21 Kasım 2016 Pazartesi

2016'da ne oldu?

Biliyorum ki olgun bir domates gibi kokabilmektir Bodrumlu olmak. Güneşle kızarmak, yamru yumruluktur olmaktır biraz da. Hayata teslim, zamanın şekillendirdiği, üzerinde zeytinyağı gezdirilip, kekikle bezenen, her şeye hazır... Ben ne kadar olgunlaştım, kızardım, yamru yumru oldum bilmiyorum ama artık o ilk ham meyve de değilim. Yeşilden kırmızıya dönmeye hazırlanıyorum belki de...

Hayat hep bir şeylere hazırlanarak geçiyor ki yolda olmaya çok benziyor bu. Yolculukların iyi kötü sürprizlerine açık ve alternatifleri bol olması, tercih edilen her sapağın değiştirdiği kimyası, kendi hikayeni gittikçe benzersizleştiriyor. Mesela tekliften 2 yıl sonra Hülya ile kendimizi hazır hissettiğimiz Mayıs ayında evlendik. Geride bıraktığımız yılın en parlak izi de bu oldu zira.

26 Mayıs 2016

Ailelerin dahi nikah salonunda tanıştığı 26 Mayıs Perşembe günü, bir grup şahidin önünde evlendiğimizde saat 14:30 idi. Tantana yapmadan, sessiz sedasız, gelinliksiz, yüzüksüz bu sade nikahı aradan çıkarmış olduk. Basmadığımız nikah davetiyesini veya bir çağrı telefonunu bekleyenler olduğu gibi içlerinden alınanlar da oldu elbet. Nikaha gelemedik, düğüne gideriz diyenler de kendini derin uzay boşluğunda buldular zira düğün gibi ilanını da yapmadık. Zaten, yedi yıllık arkadaşlığımızı başa koyarak söylüyorum; evliliği hiç takmadığımızdan parmaklarımıza paket lastikleri takmıştık. Nitekim aşkın devlet onayına ihtiyacı yok.

Bitse de gitsek...
İlk resmi öpücük!




Bir bardak daha çay doldurdum. Taze ekmeği, güneşin turuncuya boyadığı odada böldüm. Masada peynir ve tereyağı hala var. Yumurta kabuklarını toplarken, Hülya biraz daha domates kesiyor. Evi kaplayan yeni koku şükürle çınlıyor duvarlarda. İyi ki buradayız, iyi ki burada yaşıyoruz.

Her sabah farklı bir renk farklı bir gün doğumu
Güneş manzaramızı hep bir başka görüntüye çevirdi durdu.
Gün batarken de ayrı oluyor.

Kendimizi hazırlamamız gereken nereye varacağını, ne kadar süreceğini bilmediğimiz, ilk kez deneyimleyeceğimiz bir yol daha hediye etti 2016. Bir zihnin içinde geleceğe uzanırken, geçmişinde onunla birlikte kaybolabileceğimiz, sonunda birbirimizi kaybedebileceğimiz bir yolculuk. Sahi böyle bir şeye hazırlanılır mı? Sizi doğuran kadının zamanın içinde yavaş yavaş yok oluşu çaresizce nasıl izlenir?

Anne ve babalar yaşımız kaç olursa olsun bize bir şeyler öğretmeye devam ediyorlar.
Bundan sonra araba, annemi istediğimiz an ziyaret edebilmemiz için gerekli.

Yaz başında Alzheimer başlangıcı teşhisi konulduğunda annemin önünde hatırı sayılır bir zaman olduğunu düşünmüştüm. "62 yaşında biri için epey erken değil mi?" sorusunu tutunulacak dal gibi görmek, kabullenememe de sayılabilir. Kim kabul edebilir ki zaten? Kendimize sarılacak yeni şeyler arayıp durduk ama annemin yolculuğu zaten başlamıştı. Unutması gerekenlerden çok hatırlaması gerekenleri zamanın derinliklerinde kaybetmesinden anlamalıydık. Artık yalnız bırakamayız. Onu öyle önden bir başına göndermek olmaz. Beraber yürüyeceğiz ve bir sürü yeni şeye hazırlayacağız, altından kalkılacak.

Her sabah güneşin doğuşunu izlemek için erkenden kalkıyorum. Bir kaç tavuk ve horoz, tüm yaz yüksek güvenlikle korunan Ali İhsan Bey'in bahçesinde dolaşıyorlar. Elde sopa veya su tutularak kovalanan Yakaköy'ün asıl sahipleri çimlerin arasından kahvaltılıklarını seçiyor. Folluklarından toplanmış yumurtaları da az evvel bizim kahvaltı masamızdaydı. Rengi güneşle yarışır sarısına tuz ekip tat biçtik damağımızda. Kırık yumurta kabuklarını toplarken, tarladan doğma yamru yumru domates, mis gibi kokuyordu bir dua gibi. Bu nimeti ödülden saymayıp yerine marketi koyanları 2016'da bırakıyorum. Haddim değil ama (işe de yaramayacağını bile bile) geldiği yeri buraya taşıyacaklara net olarak "gelme kardeşim" demek istiyorum.

