28 Temmuz 2017 Cuma

Gündemler

Mevsimin getirdiği bir rehavet mi desem yoksa başka işlerin peşinde koşuşturmaların neticesi mi bilemedim, yazı yazmak için pek vakit ayıramıyorum. İstemediğimden değil fakat daha önce bir yazının başına oturduğumda ikincisi mutlaka kuyruğuna takılırdı. Şimdilerde gelen giden yok. Sabahları tek başıma yaptığım bisiklet turlarında da yeni bir yazı konusu düşündüğüm söylenemez. Hatta bir adım daha ileri gidersem bundan sonra yazacaklarımın tekrar olacağına dair güçlü bir kanaate sahibim. Zira yarımadada hayat kendi rutini içinde devinip duruyor.

Bugüne değin yazılara dair konular, hep beklenmedik yerlerde karşıma çıkmıştır. Mesela köşedeki Bakkal Ali Abi'nin sigarasından tüten dumanda gizlenmiş ipuçları bulur, aynı dumanla yazmaya başlardım. Ciğerini tezgahına bıraktıktan sonra yakardı sigarasını. Öksürüklere boğulmasını soğuk algınlığına bağlar, arkadaki pencereyi açık bırakan çırağına kızardı...

Aşiyan kıyısında yüzen dubanın üstünde, kanatlarını güneşe sarılmak istercesine açan karabatağın derin iç çekişiydi ilham veren. Balık avlamak için değil de her defasında daha derine dalmaktan hoşlanan balıkçıllardandı kendisi. Suyun altında çıkardığı hava kabarcıklarını kovalar, kendini kurumaya bıraktığında kanatlarından damlayan suların, denizi dalgalandırmasından gurur duyardı. O dalganın en geniş halkasının bir başka karabatağa dokunuşundan mutlu olurdu...

Bazen iç sıkıntısı, buz gibi rakının ilk yudumu bazen de öylesine aklıma geliveren şeylerdi bu günceye konu olan. Ali Abi, karabatak, bisiklet, gitmek, kaçmak...

İşte daha yeni... Bizim için nelerin değiştiğini anlatan bir yazı kaleme almadım mı?. O günden bugüne Yaka'ya biraz daha beton döküldü. Birkaç kişi daha sıklaştırdı safları, çalan korna sayısı arttı. Sıcaklıklar yükseldi, nem sarıp sarmaladı tek tek hepimizi. Mesaimin başında terle hemhal olurken, tam karşımızda koca bir ada halkı öğlenleri uyuyor, şekerleme yapıyor. Bakın sahiden de merak ettim şimdi; acaba neyin rüyasını görüyor karşıdaki herhangi bir Koslu? İnanın bu soru, ekranda açık e-postamda sorulmuş "işi ne zamana yetiştirirsin?"den daha önemli gibi geliyor... Nedeni malum.

Küçük müçük arada bostan(!)la ilgilenmek iyi geliyor. Bu da benim siestam..

Konuysa konu... Bakın üzerinden bir hafta geçmedi ana gündem deprem Bodrum'da. O büyük sarsıntının geldiği an, gözleri büyüyen, kalbi gövdesinden çıkacak denli heyecanlanan, dilim varmıyor ya korkan Hülya'nın yanında değildim. Hep böyle mi denk geliyor bilmiyorum. 99'da Tekirdağ'da askerdim ve yine sevdiklerimden uzak, sakinleşmelerini isteyecek kadar çaresizdim. Elimden başka bir şey gelmiyordu. Yine öyle oldu. Babamın yanında hastanede -öyle korkulacak bir şey yok, sigorta ayakta tedavisini karşılamadığı için bir gece için yatırdılar sadece- refakatçiydim. Aradığımda Hülya, elimden bir şey gelmeyeceğini bildiğinden olacak "seni uyandırmak istemedim." dedi korkusunu bastırarak. Sabaha dek uyumadım. Babamın yanında uzaktan tutulmuş bir nöbetti benimkisi...

Hülya hemen karşımızdaki vadiden gelen sesi duyuyor ve artçıyı tahmin edebiliyor artık.

Tek katlı bir evde oturmak insanı güvnde hissettiriyor. Sarsıntılar ruhumuzu daha fazla sarsıyor o ayrı.

Bugün aşağı pazara indiğimde hala devam eden artçılar konuşuluyordu. Dilden dile bir zincir kurulmuş, her tezgahın önünde deprem konuşuluyordu. Önceden anlaşılmış gibi. En ufak sarsıntıda çıldırmanın eşiğinden dönen teyze, üç gündür arabada uyuyan pazarcıyla hizalanmıştı. Beriki, her zangırdamada kılını kıpırdatmayan eşini şikayet ediyordu, sadece simaen tanıdığı kadına. Simaen tanına kadının da beti benzi atıyor, kazık kesiliyordu ya, onun kimi kimsesi yoktu. Kapı komşusu bile kendi derdine düşmüş kendisine "iyi misin?" bile dememişti. Kulak bu kabarıyor aralarında dolaşırken. Sadece konuşulanlarla değil, yarımadadan gidenlerle azaldığı gözüken pazar mevcuduyla da depremin koca bir coğrafyayı -yıkmasa da- nasıl etkilediği anlaşılıyor.

Her ne kadar pazardan alışveriş yapsakta kendi yetiştirdiklerimizi tüketmek daha keyifli.
Bunlarsa komşu bostandan...

Benim gündemim bambaşka. Hani İstanbul'daydım ya geçen hafta, şu benim Üsküp - Atina Bisiklet Turu için bir tarih belirlemem için son virajdı. Kafamda Eylül'den ve yıllık iznimden 2 hafta çalmak vardı ama bayramı ve takip eden haftayı tur için birbirine iliştirdim. Tabi tura hazırlanmak için gerekli süre daralmış oldu böylece. Belli ki önümüzdeki günlerde bunun koşuşturması ile geçecek. Buraya da not düşeyim. 25 Ağustos Bodrum-İstanbul, 26 Ağustos İstanbul-Üsküp arasını otobüs ile kat edip 27'sinde tekerin dönmesini planlıyorum. Ondan sonra da belirlediğim programa uymaya gayret ederim... Konu yok diyordum bu bile başlı başına yazıda büyük yer tutabilir. Fakat detaylar farklı bir yazıya kalsın.

Bu yılın formaları. Yol boyunca üzerimde pembe mayo olacak.
Mürdüm rengi forma ise yedek. Bu hikayenin parçası olmak isteyen 20 kişi için toplamda 27 forma ürettik.

Sadece şunu söyleyeyim, öncekilerinin aksine bu turu tek başıma yapacağım. Yaklaşık 1000 km'yi Balkan coğrafyasında 10-12 gün boyunca bisikletle geçeceğim. İlla ki kaybolacağım, programın gerisinde kaldığım anlar, yolun beklenmedik sürprizleri olacak. Yağmurda, karanlıkta, uygun olsun olmasın ayak bastığım yollarda sürüş yapacağım. Bazen yolu uzatacak, bazen yerimden kıpırdamayacağım... Bunları bir başkasıyla yapmak çok kolay değil. Eski dostların yol anlaşmazlıkları yüzünden kavga edip, küstüklerini çok duydum, gördüm hatta yaşadım. Ayrıca "Ne kadar kaldı?", "Daha yokuş var mı?" gibi soruları, -ne yalan söyleyeyim- duymaktan hoşlanmıyorum turlarda. Bisiklet demek, kaybolmak, ıslanmak, yorulmak demek. Yoldaşın da buna eyvallahı olması gerek...

Tur nedeniyle vize alacağımdan başka bir gündem de kendiliğinden oluştu. Neredeyse 3 yıl olacak ama bir kere bile karşı adalara gitmedik. Ne Kos, ne Kalimnos, Leros... Oysa Bodrum'da yaşamak demek biraz da oralara gidip gelmek demek. Daha bir yılı dolmamış alt komşumuz Orçun, Kos'a sıklıkla geçiyor mesela. Arkadaşlıklar kurmuş. Bazen sadece basketbol oynamak için orada oluyormuş dediğine göre. Kafa dağıtmaya giden, gündemden kaçan çok tanıdığım var. Hocam Serdar Benli'ye göre yarım saat mesafe sonra medeniyet değişiyor. Gidip görmek gerek. Belki bu vesileyle, üzerine küçük dünyamızı kurduğumuz tepelerden kıyılara inip, denizle ilişkili yeni bir sayfa açabiliriz. Çok ta iyi olur hani...

Kalymnos
Bizim dünyamız bu kadar işte. Küçük, bize yeten, şikayet etmediğimiz.

Bak gördün mü satır satır, kelime kelime buralara kadar taşımışım yazıyı. Konu yok derken farkında olmadan yazmışım da bitirmişim. Rutinin yarattığı daralmayı aşmak ve yazacak yeni bir şey bulmak için en iyisi rüyaya yatmak galiba lakin bu sıcak uyumama izin verir mi bilmiyorum. Herkese serin yaz akşamları diliyorum...

30 Haziran 2017 Cuma

11. Gökova Seferi

Gökova Bisiklet Turu biter bitmez gelen haberle soluğu İstanbul'da alınca tur yazısı mecburen rötar yapacaktı. Haziran ayı babamın yanında, bir kısmı hastanede, birkaç gece refakatte, çokça ofiste, Levent'te ve Mecidiyeköy'de geçti. Vakit buldukça Tura dair notlar aldım lakin insanın eli yazmaya gitmiyor can sıkkın olunca.

Haziran sonu itibariyle Bodrum'a dönünce, tur yazısını (1 ay rötarlı da olsa) tamamlayıp hafızamdaki yerine koymak istedim. Bu süre zarfında bisikletten de uzak kaldığımdan turu yeniden hatırlamak bana iyi geldi doğrusu.



13 MAYIS
Saat 18:00 vurduğunda Olympos'un zirvesinde Zeus'un canı sıkkındı. Zira meteorologlar sürekli ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyorlardı. Öyle ki Muhammet Çakan da telefonundan bu tahminlere bakıyordu. Yağmurluğunu kolay ulaşabileceği bir yere koymaya karar verdi. Çantasını kapattı.

13 Mayıs Cumartesi akşamı heyecanla erkenden yatağa girdiğim sırada, Nezih Öget, Misty'yi beslemesi için alt komşusuna anahtar bırakıyordu. Eve çıkar çıkmaz, telefonunu şarja taktı. Fotoğraf makinesinin yarı dolu pillerini değiştirdi. Bir çanta eşyasını sabah Teoman'a verdiğinden kontrol etmesi gereken başka bir şey kalmamıştı. Yıkadığı suluklarını kurumaya bıraktı. O sırada salonunda Wes Montgomery'nin 1965'te canlı kaydedilmiş "Here's that rainy day" parçası duyuluyordu. Nezih de, ben de o an birbirimizden habersiz ama birlikte yapacağımız Bodrum-Muğla turuna hazırdık. Gökova Bisiklet Turu'ndan avans alacaktık.



Teoman Sunay da hazırdı aslında. Bizden bir gün sonra gelecek olsa da bisiklet askısını arabaya çoktan takmıştı ama özenle hazırladığı çantalarını son ana kadar kapatmayacaktı. Dişlerini fırçaladığı sırada ben çoktan uyumuş olmalıyım. Aşağı yukarı 120 km bisiklet sürerek Muğla'ya gideceksem erkenden yatayım demiştim zira.

Levent Sevil de hala ayaktaydı ve üstelik gergindi... Arka arkaya beş dakika arayla iki kez Muhammet ile konuştuktan sonra mutfakta atıştırmalık bir şeyler aradı. Peşinden ayrılmayan Çakıl atıştırmalıklara ortak olmak isteğiyle yanadursun, içeride telefonu bir kez daha çaldı. Neredeyse gün boyu susmamıştı. Yüzünü buruşturdu. Stres dolu günün son konuşmalarını önce Yasemin Hanım'la, peşinden Murat Sevig'le yaptı. Farkındaydı, aslında her sene yaşadığı şey tekrar ediyordu ve geçecekti. An itibariyle durduramadığı gerginliği tur başladığında ilk terle atacaktı ama Gökova Turu'nun başlamasına daha 2 gün, kızının mezuniyet yemeğine 5 gün vardı. O da kendini duşa attı.

Wes Montgomery, "Here's that rainy day" şarkısını sonlandıracağı sırada Olympos'un zirvesinde Zeus'un canı hala sıkkındı. O çatacak bir şeyler araya dursun, meteorologlar kadar Gökova Bisiklet Turu katılımcılarının küçük bir kısmı da bu öfkeli Ege tanrısının ne yapacağını telefonlarına bakıp tahmin etmeye çalışıyorlardı. Birbirlerinden habersiz olsalar da onlar da Muhammet gibi yağmurluklarını kolay ulaşabilecekleri bir yere koymaya karar verdiler. Herkes uykuya daldığında ise dünyaya bir huzur çöktü.

14 MAYIS
Sabah sımsıkı sarıldığım Hülya "çabuk dön!" diye beni uğurladığında saat 7'yi gösteriyordu. İnceden üşüten serinlikle yola koyulmuştum ki erken saatlerin enerjisini seviyorum. Çünkü kendimi daha güçlü hissediyorum. Yokuşları bir bir sararken yolu tekerlerimin altında çiğneyerek uzamak keyfimi köpürtüyor. Yokuş tırmanmayı seviyorum. Rampalara vurup, kan ter içinde zirvede çekilen ilk derin nefes gibisi yok. Yeni kullanmaya başladığım jant ve göbekler sürüş zevkini katmerlendirirken, yolda Gökova Turu'nu düşünüyorum. 4. kez döneceğim körfezi. İlk kez katıldığım 2014 yılından sonra yeniden katılacağımı düşünmezken gittikçe biricik bir şeye dönüşen bu turdan kopamadım. Belki de Gökova'nın kendisi beni bırakmadı, bilmiyorum. Belki Ege'ye kök salmaya başladığım ilk yerin de Akyaka olmasından kaynaklanıyordur.

Uzun yıllar deniz, kum, güneş tatili yapmaktan sıkıldığım an kendimi burada bulduğumu biliyorum. Özellikle son yıllarda tatillerimi Akyaka'da planlıyor ve çevresinde 2 saatlik yol alabileceğim bir çemberin içini dolaşarak geçiriyordum. Bütün gün yatmaktansa coğrafyayı tanımak, çevreyi gezmek beni daha çok mutlu ediyordu. Sanırım içine bir amaç koyduğunuzda hayat daha anlamlı oluyor. Zaten yatmak amaç olamaz, öyle değil mi?

Bu Akyaka tatilleri bir nevi kuluçka sayılabilir benim için. Zira Ege'ye yerleşme fikirleri Azmak kıyısında filizlenmişti yıllar yıllar evvel. Buna dair bir şeyler yazmış olmam lazım bir yerlere. Lakin bizi Güllük'te karşılayacak Atınç'ın hazırladığı kahveyi soğutmak istemedim.

Atınç'ın kahvelerini içtikten sonra yola koyulduk. Fotoğraf: Nezih Öğet

Atınç da bizim gibi kapağı Ege'ye atmışlardan. Aşağı yukarı bizden bir yıl sonra Bodrum'a taşındı. Hiç bir şey söylemese gözlerinden okunan huzuru çok şey anlatır. Buluştuk, yüzü gülüyor, kahvesi acı, muhabbet şahane. Nezih Abi gelene dek lafladık. Sonrasında bizi Milas yokuşu başında uğurladı Atınç.

Koru'dan Milas tırmanışı leblebi çekirdek. Boğa'yı sarmak ise bir nevi meydan okuma. Hava sıcak, eğim sabit, mesafe uzun... Bize 3 molaya mal olan yokuş ile kendimizi bir saatte 715 metreye anca attık. Zirvede durumumuz hala iyiydi. Daha önceki yıllarda zirveye ben değil posam çıkıyordu. Fakat her yokuş hem hep tam zamanında biter hem de zirvesinde bir ödül barındırır. Bugüne dek beni hiç yanıltmadı.

Bodrum'daki ikili uzun turlarımı hep Nezih abi ile yaptığımı farkettim.
Bu, kendisiyle yaptığım 400. km filan olmalı kabaca.

94. km'de vardığımız Bozöyük Pınarbaşı Restoran'da bir duble rakı fikri Milas zirvesinin yeni motivasyonu diyebilirim. Zira Pınarbaşı'na vardığımızda da enerjimiz yerindeydi. Nezih Abi ile birlikte sürmek bu uzun yolu neredeyse yarı yarıya kısalttı. O bir duble rakı ile de benim için Gökova Bisiklet Turu resmen başlamış oldu.

Muğla Kışla Parkı buluşması. Formalar fena durmuyor hani... Fotoğraf: Carraro arşiv
Gökova Bisiklet Turu çok özel bir tur. Fotoğraf: Carraro arşiv

Şimdi müsaadenizle tura biraz kuş bakışı bakmak istiyorum. Olympos’un tepesinde, kudretli Zeus'un yanından, toplanmaya başlamış birkaç cılız bulutun üstünden... Sıcak havayı takip edip, Gökova üzerinden küme küme geçen kuşların arasından aşağıya bakmalıyım... Biz rakımızı içeduralım, katılımcılar da geledursun, tur organizasyonu, son dakika gollerini çıkarmaya çalışıyordu. Ne gibi? İzni aylar önceden alınmış, ilk gece konaklanacak yerin yetkilileri, tur başlamadan bir gün evvel "giremezsiniz!" diyorlardı. 2. akşam kalacağımız Aktur'da organizasyona gösterilen kamp alanında duş yoktu. Levent Sevil nezdinde tüm organizasyon ekibinin gerginliği anlaşılır bir şey. Aynı anda birkaç telefon edildiğinden eminim. Sesler yükselmiştir hatta. Daha üst makamlar aranmış, hatırlı kişilere mesajlar atılmıştır. Tur organize etmek kolay değil. Muğla Bisiklet Derneği'nin bu tip krizleri yönetmekteki becerisini taktir etmek gerek. Zira kendilerine kalp krizi geçirtecek bu problemleri neredeyse hissettirmeden halletmek için çok uğraştılar.

