22 Aralık 2012 Cumartesi

Konserve Kıyamet

Az evvel bir tv muhabirinin Şirince'de beklenen olmayınca yaşadığı hayal kırıklığını izledim. Ne otellerde yer yok haberi doğruydu, ne de bölgedeki mahşeri kalabalık. Gelen ziyaretçi sayısına göre asker, basın mensubu ve kamu görevlileri çok daha fazlaydı. Üstelik bahsedilen mavi ışık hiç görülmemiş, uzaylılar da uğramamıştı. Onun yerine para kazanmak üzere Çanakkale'den roman müzisyenler, civar beldelerden hediyelik eşya satan insanlar gelmişti. Muhabir de onlarla konuştu, daha ne yapsın? Çıkan diğer bir habere göre, el konmasa 50 kiloluk bir uyuşturucu paketi yoldaydı. Kıyamet saati veren yayın kuruluşlarını da ilgililere havale edelim. Özetle 21 Aralık bana aslında ne kadar derin bir cehalet ve şuursuzluğun içinde olduğumuzu gösterdi.

Şirince'de kıyamet
Uçuk bir Prenses'in söylediklerinden yola çıkarak olur olmaz bir sürü kişi pek çok şey söyledi. Marduk'la çarpışacağımızdan tutun da üç gün mutlak karanlığa gömüleceğimizi, depremlerle sarsılacağımızdan, gezegenin kara delik tarafından yutulacağına kadar pek çok safsatayı dinledik. NASA'nın "saçmalamayın!" diyerek yaptığı bilimsel açıklamalar bile sosyal medyanın bilgi kirliliğinde kaybolup gitti. Bu sahne bana bir avuç köylüyü, elinde kitap, bağıra çağıra korkutan din adamlarının resmedildiği gravürleri hatırlatıyor. O resimler kadar soğuk ve karanlık.

İyimser olanlarsa bugün bir şey olmayacağından emindiler ve insanlığın bilinç değişimi ve aydınlanma yaşayacağından dem vurdular. Dünyanın yeni bir kapıdan geçeceğine inanan spritüeller de az değildi. Hele o cümle içinde sürekli geçirdikleri enerji, elektirik, çakra makra, reiki vs bana her zaman çok komik gelmiştir.

Çevremde de, söylenenlere inanan ve bir şeyler olmasını bekleyen arkadaşlarım vardı. Hiç inanmayanlar bile bu hızlı tüketime bir kenarından dahil oldular. Kıyameti tüketmek kabul etmeli ki günlük rutinin sıkıcılığından daha heyecanlıydı.

Kıyamete dair bütün bu fantastik beklentilerin tek ortak noktası, herkesin bir şeylerin değişmesini istemesi diye düşünüyorum. Yani kıyamet, hayatlarımızda değiştirmek istediğimiz her şeyin ortak adıydı. Ne yazık ki anlamaya çalışmak yerine tüketmeyi tercih ettik. O bizi yok etmeden ortadan kaldırmış olduk böylece.

17 Aralık 2012 Pazartesi

2012'de neler oldu?

Zeynep, çalıştığı Güllü Konakları'na ne zamandır bizi davet ediyordu. Bu davete cevap verme şansı, ne mutlu ki geçen yılbaşına denk geldi. Şirince'nin bu çok özel konağı, Hülya ile geçirdiğimiz ilk yılbaşımızda bizi mükemmel ağırladı. 2012'ye şömine başında ve çok romantik bir ortamda girdik. On’dan geriye saymadan, odun çıtırtısı dinleyerek…

Güllü Konakları Şirince / Fotograf Güllü Konakları internet sitesinden alınmıştır.

Güllü Konakları Şirince / Fotograf Güllü Konakları internet sitesinden alınmıştır.


Güllü Konakları Şirince / Fotograf Güllü Konakları internet sitesinden alınmıştır.

Şirince tepeleri
Yaklaşık bir sene sonra, Şirince, Maya Takvimi’nin sona ermesini, benzer şekilde yorumlayan binlerce insanı ağırlayacak. Gidecekler arasında tanıdıklarım da var. Bölgenin kıyamete karşı efsunu nereden geliyor bilmiyorum ama, çoğu insanın, olası kalabalık yüzünden, Selçuk'tan öteye gidebileceklerini düşünmüyorum. Şirince esnafı için belli ki eğlenceli ve kazançlı bir Aralık ayı olacak.

