21 Mart 2017 Salı

Londra'da bir Bodrumlu

Güzel Sanatlar sınavını kazanamadığım 1990 senesinin son aylarında dil öğrenmek üzere Londra'ya gitmiştim. İşin doğrusu gönderilmiştim. Zira 18 yaşında henüz "İngiltere'de dil öğrenmek istiyorum!" diyecek kadar akıllı bir çocuk değildim. Aslında kendimi küçümsememeliyim. Çünkü aynı dönem Güzel Sanatlar sınavına girmiş olmak da tamamen bireysel ve ailemin karşı çıkmasına rağmen alınmış bir karardı. O ilk sınavı kazanamayınca ebeveynlerim birbirine "bir sene boş kalıp ne yapacak?" diye sorunca "bari gitsin dil öğrensin" fikrine tutunmuştu. Körfez savaşı patlak vermek üzereydi ve benim ilk uçak ve yurtdışı seyahatim olacaktı.

27 sene sonra Londra'ya bu sefer iş için gittim. Ne yalan söyleyeyim başta ayak diredim. Birincisi bu dönem evimden o kadar sık uzaklaştım ki içimde ister istemez bir huzursuzluk dolanmaya başladı. İstanbul'un kara bulutları adını verdim bu huzursuzluğa. İkincisi de önemli bir parçası olarak önerildiğim etkinlikten en son benim haberim olmuştu. Kendime "Amaan, boş ver git işte!" diyene dek epey bir süre içimde bu huzursuzluğu taşıdım, taşıdıkça da huysuzlaştım.

Etkinlikten de bahsedeyim ki başta beni büsbütün neyin mutsuz ettiği iyice anlaşılsın:
Takipçisi çok olan bir grup sosyal medya kullanıcısının katılacağı gecede, katılımcıların resimlerini -ki 30 kişi kadar- yine benim önceden hazırladığım panoya, gecenin temasına uygun çizecek, renklendirecektim. Üstelik sadece 2-3 saatim vardı. Kaldı ki ben bir çizer de değilim. Evet çizerek hayatımı anlattığım diğer güncem, referans olarak düşünülebilir lakin bundan para kazanmak, sanat dünyasında yer edinmek vs gibi bir düşüncem olmadı. Arada çizimlerime karikatür diyen birkaç cahil çıkıyor ki karikatürist hiç değilim. Bundan ayrı olarak başıma sıklıkla gelmiştir; fotoğraflarını atıp resimlerini çizmemi isteyenler olur. Çokça suistimal edildiği için epeydir nazikçe geri çeviriyorum. Bundan da bir yazı çıkar ama insanlar bana hak vermek yerine, alınmayı tercih ediyorlar ne yazık ki...

Dijital olarak hazırladığım Kalemya Koyu çizimi.

Neyse, şimdi hiç bir tecrübemin olmadığı bir alanda, ne yapacağımı anlamadan ve dahi bilmeden, yapmaktan pek hoşlanmadığım bir şey için oralara gideceğimden huzursuzlandım. İşler yolunda gitmezse, yapılanı beğenmezlerse gibi iç dalgalanmaları da içimdeki kara bulut yer değiştirirken ayrıca ortaya çıktılar. Öyle ya tek atımlık kurşun. Olmadı baştan alalım gibi bir durum yok. Ta ki patronum "rahat ol, hiç takılma, karala geç" diyene dek sürdü bu endişem..

Buna bir de uçuştan bir gün evvel babamın hastaneye yatırılmasını da eklemeliyim. Henüz 10 gün kadar hastanede yatırılacağını bilmiyorduk tabi. İşin aslı oldukça şiddetli üşütmüş. Öyle ki ciğerlerinde yaklaşık 3-4 litre su birikmiş. Bu suyun tahlili, kan testleri vs derken hastanede kalması gerektiğine karar verildi. Daha da kötüsü kardeşim de aynı hafta içinde Kızılyaka'da olacaktı. Ertesi gün Londra'ya nasıl gideceğim diye düşüne düşüne içim daha da bir daraldı. Amcam devreye girdi.

