28 Nisan 2017 Cuma

Değişim üzerine

Metin'in bana dediklerini dinleyenler dedilerki "Dediklerine güven, fakat kafası dumanlı değilse..." Herkesin kendince dertleri var elbet. Hakkında motosiklet tamir etmesi dışında, eşinden ayrı ve bir kızı olduğunu da bu sayede öğrendim. Gerçi bisikletimi göstermeye gitmiştim alt tarafı. "Şöyle bir elden geçse iyi olur" dediydim. O da bana basit cümleler kurdu. En çok da bunu sevdim doğrusu. "Bakıma getirirken temizliğini yaparsan burada vakit kaybetmemiş olurum.", "Zincir ömrünü uzatmak istersen vitesi düşükte bırak" gibi çay yudumu cümleler kurdu şekersiz. Kafamı karıştırmaya çalışmamıştı.

Bu anı bir kere daha yaşadığımı hatırlıyorum. 16 Şubat 2014, günlerden pazardı... Nereden biliyorum, çünkü o gün Fenerbahçe taraftarlarının protesto yürüyüşü vardı. Kadıköy'den yukarı insanları yara yara çıkarken marşlar ve şarkılar eşliğinde yürüdüm. Epey de heyecanlı bir topluluktu. Bağdat Caddesi'nde buluşmak üzere hareket eden insanların arasından Kızıltoprak'ta ayrıldım. Benim heyecanım tamamen farklıydı. Zira kendime 35 yıl aradan sonra bir bisiklet alacaktım.

Bisiklet benim hayatımda çok şey değiştirdi.

Peki Metin ne dedi? Bisikletimin bana verdiği sözü fazlasıyla tuttuğunu... O yüzden buradan, bana bu harika bisikleti satan Alperen'e de bir selam göndereyim. Haklıydı zira frenlerini kontrol ettiği bisiklet beni sadece İstanbul'dan Bodrum'a getirmedi. Antalya'dan Bodrum'a, Artvin'den Ordu'ya taşıdı. Beraber 3'er kere Çanakkale, Gökova ve Yerküpe turları yaptık. Bodrum yarımadasının koylarını döndük durduk. Olur mu olur deyip evden çıkıp taa Muğla'ya gittik. Hem de 2 kere. Bayramda baktık her yer kalabalık oldu, kaçtık. 5-6 gün 500 km yol yaptık baş başa... 3 yıl için fazla sayılmayabilir ama 10.000 km yol benim gibi biri için hatırı sayılır bir mesafe... Bana vaat edilenin fazlası. Tam da Metin'in dediği gibi.

Bir kere beni Bodrum'a taşıdı.
Silinmez hatıralar bıraktı
Kendi tasarladığım bisiklet formaları giydim sadece.
Söz verdim, söz aldım...
Yeni arkadaşlarım, dostlarım oldu. 
Beraber çok eğlendik.
Şaka değil, modellik bile yaptı.
Festivallerde dostlarla buluştuk.
Yüzmeye gittik kimi zaman.
Yogacıları tiye aldık!
Antalya'dan Bodrum'a pedalladık.
Şu ekibe bak yahu...
Uzaktan sevdik birbirimizi.
Yeni unutulmaz anıların parçası olduk.
Zirvelerde dolaştık.
Evin dolabını doldurduk, hala yaptığımız gibi
Üşenmedik, 1800 km otobüs eziyeti çekip, Karadeniz yayla ve kıyılarında yol yaptık...

Kabul etmeliyim ki zaman her şeyi değiştiriyor. 3 yıl önceye bakıyorum da sadece bisiklete binme amacım, kullanma biçimim vs değişmemiş. Ben de değişmişim. Yaşam tarzım, yaşadığım yer hatta içinde bulunduğum zaman değişmiş. Bunu sosyal medyada paylaşınca hemen soruldu: "Sahi ne değişti?" Bu yazıyı yazmak için yerinde bir soruydu.

Coğrafyadaki fiziki değişimden uzun uzun bahsetmeyeceğim. Kaldı ki önünde durulamıyor. Hülya, Nisan başında İstanbul'a giderken site girişinde temeli atılan iki bina, ay sonu döndüğünde o'nu iki katı çıkılmış ve kabası bitmiş olarak karşılayacaklar. Zaten yarımadada gittikçe artan bir beton dökme yarışı var ki sormayın gitsin. Beraberinde trafik de kalabalıklaştı, kalabalıksa kabalaştı. Son dönemde sırf kendi çevremden taşınmış veya taşınacak arkadaşlarımın sayısı 10'a yaklaştı. Artık 50 yaş üzeri emekliliğinin tadını çıkarmak isteyenler değil 30-35 yaşında çocukları nefes alarak büyüsün diyen aileler yerleşiyor. İki yıl öncesine kadar buralardan "ne yaparım oralarda?" diye korkulurdu şimdi öyle değil. İşini ayarlayabilen gönül rahatlığıyla geliyor.

