9 Ocak 2017 Pazartesi

Kestaneli günler

Soba keyfi denince ilk akla gelen kestane oluyor. Doğru... İstanbul'un sobayla ısındığı dönemlerden hatırlıyorum da evde, babaannemde, komşuda veya kahvede az kestane yememiştik. Üzerine mandalina kabuğu koymak ayrı bir ritüeldi. Sanki bir sihirmişçesine ev mis gibi mandalina kokmaya başlar, yüzlere tanıdık bir gülümseme otururdu. Ayrıca koca bir çaydanlıkta her daim bulunan sıcak su ya çay demlemeye ya da banyo suyunu ılıtmak için kullanılırdı. Babaannem üşürüz diye az haşlamamıştı bizi. Arada tüter, kapı pencere açılır ve etraf bir anda soğurdu. Yeni kuşaklar için soba bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum ama bizlerin çocukluğu biraz da soba isi kokar.

2017'nin ilk günlerini geride bırakırken nihayet eve bir soba aldık. Bodrum'da geçireceğimiz üçüncü kışa girmişken yaptığımız en akıllıca şeymiş doğrusu. Evin içi ilk kez bu kadar ısındı. Bodrum'a yerleşen pek çok insandan sıklıkla duyduğumuz "Keşke daha önce yerleşseymişim!" cümlesinin soba versiyonunu pekala kurabiliriz. Geçen sene de niyet etmiş ama harekete geçmemiştik. Yok tüttü, yok kurum aktı, bakımıydı filan uğraşabilir miydik? Değer miydi? derken üşüye titreye bir kış atlattık.

Evin yeni köşesi

Nostaljik tadı, eve kattığı hava veya çıtır çıtır yanışı bir yana daha çok ekonomik gerekçelerle aldık sobayı. Lükse değil, ihtiyaca yanıt arıyorduk. Çünkü geçirdiğimiz iki kış boyunca elektriğin genel olarak oldukça pahalı bir çözüm olduğunu tecrübe ettik. Klima veya elektrikli radyatörlerle ısınmanın bedeli büyük. Bugün 500-600 TL'lik elektrik faturaları telaffuz ediliyor. Biz de Ocak ayı itibariyle yakında neyin ne olduğunu göreceğiz.

İzolasyonsuz, ısı yalıtımı yapılmamış evleri ısıtmak elbette kolay değil. Metrekare veya hacim hesabı yapılırken bu detay gözden kaçıyor. Bodrum evleri yazlık mantığıyla yapıldığından inşaat giderleri arasında yalıtım kalemi bulunmuyor. Kışın en sert geçtiği 2 aylık zaman bir şekilde idare edilir diye bakılıyor ayrıca. Fakat hava sıcaklığının zaman zaman İstanbul'dan daha düşük derecelerle ölçüldüğünü söyleyebilirim. Hal böyle olunca yıllardır doğalgaz konforunda büyümüş bünyeler için alışılmadık bir ortam doğması normal.

Bodrum'a önceden yerleşenler kendi tecrübeleri ve doğrularına bakarak yenilere iyi niyetle önerilerde bulunuyorlar. Lakin tek bir gerçek yok. Çünkü yapılan öneriler bizde çalışmadığı gibi her defasında el yordamıyla yeni çözümler keşfediyoruz. İlk taşındığımızda "Klimadan iyisi yok, klima candır" diyenler olmuştu. İkinci sene elektrikli radyatör önerenler belli ki sonuçtan çok memnundular lakin o da bizde çalışmadı. Zaten soba konusunu ikinci kışın sonunda tekrar düşünmeye başladık.

Soba, Bodrum'da kurduğumuz küçücük dünyayı ısıtmaya yetti.

Maliyet-performans eğrisi elektrikle çalışan ısıtıcılara oranla daha bize uygundu. Ayda 600 tL elektrik faturası ödeyip üşümek, üstelik her cereyan gittiğinde buz kesmek akıl kârı değil. Kaldı ki paramızı böyle harcayacak denli zengin bir çift değiliz. Ne bir miras, ne büyük paralar kazanan ailelerimiz, ne de piyangodan çıkmış bir ikramiye var. En başından beri aynı formülü izliyorum. "Gelirin artmıyorsa giderini düşür." İşte soba almak bizim için pek çok adım gibi maliyet düşürmeye yarayan minik bir hamle aslında. Elektrikli radyatörden daha iyi bir performans sergilediği kesin. Üstelik üzerinde kestane pişirebiliyor, su ısıtabiliyoruz. Kuzine almamız konusunda öneride bulunan dostlara da teşekkür edelim. Hem evimiz küçük, hem de pek çeşit çeşit yemekler yapan, fırından bir yemek çıkarken diğerini koyan gastronomik bir aile değiliz. Bu bize yetti...

Bodrum'da sobayla ısınılırmış bunu anladık.

Kurulması teknik nedenlerle ayrı dert olan ve bunu bizim gibi dert eden, yardımlarını esirgemeyen dostlara teşekkür ederek bitirelim. Başta bizi her daim Muğla'dan koruyan kollayan Levent Sevil'e ve Dilek Panjur ekibine hiç üşenmeden buraya gelmek üzere hazır olduklarını söyledikleri için teşekkür edelim.. Rakı masasında "Sabah hatırlat da bir arkadaşımla gelelim" diyen Ferhat'a ve birkaç saatini bir fiil bize ayıran ve merdiven tepesinden inmeyen Levent Bey'e... Yetersiz kalan ekipman yerine ihtiyacımız olanları almak üzere gelip beni alan ve yardımlarını esirgemeyen Kaan'a... Bacayı düzgün oturtmak için üşenmeden gaz beton oyup kesen, malasından, alçısına, keskisinden, ikramlarına, üşenmeden yanımızda olan Seçkin'e... Soba kurulmasını ertesi güne ertelemeden hazırlanmasına yardımcı olan, hatta usulüne göre kurulmasını sağlayan ev sahibimiz Tayfun Bey'e... Kafamıza sobayı sokan, kafa karışıklığımızı ortadan kaldıran Cevat'a... Soba almak konusunda bizi düpedüz ikna eden ve odununa, çırasına ve borularına kadar satın alma operasyonunda yanımızda olan Bülent ve Pınar çiftine teşekkür ederiz...

Hepsine kestane sözümüz var...

3 Ocak 2017 Salı

Bedavadan yazı

Son İstanbul seferimden sağlam boğaz ağrısıyla döndüm. Bir telefon konuşması esnasında beni doktora götürmekte ısrar eden Seçkin, karşı çıkmama izin vermeden sabah programını yapıverdi.