Aslında, başı ve sonu Şirince olan bu yılın, kısa bir muhasebesini yapmak istiyorum. 2012 neler getirdi? 2013'e hangi şartlarda girilecek? Bunun için önce çizgi günlüğüme de şöyle bir göz gezdirdim: cokabook.blogspot.com/2012

Salon İKSV, Fanfarlo konser duyurusuna illüstrasyon çalışıp, Kutluğ Ataman'ın ‘’Sılsel’’ projesinin poster görselini hazırlamak farklı ve yeni deneyimlerdi. Genelde keyfe keder çizdiğimden, illüstrasyonlarımın, basılı malzeme üzerinde görücüye çıktığı ilk çalışmalar olarak adlandırılabilir.

Fanfarlo için hazırladığım illüstrasyon...
İlki, dekorasyonu sırasında duvarlarını resimlediğim OPS Cafe’de; diğeri, Bebek Füme'de gerçekleştirdiğim iki sergi için Esin-Yasin Kalender ve Sertan Özbudun'a teşekkür etmeliyim. Her birinden çok şey öğrendim. Hayatımın bu ilk iki sergisi sayesinde daha çok insana ulaştım. Bir çoğuyla da tanıştım. Yeni kapılar ve ufuklar açtılar, açmaya da devam ediyorlar…

Duvar ve kapıları resimlerken çok eğlenmiştik.


OPS Cafe Karaköy'de Nisan ayındaki sergimden


Maddi olarak ise kendimi güvensiz hissettiğim bir sene oldu. Yaşantımı çok etkilemese de sene başında, hayal ettiğim şeye nasıl ulaşacağıma dair ciddi soru işaretleri doğurdu. Eldeki küçük birikimim, beni sadece herhangi bir krize karşı 1-2 ay idare edecek kadardı. Tam bu sırada annemin Antalya'daki evini kapatıp, Bodrum'a yerleşmesi bana verilmiş en anlamlı manevi destek oldu. Bundan sonra artık bir ayağım Bodrum'da olacaktı. İsteklerle ihtiyaçlar arasındaki tercih, tasarruf yapmayı direkt etkilediğinden, harcamalarımda biraz daha dikkatli davrandım.

Babamın çeşitli mevzuatlar yüzünden bir türlü dükkana dahil edemeyip kiraya verdiği "yarı bodrum" dairenin boşalması ve geçen ay bana teklif etmesi ise beklenmedik bir gelişmeydi. Orada oturacak olmak, şimdiden ihtiyacım olan kaynağı yaratmama büyük katkı sağlayıp, hedeflediğim zamanlamayı öne çekmeye de yardım edecek gibi. Hatta, her şey rast giderse Selimiye'deki evi yaptırmak üzere de önemli adımlar atabilirim, kim bilir.

Görünen o ki, 2012 ruhuma iyi gelen şeyler yaparak geçirdiğim bir sene olmuş. Sık sık Bodrum’a gitmiş; bir çok konser izleyip, sergi gezmişim. Çizmeye devam ederken araya bu bloğu bile sıkıştırmışım. Başına bir türlü oturamadığım kitap için de yeni yılı bir şans olarak görüyorum ve yeni yıldan sevgi, saygı, sabır ve sağlık diliyorum.

6 Aralık 2012 Perşembe

Uyuyan güzel

Yorulmuştu.
Kolay değil,
Galata'dan Beşiktaş'a sık sık yürümüyoruz,
ama her yürüdüğümüzde akşamları seyredecek filmler alıyor,
ardından da Beşiktaş Balıkçısı'na oturuyoruz.

Bugün de öyle yaptık.
Rakımızı içtik, balığımızı yedik.
Eve döndüğümüzde uyukladı,
daldı gitti.

Şimdi, içerde mışıl mışıl uyuyor.

1 Aralık Cumartesi, Galata 

2 Aralık 2012 Pazar

Perşembe

Asmalı Cavit'ten yer ayırtmaya gittim. Malum yarın cuma, Hülya ile her hafta yaptığımız gibi rakımızı içeceğiz. Kendim gittim çünkü telefonla rezervasyon yaptırmak neredeyse imkansız. Bir gün önceden aramakta fayda var. Daha önce bir kaç kez telefonda, "yerimiz yok" denmesine rağmen, şansımızı denemek üzere kapısına dikildiğimiz oldu. Sağ olsunlar her seferinde geri çevirmeyip mutlaka ağırlayacak bir yer buldular. Üstelik yer ayırtmaya bizzat gidince şeytana uymak da var. Bir duble rakı, pekala perşembe akşamlarına da yakışır. Lakin bu akşam, şeytan aldı götürdü satamadan getirdi. Yarın için ise yerimiz hazır.