Sabahlar nasıl heyecanla beklenmez ki?

2016'da 50 yaş üstü emeklilerden çok çocuklu aileler Bodrumlu oldu, oluyor. Bunun için önümde bilimsel bir veri ya da şehir raporu yok. Çıplak gözle görmek ve hissetmek mümkün. Tıpkı benim yaptığım gibi onlar da şehirlerini peşlerinden getiriyorlar. Şehir üstüne şehir yığıyoruz. Nitekim hiç hırsızlık vakası görülmeyen Yaka'da yaz başı ve sonu olmak üzere sitede iki olay yaşadık ki biri bizim evde cereyan etti. Site yönetiminin tedbir olarak düşündüğü kamera ve alarm sistemi bana tam bir şehirli refleksi ve abartılı görünüyor. Lakin hırsızlarımızı da getirdiğimiz, getireceğimiz gerçeğini kabul etmem lazım. Gerçi pek çalınacak bir şeyimiz yok ama olsun. Yabancı birinin evini kurcalaması hissi yeterince incitici bir duygu... Artık pek görmediğim beyaza boyalı mavi panjurlu Bodrum evlerinin hepsinde demir parmaklık takma vaktidir.

Nasıl bir büyük şehirli portresi çizdiğimizi görünce mütevazi ve iyi biri olarak bilinen kendimi bile şımarık saydım. Sağlıklı olmasa da bir genelleme yapacağım zira tarife uyan bu kesim taşları yerinden oynatabilme yeteneğine sahip. Dolayısıyla şehirli olarak neden sevilmediğimizi artık biliyorum. Dağdan gelip bağdakini kovuyoruz. Üst perdeden konuşuyoruz, saygısızız. Paramızla her şeyi satın alabileceğimiz sanıyoruz. 800 TL'lik eve 2000 TL kirayı ucuz sanacak kadar aklımız bir karış havada. Fiyatları yükseltip, 50 TL'lik lahmacundan şikayet ediyoruz. Ben de pek sevmedim bu büyük şehirlileri. Evlat olsa sevilmezler.

Gelenlerin artması gibi benzer hayalleri kuran ve soru soran insan sayısı da arttı. Demek ki daha çok insan gelecek. Zaten Bodrum hızla değişiyor. İsimli okullar açılıyor, yollar genişletiliyor. Gelenler arttıkça konforlu hayat vaatleri de artıyor. Bu yönde bana gelen soruların da içeriği değişti. Artık "nerede yaşarım?" yerine "Hangi okul iyi?" gibi sorular geliyor. Hemen "bilmiyorum" diyeyim. Soruyu pas geçip daha yakın markajı tercih eden, çat kapı ziyarete gelen veya kahve içelim davetinde bulunanlar da fazlalaştı. Ne yalan söyleyeyim bu epey rahatsız edici. Hele hiç tanımadığım insanların 40 yıllık arkadaşımmış gibi nezaket ve görgü sınırlarını aşmaları beni oldukça zor durumda bırakıyor. Şimdilik sayıları çok değil... Daha ilk yazışmasında konuya "Sen bize oradan ev baksana!" diye giren biriyle neden kahve içeyim? Üstelik böyle bir şey yapamayacağımı söyleyince alınan insanlarla. İyi niyetli olduğunu düşündüğüm ama internetten baktığı evi görmemi rica eden "hani siz orada yaşarım derseniz..." diye lafa girenleri de aynı profilde değerlendiriyorum. Görünüyor ki ülke gibi, Bodrum gibi insanlar da değişiyorlar. Belki de bundan sonra bu kadar açık olmamalıyım.

Bodrum demişken, bir şehir efsanesi sandığım Bodrum Tüneli, Bodrum-Yalıkavak yolunun genişletme çalışmalarıyla vücuda büründü. Yakında bir duble yolumuz olacak. Bunu iyi anlamda söylemiyorum. Zira yol demek daha az yeşillik demek daha da fenası bol bol araba demek. Sakin evimizin verandasından belli belirsiz görülen yol, altı çizilmiş bir satır gibi belirgin, boz ve ağaçsız artık. Hiltilerle törpülenen, güdükleştirilen tepelerden yankılanan tak tak tak sesi hemen önümüzdeki zeytinlikte patlıyor, kışla beraber içine yeni bir site yapılacak olan. Önümüzdeki yıl daha fazla şehre domuzlar indi haberi duyacağımız kesin artık.

