İstanbul: Bir Bekleme Salonu
Bu deneme, iki önceki yazımın (İstanbul'u Sevmiyorum) hatta son birkaç İstanbul yazısının satır aralarından filizlenip kendi yolunu çizen iki ayrı hikâyenin birleşimidir. Belki o yazıdan aşina olduğunuz tanımlar, benzer tarifler veya kesişen cümlelerle karşılaşacaksınız. Ancak aidiyete ve "evde olmaya" dair bu parçaların, kendi başına bir bütüne dönüşme çabasına ve bu yeni anlatının duygusuna kıyamadım. Bu denemenin bir kenarda unutulup gitmesine gönlüm razı gelmedi; çünkü bazen aynı cümleyi kurmak, hissin derinliğini yeniden hatırlatmanın tek yolu. Mecidiyeköy’de, giriş altı bir dairede, gri-mavi sabah ışığında uyandım. Burası aslında epey tanıdık; Hülya’nın vaktiyle İstanbul’daki yuvamız haline getirdiği yerdi. Bodrum’dan şehre geldiğimiz zamanlarda burada kalırdık. Evvelinde ise Hülya’nın, kızı Duru’yu dünyaya getirip büyüttüğü başka bir hikâyenin sahnesiydi burası. Hayat ikimizi bir araya getirdiğinde; duvarından koltuğuna, mutfağından banyosuna eski izleri silmiş, ü...