28 Ekim 2013 Pazartesi

Cepten yenen bir Bodrum yazısı

Aslında bu yazı belki de yaşamayı hayal ettiğim yerden, Bodrum'dan yazılmalıydı. Hatta bir akşamüstü olması büyük ihtimaldi. İnce tül gibi gri bulutların üzerini örttüğü Yalıkavak'ta, annemin evinde camın önünde otururdum. Muhtemelen üst katta olurdum. Çünkü buradan manzara daha güzel. Yağmur başımın üstünden henüz geçmiş bile olabilir. Camlardaki damlacıkların içinden uzaklara baktığımı farz ediyorum. Ahşap asmakatın çıkardığı çıtırtılar bu derin sessizlikte çok daha güçlü ve peşisıra. Üşüme mevsimlerinin başları, dolayısıyla ev serince. Isınmak üzere dizlerime kondurduğum bilgisayarımın şarjı idare eder. Hemen yanı başında, içinde sadece sarı leblebi bulunan küçük beyaz seramik kase yarı yarıya dolu. Buzun tamamen eriyip seyrelttiği rakı dışarıdaki gri havadan farksız. Leblebi taze, rakı soğuk...

Camın önünde oturup dışarıya bakmamın nedeni bir cümleye takılmak olabilir. Öyle ise bu çok fena... Çünkü az sonra kendimi kanepede, ellerimi dizlerimin arasına almış uyuklarken bulabilirim. Şu an için düşünmek, uyumak demek. Farz edelim son bir kaç gündür bunu yapmış olayım. Üşüyerek uyanıncaya dek pozisyonum da değişmez.

Diğer taraftan alt katta amaçsızca yürümek ve hatta elektrik gelirse televizyonda birkaç kanalı ardı ardına izlemem de olası. Annemin İstanbul'da olması bir şans sanırım. Hem elektirik hem annem bir arada olaydı tv sesini kısması konusunda defalarca uyarırdım orası kesin.

Telefon çalabilir bu arada. Zaten çalsın ister insan. "Hiç" derim belki de. "Tamam" deyip kapatırım üstüne. İstanbul'dan beri peşimi hiç bırakmayan saçma kısa mesajları silerim kimsenin haberi olmadan. Sonra da cebime sokuştururum telefonu.

Bilgisayarımın şarjı idare eder diyorum ama kalan kısmını gece kullanırım belki de. Bardağı dikerim kafama. Birkaç leblebiyi de peşinden gönderdikten sonra ayaklanırım. Ahşap asma katı zangır zangır sarsarak inerim aşağıya. Omuzuma çabucak bir şeyler alırım. Girişin karanlığına gözüm alışıncaya kadar anahtarlarımı ararım. Bahçe kapısından girmişsem anahtar da illaki oralardadır. Kendimi dışarı atarım. Elektrik gelmediği için elle açtığım büyük sürgülü kapıdan avucuma bulaşan gres yağı silmeme rağmen kalır. Yine de arabaya atlarım, nihayetinde az evvelki telefonda "hadi gel" denmiştir. Yola çıkarım Bodrum'a doğru, Mahmut Kaptan'da rakı içmeye giderim.



16 Ekim 2013 Çarşamba

Ortaya muhabbet olsun

Derinden gelen hüzünlü bir trompet sesi Galata'daki evin içine dolar; hafif bir esintinin peşinde, perdelerin arasında oyuna dalardı. İşte o zaman pencereye doğru birkaç adım atar, dışarıyı seyre dalardım. Gelen geçen, küfür eden, fotoğraf çeken, lokantaya giren, kerhaneden çıkan insanlar, su denli akar giderdi sokaklardan, zamana karışırlardı. Çıplak ayaklarımın altında ahşap çıtırtısı.