Sabah, Bodrum'un el ayak kesen ayazına karşı sıkı sıkı giyinmiş halde site girişinde Seçkin'i beklerken, geçtiğimiz yaz bu siteye taşınan komşum ayazda beklememe izin vermeyip beni arabasına aldı. Meşhur Bodrum ayazıyla tanışmışlardı ve iki çocuğunu sıcak tutmakta çok zorlanıyordu. "Doğalgazlı hayatı özledim vallahi!" deyiverdi beni yol ağzına bırakırken. Sanki yarımadanın çok yakında yaşayacağı hezimeti ilan etmişti. Bir müddet kendime gelemedim.

2 yıl sonra kesin olarak söyleyebiliyorum ki Bodrum'da en iyi fikir soba.

Evet Bodrum çok soğuk. Kuzeyden üfleyen poyrazın, batıdan esen buz gibi karayelin ne kadar önemli olduğunu son 2 senedir yaşadığım bu coğrafyada öğrendim. Kış, her yeni taşınanı kendi meşrebince sınıyor. Hülya'nın yine geçen yaz Bodrum'a taşınan arkadaşı Ece de havanın bu kadar soğuk olmasına şaşırmıştı. Bodrum'un İstanbul'dan daha ılıman olduğu bilgisinin ne kadar büyük yanılgı olduğunun ispatı bu. Doğru daha kısa sürüyor ama bu buranın kışı epey keskin.

İlk taşındığımızda tanıştığımız bir Bodrumlu olan Eray "Bodrum'un kışı tarafından sınanmadan buralı olamazsın demişti." Haklıydı çünkü insan önce romantik hayaller kuruyor. Tipik bir Ege evinde yaşam, deniz kıyısında geçen günler, mis gibi iyot kokusu, şefkatli mevsim geçişleri, yazı ayrı kışı ayrı güzel bir coğrafya. Buna eş dostla oturulan rakı sofraları, şömine başı sohbetleri, tekneyle çıkılan koy gezileri iliştirdin mi tadından yenmiyor. Fakat bu güzelim hayaller keskin ayazda buz tutup çatlayınca anlıyor insan gerçeğin ne olduğunu. Asıl gerçeklerin farklı olduğunu bilmek, kabullenmek her şeyi kolaylaştırıyor. İşte hayat, sınavı geçip geçemediğinizi bu noktada gösteriyor.

Geçen kışın sonunda soba almaya karar vermiştik. 2017 itibariyle oldu.

Ne yazık ki her yeni gelen işin kolayına kaçıp Bodrumlu'luğunu zamanla ölçüyor. "6 ay önce taşındım, artık Bodrumlu'yum!", "Birinci seneyi devirmek üzereyim ve artık kendimi buralı sayabilirim!" diyen çok duydum. Tercihse lafım yok ama 10 yıldır Bodrum'da yaşamakla övünüp hala buralı olamamışlar da görüyorum. Fakat yeni gelenlerin daha cüretkar oldukları açık. Onlar ki Bodrum'un çehresini büsbütün değiştirmeye muktedirler. Bizim gelişimiz nasıl birilerini endişelendirdiyse, burasının kimyasını nasıl biraz daha bozduysa, bugün ben de yeni gelenlerin yapacaklarından düpedüz korkuyorum. Onlar doğalgazı getirebilir, çok katlı binaların önünü açabilirler. Onlar değil miydi ki yolların genişletilmesini isteyen. Onlar için dağlar delinip açılmıyor mu tünel? Daha da kötüsü şehirden doğma tüm eski dertlerini hala Bodrum'un dertlerinden daha önemli görüyorlar.

Mesela 8 aydır yağmur yağmamasının ne menem bir dert olduğunu artık biliyorum. İstanbul'da iken 2 gün yağmur görenlerin "artık yaz gelsin bıktık gri havadan!" serzenişlerini çok dinler, okurduk... Birkaç gün kar resimlerini keyifle paylaştıktan sonra "yeter artık bu kadar kış, yaz gesin artııık" şımarıklıkları unutulur gibi değil. Kendi yaşadıkları yer için yağmuru, karı, rüzgarı, soğuğu, bazen de sıcağı istemeyenlerin yaşayacakları yeni coğrafyalar için isteyeceklerinden de emin değilim.

Geçen seneden. Bu yıl sadece yağış eksik...

Mevsim itibarıyla yeşil olması gereken yarımadanın yaz kadar kuru kalması gerçekten büyük problem. Sonbahar ve süregelen kış mevsiminde soframıza meşhur Ege otlarından neredeyse hiç gelmedi. Bu sadece bizim için değil hayvanlar ve sahipleri için de ciddi dert. Hele beslenme alanları yarımada genelinde daraltılmışken. Bugün Bodrum'un merkezi yerlerinde hayvan beslemek yasak. Büyükbaş bir kenara tavuk bile besleyemiyorsunuz. Bir şikayete bakıyor kümesinizin kaldırılması. Hatta teknik olarak mahalleye dönüştürülmüş köylerde de hayvancılık yapılması yasaklanmış. Kendi adıma bundan bana ne diyemiyorum. Çünkü yaşadığım yerin kaçtığım yere dönüşmesini istemiyorum. Yeni gelenlerin daha ilk şikayeti burası tezek kokuyor oluyor... Paşatarlası’ndaki büyük mandıranın kaldırılması, yıllar önce oraya ilk taşınanların kokudan şikayet etmesine bakmış. Dağdan gelip bağdakini kovma böyle başlamış.

Kafasında bir Ege kasabasına yerleşmeyi düşünenler "doğalgazı özlerim" diyorsa bence bir kez daha düşünmeli. Aynı şey evinin yakınlarında Migros arayanlar için de geçerli. Taksiyi pahalı bulup, minibüs saatlerini eleştireceksen mutluluğu yakalaman zaten zor. "Araba şart"çılar artan Bodrum trafiğe saydırmayacaklar. Daha da kötüsü büyükşehirdeki gibi evine kapanıp tek bir komşunu bile tanımayacaksan, bir selamı esirgeyeceksen enine boyuna düşünün derim. Aksi takdirde ne anlamı kalır ki Ege'ye gelmenin?

Bize gelince; biz Bodrumlu muyuz? Nasıl yaşıyoruz? Ne dertlerimiz var? Şikayet ettiğimiz bir şey yok mu? Üşümüyor muyuz? Neleri özledik şehirli hayatımızdan?

