21 Mart 2017 Salı

Londra'da bir Bodrumlu

Güzel Sanatlar sınavını kazanamadığım 1990 senesinin son aylarında dil öğrenmek üzere Londra'ya gitmiştim. İşin doğrusu gönderilmiştim. Zira 18 yaşında henüz "İngiltere'de dil öğrenmek istiyorum!" diyecek kadar akıllı bir çocuk değildim. Aslında kendimi küçümsememeliyim. Çünkü aynı dönem Güzel Sanatlar sınavına girmiş olmak da tamamen bireysel ve ailemin karşı çıkmasına rağmen alınmış bir karardı. O ilk sınavı kazanamayınca ebeveynlerim birbirine "bir sene boş kalıp ne yapacak?" diye sorunca "bari gitsin dil öğrensin" fikrine tutunmuştu. Körfez savaşı patlak vermek üzereydi ve benim ilk uçak ve yurtdışı seyahatim olacaktı.

27 sene sonra Londra'ya bu sefer iş için gittim. Ne yalan söyleyeyim başta ayak diredim. Birincisi bu dönem evimden o kadar sık uzaklaştım ki içimde ister istemez bir huzursuzluk dolanmaya başladı. İstanbul'un kara bulutları adını verdim bu huzursuzluğa. İkincisi de önemli bir parçası olarak önerildiğim etkinlikten en son benim haberim olmuştu. Kendime "Amaan, boş ver git işte!" diyene dek epey bir süre içimde bu huzursuzluğu taşıdım, taşıdıkça da huysuzlaştım.

Etkinlikten de bahsedeyim ki başta beni büsbütün neyin mutsuz ettiği iyice anlaşılsın:
Takipçisi çok olan bir grup sosyal medya kullanıcısının katılacağı gecede, katılımcıların resimlerini -ki 30 kişi kadar- yine benim önceden hazırladığım panoya, gecenin temasına uygun çizecek, renklendirecektim. Üstelik sadece 2-3 saatim vardı. Kaldı ki ben bir çizer de değilim. Evet çizerek hayatımı anlattığım diğer güncem, referans olarak düşünülebilir lakin bundan para kazanmak, sanat dünyasında yer edinmek vs gibi bir düşüncem olmadı. Arada çizimlerime karikatür diyen birkaç cahil çıkıyor ki karikatürist hiç değilim. Bundan ayrı olarak başıma sıklıkla gelmiştir; fotoğraflarını atıp resimlerini çizmemi isteyenler olur. Çokça suistimal edildiği için epeydir nazikçe geri çeviriyorum. Bundan da bir yazı çıkar ama insanlar bana hak vermek yerine, alınmayı tercih ediyorlar ne yazık ki...

Dijital olarak hazırladığım Kalemya Koyu çizimi.

Neyse, şimdi hiç bir tecrübemin olmadığı bir alanda, ne yapacağımı anlamadan ve dahi bilmeden, yapmaktan pek hoşlanmadığım bir şey için oralara gideceğimden huzursuzlandım. İşler yolunda gitmezse, yapılanı beğenmezlerse gibi iç dalgalanmaları da içimdeki kara bulut yer değiştirirken ayrıca ortaya çıktılar. Öyle ya tek atımlık kurşun. Olmadı baştan alalım gibi bir durum yok. Ta ki patronum "rahat ol, hiç takılma, karala geç" diyene dek sürdü bu endişem..

Buna bir de uçuştan bir gün evvel babamın hastaneye yatırılmasını da eklemeliyim. Henüz 10 gün kadar hastanede yatırılacağını bilmiyorduk tabi. İşin aslı oldukça şiddetli üşütmüş. Öyle ki ciğerlerinde yaklaşık 3-4 litre su birikmiş. Bu suyun tahlili, kan testleri vs derken hastanede kalması gerektiğine karar verildi. Daha da kötüsü kardeşim de aynı hafta içinde Kızılyaka'da olacaktı. Ertesi gün Londra'ya nasıl gideceğim diye düşüne düşüne içim daha da bir daraldı. Amcam devreye girdi.

Uçak kalkmadan

İçine bir de film sıkıştırdığım uçuşun ardından öğleden sonra yerel saatle 14:30 gibi Heathrow Havaalanı'na iniş yaptık. Pasaport kontrolünden çıkmak AB üyesi değilseniz oldukça zormuş bunu hatırladım. Yurtdışına sıklıkla seyahat eden biri değilim sonuçta. İki seyahat arası bildiklerimi kolaylıkla unutuyorum. Yanılıyor olabilirim ama aşağı yukarı bir buçuk saatlik bir kuyruğun sonunda ülkeye giriş yapabildik. Çoğul konuşuyorum çünkü müşterimin sosyal medya hizmetlerini yürüten Göze de benimleydi. Dersime çalışmıştım ki uçaktan inince metro ile Shoreditch'e nasıl gideceğimizi çok iyi biliyordum. Fakat kendimizi "Shorditch!" diye seslendiğimiz o klasik taksilerden birinde bulduk. Otele vardığımızda saat 18:00'e geliyordu. Bizden ayrı olarak müşterim ve patronum birkaç gündür Londra'daydılar.