İnsanların bize karşı düşüncelerinin değiştiğini görmek de önemli. Misal başta, buraya romantik hayallerle geldiğimize inananlar çoktu. Çünkü el ele ve güle oynaya gelip daha ilk kış pes edenlerin sayısı az değil. Ömer Bey kırk kere sormuştu Yakaköy'de yaşamak istediğimizden emin miyiz? diye. Tezek kokusundan tutun da, "ama burada yılan var!" diye az şikayet gelmemişti kendisine. Yaşadığımız şehirden bambaşka bir yere, kültür, coğrafya ve iklime geldiğimizin farkında olup olmadığımızı kestirmek istemişti. Fakat galiba rüştümüzü ispatladık. Sadece Ömer Bey değil, eş, dost, akrabamız, tanıdıklarımız, burada yaşamı paylaştığımız insanlar da artık hakkımızda farklı düşünüyorlar en azından davranışlarından bunu kestirmek güç değil.

Yazılarım, çizimlerim ve sosyal medya paylaşımlarıma bakıp "Sayende ipini koparan buraya geliyor!" diyenim bir ara çok olsa da sanırım burada da önemli bir değişime şahit olduk. Zira geçen süre zarfında kimse İstanbul masası kurduğumu, Ankara gettosu oluşturduğumu veya bir arkadaş komünü yarattığımı iddia edemedi. Hatta tam tersi, burayı korumak adına beni eleştirenler artık onların yanında olduğumu biliyorlar. Kaçtığım hiç bir şeyi peşimden getirmek istemediğime ikna oldular. Saygılarını kazandığımızı bilmek ağızda akide şekeri gibi bir tat bırakıyor.

Zihniyetimiz de değişti tabi. Mesela market yerine pazardan alışveriş yapmaya başlamışken limonu, domatesi, patlıcanı, domatesi pazardan alacağımıza neden bahçeden toplamıyoruz diye soruyor olduk. Bunun için bahçede küçük bir alanı temizledim bile. Sadece biraz yeni toprak ve gübre getirtmek gerekecek. Bu bisikletle çözemeyeceğim birşey olsa da bir yolu bulunur elbet.

Köy yumurtamızı evden eksik etmiyoruz belki ama sütümüzü de niye köyden almıyoruz demeye başladık. Yoğurdunu, peynirini, ekmeğini kendi yapan çok arkadaşımız var etrafımızda. Başta hiç aklımıza gelmeyen, düşünmediğimiz bu fikir artık çok daha cazip. Neden olmasın?... Hatta birasını, rakısını da kendileri yapmaya başladı insanlar. Mesela buzdolabında hediye edilmiş iki şişe ev yapımı rakı duruyor.

Her şey üçüncü yıla girerken mi değişiyor? diye sorulabilir. Ya da "Ben olsam gider gitmez bostanı kurmuştum!" yorumu yapılabilir. Yapılıyor da... "İnsan Bodrum'da yaşar da hayatında deniz olmaz mı?", "Bisiklette bir olta taşımak çok mu zor?" gibi gibi bir sürü söz işittim. Alışkanlıkları birden değiştirmek veya tüm bildiklerini tek seferde unutmak için bir şalter yok ne yazık ki. Doğma büyüme bir Bebekli, hayatını neredeyse boğaz kıyısından ayrılmadan geçiren biri olarak (ilginçtir) deniz hayatımda nasıl yoktuysa burada da öyle oldu. Kaptan'ın geciken yolcularını iskelede beklediği hikayelerin şehir efsanesi olmadığını biliyorum. Fakat ben o hikayelerin içinde hiç olmadım. Ne beni geciktiğim için bekleyen, ne de babama selam yollayan bir vapur kaptanı tanımadım İstanbul'da. Şartlar ve zamana bağlı olarak usul usul dönüşüyor ve bunun tadını çıkarıyoruz an itibariyle. Bodrum'a ayak bastığımız anla bugün arasını Araf saymak yanlış olmaz. Kimi daha kısa, kimiyse daha uzun yaşıyor bu süreyi. Zaten acelemiz de yok. Hayat ne yapmak istiyorsa uyarız, neye dönüştürmek istiyorsa dönüşürüz...