Bir kere Bodrumlu olduğumuzu iddia etmem çok ayıp olur zira hala şehirli gibi yaşıyoruz. Kabul, oturmak için tercih ettiğimiz yer Bodrum'dan ve sosyal hayatından uzak. Köy içine kurulmuş bir sitede oturuyoruz. Denize 7, Bodrum'a 12 km mesafede. Ne çöpümüzü toplayan, ne site güvenliğine bakan biri yok. Alışverişimizi pazardan yapıyor, yumurtamızı köylüden alıyoruz. Arabamız olmadığından (ki istemiyoruz da) hayatımızı minibüs saatlerine göre organize ediyoruz. Dolayısıyla bisiklet benim için çok önemli bir ulaşım aracı oldu. Pazar alışverişi bisiklet heybelerinde ve sıkı yokuşları aşarak tamamlanıyor. Yakaköy'ün sosyal hayatının içinde olmamakla birlikte hiç de dışında değiliz. Hemen hemen tüm çocuklarını -ismen olmasa da- tanıyorum. Köyden komşularımız iyi insanlar. Teyzeler amcalarla hal hatır soruyoruz. Minibüs şoförlerinin hepsiyle muhabbetteyiz. Köy kahvesinin önünden selamlaşmadan geçmiyoruz. Peki nasıl hala aslen şehirli gibi yaşadığımızı söyleyebiliyoruz?

Çevresi tel ile çevrilene dek köyün inekleriyle kapıda selamlaşıyorduk.
Bodrum şartlarına göre pahalı, İstanbul şartlarına göre ucuz sayılabilecek bir evde yaşıyoruz.
Buraya verdiğimiz kira ile İstanbul'da ev bulamazdık.

Bu sorunun cevabını netleştirmemde en büyük pay Bülent Mermer'e ait. Zira buranın tadını çıkararak yaşamadığımızı net bir şekilde ortaya koyuyor. Haklı. Bir yarımadada yaşayıp denizden bu kadar uzak kalmak anlaşılır gibi değil. Yüzmeyi kast etmiyorum elbette. Küçük bir tekneyle balık tutmak, tuttuğun balığı tanımak, dümene geçmek, havayı okumaktan veya her hangi birini bilmekten bahsediyorum. Biz henüz kurduğum bu cümlenin kıyısına bile gelemedik.

Toprak sen istemesen de veriyor.
Bakkal 3 kök karalahana verdi, ektik. Geçen yaz bayağı kavurmasını yaptık.

Peki ya toprağın nimetlerinden faydalanıyor muyuz? Öyle ya Ege'ye yerleşme hayalinin en naçizane bölümü kendi bostanını kurup, yetiştirdiğin domatesi yemek değil miydi? Hevesimi yitirmedim, günlük mesaim arasında güme gitmiş bir girişimimiz bile var. Denedik oldu. Lakin herşeyi adam akıllı yapmak için vakit ayırmak gerekiyor. Çünkü gübresi, ilacı, bakımı vs öğrenilmesi gereken şeyler. Kaç böceği tanıyorum, hangi mevsim hangisi ortaya çıkıyor bilmiyorum. Bir yaprağın bana fısıldadıklarını henüz duyamıyorum.

Hala şehirliler gibi kedimize köpeğimize isim koyuyoruz, oysa bağ kurmamak için ad vermiyor burada tanıdıklarım. İneğinin adını sorduğumda Eda teyze gülmüştü. "Horozun adı mı olur? Horoz işte!" demişti üst komşum. Kedi kumu aradığımda bakkal "aşağıda her yer kum, kedinin tuvaletine de mi para ödüyorsunuz?" diye şaşırmıştı.

Bunları yazıp sıraladıktan sonra nasıl yaşıyoruz az buçuk ortaya çıkmıştır sanırım. Bir günümüz nasıl geçiyor aktarırsam her şey iyice pekişir.

Benim günüm normalde bir iki saatlik bisiklet sürüşleriyle başlasa da bu yıl kış saati uygulamasına geçilmemesi nedeniyle sekteye uğradı. Oysa yazın 6:30-9:30 arası dilediğim yöne harika turlar yapabiliyorum. Hatta bazısını 10-15 dakika yüzmeye de ayırıyorum. Fakat son uygulamayla 7:00'da aydınlanmaya başlaması gereken hava 8:30'da hala karanlık. Ayazın da sürüşe pek müsade etmediğini söyleyecek olursam direkt olarak kahvaltıya oturuyoruz. Sonrası İstanbul'la eş zamanlı bir mesai. Ofiste bulunmamı zorunlu kılmayan bir mesleğim var ve 14 senedir hizmet verdiğim reklam ajansı uzaktan çalışmam konusunda desteklerini esirgemedi. Ben günlük iş listemi eritmeye çalışırken, aynı anda Hülya da arka odada resim yapıyor. Onun mesaisi ise eğer satış yapmışsa başlıyor. Resmin çerçevelenmesi, paketleme ve ardından kargoya teslim süreci minibüs saatleri etrafında bir koşuşturmayla sürüyor.

Pazara gidiyorsam Çarşamba'dır. Yola çıkmadan güneşi yoga yaparak selamlarım!
(Tabi ki dalga geçiyorum)
Bazen pazar alışverişlerini kısa süreli yüzerek süslerim.

İstanbul'da değilse Hülya, yoksa ben arada bir saatte yemek pişiriyoruz. Patlıcan, karnabahar ve kapuska en sık yaptığımız yemekler. Pazardan alınmış ev yapımı tarhana içimizi ısıtıyor. Tavuk suyuna şehriyeli çorbayı şifa niyetine içiyoruz. Mevsim otlarının kavurmasını da yapıyoruz. Soframız şenleniyor. Yeni yıl itibariyle yoğurdumuzu, ekmeğimizi de kendimiz yaparsak harika olacak. Gün içinde pişen yemekle birlikte akşam sofradan 19:30'da kalkmış oluyoruz. Sonrası bize kalıyor.

Televizyonumuz yok. Haber, dizi ve o insanları uyutan saçma programlardan uzağız. İnternet üzerinden 20:00-22:00 arası bir film izlemek iyi oluyor sadece. Eğer onu da yapmıyorsak müzik dinlemek, verandada ki şömine başında sohbet çok keyifli. 22:30'da yatağımıza çekilmiş oluyoruz. Bu durum yazın da değişmiyor. Sadece gelen giden biraz daha trafiğimiz artıyor o kadar...

Fena bir listemiz yok...

Sosyal medya üzerinden izlendiğinde zengin bir sosyal hayatımız var ama o tek taraflı pencereden bakmak, bir başkasını oradan izlemek sağlıklı değil. Kafalarda yanlış algılar oluşuyor. Sanıldığı gibi her gün rakı sofralarında değiliz. Buna bütçemiz müsade etmez bir kere. Ayda 2 kez ya çıkıyor ya çıkmıyoruz. Yazın bu durum değişmiyor. Çok canımız çekerse evde 2 tek atıyoruz. Bana 2 duble yetiyor, gerisi ziyan. Yazmak, resim yapmak dışında en sevdiğim ve ağırlık verdiğim şeyse bisiklete binmek ki 3-5 bardak çay, 1 soda ve 1 çikolata kadar maliyeti var.