Bunun dışında Gökova Bisiklet Turu, son 3 yıl katıldığım gibi Muğla'dan başlayıp, Akyaka Marmaris'i takip eden, Datça'ya oradan feribot marifetiyle Bodrum'a geçtiğimiz ve sonunda Ören üzerinden yine Akyaka'da tamamlanacaktı. Katılımcı sayısı da üç aşağı beş aşağı aynıydı. Lakin hiç bir şey daha önce katıldığım gibi olmayacaktı.

16 MAYIS
"Sayın Vali'm, Sayın Vali Yardımcım, Sayın Kaymakam'ım, Sayın Belediye Başkanım, Sayın..." protokol konuşmaları uzadıkça zaman kısalıyor, Levent Sevil parmaklarını çıtlatarak zamanı hızlandırmaya çalışıyordu. İçinden "Bir an evvel başlasa şu tur!" diye geçirirken aynı anda tüm katılımcıların aklından geçenleri de okumuştu sanki. Zira şu ana dek yaşadığı tüm stresi sele tepesine çıkınca atacak ve pedal bastıkça ardında bırakacaktı. Körmen yokuşu tepesine vardığında ise tüm o gerginliği gözden kaybolacaktı.

Tur öncesi herkesin keyfi yerinde gözüküyordu. Fotoğraf: Carraro arşiv
Bistrolar yetmezse biz de yer soframızı kurarız. Fotoğraf: Nezih Öğet
Levent Sevil, turun başladığını ilan eden konuşmasını yaparken. Fotoğraf: Carraro arşiv

Her zaman olduğu gibi yola toplu çıkıldı. Körmen'in başına da toplu gelindi ama rampa ile birlikte grup uzadı. Grup uzayadursun Nezih Öget deklanşöre basmaktan geri durmadı. Hem şakır şakır pedal çevirdi, hem fotoğraf çekti, hem de katılımcılarla konuştu durdu. Neredeyse tüm kış bisiklete binmemiş Teoman Abi de uzayan grubun arkasındaydı. Ağır ağır pedal bastı. Körmen bittiğinde nefes nefeseydi ama yaşadığı en büyük mutluluklardan birini yeniden yaşıyordu. Bir gece evvel, Levent Sevil'e "İyi ki varsınız!" derken bu mutluluğu işaret etmişti. O mutluluk da bir gülümseme oldu yüzlerde.

Teoman Abi'nin tur boyunca ayağı yere değmedi. Fotoğraf: Carraro arşiv

Teoman Abi ile Sakar'ı inmeden evvel buluşacaktık. Zira herkesin toplanması için bekleyecektik. Çünkü Sakar, sakarlığı affetmeyen bir iniş. Nereden mi biliyorum? Evvelden katıldığım 3 sefer de hep bir kazaya sahne oldu da ondan. Turdan birkaç gün evvel Sakar inişi sırasında yaşanan bir minibüs kazası da inişi dikkatli yapmamız konusunda bir uyarıydı. Tüm dikkatlere rağmen Akyaka'ya vardığımızda yine bir düşme haberi aldık ne yazık ki...

Gökçe rampası öncesi yüzler gülüyor. Fotoğraf: Nezih Öget

Akyaka'da yemek ve Azmak gezisi ile birlikte kendimizi Gökçe rampalarını tırmanırken bulduk. Dedim ya rampaları seviyorum diye, ağır ağır yükseldikçe Gökova'yı başka bir açıdan görme şansını yakalıyorsun. Bu, bizimle aynı anda rampalara vurmuş hızlı otomobillerin fark edebileceği bir şey değil. Zamanla yarışmak gibi bir derdimiz yok. Grubun önünde Nezih Öget, arkasında Teoman Abi Marmaris rampalarına vurduk kendimizi. Levent Sevil ise arada bir yerlerde günün bilmem kaçıncı telefon görüşmesini yaptı bisiklet tepesinde. Kimsenin neler konuştuğundan haberi yoktu.

Tıpkı 300 kişilik bir bisiklet grubunun yavaş hareket etmesi gibi toplanıyordu bulutlar. Henüz güneşi örtecek kadar değillerdi ama yine de molalarda bir ihtimal olarak konuşmalara konu oldular. Marmaris Günnücek kampında daha çok katılımcının yağmur konuştuğunu işittim. Galiba biz de çağırmaya başlamıştık artık.


17 MAYIS
Kahvaltının ardından Marmaris kıyılarını dolaşan tek tük İngiliz, önlerinden geçen bisikletli grubu hayranlıkla süzdüler. Çalıştığı boş otelinin önündeki çimenliği sulayan Umut kendisine selam veren Teoman Abi'yi selamladı. Ahmet Mumcu ise boş tesislere bakıp "Yazık!" dedi içinden. Zira Mayıs'ın ikinci yarısı sezon hala açılmamıştı beldede...

Bu yıl yemekler çok zengindi. Fotoğraf: Carraro arşiv.
Turun en sevdiğim yanlarından biri kuyruklar. Kuyruk arkadaşlığı diye bir şey var. Fotoğraf: Carraro arşiv.

Asparan'ı çıkmadan evvel Levent Sevil yeni bir kaza haberini verdi. Sabah yanında kahvaltı ettiğimiz güzel kızdı düşen. Tura devam edemeyecekti. Kalan 301 kişi ise devam etti. Hep beraber başladık Asparan'ı sarmaya. Vites sesleri, çıkırtılar, nefes sesleri arasında grup uzadı. Bulutlar da peşimize takıldılar küme küme. Yerde ve gökte uzun bir iz olduk. Turun kimyası değişiyordu.

Balıkaşıran'a çeyrek kala. Fotoğraf: Carraro arşiv

Yol bizi Datça yönüne çevirdiğinde saatler öğleni vurdu ki bu öğle yemeğinin ardından Balıkaşıran'ı tırmanacağımızın da habercisiydi. Balıkaşıran, zirvesinde Ege ve Akdeniz'i sağlı sollu izleyenlerin başında bir taç konduruyor her defasında. Gittikçe daha iyi tırmanıyorum. Geçen bayram tersten de çıktım tepesine. Tek başıma olsam da zirvede yenecek elmayı yanıma almayı unutmamıştım. Bu defa elmanın yanında bira da vardı. Hem de buz gibi... İnceden bir esinti, arada güneşi örten minik bulutlarla tırmandım. Abartmış olacağım ama neredeyse terlemeden çıktım.

Balıkaşıran hatırası. Fotoğraf: Umut Dayıoğlu

Bulutlar göğü kapladığında akşamüstüydü ve yağmurdan kaçış yoktu. Bulutlar büyüyüp yere yaklaşırken, çadırımı korunaklı bir yere kurdum. Nezih Abi, çadırının tepesini örten şapkayı unuttuğundan haberi var mıydı bilmiyorum. Teoman Abi sahile daha yakın bir yere atmıştı çadırını. Tam bu sırada Muğla'da mezuniyet hazırlıkları tamamlanan mekan misafirlerini bekliyordu. Yüzlerce öğrencinin mezuniyetini kutlayacağı geceye katılacaklardan biri de Sude idi ve babası Levent Sevil kızının kavalyesi olacaktı. Herkesin birbirini tebrik ettiği, şakalaştığı, sohbet ettiği mezuniyet gecesi sürerken, tüm gün bisiklet kullanmış Gökova Bisiklet Turu katılımcıları çadırlarına girmişlerdi bile. Denizin üzerinde bir yerlerde, bulutların içinde ışıklar çakıyordu...

Aktur'a varış. Fotograf: Carraro arşiv

Sabaha karşı 3 gibi başladı yağmur. Ara ara uyanıp çadırı kontrol ettim. Aynı anda dışarıda çadırının yerini değiştirenler, kapalı alana geçmeye çalışanlar vardı. Gökyüzü ışıl ışıl, gürültüsü ürkütücüydü. Tıpkı benim gibi uyku matı içine iyice gömülenler oldu illaki. Dışarıdaki sesleri dinlerken uyumuşum.

18 MAYIS
Pazar tezgahlarının üzerine kurulmuş çadırlar, altlarından dere gibi akan sudan korunmak içindi. Eşyalarını sahilde kurutmaya çalışanları gördüm. Tişörtlerini, çoraplarını sıkan, telefonu ıslanıp çalışmayanlar geceden bahsediyorlardı. Çadırı tepeden su alan Nezih Abi, sabaha karşı ahşap bir takı standının içine kaçmayı başarsa da çok ıslanmıştı. "Hasta olmasam" bari dedi karşılaştığımızda. Eşyalarının derdine düşen herkes gibi organizasyon da gafil avlanmıştı ama yine de küçük bir rötar ve yeni düzenlemeyle kahvaltı hazırdı.

