30 Ocak 2019 Çarşamba

Bir masa takviminin Bodrum raporu

İçinde yaşamayınca kışın tüm ağır koşullarının yerleştiği ev bize ıslak sürprizler hazırlamıştı. Gelmeden alınmış birkaç duble rakının hatırına, ön girişi örten ince su tabakasını pek önemsemedik. Lakin yatağın yaş halini hissetmemek mümkün değil. Rakı sağ olsun uyuduk.

Adettir uçaktan iner inmez bir rakı sofrasına otururuz. En azından Hülya ile karnımızı doyurmadan eve girmeyiz. Kısa, abartısız, at geç cinsinden bir sofradan bahsediyorum. Fakat bu sefer iki ay kadar uzak kalınca özlem büyüdü elbet. Eş dost arayıp, “Sizi çok özledik!” deyince, haliyle daha kalabalık bir sofra kaçınılmaz oldu. Sağ olsun Eda, Gürece’de yol üstünde At Geç Meyhanesi’ne yer ayırtmış, oraya gidilecek. Seçkin ve Ebru bizi garajdan karşıladığı gibi soluğu diğer dostların yanında aldık. Gerisi bize kalsın.

İyi garson, iyi fotograf çeken garsondur / At Geç Meyhanesi

Eve gelir gelmez, geç olmuş olmamış diye bakmadan sobayı yaktım. Sabaha kadar eve hâkim soğuk kırılsın derdindeydim. Elektrikli battaniye yatmadan önce yatağı ısıtmak açısından çok işe yarasa da dediğim gibi yastıkların, yoganın ıslak hissi kaybolmadı. Pek işe yaramayacak ama Duru’nun odasında da elektrikli ısıtıcı çalıştırdık. Sabah ola hayrola.

Soba evin kalbi.

Bodrum’da yaşamayı hayal ederken rutubet, izolasyon, keskin ayaz veya kesintisiz yağışlar, sık kesilen elektrik veya su sıkıntısı gibi detaylardan muaf davranılıyor. Oysa hayaller ile gerçekler farklı. Gelenlere göre gidenlerin sayısı az ama nedense hep 9 ay içerisinde geri dönenlere rast geldim. İlk kışı geçirmek önemli. Doğal gazın olmamasına şaşıran, buna sinirlenen, klimalara yüklenildiği için gelen yüksek elektrik faturalarına isyan eden, alt yapısını büyükşehirle bir tutup hayal kırıklığına uğrayan epey insan gördüm. Bodrum ne sosyal medyada kadrajlanmış kareler ne de süslü dille yazılmış metinlerle tarif edilebilir. İçinize çektiğiniz iyot kokusu gibi bedeninizi kesen ayazı da kabul ettiğinizde orası Bodrum olmaya başlıyor. Bodrum’u kendi keyiflerine göre dönüştürme gücüne sahip insanlar geliyor ve kalabalıklaşıyorlar. Maalesef benim karşı koyabilecek bir gücüm yok. İstanbul’dan İstanbullu gibi yaşamamak için kaçtım. Lakin kaçtıkları yeri peşlerinden getirenlere rastlıyorum. Verandaya çıktığımda karşımda uzanan yeşil manzara değişmesin diye dua etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Dua işe yarayan bir şey değil gün gelecek orası da sitelerle dolacak sonuçta.

Yağmur yağmaktan yorulmuş gibi güneşin bir parça görünmesine izin verdi.