Uçak kalkmadan

İçine bir de film sıkıştırdığım uçuşun ardından öğleden sonra yerel saatle 14:30 gibi Heathrow Havaalanı'na iniş yaptık. Pasaport kontrolünden çıkmak AB üyesi değilseniz oldukça zormuş bunu hatırladım. Yurtdışına sıklıkla seyahat eden biri değilim sonuçta. İki seyahat arası bildiklerimi kolaylıkla unutuyorum. Yanılıyor olabilirim ama aşağı yukarı bir buçuk saatlik bir kuyruğun sonunda ülkeye giriş yapabildik. Çoğul konuşuyorum çünkü müşterimin sosyal medya hizmetlerini yürüten Göze de benimleydi. Dersime çalışmıştım ki uçaktan inince metro ile Shoreditch'e nasıl gideceğimizi çok iyi biliyordum. Fakat kendimizi "Shorditch!" diye seslendiğimiz o klasik taksilerden birinde bulduk. Otele vardığımızda saat 18:00'e geliyordu. Bizden ayrı olarak müşterim ve patronum birkaç gündür Londra'daydılar.

Otelin girişinde duran turuncu bisiklet
Karşılama
Güzel, temiz ve akıllı bir otelde, CitizenM Shoreditch'de kaldım. (Google)

Resepsiyonu, haliyle karşılayanı olmayan CitizenM Shoreditch'te her şeyi kendiniz hallediyorsunuz. Check-in işlemimi yapıp, kartımı alır almaz odama çıktım. Normalde valizinizi biri alır, sizinle odanıza kadar gelir, etrafı, tv kumandasını, onu bunu gösterir ve bahşişini bekler. Lakin akıllı oteller öyle değiller. Yatağın başucunda seni karşılayan bir tabletle tüm odayı yönetebiliyorsun. O akşam romantik misin? Hop ışıkları kırmızıya çeviriyor. Sakin misin? Yumuşak bir yeşil renge bürünüyor küçük odan. Tv, perdeler, klima gibi şeylerin de tablet üzerinden kontrol edilebiliyor olması beni şaşırtmadı desem yalan olur. Buna da şaşırılır mı denilebilir lakin 27 sene sonra ikinci kez Londra'ya üstelik Yakaköy'den ışınlanınca her şey olduğundan daha ilginç geliyor insana... Aynı akşam etkinliğin gerçekleşeceği mekanda kısa bir toplantı yaptıktan sonra akşam yemeğimizi özel bir pizzacıda yedik. Özel diyorum zira burası, mekana yatırım yapmaktansa, işini doğru yapmaya çalışan bir çiftin dükkanı idi. Her şeye emekleriyle dokundukları belli olan küçük bir ağırlama alanı da denilebilir. Sadece Londra'da değil, dünyada bu tip işletmeler çoğalıyor. Daha mekanik, elde yapılan, insanı daha iyi hissettiren dokunuşlar. Yani işletmenize milyon dolarlık tasarım bir koltuk almak yerine kendi çözümünüzü ortaya koyuyorsunuz.

Story Pizza Shoreditch. Dükkan bu kadar küçük. (Google)

Ertesi sabah 5:30'da kalktım, hazırlandım. Zira kendime ayırabileceğim fazla bir vaktim yoktu. Akşamüstü etkinlik olacak, ertesi gün sabahın köründe de İstanbul'a geri dönecektim. En azından öğlene dek Londra'da kaybolabilirim düşüncesiyle kendimi sokağa attım. Liverpool caddesine kadar yürüyüş yaparken etrafta ne kadar çok bisiklet olduğunu gördüm. Gece fark etmemiştim ama insanlar vızır vızır oraya buraya gidiyorlardı. Bisiklet dükkanları, kafeleri, parkları... Her yer bisikletti, sanki bugüne özel bir festival varmış gibi. 27 yıl sonra en azından bu değişmiş diye düşündüm.

