29 Ağustos 2016 Pazartesi

Köşe başlarını tutanlar -1-

Ayaklarıma beton dökmeye başladığını hissettiğim andan itibaren İstanbul'dan kaçmak istedim. Beni bulunduğum yere bağlayan, hareket etmemi engelleyen bissürü şeyin varlığını da bu istek ortaya çıkardı. Engellerden kurtulmaksa sabır işi. Çünkü 40 yılda kemikleşmiş yaşam biçimiyle, bir yerlere gelmiş kariyerle ve sevilenlerle oluştuğunu sandığım bağı koparmak kolay değildi. Lakin eyleme geçene dek bu yanılgıyla yaşadım, kaçış yok!

İstanbul ile son yıllardaki ilişkim.

Bodrum'da yaşamakla ilgili hikayemi tamamlayacak ama "sonra anlatırım" deyip uzay boşluğunda unuttuğum konulardan biri de geçen uzun süreçte hayatıma dokunmuş insanlar. Çünkü onlar olmadan, 2 yıldır gerçekleşmiş hayalimi, sadece kendi becerdiklerimle açıklayamam.

Defalarca yazdım, yaşadığı yeri değiştirmeyi düşünen herkes gibi ben de ilk önce cebimdeki paraya baktım. Bu para, beni İstanbul'da belli bir standartta tutmaya yetiyordu. Yani başka bir yerde yaşamaya kalkışmak riskliydi (!) İşim gücüm olmasa ayakta durmamı sağlayacak hiçbir güvencem olmadığını biliyordum. Daha da önemlisi zor zamanlarımda yanımda olacaklarından zerre kadar şüphe duymadığım ailem, arkadaşlarım, gitmeyi sevdiğim mekanlar, şu bu her şey İstanbul'daydı. Yaşamımın 40 yıl anıları, hikayeleri, getirdikleri, götürdükleri boğazın kıyısına özenle serpiştirilmişti. Bunu düşünmek bile hareket kabiliyetini kısıtlıyor. O halde düşünme biçimimi değiştirmem gerekti. Bu da çok kolay bir şey değil. İşte adını anacağım insanlar da tam bu noktada devreye giriyordu.

Yaşamımda köşe başlarını tutmuş, baş üstünde taşıyacağım birkaç insanı ki hepsini bu yazıya sığdırmam imkansız olur, bana Bodrum'da yaşamam için ama bilerek ama bilmeden nasıl destek verdiklerini anlatmam gerek. Zaten daha sonra yazının bir devamını hazırlar, burada adını geçmeyenleri de illa ki eklerim. Yine de "benden bahsetmemiş!" diye alınan olursa lütfen çizdiğim resimlerini hatırlasınlar. Bu yazıda da fotoğraf yerine çizimlerimi kullanacağım.

Yukarıda dediğim gibi bir hayali gerçekleştirmek tek başına kolay değil. Para, zaman (bazıları şansı da katsa da şansa yer vermiyorum) bir tarafa; kalkışılacak eylem illa ki yardım istiyor, illa ki yol gösteren bir söz istiyor. İnandığınız insanların fikirlerini almak önemli. Hatta tersten esen, sizden tamamen farklı düşünen arkadaşlarınız da olmalı ki bize bakacak farklı bir yön göstersin. Bizim gibi düşünmeyen dostlara da bu yüzden ihtiyaç var. Ne yazık ki çoğu kez bu ihtiyaçtan habersiziz. Dikkatle bakmayı bilirsek etrafımızdaki dostlarımız bunun için orada. Benim de dostlarım için burada olduğum gibi...

Serdar Benli
Yıllar sonra Serdar Benli'ye rastlamamı -ki üniversiteden hocam, aynı zamanda Bebek'ten komşumdu- kimileri işaret olarak görmüştür. Zira görülmeyen, aynı yolculuğa çıkan insanların elbet karşılaşabileceği gerçeğidir. Bu yüzdendir ki tesadüfe, kadere veya işaretlere inanmam. Dua ile iş yapmışlığım, kısmet deyip adım atmışlığım, onca şeyi kadere veya tanrıya bırakmışlığım yoktur. Harekete geçmektir aslolan. Yola çıkma cesaretini gösterebilmişseniz zaten orada duran şeylere ulaşıyorsunuz. Nitekim bahsi geçen olasılık gerçekleşince, koparmanın çok zor olduğunu sandığım bağları aslında kendimizin uydurduğunu gördüm. Bağ, kök veya her neyse, son derece saçma bir illüzyonmuş. Serdar Benli, her ne kadar geçmişimden biri gibi dursa da gerçekte birkaç yıl önümdeydi ve bana göre gelecekten sesleniyordu. Hala da öyledir... Bizim yeniden karşılaşmamız aynı zamanda üniversite yıllarına sıkışmış öğretmen-öğrenci ilişkisini, sıkıştığı yerden çıkarıp yanına bir de dostluk payesi iliştirmiştir. Bağsız, bağımsız olduğumu anladığım anda ise Serdar Benli'nin "Bir hayalin varsa bekleme, hemen yap" sözü hatırı sayılır bir anlama kavuştu. Hiç beklemediğim anda üniversite eski hocam bana yeni bir hayatın anahtarını teslim etti.

Serdar Benli ile Mahmut Kaptan'da sık sık toplantı yaptık yapıyoruz.
Serdar Benli gelse!...
Bodrum'da Öğrenci-Öğretmen ilişkisi
Serdar Benli'nin Bodrum'a nasıl geldiğini anlattığı konuşmamızdan bir kare.

Cem
Güngörmez Köyü'ne uğrama nedenimiz apaçık belliydi. Her hafta, illa ki bu köye uğrar özellikle manav alacaklarımızı tamamlardık. Ev alışverişinin buradan yapılması konusunda Cem'in dik durduğu bir ilkesi vardı. Bölge esnafına kazandırmak varken, İstanbul'dan gelen arabaların bagajlarından Migros torbaları çıkmasına içten içe kızardı. Bazen oturur o torbalarda ne olabileceğini düşünüp harcanmış parayı tahmin etmeye çalışırdık. Tam durduğumuz noktaya bir buçuk saat ötede İstanbul'dan, 3 haneli rakamlara yapılmış alışveriş, siteye 10 dk mesafedeki Saray'da daha ucuza pekala yapılabiliyordu. Yaşadığın yerle alışverişin yoksa koca ormandaki tek kuru ağaç olmak kaçınılmazdı, bunu öğrendim...

Cem avucunun içinde ateş taşıyan bir adamdır bana göre, öyle de çizmişimdir.

Zamanında, Saray ile Kıyıköy arasında doğaca örtülmüş bu sitenin ormana bakan ucunda tek başına bir evi satın almıştı Cem. Vakit buldukça buraya kaçmak, vakit geçirmek, bazen de arkadaşlarını ağırlamaktan mutlu olduğunu biliyorum. Yoksa az evvel dediğim gibi ıskalamadan geldiğimiz birkaç hafta ki 4.5-5 aya denk düşer, birilerini ağırlamak için fazla uzun sayılabilir. Herkesin yapmak isteyeceği bir şey değildir. Lakin Cem hep gönlü açık biri olmuştur. Tabi bu kadar gönlü açıklık suiistimal olasılığını da artırıyor ki Cem arkadaşı olarak tanıdığım ve bir dönem aynı bölgede at çiftliği sahibi olmuş Nino, kulağıma küpe olacak hikayesini anlatmıştı.