Merakla fırladım yataktan. Bodrum’da en çok sevdiğim şey sabah erkenden fırlayarak kalkmak. Dün geceki derdimi unuttum haliyle. Neyin, nelerin değiştiğini izlemekten büyük keyif alıyorum. İster ektiğimiz sebze ister küçük bir bisiklet turu ile civarı dolaşmak olsun bir şeylerin dönüşümüne şahit olmak beni çok besliyor. İki ay görmeyince elbette manzaraya baktım hemen. Bostana, bahçeye, komşu binalara baktım. Bahar gelmiş sanki. Yağmur, bereket olup yağmış adeta. Geçen yıl ineklerine hazır yem almaktan şikâyet eden tanıdıkların yağışlardan mutlu olduğunu düşündüm. Mesela ben belki tutar diye bostana attığımız, kurumuş bakla tohumlarının yeşermesine çok sevindim. Çiçeklenmişlerdi demek ki Mart’a hazırlar. Ebegümeci, iğnecik, ısırgan otları da fışkırmış topraktan. Ekşimekler sarı sarı doluşmuşlardı oraya buraya… Fakat ineklerin yediği otlar çıkmamış daha. Sabah ekmek almaya giderken karşılaştığım Emine Hanım söyledi. Hatta biraz da yaka silkti havaların gidişatından. Genelde yeni taşınan, ilk kışını geçiren büyük şehirli şikâyet eder ama bu sefer yerlisi de mutsuzdu. Sadece Emine Hanım değil, köyde selamlaşıp ayak üstü sohbet ettiğim herkes yaklaşık 3 ay kapalı hava, şiddetli yağmur ve fırtınadan bezmişti. Yoğun yağışlardan Türkmen mahallesinde istinat duvarı çökmüş. Bu sabah yağmur olmasa da hava kapalı ve sokaklar dereden hallice. Taştan, topraktan sular fışkırıyor. Fırında da yağmur konuşuldu tabi.

Köye çıkınca asıl karşılama komitesi köpekler oluyor. Şef dün gece bizi nasıl fark etmediğine şaşkın ama sevincini abartılı kuyruk vuruşlarıyla gösterdi. Buraya taşındığımızda ilk tanıştığımız Cesur artık bir ev köpeği ve bu yüzden epeydir ortalarda yoktu. Onunla karşılaşmak tam bir kavuşmaydı doğrusu. Çığlık ata ata uzun bir hoş geldin merasimi yaptı. Köyün sabıkalısı Drogba artık ev bahçesinde tutulduğundan herhangi bir karşılama yapamadı ama komşu ziyareti sırasında bahçe çitlerinden acıklı seslerle bize seslenmeyi ihmal etmedi. Onunki daha çok “kapıyı aç çok koşasım var” şeklindeydi.

Bakımsız bostan hala verimli. Hemen arkamdaki ağaç ve büyük mangal
bir sonraki gün fırtına kurbanı olacaklar.

Hazır yağmur kesilmişken verandaya odun taşıdım. Odun kırma işi de kış mesaimin arasında. Çöpü çıkarmak, su almak, pazar alışverişi yapmak hep arka arkaya dizili işler. Bu zincirin bozulmaması gerek yoksa bu soğukta minimum konforumuzdan mahrum kalırız. Evi süpürmenin ve temizliğin imanla alakası var mı bilmem ama sırayla birbirini yiyen böcekleri evden uzak tutmakla direkt ilgisi olduğunu biliyorum.

Burada bir şeyi netleştirmem lazım. Herkes tercihlerine göre yaşar. Hep diyorum kaçtığımız İstanbul’daki yaşamayı istemiyorduk. Bu sebeple kimi şeyi bir telefonla, yardımcılarla veya kurumlarla çözmekten kaçtık. Çöpümüzü atmak için görevliye ihtiyacımız yok. Suyumuzu, ekmeğimizi, süt ve yumurtamızı kendimiz alabiliriz. Minibüs kullanarak daha çok kişi tanıdık. Arabamız satmasaydık, kendimizi yaşadığımız sosyal topluluktan izole etmiş olacaktık. Bu tercihler daha da artırılabilir. Haliyle seçimlerimiz doğrultusunda yaşamakta da ısrarlıyız. Düzenimizi böyle kurmayı seviyoruz.

Fırtına herşeyi kaldırıp fırlatmış.

Mesela Hülya Bodrum’a inip evin alışveriş işini halletti. Zira İstanbul seyahatlerimizin takvimi belli olduğunda buzdolabında bir şey bırakmamaya gayret ederiz ki çürümesin, çöpe atmak zorunda kalmayalım. Döndüğümüzde buzdolabının boş olduğunu bildiğimizden uçaktan iner inmez rakıya oturma geleneği kendiliğinden oluştu.

Çarşamba odun at-kır faslının ardından, yüzünü bu kış ilk kez gösterdiğini düşündüğüm güneşin peşine takıldım. Bisikletime atladığım gibi Gümüşlük’te çorba içtim. Turgutreis’te yağmurun ardında bıraktığı izleri takip ettim. Ortakent sahilin sakinliğinin tadını çıkardım. Bir nevi kafa dağıtmak olarak algılanabilir. Birkaç günlüğüne de olsa kendi düzenine dönmek iyi geldi doğrusu.