Yine de Bodrum hala çok güzel ve bana çok iyi geliyor. 2016 içinde İstanbul'a 9 hafta olmak kaydıyla 6 kere gittim. İstanbul'a bakışım önceki yıllara göre daha yumuşak olsa da o 9 hafta buranın kıymetini iyice katmerlendirdi. Ben de bu kıymeti bisiklet turlarıyla taçlandırıyorum ki hayatın tadı biraz daha çıksın. Üstelik bu yıl kendimi daha güçlü hissettiğim ve kendime güvenimin zirve yaptığı bir yıldı. Geçen sene yaptığım yolun üzerine bir 1000 km daha eklemişim. 3. kez Çanakkale, Gökova, Kavaklıdere ve Hadi Ben Kaçtım turu yaptım. Bodrum'da hafta sonu, hafta içi koşulan yarımada turları, Bodrum-Milas-Bodrum performans sürüşlerine katıldım. 130 km'lik günübirlik mesafemi 158 km'ye çıkardım.

Yaz-kış, soğuk-sıcak her koşulda bisiklete bindim. Evin pazar alışverişlerini de bisikletle yapıyorum.
Bisiklet köpek ilişkisi sanılanın aksi yönde işledi burada. Havlayanlar da dahil 50-60 köpekle tanıştım, arkadaş oldum.
Pazara inerken

Geçen pazardan dönerken, yokuşta yetiştiğim teyze "Yorulmuyor musun?" diye sormuştu. O an bisiklet üzerinde kan ter içinde yakalanan biri gibi değil de kafamda dolaştırdığım genel bir cevabı paylaşmak isterim. Ne o an heybelerimde taşıdığım ağırlık ne uç uca eklenen km'ler ne de tükenmek bilmeyen yokuşlar beni yoruyor. Geride bıraktığım yıl anladım ki daha çok insanlardan yorulmuşum. İnsan kadar hiç bir şey yormuyor... İşte bu yüzden olacak ki bayramda tek başıma yaptığım Gökova Turu'nu 4. Hadi Ben Kaçtım Turu olarak tescilledim. O tur aynı zamanda tüm zorluklarına karşın beni dinlendiren bir tur oldu. Ayrıca yıl içinde Muğla'da Levent Abi Bodrum'da Seçkin ve Cem ile yaptığımız günübirlik turların tadı hala damağımda.

Menteşe dağlarında kendimi küçücük hissetmek beni en mutlu eden şey.
Bisiklet hayatımı çok renklendiriyor. 
Birlikte pedal basmaktan büyük keyif aldığım Levent Abi ile spontan Muğla-Akbük turu finali.


Seçkin harika bir yol arkadaşı.
Tek başına tur yapanların bir bildiği varmış. Bayram Turu'ndan çok şey öğrendim.


Son İstanbul seyahatlerimde de bir arkadaşımın bisikletiyle işe gidip geldim.

Tüm katılımcılarının evlerinden ilk kez bu kadar uzakta ve ilk kez gittiği Karadeniz'de, Artvin'den Ordu'ya pedal bastığı 3. Hadi Ben Kaçtım Bisiklet Turu'nu ayrı bir yere koymak isterim. Fakat gündemimiz turun kendisinden çok, tamamladığı Ordu'da TV'lere kitlendiğimiz darbe girişimiydi. Bittiği günün arkasında saklı kaldı koca tur.

3. Hadi ben kaçtım Artvin-Ordu Bisiklet Turu / Karagöl-Borçka

Darbe girişimi ve sonrasının fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu hala yaşıyoruz. Bu ülkeyi yönetenlerin kendilerine yeni mağduriyetler yaratma çabasının bizi getirdiği nokta artık toparlanır gibi değil gözüküyor. Tehlikeli bir şekilde de ayrıştırıldık. Siyaset hiç bu kadar nezaketten ve saygıdan uzak olmamıştı. Cehaletin kutsandığı, kendi gibi düşünmeyenin yok sayıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu daha nereye varır bilemem ama hiç de iyi bir tablo yok karşımızda. Bunu gören, okuyan pek çok insanın Ege'de bir kasabaya yerleşme hayalleri artık yurtdışına yönelmiş durumda. 2016'da yurtdışına yerleşen arkadaş ve tanıdıklarımın sayısı 6... Aileleriyle birlikte 13 kişiyi buldu. Her şeyin daha net görüldüğü ve daha büyük hareketlerin izlendiği İstanbul'da yurtdışında yaşama koşullarını araştırmaya başlayan arkadaşlarımın sayısı da az değil. İtiraf edeyim ki aklımda olmasa da bir kaç site karıştırdım bu kadar çok insanla konuşunca. Hatta babam orada doğduğundan dolayı Makedonya'dan vatandaşlık almanın kolay olduğunu sanmıştım ama Balkanlar'daki etnik ayrımcılık burada da karşımıza çıktı. Makedonya, Türk ve müslüman vatandaş istemiyormuş son tahlilde!...