Galata'da oturduğum evi özlüyorum
Sokağı izleyebildiğim pencereye yürürken rabıtaların çıkardığı sesi de özledim.
Avlu mutfak ve çevresi odalarla çevrili bu evde 2 sene çok çabuk geçti

İbrahim Maalouf'un "Beirut"unu ne zaman dinlesem Galata geliyor aklıma. Bir nevi çentik atmak gibi bir şey sanırım. Ne bileyim, özlüyor, "biraz daha dursaydım yahu" diyorum zaman zaman. İnsanın istediği yerde yaşaması büyük nimet. Eve girmeden evvel Helvetia'da akşam yemeği yiyip, Güney'de bir bira içmek gibi basit bir program bile bana aitti. Hele Hülya ile istisnasız her cuma gitmeye başladığımız Asmalı Cavit, Galata'da yaşıyor olmanın madalyonuydu. Yenilenip değişen Karaköy'ün sosyal yapısı da gıcır gıcır bir hediyeydi adeta. 16 yıl sonra Bebek'e yeniden taşınmak da kendi içinde güzel diyebilirim; lakin geçen süre zarfında bir kere bile burnumda tütmüşlüğü yoktur. Sabah yürüyüşleri hariç.

Ev penceresinden kule harika görünüyordu.

Bu sabah her zamankinden daha erken uyanıp kahvaltı için hamle yaptığımda, evde Püskül'ün mamasından başka yiyecek olmadığını hatırladım. Dışarı çıkmam gerekecekti. Yürüyüş de yapayım bari diyerek eşofmanlarımı giydim. Her akşam ofisten eve yürüdüğümden midir nedir, Bebek'te sabah yürüyüşlerini uzun süredir savsaklıyordum. Halbuki, bu güncedeki kimi yazının kaynağı işte bu sabah yürüyüşleridir.

Evde kalan tek yiyecek Püskül'ün maması olunca iş başa düştü
Bebek hep sabahları güzeldir, ilham verir.
Sabah saatlerinde sakin Hisar sahili

Yürüyüş bittikten sonra oturdum, sürekli okuduklarımdan farklı güncelere göz atmak istedim. Bazen az sayıda kişinin takip ettiği ya da birkaç yıl önce unutulmuş, sahipsiz kalmış günce yazıları önemli ipuçları barındırabiliyor. Mesela bizi etkileyecek olumsuz şeyler listesi yapmamızı öğütleyen Nazan Hanım'ın "Datça'ya Yerleşmek İsteyenlere Rehber" yazısını okuyabilirsiniz. Listesinde birinci sırayı "iş" almış. Zaten Datça'da tutunamamalarının başlıca sebebinin de sebebi bu galiba. Aynı konuda kendi imkanlarını ve şansını kendi yaratan Serdar Benli de "Oralarda ne iş yaparım?" sorusuna sıklıkla maruz kalıyor. Aynı soruyu "aslında zaman kazanmakla ilgili bir derdim var" diye yanıtlasam da, nasıl para kazanacağım meselesini etraflıca düşündüm mü? diye düşündüm şimdi. Üzerinden bir sene geçmiş ve bununla ilgili eski yazdıklarımdan birine baktım hemen.

Geçen hafta, artık zamanıdır diyerek ayaküstü patronumla konuştum. Bodrum'a gitmek ve orada yaşamak istediğimi söyledim. Günümüz teknolojisi işimi istediğim noktadan yapmama olanak verdiğinden, işlerimi aksatmadan oradan da yürütebileceğimi anlattım. Ayrıca benim hiç düşünmediğim bir başka çözüme de açık olduğumu ekledim. İlk tepkisi umutlarımı artırdı. Bu konuyu bir akşam daha detaylı konuşmaya karar verdik. Listenin iş kısmı bu şekilde hallolursa benim listemin 2 maddesi sayabileceğim takvim belirleme konusuna gönül rahatlığıyla eğilmek mümkün olacak.

