9 Ocak 2017 Pazartesi

Kestaneli günler

Soba keyfi denince ilk akla gelen kestane oluyor. Doğru... İstanbul'un sobayla ısındığı dönemlerden hatırlıyorum da evde, babaannemde, komşuda veya kahvede az kestane yememiştik. Üzerine mandalina kabuğu koymak ayrı bir ritüeldi. Sanki bir sihirmişçesine ev mis gibi mandalina kokmaya başlar, yüzlere tanıdık bir gülümseme otururdu. Ayrıca koca bir çaydanlıkta her daim bulunan sıcak su ya çay demlemeye ya da banyo suyunu ılıtmak için kullanılırdı. Babaannem üşürüz diye az haşlamamıştı bizi. Arada tüter, kapı pencere açılır ve etraf bir anda soğurdu. Yeni kuşaklar için soba bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum ama bizlerin çocukluğu biraz da soba isi kokar.

2017'nin ilk günlerini geride bırakırken nihayet eve bir soba aldık. Bodrum'da geçireceğimiz üçüncü kışa girmişken yaptığımız en akıllıca şeymiş doğrusu. Evin içi ilk kez bu kadar ısındı. Bodrum'a yerleşen pek çok insandan sıklıkla duyduğumuz "Keşke daha önce yerleşseymişim!" cümlesinin soba versiyonunu pekala kurabiliriz. Geçen sene de niyet etmiş ama harekete geçmemiştik. Yok tüttü, yok kurum aktı, bakımıydı filan uğraşabilir miydik? Değer miydi? derken üşüye titreye bir kış atlattık.

Evin yeni köşesi

Nostaljik tadı, eve kattığı hava veya çıtır çıtır yanışı bir yana daha çok ekonomik gerekçelerle aldık sobayı. Lükse değil, ihtiyaca yanıt arıyorduk. Çünkü geçirdiğimiz iki kış boyunca elektriğin genel olarak oldukça pahalı bir çözüm olduğunu tecrübe ettik. Klima veya elektrikli radyatörlerle ısınmanın bedeli büyük. Bugün 500-600 TL'lik elektrik faturaları telaffuz ediliyor. Biz de Ocak ayı itibariyle yakında neyin ne olduğunu göreceğiz.

İzolasyonsuz, ısı yalıtımı yapılmamış evleri ısıtmak elbette kolay değil. Metrekare veya hacim hesabı yapılırken bu detay gözden kaçıyor. Bodrum evleri yazlık mantığıyla yapıldığından inşaat giderleri arasında yalıtım kalemi bulunmuyor. Kışın en sert geçtiği 2 aylık zaman bir şekilde idare edilir diye bakılıyor ayrıca. Fakat hava sıcaklığının zaman zaman İstanbul'dan daha düşük derecelerle ölçüldüğünü söyleyebilirim. Hal böyle olunca yıllardır doğalgaz konforunda büyümüş bünyeler için alışılmadık bir ortam doğması normal.

Bodrum'a önceden yerleşenler kendi tecrübeleri ve doğrularına bakarak yenilere iyi niyetle önerilerde bulunuyorlar. Lakin tek bir gerçek yok. Çünkü yapılan öneriler bizde çalışmadığı gibi her defasında el yordamıyla yeni çözümler keşfediyoruz. İlk taşındığımızda "Klimadan iyisi yok, klima candır" diyenler olmuştu. İkinci sene elektrikli radyatör önerenler belli ki sonuçtan çok memnundular lakin o da bizde çalışmadı. Zaten soba konusunu ikinci kışın sonunda tekrar düşünmeye başladık.

Soba, Bodrum'da kurduğumuz küçücük dünyayı ısıtmaya yetti.