Otelin girişinde duran turuncu bisiklet
Karşılama
Güzel, temiz ve akıllı bir otelde, CitizenM Shoreditch'de kaldım. (Google)

Resepsiyonu, haliyle karşılayanı olmayan CitizenM Shoreditch'te her şeyi kendiniz hallediyorsunuz. Check-in işlemimi yapıp, kartımı alır almaz odama çıktım. Normalde valizinizi biri alır, sizinle odanıza kadar gelir, etrafı, tv kumandasını, onu bunu gösterir ve bahşişini bekler. Lakin akıllı oteller öyle değiller. Yatağın başucunda seni karşılayan bir tabletle tüm odayı yönetebiliyorsun. O akşam romantik misin? Hop ışıkları kırmızıya çeviriyor. Sakin misin? Yumuşak bir yeşil renge bürünüyor küçük odan. Tv, perdeler, klima gibi şeylerin de tablet üzerinden kontrol edilebiliyor olması beni şaşırtmadı desem yalan olur. Buna da şaşırılır mı denilebilir lakin 27 sene sonra ikinci kez Londra'ya üstelik Yakaköy'den ışınlanınca her şey olduğundan daha ilginç geliyor insana... Aynı akşam etkinliğin gerçekleşeceği mekanda kısa bir toplantı yaptıktan sonra akşam yemeğimizi özel bir pizzacıda yedik. Özel diyorum zira burası, mekana yatırım yapmaktansa, işini doğru yapmaya çalışan bir çiftin dükkanı idi. Her şeye emekleriyle dokundukları belli olan küçük bir ağırlama alanı da denilebilir. Sadece Londra'da değil, dünyada bu tip işletmeler çoğalıyor. Daha mekanik, elde yapılan, insanı daha iyi hissettiren dokunuşlar. Yani işletmenize milyon dolarlık tasarım bir koltuk almak yerine kendi çözümünüzü ortaya koyuyorsunuz.

Story Pizza Shoreditch. Dükkan bu kadar küçük. (Google)

Ertesi sabah 5:30'da kalktım, hazırlandım. Zira kendime ayırabileceğim fazla bir vaktim yoktu. Akşamüstü etkinlik olacak, ertesi gün sabahın köründe de İstanbul'a geri dönecektim. En azından öğlene dek Londra'da kaybolabilirim düşüncesiyle kendimi sokağa attım. Liverpool caddesine kadar yürüyüş yaparken etrafta ne kadar çok bisiklet olduğunu gördüm. Gece fark etmemiştim ama insanlar vızır vızır oraya buraya gidiyorlardı. Bisiklet dükkanları, kafeleri, parkları... Her yer bisikletti, sanki bugüne özel bir festival varmış gibi. 27 yıl sonra en azından bu değişmiş diye düşündüm.

Buraya gelmeden evvel bana bir sürü mağaza, restoran ve dükkan adı fısıldandı. İllaki şurada cookie ye, kendine şu mağazadan bir şeyler al, bilmem neredeki dükkanlar hediye bulmak için ideal... Bunlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan tavsiyeler. Tüm bunlardan kaçıp kendini Bodrum'da bir köye atmış adama Harrods'a git demek çok anlamlı değil...

Oxford'a metro ile gittim. Sabahın bu ilk saatlerinde Zincirlikuyu-Söğütlüçeşme metrobüsünden çok da farklı bir görüntü yoktu doğrusu. Tek fark insanlar medeni. Öyle içeri ve dışarı hücum edenler arasında bir savaş dönmüyor. Londra'nın batısına ayak basar basmaz bir büfede çay, sandviç ile kahvaltımı yaptım. Planım doğuya, otele doğru Thames nehri boyunca yürümekti. Ama önce kendime bir bisiklet şapkası ve yine bisikletim için sayaç alacaktım.

Rapha Cycling Club London

Rapha'yı bulmam zor olmadı. Bana bisiklet konusunda ilham veren özel bir marka. Dünya genelinde fazla mağazası yok ama seveni çok. Ben de onlardan biriyim. Genelde markalarla aramda bir mesafe olmasına dikkat ederim ama Rapha benim yol arkadaşım gibi bir duruşa sahip. O yüzden burada kısa bir övgüyü hak ediyor. Bilgisayarıma sayaç nerede bulabileceğimi sorduğumda, çalışanı aracılığıyla Rapha da bana arkadaşlığını somut olarak gösterdi. Satış görevlisi arkadaş bilgisayardan diğer mağazaların stoklarına bakıp aradığım ürünün Londra'nın doğusunda iki dükkanda da olduğunu söyledi. Ne güzel! zaten oraya doğru yürüyecektim.

Günlük 2 Pound. Hepsi de bakımlı temiz...

Bir şehri yürümek orayı tanımak adına en güzel eylem. Üstelik hava 17°C ve güneşliydi. Şurayı göreyim, buraya gideyim gibi bir amacım da olmayınca, her şey karşıma bir sürpriz gibi çıktı. St. James parkını geçip yüzümü doğuya dönünce Parlamento binası, Big Ben, Thames nehri -ki kıyıyı takip edecektim- St Paul Katedrali gibi jenerik ama daha önce görmediğim yerleri görmüş oldum. Ancak kıyıyı takip eden bisiklet otobanı daha çok ilgimi çekti doğrusu.

Burada yürümek iyi geldi.
Birden karşıma çıkıverdi!
İçinde kendimin bulunduğu tek öz çekim. Bu gezide video çekmekten fotoğrafı unuttum.
Buradan otele doğru yürüyeceğim
Londra'ya bahar bizden evvel gelmiş.
St. Paul Katedrali
Bisiklet otobanı!!!
Her yerdeler!

Yol beni Spitafields'e kadar getirdi. Artık otele bir kuş uçumluk mesafedeydim. Spitafields aslında bir pazar alanı. Temiz, ferah, düzenli ve dolaşırken kendinizi iyi hissediyorsunuz. Burada da Hülya'nın hep almak istediği sırt çantası karşıma çıktı. Bu sıkışık zamanda hediye aramamayı düşünmüştüm ama şanslı günümdeymişim. Daha sonra da aradığım mağazayı ve istediğim bilgisayar sayacını buldum. Artık alışverişler internet üzerinden yapıldığı için ürünlerin vitrinlerde sergilendiği büyük dükkanlara gerek yokmuş. Yol üstünde, üzerinde tabela olan ama daha çok depo ofis görünümlü birçok mağaza gördüm.