Time Out İstanbul Mart 2013

Mart ayında Time Out İstanbul'a verdiğim söyleşide, bir sene içinde Bodrum'a taşınırım demişim. Görünen o ki, vaktim daralmış. Gerçi farklı zamanlarda yaptığım göç tarihi tahminlerimin tutmadığını biliyorum. Bazen ne yaparsak yapalım, hayat getirip kendi koşullarını dayatıyor. Bu konuda içim rahat. İçinden geçtiğim bu zaman diliminde kerelerce yol değiştirdim; kararlar aldım ya da vazgeçtim. Sanırım benim sırrım da bu. Bu noktada harcanacak zaman, takvimde de illa ki kaymalara neden olmuştur. Ha 6 ay önce, ha bir yıl sonra artık fark etmiyor. Yoluma devam ediyorum, üstelik yeni başlangıca daha çok yaklaştığımı hissediyorum.

7 Ekim 2013 Pazartesi

İçi seni, dışı beni yakar

Bazen oluyor. Bir ses, söz, renk ya da herhangi bir şey, cevabını aradığım kimi sorunun anahtarına dönüşebiliyor. Mesela masadaki bardağı elime aldığımda, onu vücuda getiren şeyin sadece cam veya içindeki su olmadığını, çevresini saran boşluğun da dikkate değecek denli rol oynadığını biliyor ve aslında o boşluğa ihtiyacımız olduğuna inanıyorum.

Bu, bana Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdiğim ilk sene gördüğümüz Temel Sanat Eğitimi derslerini hatırlatıyor. O derslerde tasarımda boşluk-doluluk dengesini nasıl sağlayacağımızı öğrenmiştik. Dolayısıyla o dönem algı ve öğrenme üzerine çeşitli uygulamalarını da yaptığımız Gestalt Psikolojisi, bir tasarımcı olarak mesleğimin temellerini oluşturuyor. Burada Gestalt Kuramına uzun uzadıya girmeyeceğim ama mesleğimi, tasarlanan şeyin izleyende yaratacağı etkiyi (algıyı) yönetmek olarak tanımlayabilirim. Asıl niyetim bu boşluk-doluluk ilişkisini yaşadığım şehre uyarlamak.

Gestalt'a göre bütün onu oluşturan parçaların toplamı değil, daha fazlasıdır.

Boşluk
Bu şehri seviyorum. Benim için vapura binip martılara simit atmak, kıyıları seyretmek hala pek romantiktir. Gün batımını Şişhane'de yakalamak için koşturduğum da çok olmuştur. Asmalı’da rakı içmek tam da bu şehrin raconudur. Boğaz kıyısında yürümek, Bebek Kahve’de bir arkadaşınla çay içmek ve Galata Köprüsü'nde balık tutmak gibisi yoktur. Arabadan köfte ekmek yemek, müze gezmek, konser izlemek yine İstanbul'a özgü tat bırakır. Özellikle baharları çok güzeldir. Erguvanlar, erikler ve manolyalar açar. Parklar, bahçeler kalabalıklaşır, insanlar kendilerini sokağa atarlar. İlkbahar ve sonbaharla birlikte sabahın erken saatlerinin güzelliği iyice ortaya çıkar.

En çok sevdiğim gün batarken tarihi yarımadayı Galata ve Şişhane'den izlemek
Bu silüetin değişimi son 10 yılda daha da hızlandı

Doluluk
İstanbul aslında hep kalabalık bir şehirdi. En azından kendimi bildim bileli bu durum değişmedi. Hani 40 yıldır İstanbul'da yaşayıp denizi görmemiş insanlar olduğu söylenir ya. Doğrudur. Bunun sağlamasını kendime bakarak yapabiliyorum. Doğup büyüdüğüm bu şehirde, adını bilmediğim bir yana, yerini dahi bulamayacağım semtler var. Misal, Kocamustafapaşa, Edirnekapı, Silahtarağa nerede bilmem. Havaalanına giderken önünden geçtiğim Merter nasıl bir semttir en ufak bir fikrim bile yok. Bu semtlere ne yolum, ne de işim düştü. Demek istediğim şu ki, herkesin bir kendi İstanbul'u var. Benim İstanbul'um da sınırlarını kendi belirlediğim bir bölgeden ibaret. Göç aldıkça genişleyen şehir -ki nüfusu 15 milyonu zorluyor- batıda Tekirdağ, doğuda İzmit'i yutacak denli büyüdü. Kuzey ormanları da bu genişlemeden nasibini alıyor. Su havzaları merkezden gittikçe uzaklaşıyor. Bu konuda bir şeyler öğrenmek için son yıllarda yapılmış en iyi İstanbul belgeseli Ekümenopolis'i hemen şimdi izlemeye başlayabilirsiniz. Yok yazıyı okuyayım önce derseniz, filmi ıskalamayacağınıza dair kendinize söz vermenizi isterim. Bu, madalyonun bir yüzü...