Biraz nemli, epeyce üşümüş olarak Bodrum'a doğru yola çıkıldı. 2 saatlik feribot yolculuğun ardından karaya ayak bastığımızda bisikleti kamp alanında bırakıp, Seçkin sayesinde eve attım kendimi. Sonradan öğrendim ki pek çok katılımcı akşam kamp alanında kalmak yerine çevre otellere yer ayırtmış. Herkesin dinlenmeye, eşyalarını kurutmaya ihtiyacı vardı zira.

19 MAYIS
Turun bir bölümüne eşlik etmek üzere akşamdan hazırlanan Seçkin erkenden uyandı bu sabah. Bisikletini aracının askısına astı. Gürece'den Bahadır'ı almak üzere yola çıktığında Bahadır çoktan hazırdı bile. Çayını içerken gözü dalacak denli vakti vardı. Telefonu çalana dek çiğnedi ağzındaki ekmeği. Bu sırada ben de dün gelir gelmez yıkadığım çadırımı topladım hızlıca. Hava güneşli ve sıcak. Tıpkı benim gibi evinde uyumayı tercih eden Nezih Abi de hasta kalkmamıştı yataktan. Ayak ucuna kıvrılmış Misty'nin keyfini bozmadan ayaklandı. Çantasındaki ıslak eşyalarını kirli sepetine attıktan hemen sonra giyinip kamp yerine pedalladı. Başından beri pedal bastığı turu bugün noktalayacaktı. Zira akşam için bir iş çıkmıştı. Teoman Abi de yüzünde gülümsemeyle uyandı. Kamp alanında kalmıştı. Bahadır ve Seçkin gelip beni aldığı sırada çadırını topluyordu dikkatlice. Aynı anda Levent Abi de Muğla'dan yola çıktı. Sivil kıyafetlerini giymişti sabah. Bisiklet binmeyecekti. Belki de benim duyduğum huzuru duyuyordu, bilemem. Zira en baştaki stresten eser kalmamıştı artık.

Antik tiyatroda kameralara yakalanmışım! Fotoğraf: Carraro arşiv

Kahvaltının ardından tur katılımcılarının Bodrum Antik Tiyatro'daki toplu çekimi, güneş altında işkenceye dönüşürken, oturduğu yerde terden ıslanan bir katılımcı "Bundan sonra yağmaz!" diyordu. Ne var ki Zeus bunu duydu.

Usul usul Yokuşbaşı'na tırmanmaya başladık. Önden muhabbet ede ede yemeğe yetişelim derdindeyiz. Zira Çökertme sahiline inilecek. Ön gruptaki yerimizi aldık. Yokuşla bir kez daha uzayan grubun içinde Teoman Abi temiz bir tırmanış yaptı. Yalı'ya vardığında bir kahve molası veren ekibe dahil oldu. Orta istedi, az şekerli bir kahve geldi. Olsun. Bunun üstüne yağmur yağmaya başladı. Yağmurun geçmesini bekledi diğer oturanlar gibi. Tam da bu sırada Bahadır ve Seçkin ile birlikte Teoman Abi'den 6,6 km uzakta çayımızı bitiriyorduk. Grubun arkası yağmura yakalandı haberi geldi. Seçkin geri dönecekti, vedalaştık. Bizi kovalayan bir bulut olduğunu düşünüp bisikletlere bindik. Oysa tam karşımızda, Mazı rampalarının tepesinde zifiri karanlık bir bulut duruyordu. O kadar karanlıktı ki, bizi bir hamlede yutabilirdi.

Aynı anda Bodrum'da turun son gününe katılmayı isteyen Ebru hazırlıklarını tamamlamış, aracını yüklüyordu. Bodrum'da yağmasa da yağmurun getirdiği serinliği hissetti. Grubu akşam Ören'de yakalamak üzere yola çıktı. O an ilk düşündüğü arabasının Akyaka'ya nasıl transfer olacağıydı. Bu soruya biraz sonra Levent Sevil "Şoför illa ki buluruz!" yanıtını verecekti.

Çökertme'ye iniş yağmur altında başladı. Yağdı, yağdı, gürledi. Kuş gibi tuttuğum frenlerin üzerinde ellerim çok üşüdü. İnişin, göğsüme vurduğu rüzgar içimi titretti. Hareket edemiyor olmak, kayan tekerler, düşme endişesiyle uzun inişi tamamladım. Çökertmeye vardığımda benim gibi titreyen bisikletçilere katılıp, içimizi ısıtacak yemeğin gelmesini bekledik. Arkada kalan grup ise tek damla ıslanmadan yemeğe yetişti. Formamı bisikletin önüne astım. Hiç bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum derken az sonra beterin beteri olduğunu anlayacaktım.

Çökertme'de yeşilliklerin içinde titrerken. Fotoğraf: Muhlis Dilmaç

Yemekten sonra hava açmış, son 25 km'lik bir yol bizi bekliyordu. Önden yola çıkanlara yetişmek üzere oyalanmadan bisiklet tepesine bindim. Grubu arabasıyla takip eden Osman Alp o kuru formayı vermese belki de günün son bölümü bir işkenceye dönüşecekti. Ören girişindeki terk edilmiş benzinlikte gelenleri sahile yönlendirmek üzere beklerken, önden kaçanların kim olduğunu ve benzin istasyonunun önünden yükselen rampaya vurduklarını düşündüm. Ören'deki yerini almış Levent Sevil hadi artık gel demese pıtır pıtır yağan yağmura bir kez daha yenilecektim büyük ihtimal. Köşe nöbetini organizasyondan bir başkası aldı diye biliyorum. Almamışsa geride kalanlar o sinsi yokuşu tırmanmak durumunda kalacaklardı.

Çadırımı yağmura karşı güvenli bir yere kurduktan sonra ilk yaptığım üşümüş bedenimi denize sokmak oldu. Aynı anda Levent Sevil geleneksel son akşam yemeği için hazırlıklarını tamamladı. Turun destekçisi, sponsoru Carraro Bisiklet sadece ismiyle değil, tüm üst düzey yöneticileriyle turda olduklarından ve inanılmaz çalıştıklarından bu son akşam yemeğinin davetlileriydiler. Biz ne yaşadıysak hepsi aynını tattılar. Islandılar, çamura bulandılar, Sakar'ı indiler, Mazı rampalarını tırmandılar... Bu sofra onlara nazik bir teşekkürdü. Levent Sevil şık bir kıyafet giydi. Teoman Abi, omuzlarına bir sweatshirt aldı.

Çoraplarım ıslaktı yenisini alayım istedim. Benim bisikletimde ıslak kıyafetlerim asılı olduğundan Teoman Abi'nin bisikletine binerken ıslak terlik adımımı atar atmaz pedaldan kurtuldu, bedenim kurtulan ayağımın üstüne yattı. Ayağım, pedalın üzerinden sapanla fırlatılmış denli yere vurdu.

Akşam duyduğum ağrıdan, her zaman içtiğimden fazla rakı içtim sofrada. Çok konuşmadım. Son gün bisiklete binebilir miydim bilmiyorum ama bir ihtimal Ebru'nun arabasını transfer edecek şoför de olabilirdim. Çakır keyif uyudum.

20 MAYIS
Şiş ve mosmor parmağıma bakan 2. doktor da çatlak olabileceğini söylerken çadır yeri toplanıyordu. Buradan Milas'a dönecek kimi katılımcının vedalaşmalarını izledim. Ne güzel insanlar bunlar? Yeni arkadaşlar, güzel dostlar... Telefonlarını paylaşanlar mı dersin, foto çekenler mi? Ne güzel insanlar! Onları izlerken bisikletimi Ebru'nun arabasına astım. Anahtarı teslim aldım. Bu sırada bir kısım katılımcı Alatepe'ye tırmanmaya başlamıştı bile.

Nezih Abi dün gece Bodrum'da kim bilir nerede çalmış, nerede söylemişti şarkılarını. Uyuyor olmalıydı. Misty belki yine ayak ucunda yatıyordu. Turu tamamlayabilseydim, birlikte yaptığımız yolu geri dönecektik. Böyle düşüncelere daldım işte Ören'in çıkışında gelen bisikletçileri yönlendirirken. Zaten bir zaman gelecek yaş el vermeyecek mecburen ineceğim bisikletin tepesinden. Direksiyon başında su yetiştirir, yokuşu tırmanamayanları süpürürüm, fena mı? Bu turda illa ki görev alırım.

Akbük'te vedalaşma... Seneye görüşmek üzere Fotoğraf: Carraro arşiv

Bu arada Akbük'e varanlar olmuş bile. Vedalaşma noktasında denizde yüzüp bekliyorlardı arka grubu. Yüzleri gülüyordu ben vardığımda belki biraz da hüzünlülerdi. Belki de benim gördüğüm, kendi içimde duyduğum hüzündür. Levent Sevil katılan, destek olan, yardım eden herkesi alkışlıyorum dediğinde kopan alkışla kendime geldim....

Son 25 km. istikamet Akyaka!