"Her hafta İstanbul'dan gelen arkadaşlarımızı ağırlamaktan memnunduk. Ahırların üzerinde kalacak epey bir odamız mevcuttu zaten. Gelen yiyeceğini içeceğini getiriyor, tadından yenmez sohbetler yapıyorduk. Gel zaman git zaman arkadaşlarımın arkadaşları da gelmeye başladılar. Hatta onların da arkadaşları. Kimi hafta sonları burada 30-40 kişi kaldığımızı bilirim. Bir sabah ahırları temizledikten sonra karşılaştığım konuklardan biri kendisine at hazırlamamı istedi. Durumun zıvanadan çıktığını o zaman anladım. Çünkü ne ben onun ne de o beni tanıyordu. Sonra da bu buluşmaları bitirdim."

Zamanın yavaş akabildiğini de yıllar evvel Cem sayesinde fark etmiştim. Öyle ki İstanbul dışında bir yaşam düşüncesinin tohumları bu bilginin içine ekilmiştir "Zaman yavaşlatılabiliyor." Bu yavaşlık içinde oyalanacak bir şeyler bulmanın önemini de görebiliyor insan. Mesela Cem sofra kurulmadan evvel masayı arabaymışçasına fırçayla köpürterek yıkar, hortumla da durulardı. Diz boyu kar zamanı odunumuz olsa bile odun kırmanın zaman geçirmek için en eğlenceli iş olduğunu anlatır, gösterirdi.

Outdoor, kar kıyamet dışarılarda olmak daha önce yaptığım şeylerden değildi.
-7ºC'de çadırda bir yılbaşı geçireceksin deseler inanmazdım. 2011
Cem ile çocukluğumda yapamadıklarımı yaptım. Bu dostluk, eksik kalan yanlarımı tamamladı.

Yaşadığın yeri paylaştığın diğer canlıların da seni kabul etmesi gereğini orada öğrendim. Cem, ormanın köpekleriyle çöp atarken arkadaş olmuştu. Uzun yürüyüşlerimizde bize katılırlar, biz de çetelerini tamamlamış olurduk. Bir grup köpekle çete olmanın yararını yıllar sonra Bodrum'da göreceğimi bilmiyordum o zamanlar.

Mangal tanrısı, mangal baba, pazar sabahlarımızı hiç kaçırmadı.
Pazar sucukları

Köylünün neden bu kadar meraklı olduğunu, neden çok soru sorduğunu, nasıl bu kadar çok şey bildiklerini de ilk orada öğrendim. Her şeyin bir nedeni vardı. Biz şehirlilerin yaslandıkları şeyler, para, kariyer, elde edilmişler (zaten başka da bir şey yok) o kadar kolay dağılabilirdi ki bu koşulsuz güvene şaşırmaya da o zamanlar başladım. Kısacası Cem'le dostluğumuz boyunca kendi kaçışıma hazırlanmıştım. Bunu nereden biliyorum; çünkü güncemde defalarca yazdığım üzere "bir sürü şeyden vazgeçişlerim" o döneme denk düşüyor. Cem benim doğru zamanım olmuştu.

Ben henüz avucumda ateş taşıyamıyorum ama nasıl taşınabileceğini biliyorum.

Reşat
O zamanlar daha İstanbul'dayız. Misafir ağırlamaktan pek anlamıyorum. Hala da anlamam ya... Çocukluğumda gördüğüm bereketli ağırlamalar da epey geride kaldı hani. Bugün ne işe yaradığını bilmediğim 12 kişilik yemek takımları o yıllardan mirastır. Çeyiz saçmalığı... Kalabalık gitmeli gelmeli misafirlikler ise sadece birer anı. Şimdi kimse kimseye pek gitmek istemiyor. En alası içeceğini al gel olanlar. Hizmet etmekten sofraya oturamayan ev sahiplerini hatırlarım. Her ne kadar gülümseseler de, mutfakta " geldiler mi kalkmak bilmiyorlar!" dedikoduları, afralar tafralar... Bu ağır külfetin altına kimse haklı olarak girmek istemiyor. Dediğim gibi misafir ağırlamaktan pek anlamıyorum. Hele şehir dışından ilgilenmem gereken biri gelecekse ne yapacağımı hiç bilemem. Zaten teknik olarak mümkün değil. Bir mesaiye zincirliyken, İstanbul yabancısı misafirini nasıl mutlu edebilirsin ki? İzin alsan, yazdan çalıyorsun. Zaten işverenin de zamansız izinleri hoş karşılamaz. Yıllardır bu tip şeyleri hoş karşılamayan o kadar çok yerle çalışmışsındır ki artık otomatik olarak gönlün de izin vermez gezmeye.

İyi de aynı durum her seferinde Muğla'da nasıl tersine dönüyordu?
Reşat'ı eski eşimi bir edebiyat etkinliği için Muğla'ya davet etmesiyle tanıdım. O zaman belediyede, temizlik işlerinden sorumluydu. Onca işinin gücünün arasında öyle harika bir ev sahibiydi ki zamanla Muğla ile gönlümüzü düğümledi. O düğüm güçlü bir dostluğun da ilmeği oldu.

Muğla'ya her gidildiğinde, Akyaka'da konaklanacak yerden Dalyan'da kükürt banyosuna, Bodrum'dan Selimiye'ye dek gezilecek yerler gün gün veya spontane olarak ayarlanır, bir saniye bile yalnız bırakılmazdık. Muğla'da döş kebabı yerken bir büyük devrilir, gündüzden yüzülen Azmak kıyısında gece çökertme oynanır, bir erik dörde bölüp rakıya meze edilirdi. Moolalı serhoşlaadan olunuverir, Akbük sahilinde dalgaların çakıl taşları arasında çıkardığı sesi dinlerdik. Bir yanımı Selimiyeli yapan da oradan bir avuç toprak sahibi olmama yardım eden de Reşat'tır. Hala merak ederim, bize bu kadar zamanı nasıl ayırdığını. Zira bize ayırdığı her bir dakikayı kendime hediye sayarım.

Bir büyüğü devirmek

Hayata basit bakan, basitleştiren bir arkadaşınız varsa zaten sırtınız yere gelmiyor. Mesela şu an oturduğumuz ev ile ilgili ilk yorumum "Akşam, yoğurt bitse alacak yer yok buralarda" olmuştu. Çünkü merkeze yakın bir yerde oturmalıydık. Buraya gelirken kışın Bodrum merkez ile kuracağımız ilişki bunu gerektiriyordu. Yakaköy sosyal hayata çok uzaktı. Üstelik epey sapa ve tepedeydi ve ha deyince hareket edemeyecektik. Kafamdaki tüm negatif şeyler gelip yoğurtta birleşince Reşat, "Yemeğini bir akşam da yoğurtsuz ye, ne olcek?" dediği an kırıldı şehirliliğim. Bir kabuk gibi ikiye ayrıldım. Dert ettiğim şeye bak dedim. Hem insanın kendi yoğurdunu yapması daha güzel olmaz mı?