Etkinliğin teması "missthesun?" olup, mekan siyah beyaz olunca orayı renklendirmek için portakallar alınmış, turuncu ışıklarla tadı değiştirilmiş, Akdeniz havası estirilmeye çalışılmıştı. Üzerine resim çizileceğim pano ben oraya vardıktan az sonra geldi. Panoyu da önceden ben hazırlamış, üzerine dijital olarak Fethiye, Kalemya koyunu çizmiştim. İşte bu instagram tanınmışları da uygun noktalara resimlenecekti. Gerginliğimi anlatamam. Belki panonun verdiğim ölçülerden küçük basılması avantajım olabilirdi fakat bir yere sabitlenememesi ayrı bir sıkıntıydı. Başta patronum Murat Bey olmak üzere, Ceyda, İpek, Özgür ve Göze rahat olmam konusunda epey uğraştılar. Ben de akışına bıraktım.

Shorditch Platform ilginç bir yer (Google)
Bu mekanı tasarımcı mimar Alex Meitlis tasarlamış. (Google)

İnsanlar gelmeye, mekan dolmaya başladıkça benim de birkaç saatlik maratonum başladı. Telefonla konuşurken defter kenarına karalama yapar gibi basit kalmaya çalıştım. Rahatsız bir pozisyonda çalışmama rağmen gittikçe rahatladım hatta eğlenmeye başladım. Zira geceye katılan instagram tanınmışları -fenomen demiyorum, fenomenlik geçici- genç ve renkli karakterlerdi. Rahatlamamda onlar da epey rol oynadılar. O kadar eğlendik ki bunun bana geri dönüşü hızlı oldu. Etkinliğin birkaç kere tekrarlanması konusunda müşterim kararlıydı. Tabi bir de bana sorun! Tüm gece nefes almadan çizdim durdum. Eğilerek, bükülerek çalışmak fiziksel olarak epey yordu beni. Çok yorulduğumda yanıma gelen o gençlerle kısa muhabbetler yaptım. Dünya onların çektikleri fotoğraflar, tavsiyeleri vs üzerinden dönüyor. Bu şekilde para kazanıyorlar.

Orada ne yaptığıma dair en düzgün bu fotoğrafta ne yazık ki titrek.
Sabah 4:40. Otelden caddeye son bakış...

Cuma sabahı Levent'teki ofise gittiğimde, nasıl geçtiğini soran ofis arkadaşlarıma Londra'yı anlatırken bu yazıyı kafamda yazdım. İnsan ister istemez biraz ballandırarak anlatıyor. Bunun üzerine Burak sordu, "Orada yaşar mıydın?" diye. Kafasından geçen bir hayali desteklememi istedi diye düşünüyorum. Çünkü günümüz şartları altında insanlar kendini bir Ege kasabasında değil, yurt dışında hayal ediyor. Son dönemde yurt dışına yerleşen arkadaşım ve tanıdıklarımın arasında hatırı sayılır bir artış var. Yine de "Eşeğe altın semer vursalar..." deyimindeki eşeğim dedim tüm samimiyetimle. Ben zaten yaşamayı istediğim yerdeyim...

9 Mart 2017 Perşembe

Bodrumsuz

Geçen gün sosyal medyada Gencer Yıldız (@gncryldz), bloğu çok boşladığıma dair tatlı bir uyarıda bulundu. Bu yazı yazıldığı sırada da, bir önceki yazımın altına sevgili Beyhan Karaman, benzer bir yorumda bulunmuş. Ne yalan söyleyeyim memnun oldum. Zira okumayı sevmeyen bir toplum olduğumuz tescillidir. TUIK raporlarına göre 2016'da kişi başına düşen kitap sayısı 8,4'e yükselmiş. Pek gurur duyulacak bir oran olmadığı aşikar. (Bu arada kendimi de okurdan saymıyorum. Ortalamayı epey düşürenlerden biri olduğuma eminim.) Aynı oran içine gazete, makale, blog vs eklenince bile sonuç 10'u bulmuyor. Dolayısıyla her ne kadar kendime bir hafıza yaratmak için yazdığımı söylesem de zaman zaman suya yazıyorum duygusunu hissettiğim olmuştur. Lakin bana yalnız olmadığımı hissettiren, karşımda okuyan birileri olduğu kanıtlayan yorum ve mesajlar sayesinde birilerine temas ettiğimi anlıyorum. Satır aralarında rastlaştığımız herkese bu vesile ile teşekkür ediyorum. O halde yazmaya devam...

Belli bir disiplinde tutmaya çalışsam da blog yazmak hatta çizmek için elbette zamana ve biraz da kafa patlatmaya ihtiyaç var. Bu ara bunu bana sağlayan koşullardan uzak kaldığım bir dönem oldu. Kafamın içinde kendi kendime konuşabildiğim güzel zamanların en başında da bisiklete binmek geliyor. Pek çok yazının, pedal çevirirken çıktığını söylememe gerek yok sanırım. İster tek başıma ister iki kişi veya bir grupla süreyim bir sürü anahtar kelime hep civara serpiştirilmiş oluyor. Fakat hem kışın sert geçmesi, sık İstanbul seyahatleri hem de solunum yolu enfeksiyonu hastalıkları filan derken geçen süre benim için kurak kaldı. Bisikletten çok uçağa bindiğimi söylersem ne dediğim daha net anlaşılır sanırım. Daha da kötüsü uçak göbek yapıyor...

Bisiklet beni ummadığım yerlere götürüyor
Uçaksa beni sadece ofise götürüyor ki bu arada bisikletten çok uçağa bindim.
Yorum yok

Arada yazmadım ama Ocak ve Şubat aylarında yine birer hafta İstanbul'da idim. Gerçi artık İstanbul yazmaya değecek hikayeler vermiyor. Günümün çoğunu ofiste geçirmemle alakalı bir durum. Arada bir iki müşterim ve ofis arkadaşlarım "Bodrum'a yerleşmekle en iyisini yaptın!" demese ve adıma sevinen bu birkaç kişi olmasa orada hiç nefes alamam doğrusu. Çünkü ister tanıdık ister tanımadık çoğu insan hala kendi uzağında olan güzellikleri ve yaşamları, dostu bile yaşasa kendi mutsuzluğunu körüklediğine inanıyor. Herkeste bir bıkkınlık, neşesizlik hali.