Bunları düşünürken dalmışım da köyü inleten o isyankar eşeği duyunca kendime geldim. Kuşlar hala neşeli ötüyor. Bir kaç gündür soğuk üfleyen hava yerini ılık bir kucağa bırakmış koynunda ısındığın. Dün gece ilk kez yaktığımız şömineden yayılan odun kokusu aralık kapıdan içeri giriyor. Gürül gürül yanarken güzelce ısındığımız anın çektiğim fotoğrafını Pınar, Bülent ve Cevat'a gönderdim. Başında şarap içip sohbet edilebilir diye. Bir kaç çeşit peyniri de arkadaş ederiz masaya. Birlikte bir anımız daha olur.

Ateş başı


2016'nın hediyesi ahbaplar bahsettiğim. Ev ziyaretleri sıklaştı onlarla tanışınca. Pınar ve Bülent bizden bir yıl sonra çocuklarını da alarak yerleşmişler Bodrum'a. İstanbul'dan tanıyordum ama bir samimiyetimiz yoktu. Cevat da Bülent'in arkadaşı. O Bodrum'a daha evvel yerleşmiş. Evini barkını kendi yapmış. Daha sonra uzun uzun anlatırım zaten. "Balık aldım hadi gelin!" "Cumartesi mangalı yakıyorum beklerim" davetleri daha çok uçuşur oldu. 2 senedir bizi hep bir yerlere davet eden Serdar Benli ve Levent Abi gibi yeni dostlarımız oldu.

2016 bize Pınar, Bülent, Uzay, Mercan ve Cevat'ı hediye etti.. Ne iyi etti...

Haliyle sosyal hayat daha hareketlendi. Geçtiğimiz yıl ulaşımı düşünerek hareket etmek yerine madem buradayız tadını çıkaralım anlayışına tutunduk. Kendi imkanlarımızın yetmediği noktada arkadaşlarımız yetişti. Bu bize iyi geldi. İnzivai Yakaköy yaşamı bir nebze olsun kırıldı.

Bu yıl merkeze daha sık indik
Dostlarımızla buluştuk
Ece İstanbul'dan Bodrum'a yeni taşındı.


Paris'ten Ahmet ve Devrim ziyarete geldi.
Daha çok denize girdik
2015'de koca yaz 6 kere denize inmiş ve yüzmüştük.

Buna köyden insanlar tanımanın avantajlarını da eklemek gerek. Eli kolu dolu geldiğimiz son İstanbul dönüşü, minibüsü site içine sokarak bize yardım eden Mehmet Abi, aynı gece "Bodrum'dayım, Yaka'ya dönecekseniz beklerim" diye aramıştı. Ağacımdaki incirin bitip bitmediğini öğrenmeden bana satmayı red eden pazarcıyı, nereye koyayım bilemedim. Bisikletle gittiğim için her defasında muz ve ceviz ikram edip cebime yolluk meyve sıkıştıran... Düşündükçe insanın yüzüne gülümseme oturuyor.

Filedeki bazı meyveler ikram.
Bu nimeti markete değişenler gittikleri yer neresi olursa olsun kimyasını bozuyorlar.

Önceliklerimiz de değişmiş. İstanbul'da üst üste kalınca fark ettim. İş benim ilk sıradaki derdim değil. Doğru bizi Bodrum'da tutan önemli bir kalem. Para kazanmalısın ki ayakta durabilesin. Zira işin öncelik sırasının aşağılara inmesi hem işlerimin kimyasını değiştirdi hem de kalitesini artırdı. Daha anlamlı hale getirdi. Ya da bana öyle geliyor. Ama şunu biliyorum yeni şeyler yapmaya zaman bulabiliyorum önceliklerin yeri değişince. Mesela bu yıl daha fazla bisiklet turu yaptım az evvel yazdığım gibi. Gezdikçe de daha önce yaşamında olmayan şeyleri görüyor, gözlemliyorsun. Ofis sandalyesinde olmak mı, sele de oturmak mı? Büyük fark yaratıyor.