Sema
Kemoterapi tüm enerjimi emmiş olsa da asıl kafama taktığım bizi, sabah zor bulduğumuz taksinin indiren şofördü. Hastaneye gitmemiz gerektiğini açıklamaya çalışırken "Her koyun kendi bacağından asılır! Kusur bakma." demişti. Akşam eve bu üzüntüyle döndüm. Sema, yüzümü avuçlarının içine alıp "n'oldu? diye sordu gülümseyerek. Yorgunluğum ve kemoterapi bile gizleyememişti üzüntümü. Ağzımdaki metal tadına dokunan dilim döndü, döndü de "ben bu şehirde yaşamak istemiyorum!" diyebildim sadece. "Peki!" deyip telefona sarıldı ve Reşat'ı aradı...

İki hafta mı, 2 ay sonra mı hatırlamıyorum ama o telefon konuşmasının ardından Selimiye'de küçük bir toprağımız oldu. Sema'nın tanıştığımız zaman "Yaptırmalısın!" dediği hayat sigortasının böyle işe yarayacağını hiç düşünmemiştim doğrusu. Ki arsa için mal sahibiyle el sıkıştığımızda cebimizde 5 kuruşumuz yoktu..

Bir yerlerde para biriktirmeyi ve biriktiğini unutmayı, marketten kağıt havlu alırken 8'lisi şu kadar 6'lısı zarar karşılaştırması yapmayı ya da ev ekonomisini döndürmekten ibaret değildi öğrendiklerim. İnsanların hikayelerinin içinde dolaşmayı, her davranışın bir nedene bağlı olduğunu ve onlarla empati yapmayı da Sema'nın bir hediyesi olarak kabul ediyorum.

Bu resimle bir kez daha selam etmiş olayım.

Bizim ilişkimiz ve evliliğimiz naneli sakızı gibi şişirilebilecek bir aşktan çok ışığı parlak dostluk üzerine kuruludur. Aşkları illa bir şeye benzetmek onu tüketmeyi daha kolaylaştırdığından parlak renkli dostlukların değeri pek anlaşılmaz. Dostluklar bakidir ve Sema ile dostluğumuz, birbirimize duyduğumuz sevgi, inanç ve güvenle tarif edilebilir. Değil midir ki O'nu kutup yıldızı denli parlak ve yalansız sayarım.

Murat
Baş başa yemek yiyip konuşalım sözleşmesinin üzerinden 2 hafta geçmişti ki kendimizi bir büfede kaşarlı tost yerken bulduk. Bodrum'la ilgili planımı anlatmak istiyordum ama gitmek istediğini söylemek zordur zira. Uzun uzun provalar yapıp, kendi kendime konuştuğumu hatırlıyorum. Murat'ın muhtemel jenerik sorularına cevaplarım cebimde hazırdı. İnsan saatlerce konuşacakmış gibi düşünse de o an geldiğinde, sadece tosttan iki ısırık arası kadar zamanın yettiğine şahit oluyor. Her şeyi şıp diye hayal ettiğim gibi bir hale getirmişti...

Murat yaşamımı renklendirmemde büyük örnek olmuştur. Bir patrondan ötesi diyeyim...

14 sene birlikte çalışınca aramızdaki yakınlığı, koruduğumuz mesafeye borçlu olduğumuza inandım. Ekim 2002'de yaptığımız iş görüşmesi bende hep taze kalmıştır. İş görüşmesi ki hayatımın en iyi başlangıcıdır. Birbirimize ilk o gün saygı duyduk, o günden itibaren güvendik. Adı konmamış, birbirine dokunmayan ama yaşamımın en tarifsiz dostluğunu beraber çalıştığımız yıllar boyunca tattım ve bu tat hiç değişmedi. Ağzımda döndürdüğüm tost kadar lezzetliydi. Ki o tost bir nevi Bodrum biletiydi zaten.

Bodrum biletim

Murat'ın nezdinde halen çalışmakta olduğum Republica'yı anmadan geçmemeliyim. Çünkü bir şirkette 14-15 sene çalışmak kolay değildir. Hele özel sektörde üstelik reklam ajansıysa. Bu süre zarfında Republica’da beraber çalıştığım istisnasız herkese var olun diyorum. Zor, kritik ve krizli olduğu kadar bereketli, başarıdan başarıya koşulan, yüzlerin güldüğü günler yaşadık. Şu bir gerçek ki hayatımı yönlendiren tüm yatırımları Republica'da çalışmaya başladığım 2002 yılından sonra yaptım. Hep babamın öğüdünü tuttum; "işini iyi yap gerisi gelir" derdi. Sahiden de öyle oldu. Bodrum'a doğru sabırla taşlarını dizdiğim yolu Republica'nın dolayısı ile Murat'ın desteği olmasa belki daha geç tamamlayacağımı biliyorum.

Bodrum'a doğru yola çıkmadan bir akşam evvel şirketçe toplandığımız yemekte, Murat'ın yaptığı kısa ve duygusal konuşmadan aklımda "Coka benim kollarımla sarılamadığım..." diye başlayan cümlesi kaldı. Kaç çalışana böyle patron ya da dost nasip olur bilemem. Öyle ki bunca şeyin üstüne bir de her tost yiyişimde tekrar tekrar yaşadığım ve anlattığım bir hikaye hediye etmiş oldu.

Hayatımdaki yerlerini anlata anlata buraya sığdıramayacağım, mihenk taşı olmuş arkadaşlarımı, dostlarımı sonraki yazılarda anmak üzere şimdilik bitireyim. Hatta birkaçını arayıp seslerini duyayım. Hele uzun süre konuşmamışsanız böyle bir yazıdan sonra sürpriz yapmak en güzeli... Tavsiye ederim...

9 Ağustos 2016 Salı

Artvin Ordu Bisiklet Turu

Üçüncü bir “Hadi Ben Kaçtım” bisiklet turu yaptık ki tamamlandığı 15 Temmuz akşamı ülkede yaşananlar her şeyin önüne geçti. Öyle ki bu benim olağanüstü hal altındaki ilk yazım olarak tarihe geçiyor. O gece Ordu’da kaldığımız otelde televizyon başında neler olduğunu anlamaya çalışırken aynı gece ekipten 3 kişi Muğla’ya doğru henüz yola çıkmıştı. Sonradan öğrendik ki epey sıkıntılı bir seyahat olmuş. Biz ertesi gün yola çıkacaklar ise nasıl hareket edeceğimizi bilmiyorduk. Şaşkınlık, merak ve çaresizlikle odada gelişmeleri izledik. Gelen telefonlara bakarsak birkaç gün daha otelde kalmamız gerekebilirdi. Darbe denen şey girişim bile olsa zarar, tıpkı gerçekleşmiş öncekileri gibi. Kendimize bu kadar kötülüğü nasıl yapabildiğimizi kaç yaşına geldim hala anlamıyorum. Daha sonra gece boyu, kornalar, davullar her ne kadar odanın içinde çalındıysa da 3 gün üst üste 90 km pedal bastığımdan sabaha karşı dayanamayıp uyumuşum…

Sahi turu yazacaktım değil mi?

Benim için asıl iş turun adı konduktan sonra anı olarak kalacak formaların tasarlanmasıyla başlıyor.
Kısa bir turla formayı mühürlemek gerek

İçinden bisiklet geçen tüm yazılarda olduğu gibi bu turun da teknik tarafını anlatmaktan uzak duracağım. Zira okuduğum pek çok tur yazısı bu yüzden sıkıcı oluyor. Sadece yazı değil konu bisikletten açıldığı sohbetlerde bile durum aynı. Hülya’nın bisikletle ilişkisini merak edenlere “şu ay ona bir bisiklet alacağız, kendi bisikletiyle bu özgürlüğün tadını çıkarması başka” diyecek oluyorum; “Yengeye 26 / 2 şimano bilmemne 27 vites x3 düz maşa ne tarzı bir şey alalım veya X markanın disk fren kablosuz bilmem nesini…” gibi arka arkaya ne anlama gelmediğim bir yığın kelime dinliyorum. Bakın yazarken bile yoruldum. Hayatı bu kadar karmaşıklaştırmaya ne gerek var?