Benim rakıyla ilişkim bu kadar. 5 zeytin biraz peynir yetiyor.
Bazen damak istiyor bir tek atıyorum. 
Hülya ile kurduğumuz en güzel rakı sofrası da bu...


Bu gülüş için yaşıyorum.

Hazır bütçe, maliyet, yanlış algılar filan demişken biraz sitem etmeme izin verin. Zira bisiklet turlarıma bile "Oh, gez bakalım! Hayat sana güzel!" diyeni çıkabiliyor ne yazık ki... Beni son dönemde en çok yoran da bu oldu. Özellikle tanıdıklarımdan bu tip yorumlar almak epey yıpratıcıydı. Maddi karşılaştırma ve kurgular üzerinden hayatı okumak dostlukların köküne kibrit suyu dökmeye yarıyor. Yaşadığı yeri cennete çevirmek, hayatı renklendirmek elindeyken berikini engel görmek bir kere ayıp. Herşeyi parayla ölçen zihniyetin ne yazık ki mutlu olma şansı yok! Mutluluk parayla satın alınabilen birşey değil sonuçta. Az evvel yukarıda sıraladığım pek çok şeyin parayla pulla da hiç alakası yok. Sizi site girişinde karşılayan köpeklerin coşkusuna kim paha biçebilir? İki tekerlek üzerinde her metrede artan, tatlanan özgürlük hissini trilyon liralar verseniz alamazsınız. Sevdiğin biriyle iki duble rakı içmeyi adisyondaki rakamla karşılaştıracaksan onunla dostluk yapma zaten. Topu topu 2 tane olup çıtır çıtır yanan odunlarını çer çöple beslemenin bedeli olabilir mi?

İstanbul'dan sevdiğim insanlarla Bodrum'a bisikletle üstelik temelli geldim.
Hayat böyle güzel oluyor.
Kaç kişi paralar dökerek bu keyfi satın alabilir ki?
Herşeye para üzerinden bakanın yaşadığımız mutluluğu anlaması mümkün değil.
Biz hayatı seven, yaşadığımız yerin tadını çıkarmayı seven kişileriz.
Dün geldiğimiz yerlerin bugün Bodrum'un tadını çıkarıyoruz.
Biraz sohbet, gülümsemeler, şakalar, dertleşmeler... Koca hayat bundan ibaret.

Birkaç sene evvel bahçesindeki defne ağacını budarken babamın fotoğrafını çekip paylaştığımda, altına "Para var, mutluluk var" yazmıştı birisi. Babamın buna yorumu ilginç olmuştu. "Oğlum verirsin trilyonları onlara, görürüz benim gibi uğraşırlar mı?" Benzer bir durum, bisikletle dünya turunu büyük bir keyifle izlediğim ve bana ilham veren Gürkan Genç'in hikayesinde de cereyan ediyor. "Yahu param olsa dünyayı niye bisikletle gezeyim? Mantıklı geliyor mu bu size?" demekten yorulduğundan olacak artık gülüp geçiyor. Şununla da bitireyim. Zorunlu İstanbul seyahatlerimi, "İstanbul'un intikamı" olarak tanımlayanlar için niyet okuması yapmalı mı bilemiyorum. Zira içinde şiddet barındıran "intikam" kelimesinin bu durum için seçilmesini manidar buluyorum.

Doktordan elimde bol ilaç dolu bir reçeteyle çıktım. O sağlam boğaz ağrısı aslında ağır bir bronşitmiş. Telefonda sesimden teşhisi koyan ve beni işi gücü arasında doktora götüren Seçkin sağolsun. Zaten onun gibi çok arkadaşım var burada. "Bir şey lazımsa ara" diyen, gelirken yanında bir şey getiren, arayıp hal hatır soran güzel insanlar. Burada onlarla, beraber paylaştıklarımızla mutluyuz. Çünkü hepimiz bizi mutlu eden küçük şeyleri seviyoruz. Hayatın getirdikleriyle mutluyuz hiçbir bedeli olmayan...

16 Aralık 2016 Cuma

Z Raporu

Dışarıda, sütunun hemen dibinde bilmem kaçıncı sigarasını yakarken, oturduğu masayı özellikle seçtiğini düşündüm. Hemen tepesinde, masayı cehennem sıcağına çeviren ısıtıcının altında, belki de 3. birasını yarılamıştı. Masaüstüne dağılmış sigarası, iki çakmak ve yanındaki yüksek taburede her an içi saçılacakmış gibi duran sırt çantasını seçebiliyordum. Onun tüm bu dağılmışlığına karşın Beşiktaş sakindi. Semtin meydanını çevreleyen birahane ve restoranlar tek tük doluydu. Birkaç kişi, artık bilmediğim takım tezahüratları söyleyerek geçti meydandan. Oysa aynı saatlerde henüz başlayan Feynoord-Fenerbahçe maçı oynanıyordu. Her açıdan görülebilmesi için konuşlandırılmış ekranlardan seçebiliyordum. Bir de soğuğu unutamayacağım herhalde. Şehrin üstüne çökmüş ayaz o kadar keskindi ki sigara içmek için dışarıda oturmayı tercih edenlerin dizlerinde polar şal örtülüydü. Şalın da kesmeyeceğini öğrenmem uzun sürmedi. Isıtıcının altında telefonunu karıştırırken izlediğim dostumun beni aramasının üzerinden neredeyse bir saat geçmişti. Belli ki çok üşüyordu.

Zamanın gerisinde kalmış ve benimle İstanbul'a gelen bilgisayarımın bakımı, mesai sonrasına kalınca geç çıkmıştım ofisten. Bir önceki yazıda sene benim için bitti sandım lakin 3. kez 2 haftalığına İstanbul'daydım. Hafif depresif günleri geride bıraktıktan sonra sırada arkadaşlarımdan ödünç alıp kullandığım bisikleti teslim etmek üzere Beşiktaş'a gitmek vardı. "Evde yatacağına sen kullan" diyen Eda ve Selim sağ olsunlar. Geçen 2 hafta boyunca onlar sayesinde -artık mevsim iyice kışa döndüğünden- havalar yağışlı ve daha soğuk olsa da bisiklet kullandım. Sürüşe ve soğuğa özel kıyafetlerim bir kenara kaskım da olmadan üstelik. Bu süre zarfında önünden, arkasından, sağından, solundan geçtiğim tek bir trafik polisi, fotoğraflarımı sosyal medyada gören arkadaşlarım kadar olamadılar. Anlaşılıyor ki, kask, bisiklet ve trafik konusunda hala görünmeziz. Neyse, konumuza dönelim. "İstikamet Beşiktaş!"