Ocak benim için de hüzünlü geçti aslında. Yılın ilk ayını en kıymetlilerimden dayımın kaybıyla anacağım. Bana miras bıraktığını düşündüğüm sakinliği, basit cümleleri, güzel gülümsemesi ve renkli gözleriyle uğurladık onu. Edirne'nin keskin soğuğunda, sevdiklerinin gözyaşları ve dualarıyla, ağzımızdan çıkan dumana tutunup yükseldi. Huzur içinde yatsın.

Dayımla / Edirne / Seneyi hatırlamıyorum.
Geçen sene yine dayımı ziyarete Edirne'ye gitmiş idik.
-Dayı rakı dokunmasın sana!
-Aman be oğlum, bugün varız, yarın yokuz...

Bu kurak, kendinden habersiz ve belirsiz dönemde, (Bodrum'a gelmeden evvelini de sayarsak) 3 yıldır, badem çiçeklerini görmek üzere gittiğimiz geleneksel Şubat'ta Datça gezimizi de yapamadık. Egeyi sevmek adına, Serdar Benli'nin bize hediye ettiği harika bir nedendir. Hatta adı konmamış, resmî ve dinî olmayan bir bayramdır. Gündüz badem çiçekleri kokusuyla akşam da rakıyla sarhoş olur, yüzde koca bir gülümseme, telefonda bir tomar fotoğraf ve elinde yöresel ürünlerin olduğu bir torbayla evine dönersin. Muhabbete de mezeye de tıka basa doyarsın. Ne yazık ki bu yıl, yüzümüzde Şubat gülümsemesi, gündüz badem kokusu akşam rakı sarhoşluğu eksik kaldı. Aç kaldık mezeye ve muhabbete.

İlk Şubat'ta Datça ziyaretimiz...
Baş döndüren kokusuyla badem bahçelerini dolaşmıştık.
Fevzi ile de o Şubat'ta tanıştık
Hala aralarında adını bilmediğim mezeler var.

Yazdıkça anlıyorum ki kış benim için hareketsiz olduğu kadar yeni kararlar aldığım bir dönem olarak geçmiş. Öyle büyük kararlar değil (ki belki de büyük kararlardır!) Dediğim gibi yazarken fark ettiklerim. Mesela Bodrum'a taşınmadan evvel arabadan, televizyondan, kimi alışkanlık ve konfordan vazgeçmiştim. Hareket etmemi kolaylaştıracak, zaman kazandıracak adımlar.

Uzun süredir benim için önemli bir mecra olmuş, çizimlerimi, yazılarımı, fikirlerimi paylaştığım, daha da önemlisi yaşamımı, yaşadıklarımı da tüm açıklığıyla neşretmekten beis duymadığım sosyal medyadan el etek çekmeyi düşünüyorum bir süredir. İnsanların kendi mutsuzluklarını paylaşırken senin neşene sataştığı, üzerinden tartışmaya girdiği hatta düpedüz "sen de mutsuz ol!" buyurduğu bir ortama dönüştü iyice. Bisiklete binme, rakı içme, çiçek resmi paylaşma, köpeği okşama... Pekala haklısınız, bunları görmek berbat şeyler. Elimde değil kötü şeyler paylaşmadan duramıyorum. En iyisi ben yapayım siz görmeyin diyeceğim ama bu sefer alınganlıklar baş gösterecek biliyorum. "Niye sildin beni?... Sana ne güzel laf sokuyordum..."

Hadi 4'te 3'ünü tanımadığım bir kitleyi geçtim... Ya tanıdıklarımın "mutsuz olmam" gerektiğini ima eden dair sözleri ve paylaşımları!.. "Ne güzel yağmur yağdı" diyorsun "Ayıp oluyor!" yazıyor. "Sevinmelisin aslında" diyorum "Aç var, tok var." yazıyor... "Hayat sana güzelci"lerin tanıdıklar arasından olması, keşke tanımasaydım duygusu uyandırıyor. Neyse, yaşam sosyal medya üzerinden itişip kakışmak için çok kısa. Hayatı kendi için güzel yapmaya uğraşmayanın benimkini çirkinleştirmesine müsaade etmeyeceğim elbet. Fakat, sosyal medya üzerindeki engellemeler de beni hayatından çıkardın algısıyla okunuyor. Ben kimseyi hayatımdan çıkarma taraftarı biri değilim. İyisiyle kötüsüyle, patavatsızıyla, görgüsüzüyle, meleği ve şeytanıyla hepsinin hayatımda olmalarının bir sebebi var ve bu sebebe inanıyorum. Öbür türlü yapayalnız biri olurdum ve kimse yalnız olmayı hak etmez doğrusu. Şu an yapmayı planladığım şey kendimi sosyal medyadan engellemek. Fakat bu da bir plan program gerektiriyor açıkçası. Niyetim sadece üretim yapabildiğim blog ve instagramı kullanmak. Aynı zamanda video çekmek de bana göz kırpmıyor değil. Dediğim gibi bir plan yapmam lazım.

A post shared by ahmet coka (@ahmetcoka) on

Yazıyı bugün yarın toparlayabilirsem yayınladıktan sonra yine İstanbul'a uçacağım ve salı günü bir iş seyahati nedeniyle Londra'ya gideceğim. Belki bana çizecek ve yazacak yeni hikayeler verir. Uzun süre sonra içinde Bodrum geçmeyen bir yazı paylaştım belki ama her satırı neden burada olduğuma dair sözler fısıldıyor bana. Bu nedene biraz daha sıkı sarılmanın vaktidir.