Buraya gelmeden evvel bana bir sürü mağaza, restoran ve dükkan adı fısıldandı. İllaki şurada cookie ye, kendine şu mağazadan bir şeyler al, bilmem neredeki dükkanlar hediye bulmak için ideal... Bunlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan tavsiyeler. Tüm bunlardan kaçıp kendini Bodrum'da bir köye atmış adama Harrods'a git demek çok anlamlı değil...

Oxford'a metro ile gittim. Sabahın bu ilk saatlerinde Zincirlikuyu-Söğütlüçeşme metrobüsünden çok da farklı bir görüntü yoktu doğrusu. Tek fark insanlar medeni. Öyle içeri ve dışarı hücum edenler arasında bir savaş dönmüyor. Londra'nın batısına ayak basar basmaz bir büfede çay, sandviç ile kahvaltımı yaptım. Planım doğuya, otele doğru Thames nehri boyunca yürümekti. Ama önce kendime bir bisiklet şapkası ve yine bisikletim için sayaç alacaktım.

Rapha Cycling Club London

Rapha'yı bulmam zor olmadı. Bana bisiklet konusunda ilham veren özel bir marka. Dünya genelinde fazla mağazası yok ama seveni çok. Ben de onlardan biriyim. Genelde markalarla aramda bir mesafe olmasına dikkat ederim ama Rapha benim yol arkadaşım gibi bir duruşa sahip. O yüzden burada kısa bir övgüyü hak ediyor. Bilgisayarıma sayaç nerede bulabileceğimi sorduğumda, çalışanı aracılığıyla Rapha da bana arkadaşlığını somut olarak gösterdi. Satış görevlisi arkadaş bilgisayardan diğer mağazaların stoklarına bakıp aradığım ürünün Londra'nın doğusunda iki dükkanda da olduğunu söyledi. Ne güzel! zaten oraya doğru yürüyecektim.

Günlük 2 Pound. Hepsi de bakımlı temiz...

Bir şehri yürümek orayı tanımak adına en güzel eylem. Üstelik hava 17°C ve güneşliydi. Şurayı göreyim, buraya gideyim gibi bir amacım da olmayınca, her şey karşıma bir sürpriz gibi çıktı. St. James parkını geçip yüzümü doğuya dönünce Parlamento binası, Big Ben, Thames nehri -ki kıyıyı takip edecektim- St Paul Katedrali gibi jenerik ama daha önce görmediğim yerleri görmüş oldum. Ancak kıyıyı takip eden bisiklet otobanı daha çok ilgimi çekti doğrusu.

Burada yürümek iyi geldi.
Birden karşıma çıkıverdi!
İçinde kendimin bulunduğu tek öz çekim. Bu gezide video çekmekten fotoğrafı unuttum.
Buradan otele doğru yürüyeceğim
Londra'ya bahar bizden evvel gelmiş.
St. Paul Katedrali
Bisiklet otobanı!!!
Her yerdeler!

Yol beni Spitafields'e kadar getirdi. Artık otele bir kuş uçumluk mesafedeydim. Spitafields aslında bir pazar alanı. Temiz, ferah, düzenli ve dolaşırken kendinizi iyi hissediyorsunuz. Burada da Hülya'nın hep almak istediği sırt çantası karşıma çıktı. Bu sıkışık zamanda hediye aramamayı düşünmüştüm ama şanslı günümdeymişim. Daha sonra da aradığım mağazayı ve istediğim bilgisayar sayacını buldum. Artık alışverişler internet üzerinden yapıldığı için ürünlerin vitrinlerde sergilendiği büyük dükkanlara gerek yokmuş. Yol üstünde, üzerinde tabela olan ama daha çok depo ofis görünümlü birçok mağaza gördüm.

Etkinliğin teması "missthesun?" olup, mekan siyah beyaz olunca orayı renklendirmek için portakallar alınmış, turuncu ışıklarla tadı değiştirilmiş, Akdeniz havası estirilmeye çalışılmıştı. Üzerine resim çizileceğim pano ben oraya vardıktan az sonra geldi. Panoyu da önceden ben hazırlamış, üzerine dijital olarak Fethiye, Kalemya koyunu çizmiştim. İşte bu instagram tanınmışları da uygun noktalara resimlenecekti. Gerginliğimi anlatamam. Belki panonun verdiğim ölçülerden küçük basılması avantajım olabilirdi fakat bir yere sabitlenememesi ayrı bir sıkıntıydı. Başta patronum Murat Bey olmak üzere, Ceyda, İpek, Özgür ve Göze rahat olmam konusunda epey uğraştılar. Ben de akışına bıraktım.

Shorditch Platform ilginç bir yer (Google)
Bu mekanı tasarımcı mimar Alex Meitlis tasarlamış. (Google)

İnsanlar gelmeye, mekan dolmaya başladıkça benim de birkaç saatlik maratonum başladı. Telefonla konuşurken defter kenarına karalama yapar gibi basit kalmaya çalıştım. Rahatsız bir pozisyonda çalışmama rağmen gittikçe rahatladım hatta eğlenmeye başladım. Zira geceye katılan instagram tanınmışları -fenomen demiyorum, fenomenlik geçici- genç ve renkli karakterlerdi. Rahatlamamda onlar da epey rol oynadılar. O kadar eğlendik ki bunun bana geri dönüşü hızlı oldu. Etkinliğin birkaç kere tekrarlanması konusunda müşterim kararlıydı. Tabi bir de bana sorun! Tüm gece nefes almadan çizdim durdum. Eğilerek, bükülerek çalışmak fiziksel olarak epey yordu beni. Çok yorulduğumda yanıma gelen o gençlerle kısa muhabbetler yaptım. Dünya onların çektikleri fotoğraflar, tavsiyeleri vs üzerinden dönüyor. Bu şekilde para kazanıyorlar.

Orada ne yaptığıma dair en düzgün bu fotoğrafta ne yazık ki titrek.
Sabah 4:40. Otelden caddeye son bakış...

Cuma sabahı Levent'teki ofise gittiğimde, nasıl geçtiğini soran ofis arkadaşlarıma Londra'yı anlatırken bu yazıyı kafamda yazdım. İnsan ister istemez biraz ballandırarak anlatıyor. Bunun üzerine Burak sordu, "Orada yaşar mıydın?" diye. Kafasından geçen bir hayali desteklememi istedi diye düşünüyorum. Çünkü günümüz şartları altında insanlar kendini bir Ege kasabasında değil, yurt dışında hayal ediyor. Son dönemde yurt dışına yerleşen arkadaşım ve tanıdıklarımın arasında hatırı sayılır bir artış var. Yine de "Eşeğe altın semer vursalar..." deyimindeki eşeğim dedim tüm samimiyetimle. Ben zaten yaşamayı istediğim yerdeyim...

9 Mart 2017 Perşembe

Bodrumsuz

Geçen gün sosyal medyada Gencer Yıldız (@gncryldz), bloğu çok boşladığıma dair tatlı bir uyarıda bulundu. Bu yazı yazıldığı sırada da, bir önceki yazımın altına sevgili Beyhan Karaman, benzer bir yorumda bulunmuş. Ne yalan söyleyeyim memnun oldum. Zira okumayı sevmeyen bir toplum olduğumuz tescillidir. TUIK raporlarına göre 2016'da kişi başına düşen kitap sayısı 8,4'e yükselmiş. Pek gurur duyulacak bir oran olmadığı aşikar. (Bu arada kendimi de okurdan saymıyorum. Ortalamayı epey düşürenlerden biri olduğuma eminim.) Aynı oran içine gazete, makale, blog vs eklenince bile sonuç 10'u bulmuyor. Dolayısıyla her ne kadar kendime bir hafıza yaratmak için yazdığımı söylesem de zaman zaman suya yazıyorum duygusunu hissettiğim olmuştur. Lakin bana yalnız olmadığımı hissettiren, karşımda okuyan birileri olduğu kanıtlayan yorum ve mesajlar sayesinde birilerine temas ettiğimi anlıyorum. Satır aralarında rastlaştığımız herkese bu vesile ile teşekkür ediyorum. O halde yazmaya devam...

Belli bir disiplinde tutmaya çalışsam da blog yazmak hatta çizmek için elbette zamana ve biraz da kafa patlatmaya ihtiyaç var. Bu ara bunu bana sağlayan koşullardan uzak kaldığım bir dönem oldu. Kafamın içinde kendi kendime konuşabildiğim güzel zamanların en başında da bisiklete binmek geliyor. Pek çok yazının, pedal çevirirken çıktığını söylememe gerek yok sanırım. İster tek başıma ister iki kişi veya bir grupla süreyim bir sürü anahtar kelime hep civara serpiştirilmiş oluyor. Fakat hem kışın sert geçmesi, sık İstanbul seyahatleri hem de solunum yolu enfeksiyonu hastalıkları filan derken geçen süre benim için kurak kaldı. Bisikletten çok uçağa bindiğimi söylersem ne dediğim daha net anlaşılır sanırım. Daha da kötüsü uçak göbek yapıyor...

Bisiklet beni ummadığım yerlere götürüyor
Uçaksa beni sadece ofise götürüyor ki bu arada bisikletten çok uçağa bindim.
Yorum yok

Arada yazmadım ama Ocak ve Şubat aylarında yine birer hafta İstanbul'da idim. Gerçi artık İstanbul yazmaya değecek hikayeler vermiyor. Günümün çoğunu ofiste geçirmemle alakalı bir durum. Arada bir iki müşterim ve ofis arkadaşlarım "Bodrum'a yerleşmekle en iyisini yaptın!" demese ve adıma sevinen bu birkaç kişi olmasa orada hiç nefes alamam doğrusu. Çünkü ister tanıdık ister tanımadık çoğu insan hala kendi uzağında olan güzellikleri ve yaşamları, dostu bile yaşasa kendi mutsuzluğunu körüklediğine inanıyor. Herkeste bir bıkkınlık, neşesizlik hali.

Ocak benim için de hüzünlü geçti aslında. Yılın ilk ayını en kıymetlilerimden dayımın kaybıyla anacağım. Bana miras bıraktığını düşündüğüm sakinliği, basit cümleleri, güzel gülümsemesi ve renkli gözleriyle uğurladık onu. Edirne'nin keskin soğuğunda, sevdiklerinin gözyaşları ve dualarıyla, ağzımızdan çıkan dumana tutunup yükseldi. Huzur içinde yatsın.

Dayımla / Edirne / Seneyi hatırlamıyorum.
Geçen sene yine dayımı ziyarete Edirne'ye gitmiş idik.
-Dayı rakı dokunmasın sana!
-Aman be oğlum, bugün varız, yarın yokuz...

Bu kurak, kendinden habersiz ve belirsiz dönemde, (Bodrum'a gelmeden evvelini de sayarsak) 3 yıldır, badem çiçeklerini görmek üzere gittiğimiz geleneksel Şubat'ta Datça gezimizi de yapamadık. Egeyi sevmek adına, Serdar Benli'nin bize hediye ettiği harika bir nedendir. Hatta adı konmamış, resmî ve dinî olmayan bir bayramdır. Gündüz badem çiçekleri kokusuyla akşam da rakıyla sarhoş olur, yüzde koca bir gülümseme, telefonda bir tomar fotoğraf ve elinde yöresel ürünlerin olduğu bir torbayla evine dönersin. Muhabbete de mezeye de tıka basa doyarsın. Ne yazık ki bu yıl, yüzümüzde Şubat gülümsemesi, gündüz badem kokusu akşam rakı sarhoşluğu eksik kaldı. Aç kaldık mezeye ve muhabbete.