Otobüsümüzü beklerken

İlk cümle için ne kadar doğru olur bilmiyorum ama tura planladığımız gibi başlayamadık. Bir kere Muğla’dan oldukça konforsuz ve vaat edilenden daha uzun bir sürede otobüs yolculuğu yaptık. Aynı zamanda gözümüz gökyüzündeydi. Çünkü bir haftadır Karadeniz için yapılan yağış ve sel uyarısı daha en başından turumuzu tehdit ediyordu. Bizden evvel yola çıkmış destek aracından -ki İbrahim Taçyıldız ve Muhammet Çakan bisikletleri taşıyan pikabı kullanıyorlardı- sık sık yol ve hava bilgisi alarak, programı yeni koşullara göre şekillendirebilir miyiz diye baktık. Normal plana göre Borçka Karagöl’e kamp atıp, sabah erkenden yola çıkacak ve akşam Hopa Öğretmenevi’nde turun ilk etabını tamamlayacaktık. Bölge mevsim itibariyle haraketli olduğundan otellerde yer bulmak mümkün değildi. Öğretmenevi’ni de çok zor ayarladık. Hopa Dost Derneği ve başkanı Mustafa Bey’e buradan bir kez daha teşekkür ederim. Çünkü sadece öğretmenevini ayarlamakla kalmadı, şartları zorlayarak, geç saatte vardığımız Hopa’da bize bir de otel buldu. Turun ilk konaklama noktası mecburen değişince, rotayı terse çevirip Karagöl’e Hopa’dan çıkma kararı aldık. Lakin yine de her şeyi hava durumu belirleyecekti.

Boş bulunduk bileti aldık. Metro Turizm'i yorumlamaya gerek yok. Kötüler.
Kuzeye çıktıkça gökyüzü bulutlandı.

Sosyal medya duyurusundan itibaren, Artvin-Ordu Bisiklet Turu’na kayıt olmak isteyenlerden, nerelerde kalıp, nereleri göreceğimizi ve maliyetini merak edenlerden arka arkaya sorular geldi. Hiçbir ticari ve turistik yanı olmasa da Hadi Ben Kaçtım adı altında yaptığımız turlar demek ki bir çizgiye oturmuş. Daha önceki iki tur da ticari ve turistik etkinlik değillerdi. Haliyle tur rehber olmadığımdan, sorulan sorulara gönül rahatlığıyla “bilmiyorum” diyebildim. Kaldı ki katılımcıların tanıdığım, bildiğim, sevdiğim insanlardan olmasına dikkat ediyorum. Bu tura da sevdiğim insanlarla çıktım. Bodrum’dan Memo Trotter ve Teoman Sunay, Muğla’dan İbrahim Taçyıldız ve Muhammet Çakan ile geçen yıl Antalya’dan Bodrum’a beraber pedal basmıştık. Bu ekibe Bodrum ve Muğla’dan Osman Alp ile Sedat Gör de dahil oldular. Diğer taraftan Muğla’dan Murat Yaşyerli’nin ardından Levent Sevil’in son anda tura katılamayacak olmaları üzüntü yarattı. Özellikle Levent Sevil’in katılamaması tam bir sürpriz oldu ekip için.

Sedat Gör
Teoman Sunay
Bendeniz
Muhammet Çakan 
Osman Alp
İbrahim Taçyıldız
Memo Trotter

Sayıyı neden kısıtlı tuttuğumuz da sık soruluyor. Birincisi, tur, bisiklet binmeyi seven dostlarımın katılmasıyla anlam kazanıyor. Örnek; İstanbul’dan Bodrum’a tek başıma da gelebilecekken yolu, ben de varım diyen dostlarımla paylaşmaktan büyük mutluluk duydum. İkincisi rota diye çizilen noktalar arasına dair hiçbir bilgim olmuyor. Tanımadığım insanlarla bu nedenle çatışmak istemem açıkçası. “Bence şunu yapalım!”, “Size başta demiştim!” “Neden buradan gitmiyoruz?!” gibi iyi niyetli yaklaşımlar bile kimya bozuyor. Mesela yaptığımız 2. turda Antalya’dan Bodrum’a gelirken akşam nerede kalacağımızı, nerede ne yiyeceğimizi neredeyse hep yol ve hava şartları belirlemişti. Sevdiğim de bu. Turu yolun akışına bırakmak en doğrusu benim için. İşte bu yüzden yola kulak veren dostlarla pedallamak turu daha huzurlu kılıyor. Üçüncüsü doğal olarak sorumluluğum artsın istemiyorum. Katılım 7 değil de 30 kişi olsaydı hiçbir şey hayal ettiğim gibi gitmezdi. Organizasyonun bir parçası olduğum Gökova Bisiklet Turu’nda net olarak görüyorum. Katılım ücreti karşılığında tatil ve hizmet satın aldığını düşünenler her sene artıyor. “Çantalarımı kim alacak?” “Kahvaltı kaçta?” “Şapkam çuvalımda kalmış aldırabilir miyiz?” (ki bu eşya kamyondaki 350 çuvalın boşaltılması, katılımcının çuvalının bulunup, eşyaların tekrar yüklenmesi anlamına geliyor) “Çadır bölgesinde terliğimi unutmuşum bir motosiklet gönderir misiniz?” gibi… Bir de öneride bulunan ve ciddiye alınmak isteyen insan sayısı da hayli fazla oluyor. Açıkçası amacım organizasyon kurmak  veya tatil yapmaktan çok bisiklete binmek olduğundan bunlarla yorulmak istemiyorum.

Turun ilk günü tüm yağmur tahminlerine karşın pırıl pırıl bir sabaha uyandık. Kahvaltının hemen ardından Borçka ile aramızda yükselen Cankurtaran Geçidi’ni (690m) usul usul tırmandık. Tırmanış boyunca yamaçlara tutturulmuş tarlalar ve yol kenarlarındaki çuval çuval hasattan yükselen, Çoruh Nehri’nin serinliğinde yayılan çay kokusu bisikletlerimizi sardı, doladı… Geçidin tepesinde Hopa küçücük kalırken, tırmandığımız rampaların anlatıldığı gibi korkutucu olmadığını gördük. Hatta genel olarak söyleyebilirim ki Karadeniz bisiklete binmek için ideal rotalara sahip. Anlatılanlara göre hareket edip bisiklet binmediğimiz her rotanın pekala pedal basarak çıkılabileceğini söyleyebilirim. Nitekim bisikletle vardığımız Borçka'dan Karagöl’e de tırmanabilirmişiz. Fakat kiraladığımız minibüsün bize zaman kazandırdığını da kabul ediyorum. Bu sayede Artvin’i de gezebildik. Aynı minibüs akşam üstü bizi tekrar Cankurtaran Geçidi’nde bıraktı ve günü Hopa’ya inen uzun inişi tamamlayarak bitirdik. Gün boyunca Batum’a geçmek gibi sürpriz bir rota üzerinde tartışsak da baştan düşünülmediğinden gerekli hazırlık yapılmamıştı.

Hopa'da gün batımı. Biz varmadan evvel iyi bir yağış olmuş...
Toplu çıkış fotoğrafı için istikamet Karagöl


Ve tur başlıyor.
Hopa'dan çıkar çıkmaz başlayan çay bahçeleriyle birlikte tırmanış
Tırmandıkça yüzümüz gülümsedi.
Yol bisikletin kaçamayacağı kadar dar. Hopa'da "çiğnerler sizi" diye uyardılar ama genelde sürücüler saygılı davrandı.
Sara sara Cankurtaran'a tırmandık. Yamaçlarda çay toplayanları selamladık.
690 metreye hiç yorulmadan vardık. Hava biraz soğudu ve karardı.

Belki ilk günü Karagöl'den yapamadık ama hava, yol ve coğrafya bize çok güzel bir gün armağan etti.

Artvin, düz yolu olmayan ve düz alan olmadığı için de binaları yüksek inşa edilmiş bir şehir. İrtifa, yapılaşma, coğrafya vs hatta baraj yüzünden olsa gerek şehir merkezi oldukça boz geldi bana. Yeryüzündeki cennet diye işaret edilen alana Artvin merkez de dahil sanmıştım. Buna karşın zamansızlıktan çıkamadığımız Şavşat, Machael’i görememiş olsak da Borçka Karagöl, bahsi geçen cennetin kapısını bize sonuna dek araladı. Anayoldan sonra tırmanılan bu dar Arnavut kaldırımı yolunu dağlardan gelen şelaleler, renk renk ağaçlar ve tabi ne yapacağı belli olmayan bulutlar süslemişti. Bu yol bile tek başına görülmeye değerdi ki güzergah boyu ve göl başındaki kalabalığın nedenini anlamak zor değil. Tulum eşliğinde oynayanları izledik bir müddet. Sedat Gör kahve hazırlamaya koyulmuşken, Memo fotoğraflar çekti. Ben de kısa süreliğine iskeleden etrafı izledim. Yüzüme bir gülümseme oturdu. Araya bir bilgi sıkıştırayım: Bir soru üzerine şoför, kemençeyi dinleyemediklerini hatta pek sevmediklerini, bölgeyi tulumun temsil ettiğini kesin bir dille anlattı. Kemençe Trabzon’a aitmiş. Oysa çoğumuz neredeyse tüm Karadeniz kıyılarını Laz sayar, kültürel farklılıkları dikkate almayız. Rize’de Laz böreği diye satılan tatlının, Trabzon’da tatlı börek diye satıldığını görünce birbirlerinden keskin hatlarla ayrıldıklarını izledim.

Borçka'dan kiraladığımız minibüs ile Karagöl ve Artvin'e çıktık.
Karagöl'e ve hatta vakit olsa Artvin'e de bisiklet ile tırmanılırmış.
Artvin
Karaköl Borçka

Turun başlangıç noktası olarak düşündüğümüz Karagöl’ün meşhur ahşap iskelesinden karşıya kıyıya bakınca kurulu bir iki çadır bize nasıl bir geceyi ıskaladığımızı da gösterdi. Gece soğuğuna karşı tedbirli gelmiştik aslında. Lakin dün Hopa’ya çok geç varmış olmamız ve biz varmadan evvel yağan yağmur da buraya çadır kurmamızı engelleyecekti. Bu düşüncelerle ziyaretimizi fotoğraf çekip, kahvemizi içecek denli kısa tuttuk. Zira Karagöl’ün sırtını verdiği dağları aşıp gölün üzerine süzülen sis, minibüs şoförüne belli ki önemli bir şeyler söylüyordu. “Bu sis benim köyüme varırsa siz bisikletlerinizle Cankurtaran’dan aşağı inemezsiniz” dedi… Neyse ki sis köye varamamıştı biz de pisletleri Cankurtaran’dan aşağı saldık…

Normalde dün gece burada kalacak ve karşı kıyıda çadır atacaktık.
Derken bulutlar karşı tepeleri yalayıp yuttu.

İlk tanıştığımız zamanlardan bir akşam, Levent Sevil, kafasındaki Karadeniz Turu hayalinden bahsediyordu. Büyüğünden bir rakı şişesi aramızdaydı. Başka birileri var mıydı, Muğla’da mıydık, Bodrum'da mı, kaçıncı kadehteydik anımsamıyorum. Zaten ne yerin ne zamanın önemi var. Asıl hatırladığım, O anlattıkça kafamda canlanan sahneleri izlemeye koyulduğum. Şıkır şıkır siyah minibüsün önünde simsiyah formalarıyla 6 kişi pedal basıyordu. Yemyeşil ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla uzanan yollardan indik. Gürül gürül akan nehirlerle yarıştık sahillerle buluştuğumuz. Çadırlar kuruldu, rakılar içildi duble duble. Her gün sayısını bir eksilterek yaptığımız kısa çöp çekme ritüeli yinelendi birinci dubleden sonra. Çöpü çeken ertesi günün şoförü oldu. Horul horul uyuduk, gece serindi…

Hayallerimin de ötesinde bir doğa ile karşılaştığımı düşündüm. Özellikle ikinci gün Çamlıhemşin, tüm turun en Karadeniz noktasıydı benim için. Ardeşen’den Çamlıhemşin’e Fırtına Deresi’ni takip ederek kat ettiğimiz yol boyunca kendimi pastoral bir tablo içerisinde hissettim. Suyun kuvvetli sesi, güçlü akışı, dik yamaçlara yaslanmış çay bahçeleri, vadiye dolan kokusuyla bir şiirin mısralarında dolaşıyor gibiydik. Çamlıhemşin’den daha da içeri, iki akşam konaklayacağımız Doğa Otel’e vardığımızda gördüklerimden çoktan sarhoş olmuştum bile. Zira alkolle sarhoş olamayacağımız da kendini ufak ufak belli etmişti 2 gündür. Üzerinde Tekel yazan dükkanlarda bile alkol satışı yoktu. Ardeşen’de her nasılsa bir marketten İzmir Rakı çıkarılabilmiştik.

Hopa Öğretmenevi'nden çıkıyoruz. İstikamet Çamlıhemşin.
7 gün boyunca toplasak kavanoz kavanoz kurşunumuz olurdu. Silah nasıl övünülecek bir şey? Anlamam mümkün değil

Yol zaman zaman sohbet etmeye olanak sağladı.
Çamlıhemşin'e doğru
Destek aracı o an kimdeyse fotograf çekme görevini de yerine getiriyordu.
Eşyalarımızı ve bisikletlerimizi taşıyan destek aracımızı 20-30 km'de bir şöför değiştirerek kullandık

Karadeniz Otobanı ilginç görüntüler sunuyor. Artık içeride kalmış deniz fenerleri gibi...
Sahil, yaylalar kadar renkli değil genelde.