Yağmur, soğuk dinlemeden hergün işe gidip geldiğim Dahon! Kış güneşi gibiydi...

Ben ofisten çıkmazdan hemen evvel, O gözüne kestirdiği bir birahaneye oturmuş, ilk sigarasını yakarken aramıştı. "Beşiktaş'a geliyormuşsun! Ben de Beşiktaş'tayım. Hadi beraber bira içelim." dedi. Sosyal medyanın faydaları işte. Bazen aklında olmayan güzel sürprizlere vesile oluyor. Uzun süredir görmediğim, son buluşmalarımıza katılamamış okul arkadaşımı ben de görmek istedim doğrusu. Bu spontane program bana da iyi gelecekti zira İstanbul'daki şu 2 hafta öncekilere nazaran sevimsiz geçmişti.
Bebek'te bir akşam kaldım. İstanbul'daki asıl adresim Mecidiyeköy idi.
Sabah kimse gelmeden kalorifer başında kuruduk, ısındık beraber.
2. Hafta ise yağış kesildi ama soğuk değişmedi.
Sabahları nasıl olursa olsun mutlu oluyorum. Ha Bodrum'da ha İstanbul'da

İstanbul'a çağırılmam nasıl denk geldiyse, Hülya ile bir türlü kavuşamadığımız o durdurulmaz salınımın içinde bulduk kendimizi. Çaresizce İstanbul ile Bodrum'u sürekli değiş tokuş eder gibi. İşten çıkıp eve vardığımda kendimi yatakta bulduğum, 21:30 - 22:00 gibi hatırlamadığım rüyalara daldığım bir 2 haftadan bahsediyorum. Haftasonu dışında eve alışveriş yapmak için vaktim olmayınca akşam yemeği yemeden geçen bir 2 hafta da denilebilir. Zaten haftasonu geldiğinde de alışveriş yapmaya üşeniyor insan. Sadece ofis arkadaşımla geçen cuma gidilen Asmalı Cavit dışında kayda değer bir notum da yok. Hadi yarın gidilecek Asmalı Cavit'i de konuya dahil edelim.

Bütün gün karşılıklı çalıştığımız Hüseyin ile karşılıklı rakı da içtik.
Cumartesi akşama dek kardeşimle yeğenime eşlik ettim.
Onlar Beşiktaş maçına gittiler ben de Ege Aydan'ın açtığı resim sergisine

Eğer aranmamış olsaydım, sadece bisikleti teslim eder, eve dönüp uyurdum. O kayda değer 2 Cuma'ya 1 Perşembe hiç ekleyemezdim. Aranmamış olsaydım son İstanbul seferine dair yazacak hiçbir şey olmazdı. Ve yine aranmamış olsaydım İstanbul'a boşu boşuna gelmiş olduğumu düşünecektim... O perşembe akşamı bana İstanbul'a geliş nedeni verdi ve bir sürü düşüncelerle Bodrum'a uğurladı.

Bisikleti teslim edeceğim perşembe sabahı. Hava yine güzel...

Cehennemi sıcağın altında kavruladuralım, masanın altından hızar gibi çalışan ayaz ayaklarımı ve dizimi soğuk elleriyle ovalıyordu. Bir bira daha istedim, sosis, patateslerin yanına. Bir de polar şallardan. Kesmedi. İçimiz üşüye üşüye konuştuk işten güçten, Asos'tan Bodrum'dan. Dil ağızda dönmemekte ısrar etse de gönlünden geçeni söylemek istiyor insan. Zira gönül sarhoş olmuyor. Dedi ki samimiyetle:

"Mutlu ol Coka, hep ama hep mutlu ol... Ama.. Ama bizi mutsuz etme yahu. Cennette yaşıyor olabilirsin ama bize çöplükte yaşıyormuşuz gibi hissettirme. Gıcık ettirme insanları kendine, kıskandırma... Valla ne yalan söyleyeyim ben kıskanıyorum. Yapma Coka. Mutlu ol, mutsuz etme..."

Yukarıda bir yerlerde sosyal medyanın faydaları demiştim değil mi? Tam tersi de olabiliyor işte. Ne diyeceğimi bilemedim bir an. Kimseyi mutsuz etmek, üzmek, kıskandırmak gibi bir niyetim yoktu oysa. Kaldı ki mutluluk nedir ki? Sabahın oluşudur mutluluk. Sevdiğin biriyle uyanmaktır. Kahvaltı etmektir birlikte. Esen rüzgara yüzünü dönmektir. Ofisten arayan Eli'ye "iyiyim" diyebilmek, Mehmet Ali'yle karşılıklı gülebilmektir. Kışsa odun kokusunu, yazsa iyot kokusunu içine çekmektir mutluluk. "Seni gelip biz alırız, merak etme!" diyen arkadaşların olmasıdır. Akşam rakı içmektir ister evde ister dışarıda, Hülya ile, Serdar Benli, Ferhat, Anıl, Nükhet, Bahar, Oğuz, Emrah ile kadeh kaldırmaktır. Levent Sevil ile bisiklete binmektir, sonra da kendini Gökova sularına atmaktır. Melih Abi'ye sarılmaktır Marmaris'te, Önder Sermet'e nasılsın diyebilmektir mutluluk. Sahilde yürümektir, yüzmektir mutluluk... Mutluluk tüm bu saydıklarımı beş parasız yapabilmektir... Şurada karşılıklı bira içmenin mutluluğunu hiçbir bedel karşılayamaz zaten.

"Hep ama hep mutlu ol istiyorum Coka... Ne olur kızma bana bunları söyledim diye. Seni o kadar çok seviyorum ki anlarsın beni. Bırak biz de mutlu olalım..."


Yaşadıklarımı da gözümün önünden geçirdim aynı zamanda. Dünyanın en kötü hastalıklarından kanserle savaştım. Zaten beni Bodrumlu yapan da o süreç değil mi? Ki kanseri yenmekten bahsetmiyorum artık. Bilakis onu sevmekten söz ediyorum. Mutlaka benden bir şeyler götürdü. İleride çıkabilecek rahatsızlıkların tohumunu ekti eminim. Lakin sevince en kötüsü bile yumuşuyor, yüzü gülüyor. Gece gündüz çalışıp sevdiklerimi ihmal ettiğim, unuttuğum için yakalamadı mı beni? İş daha önemli diye akşam doğru düzgün beslenmek varken pizza, hamburger ve kolayla karın doyurduğum için sokulmadı mı bana? Para kazanacağım diye kaybettiğim zamanı göstermek üzere yerleşmedi mi bedenime? Şehirde, metroda, takside vapurda selamlaşmak varken mutluluğu telefon ekranlarında aradığımız için yok mu bütün hastalıklar? "Ben kimim?" diye sormak varken "Sen kimsin?"ne takılarak yakalanabilir mi mutluluk?