Maliyet-performans eğrisi elektrikle çalışan ısıtıcılara oranla daha bize uygundu. Ayda 600 tL elektrik faturası ödeyip üşümek, üstelik her cereyan gittiğinde buz kesmek akıl kârı değil. Kaldı ki paramızı böyle harcayacak denli zengin bir çift değiliz. Ne bir miras, ne büyük paralar kazanan ailelerimiz, ne de piyangodan çıkmış bir ikramiye var. En başından beri aynı formülü izliyorum. "Gelirin artmıyorsa giderini düşür." İşte soba almak bizim için pek çok adım gibi maliyet düşürmeye yarayan minik bir hamle aslında. Elektrikli radyatörden daha iyi bir performans sergilediği kesin. Üstelik üzerinde kestane pişirebiliyor, su ısıtabiliyoruz. Kuzine almamız konusunda öneride bulunan dostlara da teşekkür edelim. Hem evimiz küçük, hem de pek çeşit çeşit yemekler yapan, fırından bir yemek çıkarken diğerini koyan gastronomik bir aile değiliz. Bu bize yetti...

Bodrum'da sobayla ısınılırmış bunu anladık.

Kurulması teknik nedenlerle ayrı dert olan ve bunu bizim gibi dert eden, yardımlarını esirgemeyen dostlara teşekkür ederek bitirelim. Başta bizi her daim Muğla'dan koruyan kollayan Levent Sevil'e ve Dilek Panjur ekibine hiç üşenmeden buraya gelmek üzere hazır olduklarını söyledikleri için teşekkür edelim.. Rakı masasında "Sabah hatırlat da bir arkadaşımla gelelim" diyen Ferhat'a ve birkaç saatini bir fiil bize ayıran ve merdiven tepesinden inmeyen Levent Bey'e... Yetersiz kalan ekipman yerine ihtiyacımız olanları almak üzere gelip beni alan ve yardımlarını esirgemeyen Kaan'a... Bacayı düzgün oturtmak için üşenmeden gaz beton oyup kesen, malasından, alçısına, keskisinden, ikramlarına, üşenmeden yanımızda olan Seçkin'e... Soba kurulmasını ertesi güne ertelemeden hazırlanmasına yardımcı olan, hatta usulüne göre kurulmasını sağlayan ev sahibimiz Tayfun Bey'e... Kafamıza sobayı sokan, kafa karışıklığımızı ortadan kaldıran Cevat'a... Soba almak konusunda bizi düpedüz ikna eden ve odununa, çırasına ve borularına kadar satın alma operasyonunda yanımızda olan Bülent ve Pınar çiftine teşekkür ederiz...

Hepsine kestane sözümüz var...

3 Ocak 2017 Salı

Bedavadan yazı

Son İstanbul seferimden sağlam boğaz ağrısıyla döndüm. Bir telefon konuşması esnasında beni doktora götürmekte ısrar eden Seçkin, karşı çıkmama izin vermeden sabah programını yapıverdi.

Sabah, Bodrum'un el ayak kesen ayazına karşı sıkı sıkı giyinmiş halde site girişinde Seçkin'i beklerken, geçtiğimiz yaz bu siteye taşınan komşum ayazda beklememe izin vermeyip beni arabasına aldı. Meşhur Bodrum ayazıyla tanışmışlardı ve iki çocuğunu sıcak tutmakta çok zorlanıyordu. "Doğalgazlı hayatı özledim vallahi!" deyiverdi beni yol ağzına bırakırken. Sanki yarımadanın çok yakında yaşayacağı hezimeti ilan etmişti. Bir müddet kendime gelemedim.

2 yıl sonra kesin olarak söyleyebiliyorum ki Bodrum'da en iyi fikir soba.

Evet Bodrum çok soğuk. Kuzeyden üfleyen poyrazın, batıdan esen buz gibi karayelin ne kadar önemli olduğunu son 2 senedir yaşadığım bu coğrafyada öğrendim. Kış, her yeni taşınanı kendi meşrebince sınıyor. Hülya'nın yine geçen yaz Bodrum'a taşınan arkadaşı Ece de havanın bu kadar soğuk olmasına şaşırmıştı. Bodrum'un İstanbul'dan daha ılıman olduğu bilgisinin ne kadar büyük yanılgı olduğunun ispatı bu. Doğru daha kısa sürüyor ama bu buranın kışı epey keskin.