Fırtına Deresi adı gibi.
Fotograf kareleri aynı yeşili yakalamıyor. Gözümüzle gördüğümüz için şanslıyız.
Kısa fotograf molası
Doğa Otel ve Fırtına Deresi
Konakladığımız Doğa Otelin sahibi İdris Bey, nam-ı değer Dede

“Bizde de alkol servisi yoktur” dedi Dede. Fırtına deresine yaslanmış ahşap otelde akşam yemeğine oturmuş, İzmir Rakısını içmek için izin istemiştik. “Hani hatırlı olan, soran, bir duble olsa diyeni geri çevirmemek için içeride bir şişe bulundururum. Türk gibi içmeyecekse de veririm.” Otelin işletmecisi İdris Bey, Dede lakabını, 85 yaşından çok görgüsü, zarafeti ve bilgeliğine hürmeten almış olmalı. Kaldığımız iki gün boyunca hayranlıkla izledim. Nüktedan dili Fransızca ve İngilizce de dönüyordu -ki Memo ile uzun uzun sohbet ettiler.

Teoman Abi evlilik yıldönümleri için dereden bir taş çıkarttı. Sonra ben de üzerine bir kalp kondurdum.

Ertesi sabah bizi Çamlıhemşin’de karşılayıp ve Doğa Otel'e yönlendirmiş Kemal Bey hemen bir minibüs ayarladı. Programımız Elevit Yaylası'na tırmanmaktı lakin hem Kemal Bey hem de Dede 30Km uzağımızdaki Elevit’e bisikletle çıkamayacağımızı, araçla gidip gelmenin bile 6 saat süreceğini söyledi. Programımız ve rotamızı da düzeltmeliydik. Çünkü Elevit’ten sonraki durağımız İkizdere’ye rehbersiz, kumanyasız ve bilgisiz gidilemeyeceğini, yolun da bozuk olduğunu, özellikle sis inerse rahatlıkla kaybolabileceğimizi anlattılar. Akşam tekrar Doğa Otel’de kalmaya karar verdik ki 4. gün güzergahımız Çamlıhemşin-Of olarak revize edildi.

Tahminlerin aksine gökyüzü bulutlarından tamamen arınmış masmavi bir atlasa dönüşmüştü. 1400 rakımlı Elevit Yaylası’na derin uçurumların, bozuk taşlı yolların izini sürerek tırmandık. Birkaç noktada dağdan kopup yola inen parçaların etrafından dolaştık. Kimi yerde altı boşalmış asfalt geçişleri yaptık. Buralara da bisikletle çıkılamaz mıymış yahu? Çıkılırmış, hele bu ekiple!

Çay molası
Bu kareyi fotograflarken solumdaki evden fırlayan kadın "vurur!" diye seslendi.
Arkadaki öküzün dikkatle Memo'yu süzdüğünü o zaman farkettik.
Sedat bu turda sadece kahve yapmakla kalmadı fotoğraf albümü oluşturulmasında büyük katkıda bulundu.
Memo da çok özel kareler yakaladı.
Bu da o karelerden biri
Elevit Yaylası1400 m hatırası
Elevit güzeli
Boğalardan sakınmamız gerektiğini, yayla girişinde misafirleri sıkıştıran Boğa sayesinde öğrenmiş olduk
Bol bol fotograf çektik...
...çektik...
...çektik

Yaylanın güzelliği karşında hayranlığımızı gizleyemedik. Dağların tepelerini kemiren bulut kümelerinin yamaçlar boyunca aşağı doğru süzülüşünü izledik. Hani başka zaman olsa aynı bulutların ayaklarımızın dibine ineceğini anlattılar. Koca bir bulut yaylası içinde yalnız kalmanın büyüsünü düşledim. Çat, Zilkale, Palovit Şelalesi derken dönüş yoluna geçtik. Hepimizde tatlı bir baş dönmesi ve yorgunluk vardı.

Palovit Şelalesi
Ayder Yaylası’na çıkmadık zira uyarılar da “çıkmayın!” yönündeydi. Bir dönemin o meşhur yaylasını el birliğiyle rezil etmişiz meğer. Rant ve çirkin yapılaşma güzelim yaylayı bir beton alana dönüştürmüş. En çarpıcı yorum, İstanbul-Bodrum turunda beraber pedal bastığımız Alperen Zedeli'den geldi: "Ayder’in Taksim Meydan’ından farkı yok artık! Görmeseniz de olur." Bunun üstüne hiçbirimiz “yine de çıkalım” ısrarında bulunmadı. Bu noktada turun aldığı ekşi tatlı tattan da bahsetmek gerek. Malum hiçbir tur vişne reçeli denli şekerli geçmiyor.

Bundan tam 2 yıl önce yola çıkmaya çok az kala, İstanbul-Bodrum Bisiklet Turu için bir araya geldiğimiz akşam, ekibin en tecrübelisi Alperen Zedeli basitçe başımıza gelecekleri anlatmıştı. Hepimizin ilk uzun turu idi ve birbirimizi her ne kadar tanısak da ilk kez birlikte pedal basacaktık. Alperen’e göre sadece fiziksel değil, psikolojik olarak da yorulacaktık. Bunun üzerine açlık, gece sürmek zorunda kalmak, yağmurla beraber kuruyamama durumu şu bu derken en iyi dostların bile tartışabileceğini hatta küfür kıyamet birbirine girebileceğini örneklemişti. Bahsedilen boyutlarda olmasa da basit fikir ayrılıkları bile Alperen’in ne denli haklı olduğunu gösterdi. Tur boyunca tam da göğüs kafesinde hissedilen bu gerginlikler arkadaşlık hatırı, nezaketin elden bırakılmaması vs gibi duyarlılıklarla atlatıldı. Bir yıl sonra Antalya Turu’na damgasını vuran hava koşulları da benzer ekşi tatlı durumu yaratmıştı. Seçilen kamp yerinin doğruluğundan, turu kısaltmaya kadar pek çok şeyin tartışıldığını hatırlıyorum. Nezaket, saygı ve sağ duyu kendini belli etmeden devreye girmişti.

Artvin Ordu Turu’nu da farklı kılan bir durum olmadı. Bu kadar yol gelinmişken Batum’a gitmek iyi bir fikir olabilirdi. Bu konu kaçırılmış bir fırsat olarak göğsüme iğnelendi. Rotanın emin olmadığımız noktaları açığa kavuştuğunda bir B hatta C planımızın olmamasını da diğer göğsüme iğneliyorum. Örneğin Elevit’ten İkizdere’ye geçmek gibi programımız vardı ama yola dair en ufak fikrimiz yoktu. “İkizdere’de ne var?” sorusunun cevabı havada asılı kaldı. Ne yazık ki hepimizin gezip göreceği yerlere göre bir rotamız yoktu. Dolayısıyla bu noktada ortaya atılan fikir ve öneriler hatta zaman zaman yarattığı tartışmalar herkesin haklı olduğu bir zeminde filizlendi ki bahsettiğim ekşi tatlı tat da bu zeminden beslendi. Turun son akşamı, ekibin bir kısmının erken yola çıkmasını "bir gün daha burada kalmaya gerek yok" söylemi kadar biraz da bu fikir ayrılıklarına bağlıyorum. Hoş, o gece hepimiz bir arada olsak da turu değerlendirebilir miydik bilmiyorum. Çünkü 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimi her şeyin, her duygunun üstünü örttü.

Dede ile vedalaşma... İstikamet Of

Lobideki hazır çantalara bakınca benden erkenciler var dedim. Çantalarımı arabaya atmak üzere dışarı çıktığımda Dede ile karşılaştık. O da erkenciymiş. “Her sabah dere yerinde mi diye teftiş ederim” dedi gülerek. Biraz konuştuktan sonra ev sahipliği için kendisine teşekkür ettim. “Hayatı kendine zehretmeden yaşa oğlum” dedi ve göz kırptı.