17 Haziran 2017 Cumartesi

İstanbul'a haziran çıkarması

Tüm kalbimle inanıyorum ki bu güzel şehir, ona hangi rengi, hangi kokuyu, ismi, mevsimi yakıştırırsak yakıştıralım başında gri bulutlarla olmayı seviyor. Gözlerimi kapattığımda, kulağında inci denli su damlaları küpe, boğaz boyunca üfleyen rüzgarla dans ettiğini görüyorum. İçinde yaşayanlara inat İstanbul öyle mutlu ki. Bizler yaz gelmedi diye hayıflana duralım, o, sonbahara sımsıkı tutunmuş adeta. Kendimi “İstanbul’da sonbahar”ı mırıldanırken yakaladım. Koca şehir, gözlerimin önünde şiirsel bir zarafetle, bu şaşkın mevsimin tadını çıkarıyor. Bana da bunu yazmak düşmüş demek ki. Varsın yaz gelmesin...



İnsanlar "Yaz neden gelmedi?" şaşkınlığı yaşayadursun İstanbul’a gelişimin üzerinden 3 hafta geçti bile. Öyle görünüyor ki Haziran sonuna dek İstanbul'da kalmaya devam edeceğim. Daha şimdiden Bodrum'a taşındığımdan beri en uzun İstanbul seferimi yapmaktayım. Eğer şirazesi şaşmış mevsim dayanabilirse bu güzel şehir ay sonuna dek katlanabileceğim zamanı bana tanır. Bu sefer İstanbul benden yana...

Tabi İstanbul'a neden geldiğim sorusunu yanıtlamalıyım zira daha evvel mızmızlanarak bahsettiğim diğer seferlerinden hatırı sayılır bir farkı var. Normalde bu yazı Mayıs'ta 4. kez katıldığım Gökova Bisiklet Turu'ndan bahsetmeliydi. Fakat hayat beklenmedik senaryolar koyabiliyor insanın önüne. Mayıs sonuna doğru gelen telefonda kardeşim, babamın ameliyat olması gerektiği haberini verince aldığım derin bir nefesi, İstanbul’a gelene dek tuttum.

dd n bro
Babam hep olduğu gibi çizimlerimin de kahramanıdır. Diğer kahramanım da elbette kardeşim.

İstanbul'da çektiğim ilk video. Zaten Bodrum'daki kadar kayıt yapamadım.

Görünen o ki doktorlar, akciğer zarına tutunmuş pirinç tanesi kadar lekelerden şüphelenmişlerdi. Takip ederek zaman yitirmek yerine, henüz oraya buraya atlamamış, başka bir yere bulaşmamış bu lekeleri, akciğer zarıyla birlikte almak istiyorlardı. Kendininkinden bağımsız başka doktorlardan da benzer şeyler duyunca ameliyatın kaçınılmaz olduğunu ikna olduk. Zira zor bir operasyondu. Alınan karar hızla uygulandı.

with my father
Makamında

Başta babam olmak üzere tüm aile yaşamın yeni bir virajındayız ve hayat, sonrası için bize başka bir senaryo yazıyor. Nerden mi biliyorum? Çünkü beni Bodrumlu yapan süreç de bir sağlık problemiyle başlamıştı. Bir sürü şeyden vazgeçmiştim. Alışkanlıklarım yenileriyle yer değiştirdi. Hayallerim, beklentilerim, hayata bakışım, çalışma biçimim, yeme içme alışkanlıklarım, aklınıza ne geliyorsa hepsi ve sonunda da yaşadığım şehir değişti. Şimdi de babam o noktada. İlk olarak çocukluğundan beri severek yaptığı mesleğini bırakmak durumunda. Başımıza kötü bir şey gelmeden hareket edemiyoruz ne yazık ki... Yoğun bakımda kaldığı ilk akşam babamın rahatsızlığına bakıp kendi yaşadıklarımı ne çabuk unuttuğumu düşündüm.

Babam ameliyatın ertesi günü odaya alındığında doktoru planlanandan erken taburcu olacağını müjdeledi. Bu hepimizi iyi hissettirdi doğrusu. Bodrum'da haberini aldığımda tuttuğum nefesi işte o an bıraktım. Zira yanında kaldığım birkaç gece, çektiği ağrıların şiddetini, sessizce annesine seslenmesinden anlamış ama bir şey yapamamıştım. Sadece saçını okşayıp "geçecek" diyebildim. Aslında an gelecek ve her şeyi unutacağını fısıldıyordum farkına varmadan.

Ne demişti Sema: "Unutmak şifadır…" Babama geçmiş olsun demek için aradığında, eski eşimle konuştuk. Boşuna "insan, nisyanla maluldür" denmemiş. Her uykuya geçiş öncesi bunu düşündüm. Arada geçmişte aldığım notlar, yazılar veya çizimler dahi hafızamdan siliniyor demek. Dönüp bakmasam hepten kaybolacaklar görünüşe göre. Kaldı ki insan tekrar tekrar unuttukça hatırlaması da güçleşiyor ve üstelik bu duruma alışıyor. Kabul ediyorum ki unutmaya programlanmış olmasak yaşamak çok daha güç olurdu. Hayatın bir köşesinde takılır kalır, yerimizde sayardık. Mesela, kimseyi affedemezdik. Diğer taraftan unutamadığımız güzelliklere, anılara takılıp hayattan tat alamazdık. Vesaire vesaire... İyi ki unutuyoruz diyerek uykuya daldım her gece.

Babam, vaziyetin eş dost tarafından bilinmesini istemediğinden olacak, şehri örten bulutlar bir taraftan da bizi gizledi sanki. Aralıkla da olsa inceden bir yağış, yağış serinliği, esintiler, üşümeler, üzerini örtmeler var. Hepimizden gayrı, başta da dediğim gibi şehir durumdan memnun, hala mevsimin tadını çıkarıyor. Bizim için bu iklim asıl ziyaretlerin başlamasıyla değişti dersem yalan olmayacak sanırım. Kötü anlamda söylemiyorum. Zira her ne kadar babam istese de gizlilik, hele ki konu sağlıksa inandığım bir şey değil. O yüzden ziyaretlerin artması, gelen gidenin olması o kara bulutları dağıtmaya yetiyor. Zaten babamın lafıdır; “En büyük ibadet muhabbet” Eh! hayat dediğin de muhabbetle geçer. Dolayısı ile “İyi gördüm seni!”ler, “Maşallah!”lar, tahtaya vurmalar, adını telaffuz etmekte zorlandığım ilaçlardan daha etkiliydi bana kalırsa. Nitekim 4. gün sonunda direnleri, 5. gün de epidurali çıkardılar. 6. gün akşam taburcu edildi. Yağmur da dinmişti.

cokas
Cokalar
İstanbul'da bulunduğum süre saniye saniye uzayadursun artık evimi, dostlarımı, bisikletimi, akşam rakısı, bostan ve her dakikasını hediye saydığım Bodrumlu hayatımı özledim. Her ne kadar kendimi şehri kaosunda boğan kalabalıktan uzak tutsam da koşuşturmalar, aynı anda birkaç yerde olmama çaresizliği, zihinsel meşguliyetler epey yordu beni. Normalde dalından dut yiyecektim bu aralar, sabah turlarına mayomla çıkacaktım. Hülya ile ev rakısı içecektik verandada. Yeni hayaller kuracaktık. Ana derdimiz su kesintilerine karşı alınacak tedbirler olacaktı. Tıpkı 2 sene sonra kışın sadece soba ile geçirilebileceğini keşfettiğimiz gibi. Küçük bostanımızı büyütüp tamamen kendi ürettiğimiz sebzeleri tüketme yoluna düşecektik. Gerçi dönünce tüm hayatımız yine bu saydıklarımdan ibaret olacak. Sağlıklı olan da bu. Kalabalık metro yolculukları, sıkışık trafik, mutsuz yüzler, şiddete meyil, yazın gelmemiş olmasına duyulan boş şaşkınlık vs gibi dertten sayılmaz dertler geride kalacak. Bu dünyada tek görevimiz sağlığımızı korumak, başka bir şey değil… Sahiden.

Görünen o ki serin hava hatta yağmur devam edecek İstanbul’da. Şehrin umurunda olmayacak ama dönmeden hemen önce finali Asmalı Cavit’te yapacağız Hülya ile. İllaki birileri de yanımızda oturur, kahkahalar atarız rüzgarın geldiği yöne. Yaşar'a kaldırırız kadehleri... Sağlığınıza.

28 Nisan 2017 Cuma

Değişim üzerine

Metin'in bana dediklerini dinleyenler dedilerki "Dediklerine güven, fakat kafası dumanlı değilse..." Herkesin kendince dertleri var elbet. Hakkında motosiklet tamir etmesi dışında, eşinden ayrı ve bir kızı olduğunu da bu sayede öğrendim. Gerçi bisikletimi göstermeye gitmiştim alt tarafı. "Şöyle bir elden geçse iyi olur" dediydim. O da bana basit cümleler kurdu. En çok da bunu sevdim doğrusu. "Bakıma getirirken temizliğini yaparsan burada vakit kaybetmemiş olurum.", "Zincir ömrünü uzatmak istersen vitesi düşükte bırak" gibi çay yudumu cümleler kurdu şekersiz. Kafamı karıştırmaya çalışmamıştı.