"Haklısın!" dedim dilim döndüğünce. Başka da bir şey demedim. Artık bir şey dememeli miyim? diye düşündüm. Güzel bir sessizlik oldu. Kısa ama derin. Soğuk bile kesildi o an. Fenerbahçe, Feynoord'u deplasmanda yenmiş, meydanı çeviren birahane ve restoranlar iyice boşalmıştı. Çöpler çıkarılıyordu sokağa. Bir iki insan daha geçti hepsi bu. Saat de iyice geç olmuştu. Birbirimize teşekkür etmenin ardından son sözümüz "Şu biraları bitirip kalkalım artık" oldu. Sarıldık... Zaten sonra sarı bir taksi çevirip, İstanbul karanlığında kaybolduk birbirimizi yol üzerinde bırakarak...

2. Cuma... Bu tam bir uğurlama oldu... Teşekkürler Republica ekibi...
Finali ise Bodrum'da uyanmak oldu...

21 Kasım 2016 Pazartesi

2016'da ne oldu?

Biliyorum ki olgun bir domates gibi kokabilmektir Bodrumlu olmak. Güneşle kızarmak, yamru yumruluktur olmaktır biraz da. Hayata teslim, zamanın şekillendirdiği, üzerinde zeytinyağı gezdirilip, kekikle bezenen, her şeye hazır... Ben ne kadar olgunlaştım, kızardım, yamru yumru oldum bilmiyorum ama artık o ilk ham meyve de değilim. Yeşilden kırmızıya dönmeye hazırlanıyorum belki de...

Hayat hep bir şeylere hazırlanarak geçiyor ki yolda olmaya çok benziyor bu. Yolculukların iyi kötü sürprizlerine açık ve alternatifleri bol olması, tercih edilen her sapağın değiştirdiği kimyası, kendi hikayeni gittikçe benzersizleştiriyor. Mesela tekliften 2 yıl sonra Hülya ile kendimizi hazır hissettiğimiz Mayıs ayında evlendik. Geride bıraktığımız yılın en parlak izi de bu oldu zira.

26 Mayıs 2016

Ailelerin dahi nikah salonunda tanıştığı 26 Mayıs Perşembe günü, bir grup şahidin önünde evlendiğimizde saat 14:30 idi. Tantana yapmadan, sessiz sedasız, gelinliksiz, yüzüksüz bu sade nikahı aradan çıkarmış olduk. Basmadığımız nikah davetiyesini veya bir çağrı telefonunu bekleyenler olduğu gibi içlerinden alınanlar da oldu elbet. Nikaha gelemedik, düğüne gideriz diyenler de kendini derin uzay boşluğunda buldular zira düğün gibi ilanını da yapmadık. Zaten, yedi yıllık arkadaşlığımızı başa koyarak söylüyorum; evliliği hiç takmadığımızdan parmaklarımıza paket lastikleri takmıştık. Nitekim aşkın devlet onayına ihtiyacı yok.

Bitse de gitsek...
İlk resmi öpücük!




Bir bardak daha çay doldurdum. Taze ekmeği, güneşin turuncuya boyadığı odada böldüm. Masada peynir ve tereyağı hala var. Yumurta kabuklarını toplarken, Hülya biraz daha domates kesiyor. Evi kaplayan yeni koku şükürle çınlıyor duvarlarda. İyi ki buradayız, iyi ki burada yaşıyoruz.

Her sabah farklı bir renk farklı bir gün doğumu
Güneş manzaramızı hep bir başka görüntüye çevirdi durdu.
Gün batarken de ayrı oluyor.

Kendimizi hazırlamamız gereken nereye varacağını, ne kadar süreceğini bilmediğimiz, ilk kez deneyimleyeceğimiz bir yol daha hediye etti 2016. Bir zihnin içinde geleceğe uzanırken, geçmişinde onunla birlikte kaybolabileceğimiz, sonunda birbirimizi kaybedebileceğimiz bir yolculuk. Sahi böyle bir şeye hazırlanılır mı? Sizi doğuran kadının zamanın içinde yavaş yavaş yok oluşu çaresizce nasıl izlenir?

Anne ve babalar yaşımız kaç olursa olsun bize bir şeyler öğretmeye devam ediyorlar.
Bundan sonra araba, annemi istediğimiz an ziyaret edebilmemiz için gerekli.

Yaz başında Alzheimer başlangıcı teşhisi konulduğunda annemin önünde hatırı sayılır bir zaman olduğunu düşünmüştüm. "62 yaşında biri için epey erken değil mi?" sorusunu tutunulacak dal gibi görmek, kabullenememe de sayılabilir. Kim kabul edebilir ki zaten? Kendimize sarılacak yeni şeyler arayıp durduk ama annemin yolculuğu zaten başlamıştı. Unutması gerekenlerden çok hatırlaması gerekenleri zamanın derinliklerinde kaybetmesinden anlamalıydık. Artık yalnız bırakamayız. Onu öyle önden bir başına göndermek olmaz. Beraber yürüyeceğiz ve bir sürü yeni şeye hazırlayacağız, altından kalkılacak.

Her sabah güneşin doğuşunu izlemek için erkenden kalkıyorum. Bir kaç tavuk ve horoz, tüm yaz yüksek güvenlikle korunan Ali İhsan Bey'in bahçesinde dolaşıyorlar. Elde sopa veya su tutularak kovalanan Yakaköy'ün asıl sahipleri çimlerin arasından kahvaltılıklarını seçiyor. Folluklarından toplanmış yumurtaları da az evvel bizim kahvaltı masamızdaydı. Rengi güneşle yarışır sarısına tuz ekip tat biçtik damağımızda. Kırık yumurta kabuklarını toplarken, tarladan doğma yamru yumru domates, mis gibi kokuyordu bir dua gibi. Bu nimeti ödülden saymayıp yerine marketi koyanları 2016'da bırakıyorum. Haddim değil ama (işe de yaramayacağını bile bile) geldiği yeri buraya taşıyacaklara net olarak "gelme kardeşim" demek istiyorum.

Sabahlar nasıl heyecanla beklenmez ki?