Hava güzel, bahçede inek var! Yola çıkmalı...
Bisikletimi çok özlemişim. Bu bahardan miras havayı ve güneşi kaçırmak istemedim. / Kadıkalesi

Biraz da dalgalarla sohbet ettim fırsat bu fırsat. İstanbul’da neler yaptığımı anlattım. Can sıkıntımı döktüm köpüklerine:

Yılbaşı itibariyle işten ayrılmıştım, ne yapacağıma dair planları annem ve babamın sağlık sorunları nedeniyle erteledim. Zira var olan şartlarda yeni bir düzen kurmak zordu benim için. Bir nevi İstanbul’da yaşamaya başlamışız gibi oldum ama inatla bir sırt çantasına sığacak kadar eşya ile yaşamakta ısrar ediyorum. Buraya bir daha yakalanmak istemiyorum. İki tshirt, iki sweatshirt, iki pantolon, iki iç çamaşırı, çorap vs. Haliyle çalışmak için gerekli ortamı hazırlayamadım. Çalışma isteğini uyandıramadım. Doğru! Bir işim yok belki ama yapacak iş çok. Bunlar yetmiyormuş gibi üstüne bir de hasta oldum…

Belki Gültepe minibüsünde, belki metroda kim bilir belki yürürken aldığım soğuk nefes gelip ciğerime oturdu bilemiyorum. Yıl başlarında ıskalamadığım geleneksel farenjit geldi yine beni buldu. Boğazım bir avuç cam yutmuşçasına lime lime, omurgamda tanımadığım ve böbreklere oturmuş bir ağrı ve tabi yüksek ateşle yataklara düştüm. Daha da sevimsizi benden iki gün sonra da Hülya hastalandı.

Mecidiyeköy-Gültepe minibüsü

Şundan da kaynaklanabilir tabii… İstanbul’a gideli iki ay oldu ve doğal olarak yeme içme alışkanlıklarımız değişti. Bence bu önemli bir detay. Zira biz Bodrum’da hazır yiyecek tüketmiyoruz. Bağırsaklarımın farklı çalıştığını izleyebiliyorum. Tavuk altından aldığın yumurtayla, market dolabından aldığın ambalajlı yumurta kesinlikle aynı değil. Dalından koparıp yediğin mandalina, portakal veya limon da marketlerdekiyle bir tutulabilir mi?

Şaka maka doğadan kopmak bizi etkiliyor. Şu iki ay süresince ne evin içine doğan güneş vardı ne de yalınayak basacağım, yağmurla kokan bir toprak parçası. Bisiklet sürecek bir hava olmadığı için ayrılana dek ev ile iş daha sonra Mecidiyeköy-Bebek arasında toplu taşındım. Böylece hareket de edemedim. Biraz evvel de yazdım, tercihlerimiz ışığında bir sürü işi kendimiz yapmak zorundayız. Baharı gelir ot yolacaksın, yaz gelir bahçeyle uğraş çıkar. Köyde bedeni mecburen hareket ettiriyorsun. İstanbul’da çakılıp kaldım öylece.

Sabah 9, akşam 18:30 çalışma sisteminin bünyeme iyi gelmediğini de biliyorum. İhbar dönemi boyunca iki saat erken çıksam da son yıllarda ofis ortamı içinde çalışmak beni zaten mutsuz ediyordu. “Çay molası uzamasın da laf yemeyelim” koşturması bile tek başına insanı hasta etmeye yeter. Bodrum’dan çalışırken gün içinde gelen gidenim oluyor. Nadirdir ama uzayan ziyaretlerin işime bir zararını görmedim. Zira genelde arkadaşlarım çalıştığımın farkındadırlar. Kimse gelmiyorsa bazen, ev ve bahçe işleri ile ilgili birtakım şeyleri halledebiliyorum. İki iş arası yemek yapmışlığım, küçük alışverişlere çıkmışlığım veya bir şeyler onarmışlığım vardır ve açıkçası bunu oldukça severim. İşime katkısı büyüktür.