İki sene sobaya direnmenin şehirlilikle elbette alakası vardı. Külle, dumanla uğraşmamıştık ki yine aynı şeyi yapalım. Akmaz, kokmaz tercihleri denedik. Bu kadarcık bir lüksümüz olsun, ısınma konforundan ödün vermeyelim dedik. Fakat oradaki gibi olmadığını faturaları görünce anladık. Yazlık olarak tasarlanmış, izolasyonsuz kurulmuş yeni Bodrum evlerini soba veya şömine dışında başka bir alternatifle ısıtmak zaten mümkün değil. Aklın yolu bir, akmaz kokmaz aramayanların lafını dinledik. Lakin bunun için 2 kış geçmesini bekledik. Öğrenerek de değişiyor insan.

Ve elbette ben de değiştim. Bir kere 3 yaş, kilo ve saça sakala beyazlar aldım. Sakin adamdım daha bir sakinleştim sanırım. Kimseyi kimseden ayırmam ama artık daha çok su gibi insanların kıyısında huzur buluyorum. Sürekli gergin, hayata negatif bakmayı seven, bol mızmızlanan, karamsar, sürekli laf sokmaktan geri kalmayan, mutluluğumuzdan, neşemizden huzursuz olan arkadaşlarımla arama 6,5 km (her ne kadar bu mesafe afaki olsa da yazdığım rakama alınacak olanlara da) mesafe koydum. Geçmişe dönüp bakınca beni bu hayatta şanslı, mutlu ve iyi hissettiren şeyin hep o mesafelerin olduğunu daha iyi anlıyorum. Sabah "tur yapalım!" diye arayanın; "Çoktan çıktım ve şuraya da vardım!" cevabını alınca "niye beni aramadın?!!" tepkisini vermeden önce, yalnız sürmek isteyebileceğimi düşünebiliyor olması lazım. "Tamam seni dönerken yakalarım!" diyen zaten başım üstüne ki bunu söyleyebilen bir kişi var. Su gibi olmaktan bahsediyorum. Su gibiyim bazı bazı...

Şu bir gerçek ki burada daha fazla zamanım olduğuna inanıp, sağ olsun, iş teklifinde bulunan, dışarıdan destek olmamı, danışmanlık yapmamı isteyen çok oldu. Bazılarına "Hayır" diyemediğim için canımın çok sıkıldığını itiraf etmeliyim. Sözümü yerine getiremediklerim de illaki olmuştur. O can sıkıntıları, sözünü yerine getirememek de çok şey öğretiyor, değiştiriyor hayatta. Artık günlük mesaimi, sırf biraz daha para kazanayım diye başka projelerle doldurmayı ve tabi kaçınılmaz olarak yeniden geceleri çalışmayı hiç istemiyorum. Öyle ya bir işim var zaten. Yenilerini alırsam bu gecelerimden, hafta sonlarımdan, Hülya ile geçirdiğim zamandan, rakı sofralarımdan, bisiklet gezilerimden çalacak. Herkes kendi işini, fikrini, yapacaklarını dünyanın en önemli projesi gibi görebilir, görecektir de lakin tek bir cumartesimden bile kıymetli değillerdir aslında. Kendimi geçtim, eşiyle, sevgilisiyle, ailesiyle, çoluğu çocuğu, arkadaşlarıyla... Hadi onu da geçtim kendisiyle geçireceği zamandan da kıymetli olmayacak... Yineleyeyim, ihtiyacından fazlasını kazanmaya çalışmak gerçekte büyük bir zaman kaybı. Daha sonra o kayıp zaman çok aranıyor... Bunu bilmek bile bir şeydir.

Ayrıca şunu da değiştirmeyi becerdik galiba. İstanbul'da iş-ev arasında mekik dokurken kendimizi kanepeye hapsedip, TV karşısında kaybettiğimiz tüm o zamanın burada dönüştürülebilir olduğunu fark ettik. İstanbul'da konforumuz harikaydı. Bir düğmeyle evi ısıtıyordun, yerinden kalkmadan TV kanalı değiştirebiliyordun. Aç telefonu su gelsin, yemek gelsin diyebiliyordun. Canın dışarıda bir şey mi çekti, saat mevhumu olmadan istediğin an çıkıp gidebiliyordun. Şimdi tüm bu lüksten, konfordan uzakta, hala kendimizi oyalayacak bir sürü şey buluyor ve yapıyoruz. Üretiyoruz en azından. Kendi adıma işim dışında yaptıklarımdan çok mutluyum. Başta bisiklet turları olmak üzere, yazmak, eski sıklıkta olmasa da çizmek ve şimdi de video çekmek çok eğlenceli benim için. Bahçe ile birbirimize temas ediyoruz artık. Hala tam istediğimiz gibi değil ama olsun. İki toprak küremek, arada taş temizlemek kafa dağıtmak için birebir. Güzel ve takdir gören işlerin arkasında bunlar var. Hülya'yı atlamayacağım. Arka odada, ince ince çalışarak koca bir sergi salonu dolduracak kadar resim yaptı. Nitekim sergiye de katıldı. O serginin bir parçası olmanın ona ne kadar iyi geldiği yüzünden ve sesinden anlaşılabiliyor.