2016'da 50 yaş üstü emeklilerden çok çocuklu aileler Bodrumlu oldu, oluyor. Bunun için önümde bilimsel bir veri ya da şehir raporu yok. Çıplak gözle görmek ve hissetmek mümkün. Tıpkı benim yaptığım gibi onlar da şehirlerini peşlerinden getiriyorlar. Şehir üstüne şehir yığıyoruz. Nitekim hiç hırsızlık vakası görülmeyen Yaka'da yaz başı ve sonu olmak üzere sitede iki olay yaşadık ki biri bizim evde cereyan etti. Site yönetiminin tedbir olarak düşündüğü kamera ve alarm sistemi bana tam bir şehirli refleksi ve abartılı görünüyor. Lakin hırsızlarımızı da getirdiğimiz, getireceğimiz gerçeğini kabul etmem lazım. Gerçi pek çalınacak bir şeyimiz yok ama olsun. Yabancı birinin evini kurcalaması hissi yeterince incitici bir duygu... Artık pek görmediğim beyaza boyalı mavi panjurlu Bodrum evlerinin hepsinde demir parmaklık takma vaktidir.

Nasıl bir büyük şehirli portresi çizdiğimizi görünce mütevazi ve iyi biri olarak bilinen kendimi bile şımarık saydım. Sağlıklı olmasa da bir genelleme yapacağım zira tarife uyan bu kesim taşları yerinden oynatabilme yeteneğine sahip. Dolayısıyla şehirli olarak neden sevilmediğimizi artık biliyorum. Dağdan gelip bağdakini kovuyoruz. Üst perdeden konuşuyoruz, saygısızız. Paramızla her şeyi satın alabileceğimiz sanıyoruz. 800 TL'lik eve 2000 TL kirayı ucuz sanacak kadar aklımız bir karış havada. Fiyatları yükseltip, 50 TL'lik lahmacundan şikayet ediyoruz. Ben de pek sevmedim bu büyük şehirlileri. Evlat olsa sevilmezler.

Gelenlerin artması gibi benzer hayalleri kuran ve soru soran insan sayısı da arttı. Demek ki daha çok insan gelecek. Zaten Bodrum hızla değişiyor. İsimli okullar açılıyor, yollar genişletiliyor. Gelenler arttıkça konforlu hayat vaatleri de artıyor. Bu yönde bana gelen soruların da içeriği değişti. Artık "nerede yaşarım?" yerine "Hangi okul iyi?" gibi sorular geliyor. Hemen "bilmiyorum" diyeyim. Soruyu pas geçip daha yakın markajı tercih eden, çat kapı ziyarete gelen veya kahve içelim davetinde bulunanlar da fazlalaştı. Ne yalan söyleyeyim bu epey rahatsız edici. Hele hiç tanımadığım insanların 40 yıllık arkadaşımmış gibi nezaket ve görgü sınırlarını aşmaları beni oldukça zor durumda bırakıyor. Şimdilik sayıları çok değil... Daha ilk yazışmasında konuya "Sen bize oradan ev baksana!" diye giren biriyle neden kahve içeyim? Üstelik böyle bir şey yapamayacağımı söyleyince alınan insanlarla. İyi niyetli olduğunu düşündüğüm ama internetten baktığı evi görmemi rica eden "hani siz orada yaşarım derseniz..." diye lafa girenleri de aynı profilde değerlendiriyorum. Görünüyor ki ülke gibi, Bodrum gibi insanlar da değişiyorlar. Belki de bundan sonra bu kadar açık olmamalıyım.

Bodrum demişken, bir şehir efsanesi sandığım Bodrum Tüneli, Bodrum-Yalıkavak yolunun genişletme çalışmalarıyla vücuda büründü. Yakında bir duble yolumuz olacak. Bunu iyi anlamda söylemiyorum. Zira yol demek daha az yeşillik demek daha da fenası bol bol araba demek. Sakin evimizin verandasından belli belirsiz görülen yol, altı çizilmiş bir satır gibi belirgin, boz ve ağaçsız artık. Hiltilerle törpülenen, güdükleştirilen tepelerden yankılanan tak tak tak sesi hemen önümüzdeki zeytinlikte patlıyor, kışla beraber içine yeni bir site yapılacak olan. Önümüzdeki yıl daha fazla şehre domuzlar indi haberi duyacağımız kesin artık.

Yine de Bodrum hala çok güzel ve bana çok iyi geliyor. 2016 içinde İstanbul'a 9 hafta olmak kaydıyla 6 kere gittim. İstanbul'a bakışım önceki yıllara göre daha yumuşak olsa da o 9 hafta buranın kıymetini iyice katmerlendirdi. Ben de bu kıymeti bisiklet turlarıyla taçlandırıyorum ki hayatın tadı biraz daha çıksın. Üstelik bu yıl kendimi daha güçlü hissettiğim ve kendime güvenimin zirve yaptığı bir yıldı. Geçen sene yaptığım yolun üzerine bir 1000 km daha eklemişim. 3. kez Çanakkale, Gökova, Kavaklıdere ve Hadi Ben Kaçtım turu yaptım. Bodrum'da hafta sonu, hafta içi koşulan yarımada turları, Bodrum-Milas-Bodrum performans sürüşlerine katıldım. 130 km'lik günübirlik mesafemi 158 km'ye çıkardım.

Yaz-kış, soğuk-sıcak her koşulda bisiklete bindim. Evin pazar alışverişlerini de bisikletle yapıyorum.
Bisiklet köpek ilişkisi sanılanın aksi yönde işledi burada. Havlayanlar da dahil 50-60 köpekle tanıştım, arkadaş oldum.
Pazara inerken

Geçen pazardan dönerken, yokuşta yetiştiğim teyze "Yorulmuyor musun?" diye sormuştu. O an bisiklet üzerinde kan ter içinde yakalanan biri gibi değil de kafamda dolaştırdığım genel bir cevabı paylaşmak isterim. Ne o an heybelerimde taşıdığım ağırlık ne uç uca eklenen km'ler ne de tükenmek bilmeyen yokuşlar beni yoruyor. Geride bıraktığım yıl anladım ki daha çok insanlardan yorulmuşum. İnsan kadar hiç bir şey yormuyor... İşte bu yüzden olacak ki bayramda tek başıma yaptığım Gökova Turu'nu 4. Hadi Ben Kaçtım Turu olarak tescilledim. O tur aynı zamanda tüm zorluklarına karşın beni dinlendiren bir tur oldu. Ayrıca yıl içinde Muğla'da Levent Abi Bodrum'da Seçkin ve Cem ile yaptığımız günübirlik turların tadı hala damağımda.

Menteşe dağlarında kendimi küçücük hissetmek beni en mutlu eden şey.
Bisiklet hayatımı çok renklendiriyor. 
Birlikte pedal basmaktan büyük keyif aldığım Levent Abi ile spontan Muğla-Akbük turu finali.


Seçkin harika bir yol arkadaşı.
Tek başına tur yapanların bir bildiği varmış. Bayram Turu'ndan çok şey öğrendim.