9 Ocak 2017 Pazartesi

Kestaneli günler

Soba keyfi denince ilk akla gelen kestane oluyor. Doğru... İstanbul'un sobayla ısındığı dönemlerden hatırlıyorum da evde, babaannemde, komşuda veya kahvede az kestane yememiştik. Üzerine mandalina kabuğu koymak ayrı bir ritüeldi. Sanki bir sihirmişçesine ev mis gibi mandalina kokmaya başlar, yüzlere tanıdık bir gülümseme otururdu. Ayrıca koca bir çaydanlıkta her daim bulunan sıcak su ya çay demlemeye ya da banyo suyunu ılıtmak için kullanılırdı. Babaannem üşürüz diye az haşlamamıştı bizi. Arada tüter, kapı pencere açılır ve etraf bir anda soğurdu. Yeni kuşaklar için soba bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum ama bizlerin çocukluğu biraz da soba isi kokar.

2017'nin ilk günlerini geride bırakırken nihayet eve bir soba aldık. Bodrum'da geçireceğimiz üçüncü kışa girmişken yaptığımız en akıllıca şeymiş doğrusu. Evin içi ilk kez bu kadar ısındı. Bodrum'a yerleşen pek çok insandan sıklıkla duyduğumuz "Keşke daha önce yerleşseymişim!" cümlesinin soba versiyonunu pekala kurabiliriz. Geçen sene de niyet etmiş ama harekete geçmemiştik. Yok tüttü, yok kurum aktı, bakımıydı filan uğraşabilir miydik? Değer miydi? derken üşüye titreye bir kış atlattık.

Evin yeni köşesi

Nostaljik tadı, eve kattığı hava veya çıtır çıtır yanışı bir yana daha çok ekonomik gerekçelerle aldık sobayı. Lükse değil, ihtiyaca yanıt arıyorduk. Çünkü geçirdiğimiz iki kış boyunca elektriğin genel olarak oldukça pahalı bir çözüm olduğunu tecrübe ettik. Klima veya elektrikli radyatörlerle ısınmanın bedeli büyük. Bugün 500-600 TL'lik elektrik faturaları telaffuz ediliyor. Biz de Ocak ayı itibariyle yakında neyin ne olduğunu göreceğiz.

İzolasyonsuz, ısı yalıtımı yapılmamış evleri ısıtmak elbette kolay değil. Metrekare veya hacim hesabı yapılırken bu detay gözden kaçıyor. Bodrum evleri yazlık mantığıyla yapıldığından inşaat giderleri arasında yalıtım kalemi bulunmuyor. Kışın en sert geçtiği 2 aylık zaman bir şekilde idare edilir diye bakılıyor ayrıca. Fakat hava sıcaklığının zaman zaman İstanbul'dan daha düşük derecelerle ölçüldüğünü söyleyebilirim. Hal böyle olunca yıllardır doğalgaz konforunda büyümüş bünyeler için alışılmadık bir ortam doğması normal.

Bodrum'a önceden yerleşenler kendi tecrübeleri ve doğrularına bakarak yenilere iyi niyetle önerilerde bulunuyorlar. Lakin tek bir gerçek yok. Çünkü yapılan öneriler bizde çalışmadığı gibi her defasında el yordamıyla yeni çözümler keşfediyoruz. İlk taşındığımızda "Klimadan iyisi yok, klima candır" diyenler olmuştu. İkinci sene elektrikli radyatör önerenler belli ki sonuçtan çok memnundular lakin o da bizde çalışmadı. Zaten soba konusunu ikinci kışın sonunda tekrar düşünmeye başladık.

Soba, Bodrum'da kurduğumuz küçücük dünyayı ısıtmaya yetti.

Maliyet-performans eğrisi elektrikle çalışan ısıtıcılara oranla daha bize uygundu. Ayda 600 tL elektrik faturası ödeyip üşümek, üstelik her cereyan gittiğinde buz kesmek akıl kârı değil. Kaldı ki paramızı böyle harcayacak denli zengin bir çift değiliz. Ne bir miras, ne büyük paralar kazanan ailelerimiz, ne de piyangodan çıkmış bir ikramiye var. En başından beri aynı formülü izliyorum. "Gelirin artmıyorsa giderini düşür." İşte soba almak bizim için pek çok adım gibi maliyet düşürmeye yarayan minik bir hamle aslında. Elektrikli radyatörden daha iyi bir performans sergilediği kesin. Üstelik üzerinde kestane pişirebiliyor, su ısıtabiliyoruz. Kuzine almamız konusunda öneride bulunan dostlara da teşekkür edelim. Hem evimiz küçük, hem de pek çeşit çeşit yemekler yapan, fırından bir yemek çıkarken diğerini koyan gastronomik bir aile değiliz. Bu bize yetti...

Bodrum'da sobayla ısınılırmış bunu anladık.

Kurulması teknik nedenlerle ayrı dert olan ve bunu bizim gibi dert eden, yardımlarını esirgemeyen dostlara teşekkür ederek bitirelim. Başta bizi her daim Muğla'dan koruyan kollayan Levent Sevil'e ve Dilek Panjur ekibine hiç üşenmeden buraya gelmek üzere hazır olduklarını söyledikleri için teşekkür edelim.. Rakı masasında "Sabah hatırlat da bir arkadaşımla gelelim" diyen Ferhat'a ve birkaç saatini bir fiil bize ayıran ve merdiven tepesinden inmeyen Levent Bey'e... Yetersiz kalan ekipman yerine ihtiyacımız olanları almak üzere gelip beni alan ve yardımlarını esirgemeyen Kaan'a... Bacayı düzgün oturtmak için üşenmeden gaz beton oyup kesen, malasından, alçısına, keskisinden, ikramlarına, üşenmeden yanımızda olan Seçkin'e... Soba kurulmasını ertesi güne ertelemeden hazırlanmasına yardımcı olan, hatta usulüne göre kurulmasını sağlayan ev sahibimiz Tayfun Bey'e... Kafamıza sobayı sokan, kafa karışıklığımızı ortadan kaldıran Cevat'a... Soba almak konusunda bizi düpedüz ikna eden ve odununa, çırasına ve borularına kadar satın alma operasyonunda yanımızda olan Bülent ve Pınar çiftine teşekkür ederiz...

Hepsine kestane sözümüz var...