İlk taşındığımızda tanıştığımız bir Bodrumlu olan Eray "Bodrum'un kışı tarafından sınanmadan buralı olamazsın demişti." Haklıydı çünkü insan önce romantik hayaller kuruyor. Tipik bir Ege evinde yaşam, deniz kıyısında geçen günler, mis gibi iyot kokusu, şefkatli mevsim geçişleri, yazı ayrı kışı ayrı güzel bir coğrafya. Buna eş dostla oturulan rakı sofraları, şömine başı sohbetleri, tekneyle çıkılan koy gezileri iliştirdin mi tadından yenmiyor. Fakat bu güzelim hayaller keskin ayazda buz tutup çatlayınca anlıyor insan gerçeğin ne olduğunu. Asıl gerçeklerin farklı olduğunu bilmek, kabullenmek her şeyi kolaylaştırıyor. İşte hayat, sınavı geçip geçemediğinizi bu noktada gösteriyor.

Geçen kışın sonunda soba almaya karar vermiştik. 2017 itibariyle oldu.

Ne yazık ki her yeni gelen işin kolayına kaçıp Bodrumlu'luğunu zamanla ölçüyor. "6 ay önce taşındım, artık Bodrumlu'yum!", "Birinci seneyi devirmek üzereyim ve artık kendimi buralı sayabilirim!" diyen çok duydum. Tercihse lafım yok ama 10 yıldır Bodrum'da yaşamakla övünüp hala buralı olamamışlar da görüyorum. Fakat yeni gelenlerin daha cüretkar oldukları açık. Onlar ki Bodrum'un çehresini büsbütün değiştirmeye muktedirler. Bizim gelişimiz nasıl birilerini endişelendirdiyse, burasının kimyasını nasıl biraz daha bozduysa, bugün ben de yeni gelenlerin yapacaklarından düpedüz korkuyorum. Onlar doğalgazı getirebilir, çok katlı binaların önünü açabilirler. Onlar değil miydi ki yolların genişletilmesini isteyen. Onlar için dağlar delinip açılmıyor mu tünel? Daha da kötüsü şehirden doğma tüm eski dertlerini hala Bodrum'un dertlerinden daha önemli görüyorlar.

Mesela 8 aydır yağmur yağmamasının ne menem bir dert olduğunu artık biliyorum. İstanbul'da iken 2 gün yağmur görenlerin "artık yaz gelsin bıktık gri havadan!" serzenişlerini çok dinler, okurduk... Birkaç gün kar resimlerini keyifle paylaştıktan sonra "yeter artık bu kadar kış, yaz gesin artııık" şımarıklıkları unutulur gibi değil. Kendi yaşadıkları yer için yağmuru, karı, rüzgarı, soğuğu, bazen de sıcağı istemeyenlerin yaşayacakları yeni coğrafyalar için isteyeceklerinden de emin değilim.

Geçen seneden. Bu yıl sadece yağış eksik...

Mevsim itibarıyla yeşil olması gereken yarımadanın yaz kadar kuru kalması gerçekten büyük problem. Sonbahar ve süregelen kış mevsiminde soframıza meşhur Ege otlarından neredeyse hiç gelmedi. Bu sadece bizim için değil hayvanlar ve sahipleri için de ciddi dert. Hele beslenme alanları yarımada genelinde daraltılmışken. Bugün Bodrum'un merkezi yerlerinde hayvan beslemek yasak. Büyükbaş bir kenara tavuk bile besleyemiyorsunuz. Bir şikayete bakıyor kümesinizin kaldırılması. Hatta teknik olarak mahalleye dönüştürülmüş köylerde de hayvancılık yapılması yasaklanmış. Kendi adıma bundan bana ne diyemiyorum. Çünkü yaşadığım yerin kaçtığım yere dönüşmesini istemiyorum. Yeni gelenlerin daha ilk şikayeti burası tezek kokuyor oluyor... Paşatarlası’ndaki büyük mandıranın kaldırılması, yıllar önce oraya ilk taşınanların kokudan şikayet etmesine bakmış. Dağdan gelip bağdakini kovma böyle başlamış.

Kafasında bir Ege kasabasına yerleşmeyi düşünenler "doğalgazı özlerim" diyorsa bence bir kez daha düşünmeli. Aynı şey evinin yakınlarında Migros arayanlar için de geçerli. Taksiyi pahalı bulup, minibüs saatlerini eleştireceksen mutluluğu yakalaman zaten zor. "Araba şart"çılar artan Bodrum trafiğe saydırmayacaklar. Daha da kötüsü büyükşehirdeki gibi evine kapanıp tek bir komşunu bile tanımayacaksan, bir selamı esirgeyeceksen enine boyuna düşünün derim. Aksi takdirde ne anlamı kalır ki Ege'ye gelmenin?

Bize gelince; biz Bodrumlu muyuz? Nasıl yaşıyoruz? Ne dertlerimiz var? Şikayet ettiğimiz bir şey yok mu? Üşümüyor muyuz? Neleri özledik şehirli hayatımızdan?

Bir kere Bodrumlu olduğumuzu iddia etmem çok ayıp olur zira hala şehirli gibi yaşıyoruz. Kabul, oturmak için tercih ettiğimiz yer Bodrum'dan ve sosyal hayatından uzak. Köy içine kurulmuş bir sitede oturuyoruz. Denize 7, Bodrum'a 12 km mesafede. Ne çöpümüzü toplayan, ne site güvenliğine bakan biri yok. Alışverişimizi pazardan yapıyor, yumurtamızı köylüden alıyoruz. Arabamız olmadığından (ki istemiyoruz da) hayatımızı minibüs saatlerine göre organize ediyoruz. Dolayısıyla bisiklet benim için çok önemli bir ulaşım aracı oldu. Pazar alışverişi bisiklet heybelerinde ve sıkı yokuşları aşarak tamamlanıyor. Yakaköy'ün sosyal hayatının içinde olmamakla birlikte hiç de dışında değiliz. Hemen hemen tüm çocuklarını -ismen olmasa da- tanıyorum. Köyden komşularımız iyi insanlar. Teyzeler amcalarla hal hatır soruyoruz. Minibüs şoförlerinin hepsiyle muhabbetteyiz. Köy kahvesinin önünden selamlaşmadan geçmiyoruz. Peki nasıl hala aslen şehirli gibi yaşadığımızı söyleyebiliyoruz?

Çevresi tel ile çevrilene dek köyün inekleriyle kapıda selamlaşıyorduk.
Bodrum şartlarına göre pahalı, İstanbul şartlarına göre ucuz sayılabilecek bir evde yaşıyoruz.
Buraya verdiğimiz kira ile İstanbul'da ev bulamazdık.

Bu sorunun cevabını netleştirmemde en büyük pay Bülent Mermer'e ait. Zira buranın tadını çıkararak yaşamadığımızı net bir şekilde ortaya koyuyor. Haklı. Bir yarımadada yaşayıp denizden bu kadar uzak kalmak anlaşılır gibi değil. Yüzmeyi kast etmiyorum elbette. Küçük bir tekneyle balık tutmak, tuttuğun balığı tanımak, dümene geçmek, havayı okumaktan veya her hangi birini bilmekten bahsediyorum. Biz henüz kurduğum bu cümlenin kıyısına bile gelemedik.

Toprak sen istemesen de veriyor.
Bakkal 3 kök karalahana verdi, ektik. Geçen yaz bayağı kavurmasını yaptık.

Peki ya toprağın nimetlerinden faydalanıyor muyuz? Öyle ya Ege'ye yerleşme hayalinin en naçizane bölümü kendi bostanını kurup, yetiştirdiğin domatesi yemek değil miydi? Hevesimi yitirmedim, günlük mesaim arasında güme gitmiş bir girişimimiz bile var. Denedik oldu. Lakin herşeyi adam akıllı yapmak için vakit ayırmak gerekiyor. Çünkü gübresi, ilacı, bakımı vs öğrenilmesi gereken şeyler. Kaç böceği tanıyorum, hangi mevsim hangisi ortaya çıkıyor bilmiyorum. Bir yaprağın bana fısıldadıklarını henüz duyamıyorum.

Hala şehirliler gibi kedimize köpeğimize isim koyuyoruz, oysa bağ kurmamak için ad vermiyor burada tanıdıklarım. İneğinin adını sorduğumda Eda teyze gülmüştü. "Horozun adı mı olur? Horoz işte!" demişti üst komşum. Kedi kumu aradığımda bakkal "aşağıda her yer kum, kedinin tuvaletine de mi para ödüyorsunuz?" diye şaşırmıştı.

Bunları yazıp sıraladıktan sonra nasıl yaşıyoruz az buçuk ortaya çıkmıştır sanırım. Bir günümüz nasıl geçiyor aktarırsam her şey iyice pekişir.

Benim günüm normalde bir iki saatlik bisiklet sürüşleriyle başlasa da bu yıl kış saati uygulamasına geçilmemesi nedeniyle sekteye uğradı. Oysa yazın 6:30-9:30 arası dilediğim yöne harika turlar yapabiliyorum. Hatta bazısını 10-15 dakika yüzmeye de ayırıyorum. Fakat son uygulamayla 7:00'da aydınlanmaya başlaması gereken hava 8:30'da hala karanlık. Ayazın da sürüşe pek müsade etmediğini söyleyecek olursam direkt olarak kahvaltıya oturuyoruz. Sonrası İstanbul'la eş zamanlı bir mesai. Ofiste bulunmamı zorunlu kılmayan bir mesleğim var ve 14 senedir hizmet verdiğim reklam ajansı uzaktan çalışmam konusunda desteklerini esirgemedi. Ben günlük iş listemi eritmeye çalışırken, aynı anda Hülya da arka odada resim yapıyor. Onun mesaisi ise eğer satış yapmışsa başlıyor. Resmin çerçevelenmesi, paketleme ve ardından kargoya teslim süreci minibüs saatleri etrafında bir koşuşturmayla sürüyor.

Pazara gidiyorsam Çarşamba'dır. Yola çıkmadan güneşi yoga yaparak selamlarım!
(Tabi ki dalga geçiyorum)
Bazen pazar alışverişlerini kısa süreli yüzerek süslerim.

İstanbul'da değilse Hülya, yoksa ben arada bir saatte yemek pişiriyoruz. Patlıcan, karnabahar ve kapuska en sık yaptığımız yemekler. Pazardan alınmış ev yapımı tarhana içimizi ısıtıyor. Tavuk suyuna şehriyeli çorbayı şifa niyetine içiyoruz. Mevsim otlarının kavurmasını da yapıyoruz. Soframız şenleniyor. Yeni yıl itibariyle yoğurdumuzu, ekmeğimizi de kendimiz yaparsak harika olacak. Gün içinde pişen yemekle birlikte akşam sofradan 19:30'da kalkmış oluyoruz. Sonrası bize kalıyor.

Televizyonumuz yok. Haber, dizi ve o insanları uyutan saçma programlardan uzağız. İnternet üzerinden 20:00-22:00 arası bir film izlemek iyi oluyor sadece. Eğer onu da yapmıyorsak müzik dinlemek, verandada ki şömine başında sohbet çok keyifli. 22:30'da yatağımıza çekilmiş oluyoruz. Bu durum yazın da değişmiyor. Sadece gelen giden biraz daha trafiğimiz artıyor o kadar...

Fena bir listemiz yok...

Sosyal medya üzerinden izlendiğinde zengin bir sosyal hayatımız var ama o tek taraflı pencereden bakmak, bir başkasını oradan izlemek sağlıklı değil. Kafalarda yanlış algılar oluşuyor. Sanıldığı gibi her gün rakı sofralarında değiliz. Buna bütçemiz müsade etmez bir kere. Ayda 2 kez ya çıkıyor ya çıkmıyoruz. Yazın bu durum değişmiyor. Çok canımız çekerse evde 2 tek atıyoruz. Bana 2 duble yetiyor, gerisi ziyan. Yazmak, resim yapmak dışında en sevdiğim ve ağırlık verdiğim şeyse bisiklete binmek ki 3-5 bardak çay, 1 soda ve 1 çikolata kadar maliyeti var.


Benim rakıyla ilişkim bu kadar. 5 zeytin biraz peynir yetiyor.
Bazen damak istiyor bir tek atıyorum. 
Hülya ile kurduğumuz en güzel rakı sofrası da bu...


Bu gülüş için yaşıyorum.

Hazır bütçe, maliyet, yanlış algılar filan demişken biraz sitem etmeme izin verin. Zira bisiklet turlarıma bile "Oh, gez bakalım! Hayat sana güzel!" diyeni çıkabiliyor ne yazık ki... Beni son dönemde en çok yoran da bu oldu. Özellikle tanıdıklarımdan bu tip yorumlar almak epey yıpratıcıydı. Maddi karşılaştırma ve kurgular üzerinden hayatı okumak dostlukların köküne kibrit suyu dökmeye yarıyor. Yaşadığı yeri cennete çevirmek, hayatı renklendirmek elindeyken berikini engel görmek bir kere ayıp. Herşeyi parayla ölçen zihniyetin ne yazık ki mutlu olma şansı yok! Mutluluk parayla satın alınabilen birşey değil sonuçta. Az evvel yukarıda sıraladığım pek çok şeyin parayla pulla da hiç alakası yok. Sizi site girişinde karşılayan köpeklerin coşkusuna kim paha biçebilir? İki tekerlek üzerinde her metrede artan, tatlanan özgürlük hissini trilyon liralar verseniz alamazsınız. Sevdiğin biriyle iki duble rakı içmeyi adisyondaki rakamla karşılaştıracaksan onunla dostluk yapma zaten. Topu topu 2 tane olup çıtır çıtır yanan odunlarını çer çöple beslemenin bedeli olabilir mi?

İstanbul'dan sevdiğim insanlarla Bodrum'a bisikletle üstelik temelli geldim.
Hayat böyle güzel oluyor.
Kaç kişi paralar dökerek bu keyfi satın alabilir ki?
Herşeye para üzerinden bakanın yaşadığımız mutluluğu anlaması mümkün değil.
Biz hayatı seven, yaşadığımız yerin tadını çıkarmayı seven kişileriz.
Dün geldiğimiz yerlerin bugün Bodrum'un tadını çıkarıyoruz.
Biraz sohbet, gülümsemeler, şakalar, dertleşmeler... Koca hayat bundan ibaret.

Birkaç sene evvel bahçesindeki defne ağacını budarken babamın fotoğrafını çekip paylaştığımda, altına "Para var, mutluluk var" yazmıştı birisi. Babamın buna yorumu ilginç olmuştu. "Oğlum verirsin trilyonları onlara, görürüz benim gibi uğraşırlar mı?" Benzer bir durum, bisikletle dünya turunu büyük bir keyifle izlediğim ve bana ilham veren Gürkan Genç'in hikayesinde de cereyan ediyor. "Yahu param olsa dünyayı niye bisikletle gezeyim? Mantıklı geliyor mu bu size?" demekten yorulduğundan olacak artık gülüp geçiyor. Şununla da bitireyim. Zorunlu İstanbul seyahatlerimi, "İstanbul'un intikamı" olarak tanımlayanlar için niyet okuması yapmalı mı bilemiyorum. Zira içinde şiddet barındıran "intikam" kelimesinin bu durum için seçilmesini manidar buluyorum.

Doktordan elimde bol ilaç dolu bir reçeteyle çıktım. O sağlam boğaz ağrısı aslında ağır bir bronşitmiş. Telefonda sesimden teşhisi koyan ve beni işi gücü arasında doktora götüren Seçkin sağolsun. Zaten onun gibi çok arkadaşım var burada. "Bir şey lazımsa ara" diyen, gelirken yanında bir şey getiren, arayıp hal hatır soran güzel insanlar. Burada onlarla, beraber paylaştıklarımızla mutluyuz. Çünkü hepimiz bizi mutlu eden küçük şeyleri seviyoruz. Hayatın getirdikleriyle mutluyuz hiçbir bedeli olmayan...