Şimdi işimin başına oturma vakti. Bir bardak çay daha koydum kendime. Hülya iyice sarınıp kahve ve sigarasını içmeye verandaya çıkmış. Peşinde, annemin İstanbul'a dönmesiyle bize kalan Musti. Oradan oraya koşturuşuna gülüyor bir şeyler söylüyor, yüzünde harika bir gülümseme. Bir kaç dakika öylece izliyorum Hülya'yı. Bodrum'da onun gülümsemesinde yaşıyorum.

10 Kasım 2016 Perşembe

15 günlük 2 devre İstanbul

Yeni çıkmış poğaçaların ağır yağ kokusu metroyu basmış, mide kaldırıyor. Bir iki gündür aynı kokunun içine dalınca bir ara bunu her gün yaşadığımı hatırladım. İstanbulluyken herkes gibi ben de bu kokuyu duymuyordum. Duyular köreliyor galiba. Mesela vagonlara doluşan -birbirlerine mecburen değdiklerinden- insanlar arasında göz teması tamamen kesik. Kocaman kulaklıklarla da büyük izolasyon tamamlanıyor. Ne derin bir yalnızlık. Yer altının dijital uyarı seslerini, seslendirmelerini ben de sevmiyorum. Koridor boyunca çaldığım ıslık, metro görevlisine verdiğim selam havada kalıyor. Ayrıca neredeyse tüm şehir hasta... Bir vagon dolusu aksıran tıksıran insanı, nemli mendilleri ellerinde izliyorum. Öyle ki, onlara baktığımın hiç farkında değiller. Belki de farkındalar ama ya umurlarında değilim ya da artık yabancılardan iyice korkuyorlar. İnenlerden umudu kestim, binenlerde de durum aynı. Telefon ekranlarında kaybolmuş sümüklü bir sürü İstanbullu artık iyice çıtır çıtır kırılgan, üşüyor. Vagonun değil insanların titremesi hissettiğim. Her durakta içeri dolan poğaça kokusundan midem kalkıyor... İşte bunun için hava nasıl olursa olsun kullanabileceğim bir bisiklet aradım ya İstanbul'a gelmeden evvel!...

Sadece arkadaşlarımın, tanıdıklarımın değil, hiç tanımadığım insanların cömert tekliflerine teşekkür ederim. Her gelişimde kullanabileceğim bir bisikletim olabileceğini bilmek bile büyük mutluluk. Hem eve yakın olması hem de teslim kolaylığı bakımından, bir dönem birlikte çalıştığım Şenol Çini'nin çağrısına "tamam" dedim. Böylece daha gelmeden kendimi iyi hissettirecek şeyi bulmuştum. Rakı içeceğim Cuma ve bisiklet kıyafetlerimin kurumadığı birkaç gün dışında bisiklet şehirdeki ana ulaşım aracım oldu. Yoksa ekşi kokulu metroya ayak basmazdım.

Uçak karalaması
2 Ekim Cumartesi, babam ve kardeşimle Bebek'te buluşma.
Aynı akşam bisikleti Şenol'dan emanet alıp eve geldim.
Mecidiyeköy'de kaldığımı söyleyince arkadaşlarım şaşırdılar lakin Hülya'nın evi orada.

Malum İstanbul'a gelişim iş odaklı olunca günü geçirdiğim yer de değişmiyor. Bu sefer de 15'er günlük iki devre halinde toplam bir ay İstanbul'daydım. Seyahatin ilk devresini kendim istemiş, planlamıştım. Zira en son yine kendi isteğimle 20 Şubat'ta gelmişim. Mayıs'ta Hülya ile evlenmek üzere geldiğimizde ise iş, gündemden bir iki basamak aşağı inmişti. Kaldı ki -bir tercih bile olsa- nikahın ertesi günü yine ofisteydim. Şubat'ı esas alırsam, açık arayı kapatmak ve bir nebze nelerin olup bittiğini anlamak adına 1 Ekim günü İstanbul'a ayak bastık.

Konu iş olunca, İstanbul'a gelmek benim için mesleki nezaket. Her şey gayet iyi yürüyor, herkes nasılsa mutlu diye gitmemezlik olmaz. Bu karşılıklı güveni başka türlü besleyemezsin.


Republica / Pazartesi 1. gün... Henüz kimse gelmemiş.
Bazı sabahlar kahvaltımı dışarıda yaptım

Bu günceyi takip edenler bilir ki, 14 yıldır çalıştığım Republica Reklam Ajansı, bundan 2 yıl evvel Bodrum'a taşınma planıma tam destek vermişti. O güne dek nasıl çalışıyorsak aynı şekilde devam etme konusunda da anlaşmıştık. İşini uzaktan yapmaya imkan veren bir meslek sahibi olmak gerçekten büyük nimet. Şimdilerde gündemde olan hatta yaz başı yasalaşan "uzaktan çalışma" sistemini teknolojinin de gelişmesiyle gayet iyi götürüyoruz. Günlük mesaim, çalışma biçimim değişmiyor. Zamanla önemli nedenler (sunum, toplantı vs) dışında gitmemi gerektirecek durum olmadığından iş ziyaretlerim seyrekleşti. Her ne kadar İstanbul'a daha az gitmek güzel gözükse de kabul etmeliyim ki dezavantajları var.