3 Ocak 2017 Salı

Bedavadan yazı

Son İstanbul seferimden sağlam boğaz ağrısıyla döndüm. Bir telefon konuşması esnasında beni doktora götürmekte ısrar eden Seçkin, karşı çıkmama izin vermeden sabah programını yapıverdi.

Sabah, Bodrum'un el ayak kesen ayazına karşı sıkı sıkı giyinmiş halde site girişinde Seçkin'i beklerken, geçtiğimiz yaz bu siteye taşınan komşum ayazda beklememe izin vermeyip beni arabasına aldı. Meşhur Bodrum ayazıyla tanışmışlardı ve iki çocuğunu sıcak tutmakta çok zorlanıyordu. "Doğalgazlı hayatı özledim vallahi!" deyiverdi beni yol ağzına bırakırken. Sanki yarımadanın çok yakında yaşayacağı hezimeti ilan etmişti. Bir müddet kendime gelemedim.

2 yıl sonra kesin olarak söyleyebiliyorum ki Bodrum'da en iyi fikir soba.

Evet Bodrum çok soğuk. Kuzeyden üfleyen poyrazın, batıdan esen buz gibi karayelin ne kadar önemli olduğunu son 2 senedir yaşadığım bu coğrafyada öğrendim. Kış, her yeni taşınanı kendi meşrebince sınıyor. Hülya'nın yine geçen yaz Bodrum'a taşınan arkadaşı Ece de havanın bu kadar soğuk olmasına şaşırmıştı. Bodrum'un İstanbul'dan daha ılıman olduğu bilgisinin ne kadar büyük yanılgı olduğunun ispatı bu. Doğru daha kısa sürüyor ama bu buranın kışı epey keskin.

İlk taşındığımızda tanıştığımız bir Bodrumlu olan Eray "Bodrum'un kışı tarafından sınanmadan buralı olamazsın demişti." Haklıydı çünkü insan önce romantik hayaller kuruyor. Tipik bir Ege evinde yaşam, deniz kıyısında geçen günler, mis gibi iyot kokusu, şefkatli mevsim geçişleri, yazı ayrı kışı ayrı güzel bir coğrafya. Buna eş dostla oturulan rakı sofraları, şömine başı sohbetleri, tekneyle çıkılan koy gezileri iliştirdin mi tadından yenmiyor. Fakat bu güzelim hayaller keskin ayazda buz tutup çatlayınca anlıyor insan gerçeğin ne olduğunu. Asıl gerçeklerin farklı olduğunu bilmek, kabullenmek her şeyi kolaylaştırıyor. İşte hayat, sınavı geçip geçemediğinizi bu noktada gösteriyor.

Geçen kışın sonunda soba almaya karar vermiştik. 2017 itibariyle oldu.

Ne yazık ki her yeni gelen işin kolayına kaçıp Bodrumlu'luğunu zamanla ölçüyor. "6 ay önce taşındım, artık Bodrumlu'yum!", "Birinci seneyi devirmek üzereyim ve artık kendimi buralı sayabilirim!" diyen çok duydum. Tercihse lafım yok ama 10 yıldır Bodrum'da yaşamakla övünüp hala buralı olamamışlar da görüyorum. Fakat yeni gelenlerin daha cüretkar oldukları açık. Onlar ki Bodrum'un çehresini büsbütün değiştirmeye muktedirler. Bizim gelişimiz nasıl birilerini endişelendirdiyse, burasının kimyasını nasıl biraz daha bozduysa, bugün ben de yeni gelenlerin yapacaklarından düpedüz korkuyorum. Onlar doğalgazı getirebilir, çok katlı binaların önünü açabilirler. Onlar değil miydi ki yolların genişletilmesini isteyen. Onlar için dağlar delinip açılmıyor mu tünel? Daha da kötüsü şehirden doğma tüm eski dertlerini hala Bodrum'un dertlerinden daha önemli görüyorlar.

Mesela 8 aydır yağmur yağmamasının ne menem bir dert olduğunu artık biliyorum. İstanbul'da iken 2 gün yağmur görenlerin "artık yaz gelsin bıktık gri havadan!" serzenişlerini çok dinler, okurduk... Birkaç gün kar resimlerini keyifle paylaştıktan sonra "yeter artık bu kadar kış, yaz gesin artııık" şımarıklıkları unutulur gibi değil. Kendi yaşadıkları yer için yağmuru, karı, rüzgarı, soğuğu, bazen de sıcağı istemeyenlerin yaşayacakları yeni coğrafyalar için isteyeceklerinden de emin değilim.

Geçen seneden. Bu yıl sadece yağış eksik...

Mevsim itibarıyla yeşil olması gereken yarımadanın yaz kadar kuru kalması gerçekten büyük problem. Sonbahar ve süregelen kış mevsiminde soframıza meşhur Ege otlarından neredeyse hiç gelmedi. Bu sadece bizim için değil hayvanlar ve sahipleri için de ciddi dert. Hele beslenme alanları yarımada genelinde daraltılmışken. Bugün Bodrum'un merkezi yerlerinde hayvan beslemek yasak. Büyükbaş bir kenara tavuk bile besleyemiyorsunuz. Bir şikayete bakıyor kümesinizin kaldırılması. Hatta teknik olarak mahalleye dönüştürülmüş köylerde de hayvancılık yapılması yasaklanmış. Kendi adıma bundan bana ne diyemiyorum. Çünkü yaşadığım yerin kaçtığım yere dönüşmesini istemiyorum. Yeni gelenlerin daha ilk şikayeti burası tezek kokuyor oluyor... Paşatarlası’ndaki büyük mandıranın kaldırılması, yıllar önce oraya ilk taşınanların kokudan şikayet etmesine bakmış. Dağdan gelip bağdakini kovma böyle başlamış.