Hayatıma dair koca bir çizim güncem de var ve bu günce ofiste çalıştığım yıllarda çıktı.
Bu da ofisten 2019'un ilk çizimi / Hülya

Hasta olunca doğal olarak babamın yanında da bulunamadım 10 gündür. İstanbul’da bulunma ana neden elimden alınmış oldu. Yoksa yanında biraderle nöbetleşe kalıyor, babamın ilaçlarını tavsiye edilen düzende almasını sağlıyorduk. Bu durum yaşam kalitesini epey düzeltiyordu.

Ağrısını geçirmiyor ama yanında olmak, birlikte bir şeyler yapmak babama iyi geliyor

Gönlüm yazmaya el vermiyor lakin babamın yanında kalmak üzere bir nöbet sistemi oluşturmak da sağlığına dair bir fikir veriyor galiba. Doktoru “babanızla olun, vakit geçirin!” dediğinden beri nasihatini yerine getiriyoruz. Ağrılarına iyi gelmiyor belki ama çocuklarıyla vakit geçirmek babamı mutlu ediyor. Eğer iyileşirse hepimizin bir arada yaşayacağı ve yine Ege’de bir yerin hayalini kuruyor. Aile demek bir arada olmak demekmiş. Haklı da… Bu süreçte babam için daha çok koşturduğundan biraderin, keşke dört kardeş olsaydık arzusunu da geniş ve bir arada aile dileğine eklemek lazım..

Mehmet dar alanda harika kısa paslar atıyor. Annemle kurduğu dil epey fark yarattı.

Annem için de bir formül bulmamız gerekecek bir süre sonra. Zira sadece evde tutmak, günlük rutinini korumak yetmiyor. Bugüne kadar iyi idare ettik ama yakında profesyonel desteğe ihtiyaç duyacağımızı ön görüyoruz. İsimlerimizin hafızasından silinmesi bir yana artık evin içinde odasını, tuvaleti veya mutfağı bulamaması hastalığın bir seviye daha yukarıya taşındığının delaleti. Ve bu seviyeler seri halde değişiyor gibi.

İşte bu koşullarda Bebek’te evin bir köşesini ofis olarak belledim. Babamın hemen 2,5 metre arkasında, yemek masasının kuzey ucunda. Oturduğum yerden boğazı görebiliyorum. İlk ihtiyacım olan, işlerimi toparladığım bir portfolyo hazırlamaktı. Çünkü yaklaşık 15 yıldır böyle bir arşivim yok. Salonun güzel ışığına, boğazdaki gemileri izleyip hayaller kurabilmeme rağmen ne yazık ki burada çalışmak nasip olmadı. İşe mi, anneme mi yoksa babama mı hatta bazen evde çalışan Zera’ya mı konsantre olmalıyım bilemedim. Evdeki trafiğin içine dalmak en doğrusuydu.

tam bir home ofis

Diğer taraftan işten ayrılmanın getirdiği ve kısa bir süre yaşamak istediğim aylaklığı da rafa kaldırdım. Büyük ihtimal o rafta kalıp tozlanacak. Şu an için sadece bekliyorum. Galiba kendimi bir masa takvimi gibi hissediyorum.

Çarşamba güneşi beni hiç yalnız bırakmadı. Ortakent sahilde dalgalara döktüm içimi. Her bir dalga derdi alıp götürdü, yerine yeni şeyler getirdi. Aç bir rakı otur iç. Kim ne bilir senin denizle konuştuğunu? Oradayken başka, buradayken başka her şey…

Bisikletime atlayıp eve sürdüm. Az evvel anlattıklarımı, kafamda dolaşanları, adımı soyadımı, her şeyi sahilde bıraktım. Elimde sadece pazara İstanbul’a döneceğim gerçeği kaldı…

1 yorum:

  1. Merhaba,
    Brooks mu?, sele diyordum, galiba brooks.
    Siz benim dusundugumden daha da derin bi insansiniz.
    Derler ya insanlarin en yaratici oldugu anlar uç noktalari yasadigi zamanlarmis v.s. Ucgunden beri ikinci kez okuyorum yazinizi, hani sordum kendime acaba dedim Ahmet bu duygu yogunlugu esnasinda cart diye bi kitaba baslanmaz mi? Yazsaniz?
    Kucak kucak selam size...

    YanıtlaSil