Bu anı bir kere daha yaşadığımı hatırlıyorum. 16 Şubat 2014, günlerden pazardı... Nereden biliyorum, çünkü o gün Fenerbahçe taraftarlarının protesto yürüyüşü vardı. Kadıköy'den yukarı insanları yara yara çıkarken marşlar ve şarkılar eşliğinde yürüdüm. Epey de heyecanlı bir topluluktu. Bağdat Caddesi'nde buluşmak üzere hareket eden insanların arasından Kızıltoprak'ta ayrıldım. Benim heyecanım tamamen farklıydı. Zira kendime 35 yıl aradan sonra bir bisiklet alacaktım.

Bisiklet benim hayatımda çok şey değiştirdi.

Peki Metin ne dedi? Bisikletimin bana verdiği sözü fazlasıyla tuttuğunu... O yüzden buradan, bana bu harika bisikleti satan Alperen'e de bir selam göndereyim. Haklıydı zira frenlerini kontrol ettiği bisiklet beni sadece İstanbul'dan Bodrum'a getirmedi. Antalya'dan Bodrum'a, Artvin'den Ordu'ya taşıdı. Beraber 3'er kere Çanakkale, Gökova ve Yerküpe turları yaptık. Bodrum yarımadasının koylarını döndük durduk. Olur mu olur deyip evden çıkıp taa Muğla'ya gittik. Hem de 2 kere. Bayramda baktık her yer kalabalık oldu, kaçtık. 5-6 gün 500 km yol yaptık baş başa... 3 yıl için fazla sayılmayabilir ama 10.000 km yol benim gibi biri için hatırı sayılır bir mesafe... Bana vaat edilenin fazlası. Tam da Metin'in dediği gibi.

Bir kere beni Bodrum'a taşıdı.
Silinmez hatıralar bıraktı
Kendi tasarladığım bisiklet formaları giydim sadece.
Söz verdim, söz aldım...
Yeni arkadaşlarım, dostlarım oldu. 
Beraber çok eğlendik.
Şaka değil, modellik bile yaptı.
Festivallerde dostlarla buluştuk.
Yüzmeye gittik kimi zaman.
Yogacıları tiye aldık!
Antalya'dan Bodrum'a pedalladık.
Şu ekibe bak yahu...
Uzaktan sevdik birbirimizi.
Yeni unutulmaz anıların parçası olduk.
Zirvelerde dolaştık.
Evin dolabını doldurduk, hala yaptığımız gibi
Üşenmedik, 1800 km otobüs eziyeti çekip, Karadeniz yayla ve kıyılarında yol yaptık...

Kabul etmeliyim ki zaman her şeyi değiştiriyor. 3 yıl önceye bakıyorum da sadece bisiklete binme amacım, kullanma biçimim vs değişmemiş. Ben de değişmişim. Yaşam tarzım, yaşadığım yer hatta içinde bulunduğum zaman değişmiş. Bunu sosyal medyada paylaşınca hemen soruldu: "Sahi ne değişti?" Bu yazıyı yazmak için yerinde bir soruydu.

Coğrafyadaki fiziki değişimden uzun uzun bahsetmeyeceğim. Kaldı ki önünde durulamıyor. Hülya, Nisan başında İstanbul'a giderken site girişinde temeli atılan iki bina, ay sonu döndüğünde o'nu iki katı çıkılmış ve kabası bitmiş olarak karşılayacaklar. Zaten yarımadada gittikçe artan bir beton dökme yarışı var ki sormayın gitsin. Beraberinde trafik de kalabalıklaştı, kalabalıksa kabalaştı. Son dönemde sırf kendi çevremden taşınmış veya taşınacak arkadaşlarımın sayısı 10'a yaklaştı. Artık 50 yaş üzeri emekliliğinin tadını çıkarmak isteyenler değil 30-35 yaşında çocukları nefes alarak büyüsün diyen aileler yerleşiyor. İki yıl öncesine kadar buralardan "ne yaparım oralarda?" diye korkulurdu şimdi öyle değil. İşini ayarlayabilen gönül rahatlığıyla geliyor.

İnsanların bize karşı düşüncelerinin değiştiğini görmek de önemli. Misal başta, buraya romantik hayallerle geldiğimize inananlar çoktu. Çünkü el ele ve güle oynaya gelip daha ilk kış pes edenlerin sayısı az değil. Ömer Bey kırk kere sormuştu Yakaköy'de yaşamak istediğimizden emin miyiz? diye. Tezek kokusundan tutun da, "ama burada yılan var!" diye az şikayet gelmemişti kendisine. Yaşadığımız şehirden bambaşka bir yere, kültür, coğrafya ve iklime geldiğimizin farkında olup olmadığımızı kestirmek istemişti. Fakat galiba rüştümüzü ispatladık. Sadece Ömer Bey değil, eş, dost, akrabamız, tanıdıklarımız, burada yaşamı paylaştığımız insanlar da artık hakkımızda farklı düşünüyorlar en azından davranışlarından bunu kestirmek güç değil.

Yazılarım, çizimlerim ve sosyal medya paylaşımlarıma bakıp "Sayende ipini koparan buraya geliyor!" diyenim bir ara çok olsa da sanırım burada da önemli bir değişime şahit olduk. Zira geçen süre zarfında kimse İstanbul masası kurduğumu, Ankara gettosu oluşturduğumu veya bir arkadaş komünü yarattığımı iddia edemedi. Hatta tam tersi, burayı korumak adına beni eleştirenler artık onların yanında olduğumu biliyorlar. Kaçtığım hiç bir şeyi peşimden getirmek istemediğime ikna oldular. Saygılarını kazandığımızı bilmek ağızda akide şekeri gibi bir tat bırakıyor.

Zihniyetimiz de değişti tabi. Mesela market yerine pazardan alışveriş yapmaya başlamışken limonu, domatesi, patlıcanı, domatesi pazardan alacağımıza neden bahçeden toplamıyoruz diye soruyor olduk. Bunun için bahçede küçük bir alanı temizledim bile. Sadece biraz yeni toprak ve gübre getirtmek gerekecek. Bu bisikletle çözemeyeceğim birşey olsa da bir yolu bulunur elbet.

Köy yumurtamızı evden eksik etmiyoruz belki ama sütümüzü de niye köyden almıyoruz demeye başladık. Yoğurdunu, peynirini, ekmeğini kendi yapan çok arkadaşımız var etrafımızda. Başta hiç aklımıza gelmeyen, düşünmediğimiz bu fikir artık çok daha cazip. Neden olmasın?... Hatta birasını, rakısını da kendileri yapmaya başladı insanlar. Mesela buzdolabında hediye edilmiş iki şişe ev yapımı rakı duruyor.

Her şey üçüncü yıla girerken mi değişiyor? diye sorulabilir. Ya da "Ben olsam gider gitmez bostanı kurmuştum!" yorumu yapılabilir. Yapılıyor da... "İnsan Bodrum'da yaşar da hayatında deniz olmaz mı?", "Bisiklette bir olta taşımak çok mu zor?" gibi gibi bir sürü söz işittim. Alışkanlıkları birden değiştirmek veya tüm bildiklerini tek seferde unutmak için bir şalter yok ne yazık ki. Doğma büyüme bir Bebekli, hayatını neredeyse boğaz kıyısından ayrılmadan geçiren biri olarak (ilginçtir) deniz hayatımda nasıl yoktuysa burada da öyle oldu. Kaptan'ın geciken yolcularını iskelede beklediği hikayelerin şehir efsanesi olmadığını biliyorum. Fakat ben o hikayelerin içinde hiç olmadım. Ne beni geciktiğim için bekleyen, ne de babama selam yollayan bir vapur kaptanı tanımadım İstanbul'da. Şartlar ve zamana bağlı olarak usul usul dönüşüyor ve bunun tadını çıkarıyoruz an itibariyle. Bodrum'a ayak bastığımız anla bugün arasını Araf saymak yanlış olmaz. Kimi daha kısa, kimiyse daha uzun yaşıyor bu süreyi. Zaten acelemiz de yok. Hayat ne yapmak istiyorsa uyarız, neye dönüştürmek istiyorsa dönüşürüz...

İki sene sobaya direnmenin şehirlilikle elbette alakası vardı. Külle, dumanla uğraşmamıştık ki yine aynı şeyi yapalım. Akmaz, kokmaz tercihleri denedik. Bu kadarcık bir lüksümüz olsun, ısınma konforundan ödün vermeyelim dedik. Fakat oradaki gibi olmadığını faturaları görünce anladık. Yazlık olarak tasarlanmış, izolasyonsuz kurulmuş yeni Bodrum evlerini soba veya şömine dışında başka bir alternatifle ısıtmak zaten mümkün değil. Aklın yolu bir, akmaz kokmaz aramayanların lafını dinledik. Lakin bunun için 2 kış geçmesini bekledik. Öğrenerek de değişiyor insan.