Kafasında bir Ege kasabasına yerleşmeyi düşünenler "doğalgazı özlerim" diyorsa bence bir kez daha düşünmeli. Aynı şey evinin yakınlarında Migros arayanlar için de geçerli. Taksiyi pahalı bulup, minibüs saatlerini eleştireceksen mutluluğu yakalaman zaten zor. "Araba şart"çılar artan Bodrum trafiğe saydırmayacaklar. Daha da kötüsü büyükşehirdeki gibi evine kapanıp tek bir komşunu bile tanımayacaksan, bir selamı esirgeyeceksen enine boyuna düşünün derim. Aksi takdirde ne anlamı kalır ki Ege'ye gelmenin?

Bize gelince; biz Bodrumlu muyuz? Nasıl yaşıyoruz? Ne dertlerimiz var? Şikayet ettiğimiz bir şey yok mu? Üşümüyor muyuz? Neleri özledik şehirli hayatımızdan?

Bir kere Bodrumlu olduğumuzu iddia etmem çok ayıp olur zira hala şehirli gibi yaşıyoruz. Kabul, oturmak için tercih ettiğimiz yer Bodrum'dan ve sosyal hayatından uzak. Köy içine kurulmuş bir sitede oturuyoruz. Denize 7, Bodrum'a 12 km mesafede. Ne çöpümüzü toplayan, ne site güvenliğine bakan biri yok. Alışverişimizi pazardan yapıyor, yumurtamızı köylüden alıyoruz. Arabamız olmadığından (ki istemiyoruz da) hayatımızı minibüs saatlerine göre organize ediyoruz. Dolayısıyla bisiklet benim için çok önemli bir ulaşım aracı oldu. Pazar alışverişi bisiklet heybelerinde ve sıkı yokuşları aşarak tamamlanıyor. Yakaköy'ün sosyal hayatının içinde olmamakla birlikte hiç de dışında değiliz. Hemen hemen tüm çocuklarını -ismen olmasa da- tanıyorum. Köyden komşularımız iyi insanlar. Teyzeler amcalarla hal hatır soruyoruz. Minibüs şoförlerinin hepsiyle muhabbetteyiz. Köy kahvesinin önünden selamlaşmadan geçmiyoruz. Peki nasıl hala aslen şehirli gibi yaşadığımızı söyleyebiliyoruz?

Çevresi tel ile çevrilene dek köyün inekleriyle kapıda selamlaşıyorduk.
Bodrum şartlarına göre pahalı, İstanbul şartlarına göre ucuz sayılabilecek bir evde yaşıyoruz.
Buraya verdiğimiz kira ile İstanbul'da ev bulamazdık.

Bu sorunun cevabını netleştirmemde en büyük pay Bülent Mermer'e ait. Zira buranın tadını çıkararak yaşamadığımızı net bir şekilde ortaya koyuyor. Haklı. Bir yarımadada yaşayıp denizden bu kadar uzak kalmak anlaşılır gibi değil. Yüzmeyi kast etmiyorum elbette. Küçük bir tekneyle balık tutmak, tuttuğun balığı tanımak, dümene geçmek, havayı okumaktan veya her hangi birini bilmekten bahsediyorum. Biz henüz kurduğum bu cümlenin kıyısına bile gelemedik.

Toprak sen istemesen de veriyor.
Bakkal 3 kök karalahana verdi, ektik. Geçen yaz bayağı kavurmasını yaptık.

Peki ya toprağın nimetlerinden faydalanıyor muyuz? Öyle ya Ege'ye yerleşme hayalinin en naçizane bölümü kendi bostanını kurup, yetiştirdiğin domatesi yemek değil miydi? Hevesimi yitirmedim, günlük mesaim arasında güme gitmiş bir girişimimiz bile var. Denedik oldu. Lakin herşeyi adam akıllı yapmak için vakit ayırmak gerekiyor. Çünkü gübresi, ilacı, bakımı vs öğrenilmesi gereken şeyler. Kaç böceği tanıyorum, hangi mevsim hangisi ortaya çıkıyor bilmiyorum. Bir yaprağın bana fısıldadıklarını henüz duyamıyorum.

Hala şehirliler gibi kedimize köpeğimize isim koyuyoruz, oysa bağ kurmamak için ad vermiyor burada tanıdıklarım. İneğinin adını sorduğumda Eda teyze gülmüştü. "Horozun adı mı olur? Horoz işte!" demişti üst komşum. Kedi kumu aradığımda bakkal "aşağıda her yer kum, kedinin tuvaletine de mi para ödüyorsunuz?" diye şaşırmıştı.

Bunları yazıp sıraladıktan sonra nasıl yaşıyoruz az buçuk ortaya çıkmıştır sanırım. Bir günümüz nasıl geçiyor aktarırsam her şey iyice pekişir.

Benim günüm normalde bir iki saatlik bisiklet sürüşleriyle başlasa da bu yıl kış saati uygulamasına geçilmemesi nedeniyle sekteye uğradı. Oysa yazın 6:30-9:30 arası dilediğim yöne harika turlar yapabiliyorum. Hatta bazısını 10-15 dakika yüzmeye de ayırıyorum. Fakat son uygulamayla 7:00'da aydınlanmaya başlaması gereken hava 8:30'da hala karanlık. Ayazın da sürüşe pek müsade etmediğini söyleyecek olursam direkt olarak kahvaltıya oturuyoruz. Sonrası İstanbul'la eş zamanlı bir mesai. Ofiste bulunmamı zorunlu kılmayan bir mesleğim var ve 14 senedir hizmet verdiğim reklam ajansı uzaktan çalışmam konusunda desteklerini esirgemedi. Ben günlük iş listemi eritmeye çalışırken, aynı anda Hülya da arka odada resim yapıyor. Onun mesaisi ise eğer satış yapmışsa başlıyor. Resmin çerçevelenmesi, paketleme ve ardından kargoya teslim süreci minibüs saatleri etrafında bir koşuşturmayla sürüyor.

Pazara gidiyorsam Çarşamba'dır. Yola çıkmadan güneşi yoga yaparak selamlarım!
(Tabi ki dalga geçiyorum)
Bazen pazar alışverişlerini kısa süreli yüzerek süslerim.

