3 Temmuz 2012 Salı

Bahanem

Şubat ayında "Hepsi bir ya" isimli blog için yazdığım yazı. Biraz dokundum tabi.

Kış 2007
O sabah belki de şunlar oldu...

İçinde semaveri olan bir taksi durağı düşünün. Fiber kulübenin camları buhar olmuş, içeride sıcak poğaça kokusu. Her şeyden sıtkı sıyrılmış 4 şoför sohbet ediyor. Ağızlarında lokmaları döndürürken biri memlekete dönmeli diyor. Diğeri Ege diyor çayını karıştırırken, Akdeniz diyor. Öbürü gitmiş akrabalarını anlatıyor “valla çekip gittiler!” diye.

Her şeyden sıtkı sıyrılmış 4 adam gitmek için bir bahane arıyor. O da olmadı birbirlerine bahaneler yaratmaya çalışıyorlar. Önden bir coşuyorlar sonra gerçeklerle törpülüyorlar hayallerini. Değil mi ya? Ne güzel olurdu şu gözünün feri kaçmış domatesin yerinde doğru düzgün kokanı olsa. O domates bile, buralardan gitmek için bahane olabilirdi. Kahkahalarla, uzaklara dalmalar aynı zaman dilimine sıkışıyor. Sırayla iç çekiliyor, aralarında sigara yakanı bile oluyor. Tık tık tık! Camın tıklatıldığını sessizlik çökünce duyuyorlar. “Sıra 63’te miydi?” Bu hesaba göre geriye kalan 3 adam biraz devam ediyor bahane aramaya. Çaylar karıştırılıyor, sigaralar tüttürülüyor, küfürler ediliyor.


Düşünün, "Çıkıp dolaşayım, yoldan müşteri alırım" diyor bi tanesi de. Sıkılmış. Normalde bu saatte durakta araba olmaz. Var bunda bir hikmet. Çayı yarım kalıyor, küllüğe bastığı sigarası sinirli sinirli tütüyor ardından. Direksiyona geçer geçmez kafasındaki ses konuşuyor. Çocuk okuyor daha nereye gideceğim? Ege, Akdeniz diye çok yukarıdan konuşuyorum diye düşünüyor. Trafikte aksi gibi hey hey...

Tutun ki ilk müşteri de arabaya "bu şehirde yaşanmaz" diye biniveriyor. Aynı muhabbet gark ediyor takside. Önden bir coşuyorlar sonra tekrar gerçeklerle törpülüyorlar hayallerini. Beşiktaş'a geldiklerinde müşterisinin "her şeyim burada, ailem, işim gücüm... emekliliğe artık." sözleriyle bitiyor yolculuk. 4,5 kilometrelik sürede erteledi hayallerini. Trafik sıkışık. Düşünün kornalar çalıyor. Hava soğuk. Az ilerde el eden iki kişiyi fark ediyor. Duruyor önlerinde. Kadın arkaya oturuyor. Düşünün ki azcık kilolu. Oflaya poflaya biniyor. Nefes nefese "Allah razı olsun oğlum" diyor. Öne gençten biri oturuyor. Ağzında maske, kafada saç yok. Yüzü kireç gibi. Yorgun duruyor. Velev ki daha 20 metre gitmemiş olsunlar ve "Nişantaşı" deyiversin genç adam.

Off! Şimdi de Topağacı caddesini düşünün, dar sokakları. Milim milim ilerleyen trafiği. Nişantaşı'na çıkmayı istediğinizi. Servis minibüslerini, lüks arabaları... Ara sokaklardan caddeye burun sokanları... İki arabanın gireceği yere park edemeyen acemi şoförü. Hemen arkasında patlamaya hazır olarak beklediğinizi. Günün her saati, aynı keşmekeşi, sıkışıklığı. Domatesi düşünüyor bizimki de. Koksa ya. Ama çocuk okuyor daha. Domatesin kokmasıyla, okuyan çocuğu arasındaki bağ ne kadar da güçlü. Kornalar yükseliyor iyiden iyiye. Duruyor, gitmiyor yarım metre daha.

"O trafiğe giremem birader" diyor. Yüzü asılan gence "kusura bakmayın!" der gibi bakıyor. Kısa sessizliğin ardından bir şeyler söylüyor çocuk. Kelimeler, ağzını kapatan maskeye doluyor. Yüzü kızarıyor usul usul. Kadın, başka bir tondan, oğlunun tedaviye gitmesi gerektiğini açıklamaya çalışıyor. "Her koyun kendi bacağından asılır, kusura bakmayın" diyor düşünmeden. Çocuk sinirle inip kapıyı çarpıyor küfürler arasında. Arka kapıdan offlaya pufflaya çıkan kadın, genci yatıştırmaya çalışıyor. Öfke, üzüntü ve sakinleştirme çabaları arasında taksi hareket ediyor. Gitmeli diyor bu şehirden. Herkes delirdi diye düşünüyor aynaya bakıp... El kaldıran insanlara bakıyor, es geçiyor kaçarcasına.

Büyük ihtimal o sabah epey müşteriyi daha geri çevirdi. Ya gidilecek mesafeleri beğenmedi, ters buldu ya da yoğunluğu bahane etti. Her geri çevirdiği müşteri için lanetlendi ve o lanet iyiden iyiye onu bu şehrin içine mıhladı. Domatesin kokusunu unuttu.

O sabah bunlar oldu... Bir daha asla görülmeyecek o şoför, kendi kaçışı için aradığı bahaneyi bir başkasına verdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder