14 Ocak 2013 Pazartesi

Bu da geçer Ya Hu

2007 kış olabilir, tam hatırlamıyorum. O dönem Zebra’da çalışan arkadaşım Mehmet (Gözetlik), yeni işe başlayan sanat yönetmeninin kutlama mahiyetindeki ev partisine benim de katılmamı istemişti. Tanımadığım birinin evine davetlinin davetlisi olarak gitmeyi tercih etmesem de ısrarı karşısında pes ettim. Böylece o akşam ev sahibi Gökhan'la tanışmış oldum...

Gökhan'ın mütevazi evinde dikkatimi ilk çeken şey, salonun duvarına boydan boya yazılmış, Arapça bir yazı oldu. Tabi anlamından önce bu geometrik tipografinin, evin dekorasyonuna bu kadar hakim kılınması beni etkilemişti. Karşısında insanı küçücük hissettiren devasa boyutta bir leke. Maalesef elimde bir fotoğrafı yok. (Daha sonra taşındığım Bebek'te, evin bir duvara boyadık.) Tıpkı Edirne Eski Camii'nin duvarlarını süsleyen devasa tasarlanmış hat yazılar gibi olduğunu söylemem yeterli sanırım.

Edirne Eski Camii

Duvarda, kökü Bizans’a dayanan "k'afto ta perasi" yani "bu da geçer" olan ve fakat Osmanlı döneminde sonuna "Ya Allah" anlamına gelen "Ya Hû" eklenerek son halini alan "bu da geçer Ya Hû" yazıyordu. Sorana açıkladığım gibi yazacağım; başına kötü bir şey gelirse üzülme geçer, iyi bir şey gelirse de şımarma o da geçer.

Bu da geçer Ya Hu - İsmail Hakkı Altunbezer
Gökhan rica üzerine salon duvarındaki "Bu da geçer Ya Hu" yazısını yollamıştı.
Duvar uygulamamızın hazırlık ve boyama aşaması
ve final...

Araya küçük bir anekdot sıkıştırmakta fayda var. 2005 yılında, 2. İstanbul Yaya Sergileri kapsamında "bu da geçer ya hû" Karaköy'deki bir bina giydirilerek sergilenmiş; fakat kısa bir süre sonra halk tarafından dini propaganda yapılıyor zannıyla indirtilmiş. Bilmediğimiz şey bizi korkutur, boşuna dememişler.

O ev partisine gittiğim aynı yılın yaz aylarında da kansere yakalandım. Teşhisle birlikte hızla hareket etmek en büyük şansımdı. Zaten erken teşhis tedavinin yarısı demek. Diğer yarısı doktorun sözünden çıkmamak, biraz kemo ama çokça da moralden oluşuyor. İşte "bu de geçer ya hû" sözü bu moralin çimentosu oldu benim için. Daha sonra da hayatımın en anlamlı mottosu... Hatta yıllarca kötü bir şey olduğuna inandırılmış biri olarak 40'ımda dövme olarak bile yaptırdım. Dertlenen arkadaşlarıma "bu da geçer" fısıldadım. Bilmeyenlerle hikâyesini paylaştım. Dövmeme bakıp sorana anlattım.

Yıllar yıllar sonra dövmesini yaptırmak için bulduğum en anlamlı şey...

Gökhan'ın salon duvarında görüp beğendiğim bu kûfi yorumunun sahibi kim bilmiyorum ne yazık ki. Sanıyorum artık çok da önemli değil. Hayata bakışımı değiştiren her şeyle birlikte son 5 senedir yanımda. Bazen unutturuyor kendini ama olsun bilen dostlar hatırlatıyor bu sefer. Siz de bilin istedim...

12 Ocak 2013 Cumartesi

Galata'ya veda ederken

Galata'ya bir iki hafta sonra veda ediyorum. Buraya yerleşmek bir çeşit nefes almaktı benim için. Daha ilk geldiğim gün bu evi ve Galata'yı kendime çok yakın bulmuştum. Aynı zamanda herkese oldukça uzaktı ve basitçe bir parça uzaklaşmak iyi gelecekti. Öyle de oldu. Bu iki sene boyunca yaşadığım yere dair çizdiklerimi paylaşmak istedim...
Tuttuğum günün ikinci günü eve uğrayıp hayaller kurmuştum.
Eve yeni taşındığım dönemden bir kare
İşten gelince duş ve çay çok sakinleştirir...
Zaman zaman rakı soframı da kurdum. Kendi kendime kadeh kaldırdım...
Püskül, benim aksime Galata'dan çok sıkıldı.
Geçen kış bir ara üst komşumdan su akmıştı. Problemi sorunsuz çözmüştük beraber.
Bol bol resim yaptım.
Hülya ile birlikte evi küçük bir atölyeye çevirdik.
Uzun yürüyüşler yaptık ve sonra ayaklarımızı uzatıp filmler filmler seyrettik.
Kısaca bu ev bana mutluluk ve aşk getirdi...