Asmalı Cavit - Fotograf: Kalyan Neelamraju / Flickr
Asmalı Cavit'in özellikle mezeleri harikadır. Deniz börülcesi ve köz patlıcanını çok severim. Ahtapot salatası, ızgara kalamar ve hamsi tavası parmak yedirtir. Ortaya mevsim yeşilliklerinden salata söylenirse, masa kurulmuş olur. Tabi ki diğer mezelere de göz atmanızı öneririm. Fesleğenli mezgit, lakerda ve bilumum ot (bu yazıya başladıktan sonra cibes otu yedik, nefisti.) denenmek için sıralarını beklerler. Kısaca damak tadına önem verenler için burası doğru adrestir. Benim için en önemli ikinci şey ise ne konuştuğunu anlamaktır. Bazı meyhanelerde çalan müzik ya da müzisyenler yüzünden masadakilerle değil tabağınızla baş başa kalıyorsunuz. Asmalı Cavit'te özellikle Türkçe tangolar güzel bir fon oluşturuyor. Türk sanat müziği ise vazgeçilmez. İki katlı mekanın girişinde az masa var ve meyhane atmosferini en iyi burada hissediyorum. Havanın iyi olduğu zamanlar pasaj da tercih edilebilir. Üst kat, daha kalabalık gruplar için düşünülmüş. Başka bir havası var. Güleryüzlü personeli ve hızlı servisi de eklersem aşağı yukarı tanıtmış oldum sanırım. Girişi gözden kaçabiliyor, bu yüzden Serdar Benli'nin bana yaptığı gibi "Yakup'u bul, karşısına gir!" diyerek tarif edeceğim. Hemen hemen her cuma oradayız. Denk gelir de yolunuz düşerse bekleriz. Eğer değilsek, bir yer keşfetmiş olursunuz fena mı?

Buna karşın, Galata'ya taşındığım ilk yıl, Karaköy'deki Akın Balık sıkça uğradığımız bir mekandı. Mütevazi dekoru, kağıt örtü üzerinde servisi ve çay bardağında rakısıyla, salaş bir balıkçı lokantasıydı. Beni iyi hissettiren, kendine has bir tılsımı vardı. Ne var ki uzun zamandır gitmiyorum. Hızla popüler oldu. Sanırım işletme de bu popülerliği kaldıramadı. Servis kalitesi artmak yerine iyice düştü. Hatta o kadar yavaşlar ki, en son gittiğimizde kendi masamıza servis yaptım. Bazı arkadaşlarımın anlattıklarından, gelen hesaplardaki tutarsızlıkları duydum. Şu kısacık iki senede nelerin hızla değiştiğine iyi bir örnektir. Ucuz ve iyi balıktan, pahalı ve kötü balığa yatay geçiştir Akın Balık...

Akın Balık Karaköy mekan olarak çok güzeldir. Fotoğraf: akınbalık.com galeri
Çarşı'nın içindeki Turgut'un yeri de sevdiğim mekanlardandır. Galata, Beşiktaş arası yürüyüşlerimizin son durağıdır. Izgaraları çok lezzetlidir. Kızartmalar bazen yoğunluğun azizliğine uğrar. Mezelerden kaya koruğu turşusunu tercih ederim. Lakin köz patlıcanı bir türlü tutturamadılar gitti. Onun dışında servisi hızlı ve temizdir. İçerde oturuyorsam duvarlardaki resimleri incelemek çok hoşuma gider. Turgut Bey’in, mekana gelenlerle çekilmiş fotoğrafları, oranın hikayesini anlatıyor gibidir. Burada Beşiktaş Belediyesi'ne de bir parantez açmak gerek. Belli ki "Sokakta hayat var" diyerek Beyoğlu'nun masa kaldırma operasyonuna ince bir gönderme var ama masaların iç içe geçmesiyle Çarşı’da yürümek imkansızlaşıyor.

Beşiktaş Çarşısı'ndaki Turgut Vidinli restaurant müdavimi olduğum yerlerdendir. Fotograf: Google

Bu saydıklarıma bir dönem sürekli gittiğim, nefis Girit mezeleriyle, Haliç'teki Cibali Kapı Balıkçısı, üniversite arkadaşlarımla geleneksel buluşmalarımızda gittiğimiz Çukur Meyhane'yi de eklersem soranlar için hatırı sayılır bir liste yapmış olurum. İstiklal'de Eleos, Cankurtaran'daki Balıkçı Sabahattin'e nadir gitsem de iyi lezzetler listeme girmeyi hak ediyorlar.

Uzun lafın kısası meyhaneleri, dostlarımla rakı içmeyi, onlarla mezeler tatmayı ve muhabbeti, İstanbul'u ise artık sadece cumaları seviyorum...