Bodrum'da bizden daha uzun süredir yaşayıp, "Ne güzel hayatın tadını çıkarıyorsunuz! Biz daha bu kadar olamadık" diyen tanıdıklarımız var. Şehirden buralara kadar gelip kendisini evine hatta kanepesine hapsedenin "Akşam yalnızlıktan sıkılıyorum, siz o kadar yapacak şeyi nereden buluyorsunuz?" sorularına gerçekten şaşırıyoruz. Ziyarete gelip her şeyi evin huzuruna bağlayanlara içerliyorum o ayrı. Zira bu evi huzurlu kılan yine biziz, beton değil. Değil Bodrum'da, yaşadığımız her evi huzurlu kıldığımızı biliyorum İnanmayan Hülya'ya sorsun.

Neyse sodamızı da içtik, yola çıkmaya hazırım. "Artık bisikletini de değiştirmeyi düşünebilirsin" diyerek bana yeşil ışık yakan Metin'le vedalaşıyorum." Bunun üzerine 3 yıl önce binen kişi değilsin" diyerek uğurluyor beni. Yağlı ellerini yağlı bir beze silerken sırada bekleyen motosiklet sahibine çay yudumu cümleler kuruyor. Yüzler gülümsüyor ardımda kalan... Benim de kalbim.

Not: Bu yazının yazıldığı anla yayınlanması arasında geçen sürede bisiklet meselesi tamamen soğumaya bırakıldı. Zira gelen önerileri bir zenginlik olarak saysam da diğer taraftan epey kafa karıştırıcıydı. Ve tabi herkesin fikri kendince en doğrusu. Böyle olunca, "Yanlış yönlendirmişler seni, doğrusu şu...", "Olur mu ya bunu söyleyen bisiklete binmeyen biri bile olabilir" gibi strese sokucu bir şiddeti hissetmek mümkün. Sonuç olarak yine, her zaman olduğu gibi yine burnumun dikine gideceğim.

11 yorum:

  1. Her zaman olduğu gibi bu yazını da büyük bir keyifle okudum.Kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Su gibi olmak iyidir... Usul usul akıp denize karışmak.. Gerisi fasa fiso:) Sevgiler, Candan..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. aslında su gibi olduğumuzu çok geç öğreniyoruz galiba... dediğiniz gibi gerisi fasa fiso... Sevgiler :)

      Sil
  3. Zevkle okudum tesekkur ederim.
    Grafik sanatcisi oldugunuzu bilmesek, potansiyel yasam kocu veya filozof yazmis demesi geliyor insanin. Confucius tan degisim icin kucuk bir sozle biraz karabiber ekliyeyim dedim: “Only the wisest and stupidest of men never change.” ... Bir kac yil sonra Gokova - Camli koy de su molasina bekliyoruz. Saglicakla kalin. Mont-sur-Rolle den kucak kucak selam. Sakir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Okuduğunuz için ben teşekkür ederim. Bir teşekkür de güzel hediyeniz için. Cumartesi akşamı teslim aldım. Size dair bir iletişim bilgisi olmayınca ne yapacağımı bilememiştim. Bu su ikramı, yakada karanfil gibi bir işaret oldu... Bir şeyi düzeltelim mi? Yaşam koçu diye bir şey yok bana kalırsa. Olmakta istemem doğrusu. Hele kendime filozof hiç diyemem. O çok uzaktaki bir yıldız benimle aramda. Kafamı kaldırıp baktığımda göremediğim. Lakin gururum okşandı... Çamlı köyünde bir bardak suyunuzu içmek dileklerimle... :)

      Sil
  4. Nasil guzel bir yazi. Ne guzel ifade etmissiniz. ABD'den sevgiler.

    YanıtlaSil
  5. Sevgili Coka güzel yüreğini dökmüşsün yine satırlara. Yüreğine ve kalemine sağlık. Seviyoruz seni

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yüzümde güller açtırdı yorumunuz! :)

      Sil
  6. İnsan zamanla değişiyor ve istiyorsa gelişiyor. Kendine döndükçe kendisini ve huzuru keşfediyor. Bence bu yolculukta güzel bir şekilde ilerliyorsunuz. Başkası ne mi diyor,kimin umurunda:)

    YanıtlaSil