Bir kere uzakta olunca veya ofise gitmeyince içerdeki tansiyonu hissedemiyorsun. Bunu İstanbul'la ilgili yazılarımda sık sık ifade etmişim zaten. Özellikle son dönem ülke gündemi ve buna bağlı olarak ekonomi üzerindeki etkileri çok konuşuluyor. İşten çıkarmaların, maaş kesintisi hatta ödememelerin başladığını arkadaşlarımdan duyuyordum. Neler olduğunu görmek ve yaşanabilecekleri kestirmek için arada İstanbul'a gitmek bu yüzden de önemli. Bizim işlerimiz iyi gidiyor gözükse de, hepimizin bir araya geldiği ve tasarruf tedbirlerinin açıklandığı bir toplantı yapıldı. Görünen o ki önümüzdeki sene daha da zor geçecek.

Evle iş arası bisikletle yaklaşık 16 dk
Metro ile ise 32 dk.
Ofiste Murat'la çalışmak günü kolaylaştırıyor. Devrede o olunca iş akışı daha düzenli oluyor.
Genel olarak ofistekilerin neşesini kaybettiğini gözlemledim. Bunu geri kazanmak gerek.

İstanbul'da iş, hayatın odağı haline geliyor. Bu ilk 15 günlük dönem için bunu pek sorun etmedim. Niyetim durumu görmek olunca tüm konsantrasyon iş üzerineydi haliyle. Hülya da yanımda olunca görev paylaşımımız çok işe yarıyor. Hiçbir arkadaşıma buluşmak, yemek yemek şu bu için söz de vermedim. Sadece iki kez, bir cuma klasiği olarak Asmalı Cavit'e gittik o kadar. Zaten zamanı da bir türlü işe göre hizalayamadım. Geçtim gece yarılarına dek çalışmayı sekizlere, dokuzlara kadar ofiste olmak hayatımı, alıştığım rutinimi direkt etkiliyor. İkinci 15 gün bunu tüm şiddetiyle yaşadım.

Hafta boyunca işe gidip gelince Cuma rakıyı hak ediyorsun. Asmalı Cavit
Özge de İstanbul'da görüştüğümüz ilk arkadaşımız oldu. Asmalı Cavit
Sonraki hafta Duru'nun yaşgünü için karşıya geçsem de...
İstanbul'daki son Cuma yine Asmalı Cavit'te kutladık Duru'nun yeni yaşını..

İkinci 15 gün tam sürprizdi. Bodrum'a döndüğüm hafta daha bitmeden yeniden ofise çağırıldım. İki önemli sunum varmış. Biletim de alınınca, neredeyse bavulumu hiç açmadan gerisin geri İstanbul'a uçtum ve bu sefer yanımda Hülya yoktu. Şenol'dan bir kez daha bisikletini istedim. Sağ olsun kırmadı.

Bodrum'daki karşılama nefis oldu. Gemibaşı - Bodrum
Uğurlama da karşılamadan aşağı kalmadı / Etrim köyü
Aynı kadro ikinci yarı.

Zaten İstanbul'a gelindiğinde otomatikman bir koşuşturmanın güçlü debisine kapılı veriyorsun. İster isteyerek ister istemeyerek gel durum değişmiyor. Diğerleri gibi hızlı yürümeye, acele etmeye, her şeyi çabuk çabuk yapmaya başlıyorsun. Durduk yere terlememi başka türlü açıklayamam. Yeme içme düzenin de çalışma saatlerine göre değişiyor. Bodrum'da 19:00-19:30 dedin mi sofradan kalkıyoruz. Hatta 22:30-23:00 gibi uyumaya çekiliyoruz. Oysa İstanbul'da bu saatler mesainin henüz devam ettiği anlar. Ofise söylenen tost, köfte, pizza vs gibi siparişlerle zaman kazanılmaya çalışılsa da bunun adı sağlıksız beslenmek. Bunun benim hayatımı nasıl değiştirdiğini, nasıl kötülüğü dokunduğunu daha önce yazmıştım. Stresle de birleşince insanın bedeni bir müddet sonra "dur" diyor ki ofiste bu konuda yalnız değilim. Hoş, iki senedir Bodrum'da yaşayan biri olarak, İstanbul'da evde yenilenlerin de sağlıklı olduğunu tartışırım çünkü çoğu marketlerden alınan barkotlu ürünler. Lakin mecburuz...

Uzun süre sonra ilk kez TV ve maç izledim.
Sosyal medyadaki #televizyonukapat kampanyasını destekliyorum. Sahiden TV izlemeyin.
Ertesi sabah Bebek'ten hareket edince Etiler yokuşunu tırmanayım dedim.
Yine birinciyim. Kimseler gelmemiş.

Ofis demek masada çakılı çalışmak, ev alışverişini yapamamak ve geceyi aç geçirmek demek. İlk evliliğimde, "bir saate yemeğe yetişirim!" deyip ofisten çıkamadığım çok günüm olmuştu. Yine mesai nedeniyle ilgilenemediğim su tesisatının büyük probleme kaçınılmaz dönüşümünü hatırlıyorum. Verdiğim sözleri yutmak durumda kalmak ayrı bir karın ağrısı... Çalışıyor olmak dışındaki sorumluluklarımızı ihmal ettiğinizde her şey anlamını kaybediyor. Sabahlara kadar çalışıp, tasarımların tonlarca ödül alsa ne fayda. Hepsi kuru, üfürdüğünde dağılacak cam biblolar... Sonra da bu kariyerle övünmek var değil mi? Övünülecek bir şeymiş gibi...

- 6 Kristal Elmam var ama açım...
- 9 Kırmızı ödülü aldım ama 3. eşim de beni terk etti.
- Bir sürü sektör ödülüm var ama çocuklarımı göremiyorum.
- Cannes Altın Arslan kazandım ama işsizim...

Bir akşam kendimi, benim gibi tek başına hamburger (alışveriş yapamamıştım, yapsam da evde yemek yapmak için çok geçti) yiyen insanların oturduğu bir AVM işletmesinde buldum. Telefonlarından gözlerini alamayan, köftesini ısıran, çiğneyen, ekranını kaydırıp gördüğü şeye kendi kendine gülen insanlar. Sipariş alan personelin seslenmeleri arada mutfaktakileri azarlaması, berikinin cevabı da suni fonu tamamlamıştı. Hepsi üşüyordu. Çok üşüyorlardı... Sıkı sıkı montlarına gömüldüler. Sümüklüsünün yerine yeni mendillerini çıkardılar.

Manolya Sokak No 26 ne olmuş diye her gittiğimde bakarım.
Manolya 26 benim güncemde önemli bir yere sahip. Satın alındıktan sonra çevresi kapatılmış. Kötü bir renge boyanmış.
Orjinali çevresi çitsiz iki katlı olan toplu konutların sonuncusu...

Bodrum'daki öncelik sıralamasında iş, otomatikman 3. sıraya düşüyor. Bunun nedeni basit; önceliğin mutfak ve tedarikleri olmaz ise çalışamazsın. İşini yapabilmek için önce eve çalışman gerekiyor. Çöpü mü attın? ki atman gerek, yeni poşeti kutuya takman lazım. Su mu bitti gidip alman, sonraya bırakmaman şart. Kavanozu açtığında bitmiş çayla karşılaşmak kim ister ki? Alınacaklar listene yazmış olmalıydın. Burada yaşamayı işte bu yüzden seviyorum. Sana gün içinde nefes aldıran bir - bir buçuk saatlik molalardan bahsediyorum. Ofis içinde yapamadığın... Bana iyi gelen, buranın doğası, kuşu, börtü böceğinden çok o küçük teneffüsler. Yoksa sanıldığı gibi tatil gibi bir hayat yaşamıyoruz. İstanbul'da mesaim neyse Bodrum'da değişmiyor. Tek fark iş stresinin üzerine, yol, trafik, işe yetişeceğim gibi ekstra streslerim yok.

Salt bir apartman yönetmeliği maddesi değilse benim bildiğim İstanbul'da kombileri yakmak için Kasım 16 beklenir. Kombiler erkenden yanmış. İstanbul'a göre kıyafetlerim eksik ve yetersiz olsa da üşümedim hiç. Polar bir ceketim vardı en fazla. Herkesin kalın montlara göre epey ince kalmıştım. Kıçımdaki kot tek pantolonumdu ve yırtık ağını yamatmıştı Hülya. Sıfıra yolculuğum için güzel bir detay. Üstelik şunu da gördüm; doğduğum şehir ile yaşadığım kasaba içimde yer değiştirmiş. Tüm huzursuzluğumun evimden uzak kalmak olduğunu anladım. Buna karşın, patronumdan gerçek ödül sayacağım şu sözü duymak da çok güzeldi: "Sen buradayken daha huzurlu çalışıyorum." Üflesen dağılmaz nal gibi bir ödül işte bana... Lakin içimden bir ses, artık dönüş biletini aldırmam gerektiğini fısıldadı durdu sürekli...