İlk Şubat'ta Datça ziyaretimiz...
Baş döndüren kokusuyla badem bahçelerini dolaşmıştık.
Fevzi ile de o Şubat'ta tanıştık
Hala aralarında adını bilmediğim mezeler var.

Yazdıkça anlıyorum ki kış benim için hareketsiz olduğu kadar yeni kararlar aldığım bir dönem olarak geçmiş. Öyle büyük kararlar değil (ki belki de büyük kararlardır!) Dediğim gibi yazarken fark ettiklerim. Mesela Bodrum'a taşınmadan evvel arabadan, televizyondan, kimi alışkanlık ve konfordan vazgeçmiştim. Hareket etmemi kolaylaştıracak, zaman kazandıracak adımlar.

Uzun süredir benim için önemli bir mecra olmuş, çizimlerimi, yazılarımı, fikirlerimi paylaştığım, daha da önemlisi yaşamımı, yaşadıklarımı da tüm açıklığıyla neşretmekten beis duymadığım sosyal medyadan el etek çekmeyi düşünüyorum bir süredir. İnsanların kendi mutsuzluklarını paylaşırken senin neşene sataştığı, üzerinden tartışmaya girdiği hatta düpedüz "sen de mutsuz ol!" buyurduğu bir ortama dönüştü iyice. Bisiklete binme, rakı içme, çiçek resmi paylaşma, köpeği okşama... Pekala haklısınız, bunları görmek berbat şeyler. Elimde değil kötü şeyler paylaşmadan duramıyorum. En iyisi ben yapayım siz görmeyin diyeceğim ama bu sefer alınganlıklar baş gösterecek biliyorum. "Niye sildin beni?... Sana ne güzel laf sokuyordum..."

Hadi 4'te 3'ünü tanımadığım bir kitleyi geçtim... Ya tanıdıklarımın "mutsuz olmam" gerektiğini ima eden dair sözleri ve paylaşımları!.. "Ne güzel yağmur yağdı" diyorsun "Ayıp oluyor!" yazıyor. "Sevinmelisin aslında" diyorum "Aç var, tok var." yazıyor... "Hayat sana güzelci"lerin tanıdıklar arasından olması, keşke tanımasaydım duygusu uyandırıyor. Neyse, yaşam sosyal medya üzerinden itişip kakışmak için çok kısa. Hayatı kendi için güzel yapmaya uğraşmayanın benimkini çirkinleştirmesine müsaade etmeyeceğim elbet. Fakat, sosyal medya üzerindeki engellemeler de beni hayatından çıkardın algısıyla okunuyor. Ben kimseyi hayatımdan çıkarma taraftarı biri değilim. İyisiyle kötüsüyle, patavatsızıyla, görgüsüzüyle, meleği ve şeytanıyla hepsinin hayatımda olmalarının bir sebebi var ve bu sebebe inanıyorum. Öbür türlü yapayalnız biri olurdum ve kimse yalnız olmayı hak etmez doğrusu. Şu an yapmayı planladığım şey kendimi sosyal medyadan engellemek. Fakat bu da bir plan program gerektiriyor açıkçası. Niyetim sadece üretim yapabildiğim blog ve instagramı kullanmak. Aynı zamanda video çekmek de bana göz kırpmıyor değil. Dediğim gibi bir plan yapmam lazım.

A post shared by ahmet coka (@ahmetcoka) on

Yazıyı bugün yarın toparlayabilirsem yayınladıktan sonra yine İstanbul'a uçacağım ve salı günü bir iş seyahati nedeniyle Londra'ya gideceğim. Belki bana çizecek ve yazacak yeni hikayeler verir. Uzun süre sonra içinde Bodrum geçmeyen bir yazı paylaştım belki ama her satırı neden burada olduğuma dair sözler fısıldıyor bana. Bu nedene biraz daha sıkı sarılmanın vaktidir.