Yaylalardan kaçamadığımız için 4. günün rotası sahile döndü. Böylece 99km’lik Çamlıhemşin-Of yolculuğumuza çıkıverdik. Fırtına Deresi bize sahile dek eşlik ederken, güneş tepede pırıl pırıl parlıyordu. Havanın gittikçe ısınacağı ilk gün olduğunu henüz bilmiyorduk.

Güzel bir kahvaltının ardından yollara düştük.


Yol hatta tur boyunca bu coğrafyanın güzelliğini teslim etsek de bize göre olmadığı konusunda hem fikirdik. İklimi, şartları, kültürü, yaşam biçimi bizimkilerden çok farklıydı. Ama ortak yanımız elimizdeki güzellikleri koruyamamaktı sanırım. Şu birkaç gün içerisinde gördüğümüz ve pratikçe çözülmüş Karadeniz evlerini yapan o parlak zekaya, nasıl da beton dökebilmişler? Böyle bir akıldan “Karadenizli Müteahhit” gibi adı çıkmış bir terim nasıl yaratmışlar anlayabilmek mümkün değil.

Bu evlerin yerini hızla beton yapılar alıyor.

Çay bahçelerinin içinden tek tük gözüken ahşap evlerin arasında yükselen kimi apartmanların kuran kursu olduğunu gördük. Yola sırt vermiş olanların bahçelerinde izlediğimiz, başları takkeli onlarca çocuğun gelecekte bilimi referans alacağını düşünmüyorum. Ki sorgulamayan, anlatılan her şeyi kabul sayan daha da kötüsü biat eden bir grubun nasıl da kolay kandırıldığını izliyoruz bir süredir.

Tim Burton’un Big Fish filminde “Din hakkında ortalık yerde konuşma, kimi inciteceğini bilemezsin.” diye bir replik vardır. Çok severim. O yüzden din ile ilgili fikirlerimi, inanan insanları incitmemek için kendime saklıyorum.

Sahili takip edince rampasız bir rota kat edilmiş oluyor.
Teoman abi tur babam. Antalya turunda olduğu gibi burada da peşimden krem koşturdu,
yemeğimi yiyip yemediğimi kontrol etti.
Grubun lokomotifleri Osman Alp ve Memo oldular.
Siyasi bir anlamı yok, 3. turumuz olduğunu söylemek için elimle 3 yaptım.
Sedat hiç üşenmeden fırsat bulduğu her yerde malzemelerini çıkarıp kahve yaptı.

Of otogarına girdiğimizde 99 km’yi geride bırakmanın mutluluğunu çay ve soda ile kutlarken, akşam konaklayacak yer bulma derdine düştük. Öğle yemeği ve ara molalarda yaptığımız araştırmalar sonunda Of’ta bir otel bulmuştuk lakin Uzungöl’de kalmanın şartlarını zorlayalım istedik.

Az kaldı
Çay kahve molaları tur boyunca konaklama yeri araştırmak için de işe yaradı
Muhammet aslında en önemli tur sorumlularındandı. İbrahim Abi ile destek aracına dair her şeyle ilgilendiler.
Şehirlere girince tur trafik içinde akıyor mecburen / Rize
Gölgeye saklanmak
Herkesin kendiyle baş başa kaldığı anlar da oldu. O anlar bu fotoğraf kadar güzeldi.
Dalgalarla arasına otoban yapılmış bir fener daha...

Pek bilmiyoruz ama Karadeniz turizm konusunda belki Ege ve Akdeniz’den daha hareketli bir yer. Rusya ile uçak krizi, terör eylemleri ve sık sık değişen ülke gündemi turistik bölgeleri doğrudan etkiliyor. Bodrum’da açılmayan hatta kapanan oteller olduğunu biliyorum. Aynı şey diğer önemli tatil beldeleri için de geçerli. Turist gelmiyor, şu bu… Lakin biz tur güzergahımız boyunca konaklama söz konusu olduğunda sıklıkla şunu duyduk “Sezon olduğundan, yer yok!” Sahiden de uğradığımız pek çok noktada özellikle Arap turist sayısı ağzımızı açık bıraktı desem yeridir. Hatta hemen hemen her şeyin Arap turistlere göre düzenlendiğini gördük. Uzungöl için de durum farklı değildi.

Uzungöl giriş!...
Uzungöl sadece bu açıdan güzel gözüküyor.
Gün sonu

Otogar’da konuşulan taksi şoförünün kendi imkanlarını kullanarak bizim için yer araması bir tarafa akşam için bir şişe rakı bulmamıza yardımcı olması daha makbule geçti doğrusu. Küçük bir Arap kasabasına dönmüş Uzungöl Yaylası’da rakı bulmak rüya. Oysa aklımda Karadeniz insanının da rakı içmeyi sevdiği bilgisi kalmış. Led tabelalardan, otel yönlendirmelerine, turistik dükkanlardan, göl başındaki camiye dek her yer Arapçayla süslü Uzungöl, aslında turizm adı altında çoktan kimliğini kaybetmiş. Her yerin bina ile dolduğu kıyısı kafe ve restoranlarla çevrili yayla, bizim son fotoğraflardan tanıdığımızdan da farklı bir yere dönüşmüş. Ayaküstü konuştuğumuz bakkal durumu her ne kadar Arapların gelmesine bağlasa da -çoğu buralardan ev satın almışlar- kendi hatalarını görmezden geliyorlar. Zira bir dönem Kaş’ta İngiliz, Antalya’da da Rusların ev sahibi olmalarından pek farkı yok şahit olduğumuz manzaranın. Burayı bir Arap kasabasına dönüştürmenin suçlusu nasıl Araplar olabilir ki? Bir iç çekedurayım bu durumda akşam yemeğinde, yanımızdaki rakıyı içemeyeceğimizi düşündük. Nitekim otel görevlisi yemek salonunda mümkün olmadığını ama odamızda içebileceğimizi söyledi. Öyle de yaptık…

Sabah kahvaltısından evvel gölün çevresinde yürüyüş
Herkes uyuyorken de güzel sayılır burası.

Sabah 40 km’lik inişin yüzlere kondurduğu gülümseme bir yana Trabzon’da tamamlanacak etabın neredeyse yarısını bitirmiştik. Normalde planımız Trabzon’dan da araçlarla Maçka’ya çıkıp kamp atmaktı. Böylece bir sonraki gün sahil yolunu bypass edip yine rampalı-yaylalı bir rota izleyerek Giresun sınırlarına girecektik. Bayburt, Kürtün Yaylası gibi yerlerde güvenlik problemi olduğunu öğrenince Ordu’ya dek sahil yolunu kullanacağımız belli oldu. Hiçbirimiz bir diğerimizin can güvenliğini tehlikeye atmak istemezdi zaten. Sahil yolculuğunun nimetlerinden faydalanmaya karar verdik. Sürmene’nin bıçakları meşhurmuş mesela. Sümela Manastırı kapalı olduğundan gidemedik.

Uzungöl'den sahile indiğimizde yolun yarısını bitirmiştik.
Trabzon'a doğru düz ve tansiyonsuz bir yolu takip ettik. Taa ki Yomra'ya kadar.

