukovic’e ulaştırılmak üzere Moskova’dan gelen, resmi mühürlü bir mektup da vardı.

İki dost, gürül gürül yanan ocağın başında kahvelerini yudumladılar. Vladimir’in yanında getirdiği votkayla içlerini ısıttılar.

"Unutmadan," dedi Vladimir, ceketinin iç cebinden mektubu çıkarıp sehpaya bırakırken. "Sana gelmiş, restorana bırakmışlar. Bak bakalım, neymiş bu resmi mektup?"

Jukovic mektubu aldı, zarfı dikkatlice yırttı. Düzgünce katlanmış kâğıdı açtı. Kolunu iyice ileri uzattı, başını hafifçe geriye eğip gözlerini kıstı... Ama nafile. Satırlar sanki suyun altındaymış gibi titriyor, harfler birbirinin üzerine devriliyordu.

Anton Jukovic, 1976

Sıkıntıyla, "Sen bir okusana şunu," dedi mektubu Vladimir’e geri uzatarak.

Vladimir mektubu almadı. Bunun yerine, boynunda asılı duran eski, kalın camlı ve parmak izi lekeleriyle dolu gözlüğünü çıkarıp bir asa gibi havada salladı. Bir şey keşfetmiş olmanın neşesiyle gürledi:

"Huzuru lanet belleyip hayata küsmeyi bırak be adam! Şımarıklığın sırası değil. Al şunu da bir de böyle dene!"

Jukovic tereddütle gözlüğü taktı.

O saniyede, köy evinin pencerelerinden içeri süzülen güneş, yerini sarsıcı bir hakikate bıraktı. Sadece mektuptaki harfler değil; ahşap sehpanın derin damarları, kenara fırlattığı fırçasının her bir teli ve çizemediği o toprak tencerenin üzerindeki kılcal çatlaklar bile birer birer berraklaştı. Dünya, bir saniye içinde bulanık bir masaldan, en ince ayrıntısına kadar görülebilen somut bir gerçeğe dönüştü.

Jukovic, birkaç yıldır kendi yeteneğinin mezarını kazarken aslında sadece yaşlanan bir çift gözün kurbanı olduğunu anladı. Ağzından dökülen tek cümle, hem kendine duyduğu öfkenin hem de yeniden kazandığı dünyasının özetiydi:

"Tanrı benim belamı versin!"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Annemin Yolculuğu

Bu da geçer Ya Hu

Tam da Meyhanede Mahsur Kalmalık Gün