Bu çirkin görüntüyü sevmek mümkün mü?
Sanırım benim içinde yaşadığım İstanbul aslında bu kadar bir yer.

Doluluk
Bir şirketi dünyada adı sayılır markaların arasına sokmaya çalışmak artık dar bir fikir gibi geliyor. Bardağın dışındaki boşluğu görememek kadar kusurlu. Diğer taraftan dünyanın, hadi onu geçtim ülkemin en iyi tasarımcısı olacağım diye bir derdim zaten yok. İşiyle evli olmanın matah bir şey olduğunu düşünen, kafasını raporlardan kaldıramayan, o toplantı senin bu toplantı benim diyen insanlardan değilim. Eve, daha çok da kendime alacağım teknolojik oyuncaklarla mutlu olacak biri de değilim. Bunların dışında kalan şeylere bakınca -doğa gibi- yapabileceğim, üretebileceğim daha başka şeyler olduğunu görüyorum. Örneği de tazedir: Son 4 senedir çizmek (cokabook)... 20 yıllık meslek hayatımın ne kadar tatsız tuzsuz ve renksiz geçtiğini bu sürede daha iyi gördüm. Haksızlık olmasın, ilk zamanlar iyiydi, hoştu; ama söz konusu para kazanmak olunca idealizmin para etmediğini anlaman uzun sürmüyor. Gece gündüz sabahlayarak yapılan reklam kampanyalarının çok değil bir ay sonunda çöpe atıldığını ve bir daha hatırlanmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Boşluk
4 senedir çizdiğim günlüğün beni pek çok şeyden daha mutlu ettiğini hissediyorum. Bu çizimler, daha çok kendi hafızama kazıdığım notlar olarak okunabilir. Lakin artık başka hafıza ya da hafızalara seslenmenin hayalini kuruyorum. Son yıllarda çizerek ulaştığım pek çok insanın değişik hikayelerini dinledim. Dinlediklerimi resimlemek, taşa boyamak, ahşaba oymak, belki filmini yapmak kulağa çok hoş geliyor. İstanbul’dan gitmek istemek sebebim sadece trafik, kalabalık ya da betonlaşma değil; bu şehrin artık bana istediğim zamanı ve alanı da tanımadığıdır. Bir soğan gibi dışarıya doğru genişledikçe içi daralıp sıkıştığından nefes de aldırmıyor. Bu dar alanda yapmak istediğim şeylere zaman bulamamak kabul edeceğim bir şey değil.

İstanbul'un büyümesini hep soğana benzetmişimdir.

Bazen bir adım geriye çekilmek gerek. İşte o zaman bizi meşgul eden şeylerin aslında koca bir bütünün, küçük parçaları olduğunu görmek mümkün oluyor. Bu sayede hayatın bize gösterildiği gibi olmadığını kabul etmek kolaylaşıyor. İstanbullu olmak, kök salmak, bir numaralı iletişim CEO'su diye anılmak vs vs gibi şeyler önemsizleşiyor.