İstanbul'da değilse Hülya, yoksa ben arada bir saatte yemek pişiriyoruz. Patlıcan, karnabahar ve kapuska en sık yaptığımız yemekler. Pazardan alınmış ev yapımı tarhana içimizi ısıtıyor. Tavuk suyuna şehriyeli çorbayı şifa niyetine içiyoruz. Mevsim otlarının kavurmasını da yapıyoruz. Soframız şenleniyor. Yeni yıl itibariyle yoğurdumuzu, ekmeğimizi de kendimiz yaparsak harika olacak. Gün içinde pişen yemekle birlikte akşam sofradan 19:30'da kalkmış oluyoruz. Sonrası bize kalıyor.

Televizyonumuz yok. Haber, dizi ve o insanları uyutan saçma programlardan uzağız. İnternet üzerinden 20:00-22:00 arası bir film izlemek iyi oluyor sadece. Eğer onu da yapmıyorsak müzik dinlemek, verandada ki şömine başında sohbet çok keyifli. 22:30'da yatağımıza çekilmiş oluyoruz. Bu durum yazın da değişmiyor. Sadece gelen giden biraz daha trafiğimiz artıyor o kadar...

Fena bir listemiz yok...

Sosyal medya üzerinden izlendiğinde zengin bir sosyal hayatımız var ama o tek taraflı pencereden bakmak, bir başkasını oradan izlemek sağlıklı değil. Kafalarda yanlış algılar oluşuyor. Sanıldığı gibi her gün rakı sofralarında değiliz. Buna bütçemiz müsade etmez bir kere. Ayda 2 kez ya çıkıyor ya çıkmıyoruz. Yazın bu durum değişmiyor. Çok canımız çekerse evde 2 tek atıyoruz. Bana 2 duble yetiyor, gerisi ziyan. Yazmak, resim yapmak dışında en sevdiğim ve ağırlık verdiğim şeyse bisiklete binmek ki 3-5 bardak çay, 1 soda ve 1 çikolata kadar maliyeti var.


Benim rakıyla ilişkim bu kadar. 5 zeytin biraz peynir yetiyor.
Bazen damak istiyor bir tek atıyorum. 
Hülya ile kurduğumuz en güzel rakı sofrası da bu...


Bu gülüş için yaşıyorum.

Hazır bütçe, maliyet, yanlış algılar filan demişken biraz sitem etmeme izin verin. Zira bisiklet turlarıma bile "Oh, gez bakalım! Hayat sana güzel!" diyeni çıkabiliyor ne yazık ki... Beni son dönemde en çok yoran da bu oldu. Özellikle tanıdıklarımdan bu tip yorumlar almak epey yıpratıcıydı. Maddi karşılaştırma ve kurgular üzerinden hayatı okumak dostlukların köküne kibrit suyu dökmeye yarıyor. Yaşadığı yeri cennete çevirmek, hayatı renklendirmek elindeyken berikini engel görmek bir kere ayıp. Herşeyi parayla ölçen zihniyetin ne yazık ki mutlu olma şansı yok! Mutluluk parayla satın alınabilen birşey değil sonuçta. Az evvel yukarıda sıraladığım pek çok şeyin parayla pulla da hiç alakası yok. Sizi site girişinde karşılayan köpeklerin coşkusuna kim paha biçebilir? İki tekerlek üzerinde her metrede artan, tatlanan özgürlük hissini trilyon liralar verseniz alamazsınız. Sevdiğin biriyle iki duble rakı içmeyi adisyondaki rakamla karşılaştıracaksan onunla dostluk yapma zaten. Topu topu 2 tane olup çıtır çıtır yanan odunlarını çer çöple beslemenin bedeli olabilir mi?

İstanbul'dan sevdiğim insanlarla Bodrum'a bisikletle üstelik temelli geldim.
Hayat böyle güzel oluyor.
Kaç kişi paralar dökerek bu keyfi satın alabilir ki?
Herşeye para üzerinden bakanın yaşadığımız mutluluğu anlaması mümkün değil.
Biz hayatı seven, yaşadığımız yerin tadını çıkarmayı seven kişileriz.
Dün geldiğimiz yerlerin bugün Bodrum'un tadını çıkarıyoruz.
Biraz sohbet, gülümsemeler, şakalar, dertleşmeler... Koca hayat bundan ibaret.

Birkaç sene evvel bahçesindeki defne ağacını budarken babamın fotoğrafını çekip paylaştığımda, altına "Para var, mutluluk var" yazmıştı birisi. Babamın buna yorumu ilginç olmuştu. "Oğlum verirsin trilyonları onlara, görürüz benim gibi uğraşırlar mı?" Benzer bir durum, bisikletle dünya turunu büyük bir keyifle izlediğim ve bana ilham veren Gürkan Genç'in hikayesinde de cereyan ediyor. "Yahu param olsa dünyayı niye bisikletle gezeyim? Mantıklı geliyor mu bu size?" demekten yorulduğundan olacak artık gülüp geçiyor. Şununla da bitireyim. Zorunlu İstanbul seyahatlerimi, "İstanbul'un intikamı" olarak tanımlayanlar için niyet okuması yapmalı mı bilemiyorum. Zira içinde şiddet barındıran "intikam" kelimesinin bu durum için seçilmesini manidar buluyorum.

Doktordan elimde bol ilaç dolu bir reçeteyle çıktım. O sağlam boğaz ağrısı aslında ağır bir bronşitmiş. Telefonda sesimden teşhisi koyan ve beni işi gücü arasında doktora götüren Seçkin sağolsun. Zaten onun gibi çok arkadaşım var burada. "Bir şey lazımsa ara" diyen, gelirken yanında bir şey getiren, arayıp hal hatır soran güzel insanlar. Burada onlarla, beraber paylaştıklarımızla mutluyuz. Çünkü hepimiz bizi mutlu eden küçük şeyleri seviyoruz. Hayatın getirdikleriyle mutluyuz hiçbir bedeli olmayan...