Ve elbette ben de değiştim. Bir kere 3 yaş, kilo ve saça sakala beyazlar aldım. Sakin adamdım daha bir sakinleştim sanırım. Kimseyi kimseden ayırmam ama artık daha çok su gibi insanların kıyısında huzur buluyorum. Sürekli gergin, hayata negatif bakmayı seven, bol mızmızlanan, karamsar, sürekli laf sokmaktan geri kalmayan, mutluluğumuzdan, neşemizden huzursuz olan arkadaşlarımla arama 6,5 km (her ne kadar bu mesafe afaki olsa da yazdığım rakama alınacak olanlara da) mesafe koydum. Geçmişe dönüp bakınca beni bu hayatta şanslı, mutlu ve iyi hissettiren şeyin hep o mesafelerin olduğunu daha iyi anlıyorum. Sabah "tur yapalım!" diye arayanın; "Çoktan çıktım ve şuraya da vardım!" cevabını alınca "niye beni aramadın?!!" tepkisini vermeden önce, yalnız sürmek isteyebileceğimi düşünebiliyor olması lazım. "Tamam seni dönerken yakalarım!" diyen zaten başım üstüne ki bunu söyleyebilen bir kişi var. Su gibi olmaktan bahsediyorum. Su gibiyim bazı bazı...

Şu bir gerçek ki burada daha fazla zamanım olduğuna inanıp, sağ olsun, iş teklifinde bulunan, dışarıdan destek olmamı, danışmanlık yapmamı isteyen çok oldu. Bazılarına "Hayır" diyemediğim için canımın çok sıkıldığını itiraf etmeliyim. Sözümü yerine getiremediklerim de illaki olmuştur. O can sıkıntıları, sözünü yerine getirememek de çok şey öğretiyor, değiştiriyor hayatta. Artık günlük mesaimi, sırf biraz daha para kazanayım diye başka projelerle doldurmayı ve tabi kaçınılmaz olarak yeniden geceleri çalışmayı hiç istemiyorum. Öyle ya bir işim var zaten. Yenilerini alırsam bu gecelerimden, hafta sonlarımdan, Hülya ile geçirdiğim zamandan, rakı sofralarımdan, bisiklet gezilerimden çalacak. Herkes kendi işini, fikrini, yapacaklarını dünyanın en önemli projesi gibi görebilir, görecektir de lakin tek bir cumartesimden bile kıymetli değillerdir aslında. Kendimi geçtim, eşiyle, sevgilisiyle, ailesiyle, çoluğu çocuğu, arkadaşlarıyla... Hadi onu da geçtim kendisiyle geçireceği zamandan da kıymetli olmayacak... Yineleyeyim, ihtiyacından fazlasını kazanmaya çalışmak gerçekte büyük bir zaman kaybı. Daha sonra o kayıp zaman çok aranıyor... Bunu bilmek bile bir şeydir.

Ayrıca şunu da değiştirmeyi becerdik galiba. İstanbul'da iş-ev arasında mekik dokurken kendimizi kanepeye hapsedip, TV karşısında kaybettiğimiz tüm o zamanın burada dönüştürülebilir olduğunu fark ettik. İstanbul'da konforumuz harikaydı. Bir düğmeyle evi ısıtıyordun, yerinden kalkmadan TV kanalı değiştirebiliyordun. Aç telefonu su gelsin, yemek gelsin diyebiliyordun. Canın dışarıda bir şey mi çekti, saat mevhumu olmadan istediğin an çıkıp gidebiliyordun. Şimdi tüm bu lüksten, konfordan uzakta, hala kendimizi oyalayacak bir sürü şey buluyor ve yapıyoruz. Üretiyoruz en azından. Kendi adıma işim dışında yaptıklarımdan çok mutluyum. Başta bisiklet turları olmak üzere, yazmak, eski sıklıkta olmasa da çizmek ve şimdi de video çekmek çok eğlenceli benim için. Bahçe ile birbirimize temas ediyoruz artık. Hala tam istediğimiz gibi değil ama olsun. İki toprak küremek, arada taş temizlemek kafa dağıtmak için birebir. Güzel ve takdir gören işlerin arkasında bunlar var. Hülya'yı atlamayacağım. Arka odada, ince ince çalışarak koca bir sergi salonu dolduracak kadar resim yaptı. Nitekim sergiye de katıldı. O serginin bir parçası olmanın ona ne kadar iyi geldiği yüzünden ve sesinden anlaşılabiliyor.

Bodrum'da bizden daha uzun süredir yaşayıp, "Ne güzel hayatın tadını çıkarıyorsunuz! Biz daha bu kadar olamadık" diyen tanıdıklarımız var. Şehirden buralara kadar gelip kendisini evine hatta kanepesine hapsedenin "Akşam yalnızlıktan sıkılıyorum, siz o kadar yapacak şeyi nereden buluyorsunuz?" sorularına gerçekten şaşırıyoruz. Ziyarete gelip her şeyi evin huzuruna bağlayanlara içerliyorum o ayrı. Zira bu evi huzurlu kılan yine biziz, beton değil. Değil Bodrum'da, yaşadığımız her evi huzurlu kıldığımızı biliyorum İnanmayan Hülya'ya sorsun.

Neyse sodamızı da içtik, yola çıkmaya hazırım. "Artık bisikletini de değiştirmeyi düşünebilirsin" diyerek bana yeşil ışık yakan Metin'le vedalaşıyorum." Bunun üzerine 3 yıl önce binen kişi değilsin" diyerek uğurluyor beni. Yağlı ellerini yağlı bir beze silerken sırada bekleyen motosiklet sahibine çay yudumu cümleler kuruyor. Yüzler gülümsüyor ardımda kalan... Benim de kalbim.

Not: Bu yazının yazıldığı anla yayınlanması arasında geçen sürede bisiklet meselesi tamamen soğumaya bırakıldı. Zira gelen önerileri bir zenginlik olarak saysam da diğer taraftan epey kafa karıştırıcıydı. Ve tabi herkesin fikri kendince en doğrusu. Böyle olunca, "Yanlış yönlendirmişler seni, doğrusu şu...", "Olur mu ya bunu söyleyen bisiklete binmeyen biri bile olabilir" gibi strese sokucu bir şiddeti hissetmek mümkün. Sonuç olarak yine, her zaman olduğu gibi yine burnumun dikine gideceğim.

4 Nisan 2017 Salı

Köşe başlarını tutanlar -2-

Başlığa 1 rakamını koyunca ister istemez devamı geleceği ilanını yapmış oluyorsun. Gelmeliydi de zira bizi Bodrumlu yapan sürecin, sadece benim yaptıklarım, Hülya'nın fedakarlıkları veya yatırımlarımız vs ile açıklanamayacağını daha önce yazmıştım. Ne kadar hayal kurarsanız kurun, ne kadar iyi fırsatları yakalamış olursanız olun hiç bir şeyi tek başınıza yapamıyorsunuz. İlla ki birileri sizin hiç düşünmediğiniz kapıları açıyor, hiç bakmadığınız yönlere dikkatinizi çekiyor. Hayatımda köşe başlarını tutan bu insanları güncemde anmak, adlarından bahsetmek gerekiyordu. Elbette hepsinin adını kısa kısa da geçirsem bir yazıya sığmayacaklardı. İlkini daha önce yayınladığım yazının ikincisini de şuraya koyayım dedim. Şimdi kaldığımız yerden devam etme zamanı.

Tabii bir giriş yapmak gerek. Hele ki gittikçe birbirimizden koptuğumuz iyice yalnızlaştığımız bu zamanlarda. "Seni mutsuz eden, fesat, art niyetli, mutsuz, iki yüzlü vs insanlardan uzak dur!" gibi beylik sözlerin, hayatı iyi kılacağı düşünülen reçetelerin saçma ve işe yaramaz olduğuna her zaman inandım. Zaten otomatik olarak anlaştığımız sevdiğimiz insanlarla vakit geçiriyoruz. Zaman değiştikçe, biz değiştikçe anlaştığımız sevdiğimiz dostlarımız da değişiyor. O yüzden insanları hayatımdan çıkarmaya, bir kalemde silmeye gerek duymadım bugün dek. Tıpkı onlar gibi benim de başkasının hayatında kalacağım bir zaman var. Sonra yokum. Elbette küstüğüm, konuşmadığım insanlar benim hayatımda da oldu. Lakin 45 yıl boyunca bu insanların sayısı 2 elin parmağını geçmemiştir. Üzülerek izliyorum ki artık kendi içine kapanık, kimseyle anlaşamayan, kimseyi istemeyen varlıklara dönüştük. Bir sürü arkadaşımız olduğunu sanmakla birlikte ilk fikir ayrılığında onları bir kalem de silmekten övgüyle bahsedecek kadar hadsizleştik. Hayatlarımızdan insanları bu kadar rahat çıkarabiliyorsak yalnızlığa koşar adım gittiğimizi de görebiliyor olmamız lazım. Sonra ben niye yalnızım denmesin... Hep haklı nasıl olunabilir ki? Sosyal medya arkadaşlıklarını bu konudan ayrı tutuyorum. Birebir sınanmayan arkadaşlıkları arkadaşlıktan saymamak gerek. Onun adı daha çok takipçilik...