Vedaların kısa olanı makbül olduğundan olacak, yazmak yerine günlüğümden karalamalarla bu iki seneyi andım. Burayı resimlerle doldurmak okumayı sevenlere haksızlık olurdu. Yine de bu bir kaç işle birlikte hatırıma bir sürü güzel şey geldi. Anılarım canlandı. Ne de iyi yaptım!...

Resimli günlüğüme de bir tıkla buradan geçiş yapılıyor! Tık tık tık!

7 Ocak 2013 Pazartesi

Cumalar cumalar

İlk yudum... Ne öncesi ne sonrası...

Benim için rakıdan alınan ilk yudum, dünle yarın arasıdır. Bugün olmaktan çok bir nevi araftır. Koca bir haftanın, üzerime biriktirdiği kiri-pası söker atar. İşi gücü, stresi buharlaştırır. O yudum ki yeninin anahtarıdır, iki boyut arasındaki tül perde de denilebilir. Cuma günlerini iple çekmem ondandır. İlk yudumun özlemi ve içimde uyandırdığı his ikinci yudumda yoktur. Çünkü ikinci yudum rutindir. Yarındır.

Tercihim Yeni Rakı Yeni Seri. Biz ona kısaca Yeni Yeni deriz!


Bu yazıyı yazmaya, o ilk yudumu aldığım, Asmalı Cavit'te karar verdim. Belki İstanbul'dan göçmekle direkt alakası yok ama güneyde yaşamanın bir dokusu ve tadı olacağına inanıyorum. Sıklıkla sosyal medya üzerinde rakı ile ilgili aklıma geleni yazmayı ve renkli şeyler paylaşmayı seviyorum. Tabi zaman zaman uyarılar aldığım oluyor. "Neden bu kadar içki içiyorsunuz?", "Bu rakı övgüsünün anlamı nedir?" "Yeni Rakı bloğunuza sponsor mu?" (fena fikir değil!) gibi. Tersi de oluyor tabi. "Üstadım sizinle bir rakı içelim!", "Şunu da deneyin, bunu da için...".

Bir şeyi açıklığa kavuşturmam gerek. Rakıyı sevmekle içmek arasında önemli bir fark var. Ben rakıyı çok sever ama sanılanın aksine az içerim.

Cumaları müdavimi olduğum her hangi bir meyhaneye gittiğimde, gece boyunca içtiğim rakı sadece 2 dubledir. Çünkü bana yeter. Eğer hafta arası zaman zaman yaptığımız kaçamaklardan birini yapmışsak buna bir duble daha eklenir. Yani o hafta toplamda 3 dubleyi geçmemiş olurum. Bir başka deyişle her akşam bir tek atmış olurum. Bu da benim için zararsız bir dozdur.

Rakıyı sevmekle içmek arasında önemli bir fark var
Bazen cuma eve gelir, kendi soframızı kurdurur.
doomsday menu
Asmalı Cavit menümüz
Bir de rakıyı sohbetle severim ve sohbeti bölecek her şeyi çıkardığınızda ortada kalan da benim müdavimi olduğum mekandır. Buradan yola çıkarak meyhanede, pek müzik sevmediğimi söylemek isterim. Belki fonda konuşmamızı engellemeyecek seviyede bir şeyler tıngırdayabilir ama fasıl, yüksek ses, masa üstünde göbek atılan mekanlar pek bana göre değil. Sevene bir şey diyemem tabi... Asmalı Cavit, Turgut Vidinli, Balat Cibali Kapı Balıkçısı gibi yerleri tercih sebebim masanın sesini bastıracak detaylardan arındırılmış olmalarıdır. Sadece Turgut Vidinli'de masaya müzisyenler gelir. Onları da göndermenin çok kibar bir yöntemi vardır. "Sizi daha fazla yormayalım" derseniz anlayacaklardır. "...istemez, teşekkürler!" demekse çok ayıptır.

Raki
Bir büyüğü devirmek... Muğla 2010

Eğer birinin masasına oturuyorsam da çok dikkatli olurum. O masanın adabına uyarım. Limitimi aşarak akşamın keyfini bozacak denli kontrolümü kaybetmekten kaçınırım. Zaten rakı, adabıyla içildiği zaman güzel bir içkidir. Usulüyle içmesini bilmeyenle de aynı masada oturmayı istemem doğrusu. Hele rakı içmeyi erkeklikten sayıp kadehine abanan, 3 iken 5, 5 iken 7 yapan adam geceme limon sıkmaya adaydır. Artık onun durumu sohbetin önüne geçer ve içten içe kızdığım bir sorumluluğa dönüşür. Hem kendime, hem de bana böyle bir sorumluluk yüklediği için O'na kızarım.

Ofisteki çay bardağım
Evet sadece 2 duble içerim. Bana yeter. Güzel ve sevdiğim bir karaciğerim var. Onu daha fazla hırpalamak yerine mutlu etmek istiyorum. Belki de Bodrum'a gitmek istememin bir sebebi de budur. Sosyal medyada yazdığım "Rakı candır!", "Oh mis gibi..." gibi şeylere çok ta takılmayın. Onlar rakı içmeyi seven birinin kedi mırıltısından başka bir şey değildir. O an ki sevincimi, neşemi göstermekle alakalıdır. Bir gün yolunuz düşerse masamızda her zaman yerimiz vardır. İstanbul'da zaman bulamaz da gelemezseniz o zaman Bodrum'a beklerim.