O Maestros davetiyesi. Buluşkan için Yunanca karşılık buldum Έλα / Ela...
Buluşkan / O Maestros, Arnavutköy. Doğan, sırf bu buluşma için Hollanda'dan gelirken
Hülya'da Bodrum'dan ayağının tozuyla masaya yetişti.

İkinci 15 günü renklendirmem gerekiyordu. İlk seferinde söz vermediğim arkadaşlarımla sözleştiğimiz bilmem kaçıncı Buluşkan'ı topladık. Bu bizim geleneğimiz. Belli bir periyodu olmasa da bir araya gelip birbirimizi görüyor, rakımızı içiyoruz. Son buluşmayı Arnavutköy O Maestros'ta gerçekleştirdik ki, yediklerimiz, içtiklerimiz ve Hasanaki'nin rembetikolarıyla çok eğlendik. Daha kalabalık olmayı ummuştum ama kısmet değilmiş. Mekansa her seferinde üzerine bir şey daha koyuyor. Mezeleri ve servisi 10 numaraydı. Sadece sigaraya müsaade etmeseler daha güzel olur bana kalırsa. Gece saçımızın başımızın acı acı koktuğunu duymak keyif kaçırıcı. Tabi unutmamışlar, restoranın ilk resmi müşterisi olduğumu hatırlattılar. Güzel bir gece oldu.

İstanbul'daki 3. pazarı bisiklete ve kendime ayırdım. / Rumeli Feneri
60 km'lik tura doğduğum sokağı da ekledim  / Bebek

İstanbul'da olduğum sürece bisikleti sadece iş-ev, ev-iş arasında kullanmıştım. Bu aşağı yukarı 4 km'lik bir yolu gidip gelmek demekti. Hele ilk 15 gün, İstanbul 8 km çapında bir şehir olmaktan öteye gidemedi benim için. Babamda kaldığım bir günün sabahı Bebek'ten Etiler yokuşunu tırmandım mesela. İnsanların şaşkın bakışları tezahürat gibiydi. Fakat vakit bulursam uzun bir tur da yapmayı kafama koymuştum. 3. ve son pazar günü de o vakti buldum. Mecidiyeköy'den çıkıp Bebek'e indiğim ardından Rumeli Feneri'ne dek süren güzel bir pazar gezisi yaptım. Dönüş yolunda dostum Mehmet Gözetlik'e uğradım. Daha sonra Ortaköy'den Beşiktaş'a uzanıp Karaköy'e ardından Şişhane'ye vardım. Taksim hala betonarme. Sahaf Fuarı marifetiyle meydanı hareketlendirmek isteseler de her yerde eli tüfekli adamlar görmek canımı sıktı. Oysa hava tam tersine harikaydı. Hatta İstanbul'da bisiklet kullandığım tüm süre boyunca bana torpil geçti sanki. Bu arada bisiklet kullanımı da epey artmış. Asıl sevindiricisi araç sahipleri daha saygılılar gibi geldi bana. Özellikle iş çıkışı karanlıkta ve trafikte sürdüğüm zamanlar hiç kimse beni tehlikeye atacak bir hata yapmadı. Bilakis beklediler, yol verdiler... Şunu da not olarak yazayım madem; bisikletle 15 dakikada aldığım Mecidiyeköy-Levent yolunu metro ile 35 dakikada tamamladığımı ölçmüş oldum... Aynı yol araçla akşam trafiğinde bir buçuk saati buluyor.

Son perşembe... Bisikleti teslim edeceğim gün. Yine birinciyim.
Bisikleti teslim edence Ortaköy'den Beşiktaş'a yürüdüm. Çarşıdan geçerken burada yaşadığım dönem
eve çıkmadan 2 tek attığım günleri andım. Şeytan dedi ki otur at iki tek...

Ofisçe önemli iki büyük sunumu iyi atlatırken, dönüş biletim de alınmıştı. İstanbul'a yağmurlu bir cumartesi sabahı veda ettim. Görünen o ki daha sık gelecektim bundan sonra. Hülya gibi ayda 2 kere mi? yoksa 1 kere yeterli olur mu bilmiyorum. Lakin arayı birkaç ay açmamak benim için de iyi olur. Üstelik eskisi gibi İstanbul'a ön yargılı değilim. Sadece evimden uzun süre ayrı kalmak istemiyorum. Uçağın kapıları kapandı. Eve, güneşli kasabama gönül rahatlığıyla dönmeye hazırım...

Gülü güle İstanbul.