Kendi adıma tünellerin yanından dolaşan eski yolları keşfettiğim için mutlu oldum. Bu yollar, tünellerden geçenlerin ıskalayacağı şeylerle dolu. Araklı’da öğle yemeği yediğimiz mekan gibi mesela. Denize nazır, püfür püfür ve tertemiz restorandı. Oturur oturmaz boş bulunup birer bira istedik ama yok dediler. Biraz yüzümüz düştü. Zaten işletmeci, servise yardım eden 7-8 yaşlarındaki oğlu sabahları erken kalkıp kuran kursuna gider, sonra gelir babasına yardım edermiş. Okullar açılana dek böyle dedi babası. Diyecek bir şey bulamadık. Bu örnek çok farklı dünyalarda yaşadığımızın keskin bir işareti oldu.

Araklı'da ki öğle yemeğinin ardından çayımızı altındaki kahvede içtik. Denize nazır hatta sıfır...
Trafik ve sıcak yüzünden grup bugün sık sık koptu. Toplanma molaları dinlenmek için birebir.

Tura çıktığımız en sıcak günü şıkır şıkır pedallarken kenarından geçtiğimiz tüm yerleşim alanları biraz daha kalabalıklaşmaya başladı. Dolayısıyla trafik de yoğunlaştı. Özellikle Yomra, kıyısındaki yüksek binaları hatta gökdelenleri ile Trabzon’a yaklaştığımızın bir sinyaliydi sanırım. Mola için durduğumuz noktalarda aynı şeyi duyduğumuzdan burada da Arap sermayesinin döndüğünü düşünmek yanlış olmazdı sanırım. Trabzon için Karadeniz’in İstanbul’u deniyor. Şehre girdikçe artan trafiğinin içinde sıkışıp kalınca bunun doğruluğunu teyit ettik. Büyük bir alışveriş merkezinin klimalı girişinde toplanırken kalacak yer konusunda araştırma yaptık. Limana bakan ve gelen geçenin konakladığı bir otelde yer bulduk. O akşam konuşulmasa da herkesin birbirinden bağımsız hareket ettiği, kafasına göre takıldığı bir gece oldu. Biz Teoman Abi ve Sedat ile hamburger yerken, İbrahim abi ile Muhammet ev yemekleri lokantası bulmuş, Memo ve Osman abi ise bir meyhane keşfetmenin kutlamasını yapmışlardı geç saate kadar. Otele girer girmez yıkadığımız çamaşırlarımızın gece yatarken kuruduğunu bilmenin verdiği rahatlıkla uyuduk.

Trabzon'daki otelin adını bile hatırlamıyorum
Bu sabah aracı akşamdan kalma Memo kullanacak.
Osman Abi yola çıkmaya hazır

Sahilden pedallamaya başlayınca ilk 3-4 günkü gibi tansiyonlu yolumuz kalmamıştı. Üstelik Trabzon’dan Maçka’ya oradan da yaylalara çıkılmadığından 16 Temmuz’da bitmesini öngördüğümüz tur 15 Temmuz’da tamamlanacaktı. Bu bir gün dinlenmek anlamına geliyordu ki son iki gündür yaklaşık 195 km pedallamıştık. Geriye kalan 180 km de 2 günde alınacağından o bir gün dinlenmek adına ödül sayılırdı. Tirebolu’ya doğru pedallara yüklendik sabah erkenden…

Trabzonspor'un yeni stadı
Teoman Abi ile artçıyız
Karadeniz'de bir İstanbullu
Tirebolu'ya giriş
Buz gibi bira içerken Yılgın'ı çocukluğumdan bir yerlere benzettim
Son akşam yemeğimizi gökyüzünü harika renklere boyayan gün batımında rakı eşliğinde yedik.

Kuyruğumuza taktığımız Trabzon trafiğinden Eynesil’e dek kurtulamadık. Bu, yolun çokça bir esprisi olmadığı 60 km demekti. Sadece tur boyunca tedirginlik duyduğum bölüm olarak hatırlayacağım. Lakin Tirebolu’ya girişimizle birlikte, batıya doğru ilerledikçe modernleşmenin başladığını izlemek, yol boyunca oluşan tedirginliğimizi üzerimizden attı. Gerçekten de doğru insanın eli değmiş gibi şıkır şıkırdı bu kasaba. Konaklayacağımız Yılgın Otel ise Tirebolu’nun 6 km çıkışındaki Yılgın beldesindeydi ki otelin kıyı şeridindeki çay bahçesi kıvamında mekanında sadece bira değil rakı içenler hemen dikkatimizi çekti. İlk buz gibi biramızı turun bitmesine bir gün kala yudumlamış olmamız ironik sayılabilir. Akşam da nihayet rakılı bir sofra kurduk. Bu bizim son akşam yemeğimizdi.

Tirebolu toplu çıkış fotoğrafımız. İstikamet Ordu
İbrahim Abi yolda kuru kayısı ve yemiş ikram ederek enerji takviyesi yaptı
7 gün 7 kişi 515 km... hiç fena değil...
Giresun Kalesi'nden manzara
Son 15-20 km idi galiba...
Ordu

15 Temmuz sabahı erkenden yola çıktık. Güneşin turuncuya boyadığı Karadeniz yine solumuzda bize eşlik ediyordu. Mavi gökyüzünün altında bir turu daha tamamlayacak olmanın tadını çıkarıyordum. Son bölümde Tirebolu da hepimize iyi gelmişti hani. Kazasız belasız, selsiz heyelansız Doğu Karadeniz’i geçmiştik. Önümüzde uzanan yol, bisikletlerimizin altından akıp gitti. Giresun Kalesi’nin duvar denli rampasını saymazsak bu düz güzergahın tamamlanmasını bekler tempoda bastık pedalımızı. Bir gün evvel turu bitirecek olmanın kazandıracağı zamanı değerlendirmek üzere, Osman Abi, Memo ve Sedat'ın akşam otobüsüne bilet aramaları Ordu’ya dek sürdü. "Bulursak size de bilet alalım, bir gün erken varalım, ne olucak?" teklifine karşın, yola mecburen ertesi sabah çıkacak İbrahim Abi ve Muhammet kararı bize bıraktılar. Teoman Abi ile ben iyice dinlenmeye, dolayısıyla o gece de Ordu da kalmaya karar verdik. Memo, Osman Alp ve Sedat Gör, Ordu Turist Otel 202 numarada duşlarını alıp hazırlandıktan sonra 22:00’de kalkan Ankara otobüsüne binmek üzere otogara gittiler. Yarım saat sonra da darbe girişimini televizyonlardan öğrendik...

Sabah erkenden İbrahim Abi ve Muhammet'i eşya ve bisikletlerimizle Muğla'ya doğru uğurladıktan sonra Teoman Abi ile biraz kafa dağıtmak üzere Yason Burnu'na gittik. Ordu'daki tantanalı gece bir yana Perşembe'de Karadeniz'in kıyıya bıraktığı odun ve tahta parçalarını toplayan insanların gaylesi başkaydı. Az gerideki tesisi saymaz isek burundaki yalnız tek yapı olan Yason Kilisesi, terkedilmişliğinin sessizliğiyle tüm ülke üzerinde yükselen gürültüyü örttü. Ne kadar süreceği belli olmayan bu kakafoni içinde o kısacık ziyaretin verdiği huzuru unutmayacağım.

Böyle bir turu mümkün kıldıkları için katılan herkese teşekkür ederim. Katılamayan, uzaktan desteklerini esirgemeyenlere de...