Rakıya dair diğer yazılarım: 1) Perşembe, 2) Şerefe

3 Ocak 2013 Perşembe

Yılbaşı kutlamaları

Sabah sabah yeni yılın ilk yazısı... Madem erken kalktım, boş boş dolanacağıma yeni yıla dair bir şeyler yazayım. Zaten yaklaşık bir buçuk saat sonra kendimi trafikte kaybedeceğim. Bu zamanı değerlendirmeli.

Birbirinden epey farklı iki yılbaşı geçirdikten sonra bu sene program yapmakta tembellik ettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Belki Bodrum'a gidilebilirdi fakat yılbaşı yaklaştıkça artan uçak bilet fiyatları boyumuzu aştı. Böyle organizasyonlarda geç kalmamak gerek. Arabayla gitme fikrine ise el birliğiyle üşendik. Kaldı ki uçakta yer bulamamak ve sosyal medya, Bodrum'un haddinden fazla kalabalık olduğunu işaret ediyordu. Bu tip durumlarda popüler yerlere gitmek akıllıca değil.

Mesela 2 sene evvel, iki arkadaş popüler olmaktan çok uzakta bir yerde karşılamıştık yeni yılı. Tekirdağ'ın Saray ilçesine bağlı Bahçeköy'e sınır vermiş orman içinde kalan ve Cem’in henüz aldığı evin içine, çadırlarımızı kurup büyük bir ateş yakmıştık. Henüz kalkmamış karın üzerindeydik ve hava sıcaklığı -7°C idi. Akşam, yamacına sokulduğumuz ateşin ışığı olmasa zifiri karanlıkta da sayılabilirdik. İstanbul'da insanlar pırıltılı kedi maskeleri takıp, on'dan geriye sayarken biz Cem ile mutlak bir sessizlik içinde girmiştik yeni yıla. Sabaha karşı, çadırda üşümeye dayanamayıp arabanın içine kaçmıştık. O yıl kalkıştığımız macera, asla unutamayacağım bir deneyimdir.

Şimdilerde bitmiş olmalı ama 2 sene evvel yılbaşını burada karşılamıştık. 31.12.2010

Çadırları evin salon olacak odasına kurmuştuk. Ağaç süslemekten iyidir. 31.12.2010

Havuz ve orman manzaramız. Tekirdağ, Saray / 31.12.2010
Isınma yollarımız belliydi. Tekirdağ, Saray / 31.12.2010

Geçen sene de Hülya ile birlikte, gidiş-dönüş toplam 17 saat yol yapıp sadece 24 saat kaldığımız Şirince'deydik. O zaman bu yılki kadar popüler değildi tabi. Maya takvimi pek konuşulmuyordu. "2012'de neler oldu" yazımda kısaca değinmiştim. Gün içindeki programımızı tamamladıktan sonra odamıza çekilmiş, yeni yıla şömine başında, odun çıtırtılarını dinleyerek girmiştik. Hayatımın en mutlu ve unutamayacağım anlarındandır.


Geçen seneki boş Şirince sokakları. 31.12.2011
Hülya ile ilk yılbaşımız. Şirince / 31.12.2011
Şirince / 31.12.2011
Gündüz çektiğim kilise penceresi ile akşam odada yanan şömine.



Eğer yılbaşı gelmiş ve program yapmamışsanız, olayı akışına bırakmak en iyisi oluyor. Biz de bu yıl öyle yaptık. 2013'e ofis arkadaşım Evren'in davetiyle, Gümüşsuyu'ndaki çok beğendiğim evinde girdik ama benim için en güzeli; bir kaç saat önce paltolarımızı sırtımıza geçirip el ele Beşiktaş'a yürüdüğümüz andı. Şehrin hiç popüler olmayan güzergahında, Galata-Beşiktaş arasını adımladık. Trafikte arabalar inci gibi dizili, ışıklı bir nehir gibiydi. Kıyısında kol kola yürüdük. Sohbet ettik, sustuk, komik sesler çıkardık.

Turgut Vidinli'de demlenerek yeni yıla yelken açtık. Beşiktaş / 31.12.2012

Yine el ele oturduk masaya. Büyükçe bir balığı arkadaş ettik 20'liğin yanına. Yeşilden salatamız bol limonlu. Azcık soğandan ne çıkar deyiverdik. İnsanlar geldiler gittiler yanımızdan, kırmızı kukuletalar takmışlardı. Her yer süslenmiş davetlilerini bekliyordu. Kızarmış ekmeklerimiz koktu çarşıya. Yudumladık rakımızı, çokça suyu boca ettik boğazımızdan aşağı. Yine bolca muhabbet ettik. Tekrara düşmekten de çekinmeden ve her seferinde güldük. Kimse kimseyi bozmadı. Yine aşık oldum. Çünkü çok güzel baktı bana. Ben 2013'e ilk onun bakışlarında girdim. Sonra her yudumda...