Son İstanbul seyahatlerimde de bir arkadaşımın bisikletiyle işe gidip geldim.

Tüm katılımcılarının evlerinden ilk kez bu kadar uzakta ve ilk kez gittiği Karadeniz'de, Artvin'den Ordu'ya pedal bastığı 3. Hadi Ben Kaçtım Bisiklet Turu'nu ayrı bir yere koymak isterim. Fakat gündemimiz turun kendisinden çok, tamamladığı Ordu'da TV'lere kitlendiğimiz darbe girişimiydi. Bittiği günün arkasında saklı kaldı koca tur.

3. Hadi ben kaçtım Artvin-Ordu Bisiklet Turu / Karagöl-Borçka

Darbe girişimi ve sonrasının fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu hala yaşıyoruz. Bu ülkeyi yönetenlerin kendilerine yeni mağduriyetler yaratma çabasının bizi getirdiği nokta artık toparlanır gibi değil gözüküyor. Tehlikeli bir şekilde de ayrıştırıldık. Siyaset hiç bu kadar nezaketten ve saygıdan uzak olmamıştı. Cehaletin kutsandığı, kendi gibi düşünmeyenin yok sayıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu daha nereye varır bilemem ama hiç de iyi bir tablo yok karşımızda. Bunu gören, okuyan pek çok insanın Ege'de bir kasabaya yerleşme hayalleri artık yurtdışına yönelmiş durumda. 2016'da yurtdışına yerleşen arkadaş ve tanıdıklarımın sayısı 6... Aileleriyle birlikte 13 kişiyi buldu. Her şeyin daha net görüldüğü ve daha büyük hareketlerin izlendiği İstanbul'da yurtdışında yaşama koşullarını araştırmaya başlayan arkadaşlarımın sayısı da az değil. İtiraf edeyim ki aklımda olmasa da bir kaç site karıştırdım bu kadar çok insanla konuşunca. Hatta babam orada doğduğundan dolayı Makedonya'dan vatandaşlık almanın kolay olduğunu sanmıştım ama Balkanlar'daki etnik ayrımcılık burada da karşımıza çıktı. Makedonya, Türk ve müslüman vatandaş istemiyormuş son tahlilde!...

Bunları düşünürken dalmışım da köyü inleten o isyankar eşeği duyunca kendime geldim. Kuşlar hala neşeli ötüyor. Bir kaç gündür soğuk üfleyen hava yerini ılık bir kucağa bırakmış koynunda ısındığın. Dün gece ilk kez yaktığımız şömineden yayılan odun kokusu aralık kapıdan içeri giriyor. Gürül gürül yanarken güzelce ısındığımız anın çektiğim fotoğrafını Pınar, Bülent ve Cevat'a gönderdim. Başında şarap içip sohbet edilebilir diye. Bir kaç çeşit peyniri de arkadaş ederiz masaya. Birlikte bir anımız daha olur.

Ateş başı


2016'nın hediyesi ahbaplar bahsettiğim. Ev ziyaretleri sıklaştı onlarla tanışınca. Pınar ve Bülent bizden bir yıl sonra çocuklarını da alarak yerleşmişler Bodrum'a. İstanbul'dan tanıyordum ama bir samimiyetimiz yoktu. Cevat da Bülent'in arkadaşı. O Bodrum'a daha evvel yerleşmiş. Evini barkını kendi yapmış. Daha sonra uzun uzun anlatırım zaten. "Balık aldım hadi gelin!" "Cumartesi mangalı yakıyorum beklerim" davetleri daha çok uçuşur oldu. 2 senedir bizi hep bir yerlere davet eden Serdar Benli ve Levent Abi gibi yeni dostlarımız oldu.

2016 bize Pınar, Bülent, Uzay, Mercan ve Cevat'ı hediye etti.. Ne iyi etti...

Haliyle sosyal hayat daha hareketlendi. Geçtiğimiz yıl ulaşımı düşünerek hareket etmek yerine madem buradayız tadını çıkaralım anlayışına tutunduk. Kendi imkanlarımızın yetmediği noktada arkadaşlarımız yetişti. Bu bize iyi geldi. İnzivai Yakaköy yaşamı bir nebze olsun kırıldı.

Bu yıl merkeze daha sık indik
Dostlarımızla buluştuk
Ece İstanbul'dan Bodrum'a yeni taşındı.


Paris'ten Ahmet ve Devrim ziyarete geldi.
Daha çok denize girdik
2015'de koca yaz 6 kere denize inmiş ve yüzmüştük.

Buna köyden insanlar tanımanın avantajlarını da eklemek gerek. Eli kolu dolu geldiğimiz son İstanbul dönüşü, minibüsü site içine sokarak bize yardım eden Mehmet Abi, aynı gece "Bodrum'dayım, Yaka'ya dönecekseniz beklerim" diye aramıştı. Ağacımdaki incirin bitip bitmediğini öğrenmeden bana satmayı red eden pazarcıyı, nereye koyayım bilemedim. Bisikletle gittiğim için her defasında muz ve ceviz ikram edip cebime yolluk meyve sıkıştıran... Düşündükçe insanın yüzüne gülümseme oturuyor.

Filedeki bazı meyveler ikram.
Bu nimeti markete değişenler gittikleri yer neresi olursa olsun kimyasını bozuyorlar.

Önceliklerimiz de değişmiş. İstanbul'da üst üste kalınca fark ettim. İş benim ilk sıradaki derdim değil. Doğru bizi Bodrum'da tutan önemli bir kalem. Para kazanmalısın ki ayakta durabilesin. Zira işin öncelik sırasının aşağılara inmesi hem işlerimin kimyasını değiştirdi hem de kalitesini artırdı. Daha anlamlı hale getirdi. Ya da bana öyle geliyor. Ama şunu biliyorum yeni şeyler yapmaya zaman bulabiliyorum önceliklerin yeri değişince. Mesela bu yıl daha fazla bisiklet turu yaptım az evvel yazdığım gibi. Gezdikçe de daha önce yaşamında olmayan şeyleri görüyor, gözlemliyorsun. Ofis sandalyesinde olmak mı, sele de oturmak mı? Büyük fark yaratıyor.

Şimdi işimin başına oturma vakti. Bir bardak çay daha koydum kendime. Hülya iyice sarınıp kahve ve sigarasını içmeye verandaya çıkmış. Peşinde, annemin İstanbul'a dönmesiyle bize kalan Musti. Oradan oraya koşturuşuna gülüyor bir şeyler söylüyor, yüzünde harika bir gülümseme. Bir kaç dakika öylece izliyorum Hülya'yı. Bodrum'da onun gülümsemesinde yaşıyorum.