İnsan var insan var... Mesela yeni taşındığımız zamanlar "Mutluyuz!" dediğimde "Dur daha erken bekle hele!" diyen arkadaşlarımızı hatırlıyorum. Bizi çok iyi tanıdığı, nasıl yaşadığımızı bildiği ve bu zamana hangi koşullarda geldiğimize şahit olduğu halde hala her şeyi ekonomiyle tartanlarımız var. "Mutlu ol ama bizi bari mutsuz etme" demekten geri kalmıyorlar. Sayemdeciler var mesela. Tanıştırdığı kişiyle iyi anlaşmışsan bunu zırt pırt hatırlatanlar gibi. "Sizi ben tanıştırdım ona göre ha!...", "Ben olmasan onu yapamazdın...", "Hatırlatırım, benim sayemde bu sonucu aldın!"... Var olsunlar, onlar da başımın tacı. Fakat yaşamımın köşe başlarını tutmaktan çok uzaklar. Zaten konu, o köşe başlarını tutabilenler...

Özge
Bundan birkaç sene evvel "Benimle niye arkadaşsın?" diye sorduğunda Guiness'in o kahve karası biralarından höpürdetiyorduk. Bu sorunun yanıtını verirken de bıyıklarıma tutunmuş bira köpükleriyle çok komik göründüğüme adım gibi eminim. Kaç arkadaş böyle bir soru sorar ki? "Çünkü seni seviyorum" ya da " iyi anlaşıyoruz, eğleniyoruz!" veya "iyi birisin" vs gibi basit cevaplar almak istemiyordu. Zira bu kadar basit yanıtlar verirsem konuşmanın; "Sen zaten herkesi seviyorsun, herkesle iyi anlaşıyor ve eğleniyorsun..." diye devam edeceğini biliyordum. Belki sırf bu yüzden bile iyi arkadaşımdı. Geçiştirilmekten çok gerçekle yüzleşmelerden hoşlandığı için.


Özge ve Püskül -2013-
Özge'yi kafasında tüylerle çizdim hep. Aynı zamanda ruh halini tarif ederlerdi. -2010-
O üç vakitler hiç geldi mi bilmem ama bizi bir araya getirdi en azından. -2010-

Kabul edelim hepimiz politik davranırız. Kimseye bulaşmak, üzmek, kızdırmak, karışmak istemeyiz. Süregelen durum iyidir. Gerçekler yüzümüze vurulduğunda da bundan hoşlanmayız. Mümkünse karşımızdakinin de politik olmasını isteriz. Üzmesin, kızdırmasın, karışmasın... Özge politik biri değildir. İnsanları kusurlarıyla sevmek ister. Her şeyi sevgi kadar gerçeğin de kurtaracağına inanır. İtiraf etmeliyim ki hala pek çok konuda konuşurken kendimi ona karşı savunurken yakalarım. Halbuki sorgulanmıyorumdur. En geç 6 ay sonra aynı soruları kendim sormaya başladığımda, iyi ki böyle bir arkadaşım var demişliğim çoktur. Biri de sadece duymak istediklerinizi söylemesin değil mi?

Gözetlik
Ne diyordum. Açık sözlü insanlar pek sevilmezler. Ne şanslıyım ki bende onlardan çok var...

Kanser teşhisi konulunca insan doğal olarak ölümü düşünüyor. Çünkü bir ihtimal... Bu ihtimal üzerinden konuşulduğunda "Eğer ölürsem..." ile başlayan cümleler de sıklıkla kuruluyor. Ya da en azından ben öyleydim. Bununla başlayan cümlelerin o dönem çevremdekileri ne kadar üzdüğünü iyi biliyorum. Yerlerinden zıplayıp "Ağzından yel alsın!", "O nasıl konuşmakmış öyle?..." gibisinden serzenişlerle cümlemi ağızıma az tıkmadılar. Gerçek şu ki bu tavırları pek rahatlatıcı değildi doğrusu. Lakin onları da suçlayamam.

Mehmet sevdiği filmi tekrar tekrar izlemekten hoşlanır.
Mehmet Gözetlik'e seslenmek ismiyle kendimi çizmişim :)
Lakin insan her daim yanında istiyor kendisini.
Sanattan, teknolojiye, tasarımdan, kişisel projelerimize her şeyi tartışabilmek büyük lüks. Gözetlik özel biridir...

Önce meslektaşım sonra iyi arkadaşım hatta kardeşim olmuş Mehmet'in kemoterapi seanslarımdan sonra ilk ziyaretini saçlarını kazıtmış olarak yapmasıyla başlayacağım. Yüzünde kocaman gülümsemesiyle bana kollarından önce sarılmıştı bile. Etrafımda üzüntülü, endişeli insanlar dolu iken hastalığımın neşesini bozmamış olmamasından ben de mutlu olmuştum doğrusu. Galiba iyileşmeye de o an başladım. Lakin asıl hamlesini "Eğer ölürsem..." diye başlayan cümlemi tamamladıktan sonra yapmıştı. Annemlerin "tövbe tövbeee..." diye hareketlenmelerine karşın Mehmet sözümü bitirmemi aynı büyük gülümsemeyle bekledi. Çizgi çizgi olmuş gözleriyle sonuna kadar dinledi. "Eğer ölürsem, mezar taşımı senin tasarlamanı istiyorum." Tahtalara vuruldu, "Allah yazdıysa bozsun..." "Cık cık cık" gibi mırıltılar duyuldu. Mehmet ise neşesini bozmadan yanıtladı:

-Kabul... Ama bil ki siyah mermer kullanırım!

Gülüştük... Göğsüme yayılan rahatlamayı tarif edemem. Ama o günü kanseri yendiğim gün olarak ilan edebilirim.

Levent Sevil
Hastalığın bana bıraktığı en önemli mirasın hayata başka bir taraftan bakmak olduğuna inanıyorum. Değişen bakış, uzun yıllara yayılmış İstanbul dışında yeni bir yaşam fikrini dar bir zaman diliminde gerçekleştirmemize yardımcı oldu. Dar dediğime bakmayın. Bodrum'a bir günde taşınmadım elbet. Nereden baksanız 10 yıl kadar bir sürede hazırlandım. Her şeyi hazmederek, alışarak, yavaş yavaş yaptığım makul bir süreydi. Nitekim Bodrum'a taşındık...

Yeni bir yere taşındığınızda, hele ki bu yeni bir şehirse alışma sürecini yumuşak bir geçişle atlatmak çok önemli. Daha önce de yazdım, her ne kadar küçük İstanbul dense da Bodrum farklı bir yer. İkliminden, insanlarına, yediklerinden, kültürüne çok başka bir yerden söz ediyorum. Üstelik şehirlerdeki gibi kendi dünyana kapanmak burada yaşamı daha da zorlaştırıyor. Biz bu konuda epey şanslıydık ki Levent Sevil'i tanıdık. Hem de Bodrum'a taşınmadan epey önce.

Bisiklet almam tanışmamıza vesile oldu diyeceğim ama o zaten çizimlerimi seviyor ve izliyormuş. Nisan 2014 idi Çanakkale Turu'nda tanışmıştık. Benim ilk turum. Yolun bir kısmını birlikte pedallarken epey sohbet ettikten sonra "Dilersen sana tavşanlık yapabilirim, temponu daha rahat ayarlarsın!" demişti.

Sevil, yavaşlayan zamana ayak uydurmama çok yardım etti.
Burada hayat onunla güzelleşti. Hala da öyle. Nisan 2015

Buraya, Bodrum'a alışmanın sırrı, yaşam temponu yavaşlatmaktan geçiyor. Bunu yapmak sanıldığı kadar kolay değil. Birinin size tavşanlık yapması büyük bir nimet. Bodrum'da ev ararken de yanımızdaydı, taşınırken de... İstanbul'dan bisikletle Bodrum'a gelirken her gün aradı sordu, kalktı Kuşadası'nda karşıladı. Başından beri verdiği desteği unutmayacağım. Sadece tura dair değil pek çok şeye dair hayallerime hep inandı.

Muğla'nın Bodrum'dan ibaret olmadığını sayesinde biliyorum. Çünkü yer, yurt bilmek gerçekten önemli. Pınarbaşı'nda rakı içmesek, Yuvarlak Çay'da balık yemesek, Yerkesik, Sakar, Karabağ, Akayaka, Köyceğiz vs vs bisiklet binmesek hala kabuğumu kırmakla uğraşıyor olabilirdim. İyi bir adamı tanıyınca peşinden iyi insanlar tanımaya devam ediyorsun. Uzun lafın kısası korkularımı alıp yerine cesaret hatta üstüne iyi de gaz verdi. Ve ne mutlu bana ki bunu yapmaya ve bizi Muğlalı yapma konusunda derinden derinden çalışmaya devam ediyor. Bunu bir büyüğe danışmamız gerekecek.

Bir büyük demişken, masadaki küçüğü de unutmamak lazım. Kadehlerimiz boş, soframız dostsuz kalmasın diyerek noktayı koyayım o halde... Arkası daha sonra...