Sadede gelecek olursam; 40 yıllık hayatımın ilk 20 yılını ailemin isteklerini gerçekleştirerek ve öğrenerek geçirdim. Sonraki 20 yılını ise müşterilerimin isteklerini karşılamak suretiyle çalışarak. Önümde bir 40 yıl daha var mı, yok mu bilemem ama kalan zamanı kendime ait kılmak ve kullanmak istiyorum. Bu da benim en doğal hakkım sanırım. Zaten gittiğimde oralarda nasıl para kazanacağımı soranlara, kazanmak istediğim tek şey zaman diye yanıtlamamın sebebi de budur.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Ekim'in biri

Ekim'in birinci günü yağmurla başladı. Yumuşak tıpırtıları duyarak uyandım. Yüzüme bir gülümseme kondu. Güzelce gerindim ve son kez esnedim. İlk yağmurla ortaya çıkan su kokusunu sevdiğimden, hemen bahçe kapısını açtım. İçeri hücum eden serinlik önce yüzüme çarptı sonra Hülya'nın boyadığı taşların arasına daldı. Ardından da su kokusunu duydum. Oh mis! Şu saatte bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar arasında havayı kim koklar bilmiyorum ama sonbahara resmi giriş artık tescillenmiş oldu. Bundan sonra gitgide gri bir İstanbul'a uyanacağım.

Yağmur yağınca etrafa yayılan su kokusunu seviyorum.

Böyle havalarda taksi bulmanın zor olduğunu unuttuğumdan, her zamankinden uzun, inceden ıslanarak ve gelecek taksiyi ilk çeviren kişi olma yarışında beklerken buldum kendimi. Bir çırpıda bekleyenler 4 kişi oluverdik. Hava yağmurlu olunca şehir kocaman bir kavgaya dönüşüyor.

İstanbul'da taksiye ihtiyacın olduğunda bir tane bile bulamazsın. Kesin bilgi.

İnşirah yokuşunda kaza olmuş. Zaten suratsız taksi şoförü, sinkaflı bir küfrü kendi içinde bir yerlere savurdu. Yüzüne bakınca açıkça okunuyor. Ne Etiler'e çıkış, ne de Bebek'e iniş var, yol kapalı. Alternatif güzergahta da gördüm ki iki damla yağmur milyarlık arabaları ipe diziyor. O çok övündüğümüz yaşam standardımız iki damla yağmurda boğuluyor. Şehir koca bir kaosa teslim oluyor.

Ev ile ofis yakın olduğu için şanslıyım. Bir günlük ömrünün 4'te birini trafikte harcayanları düşündüm. Şehrin dışından merkeze gelen pek çok kişi, Eminim akşam dönüşünü düşünerek güne başlıyordur. Hele bugünden sonra daha da zor olacak onlar için. Su kokusunu duysalar bir şeyler değişir mi bilemem?

Yağmurda yürümeyi sevdiğimden akşam eve yürümekten vazgeçmedim. Trafik sabahkinden daha keşmekeş. daha yavaş. Kornalara basılıyor yok yere. Arabaları kullananların da, kullanmayanların da yüzü İstanbul kadar griye dönmüş. Midelerine öfke oturmuş, kaşlar çatık. Teker teker solluyorum Mercedes'leri, Porsche ve Lamborghini'leri. Bugün de şu ana kadar 27 araba solladım yürüyerek.

Yazı için resim bakarken bile içim karardı. Köprüde akşam trafiği.
Yazıyla alakalı olmasa da Bahçelievler'in bu görüntüsünü koymak istedim. Bahçe kalmış mıdır?

Yaya için de kolay değil bu saatler. 30 santimlik dar kaldırımlarda şemsiye açmak bir dert. Yokuşunda su biriken tek memleket olduğumuz gerçeğini yayalardan başkası bilemez. Şemsiyeyi kafamın üzerinden çok paçalarımı korumak üzere yola doğru tutuyorum. Bir kaç kişi daha benimle senkronize hareket ediyor. Bebek'e varıyorum.

Ekim'in birinde yağmurla birlikte annem de Bodrum'dan geldi. Şimdi onun dizlerine koyarım başımı içim geçer azıcık.