20 Ekim 2016 Perşembe

Hülya der ki

2012 Temmuz ayından beri Hadi Ben Kaçtım duygularımı, düşüncelerimi paylaştığım bir platform oldu. Kendimce bir hafıza oluşturmak istedim hep. Hiç tanımadığım güzel insanlar da takip ederek, yorumlar yazarak sesime ses kattılar. Bir görev edinmemiş olsam da kaçmak isteyen birilerine yol gösterebilmişsem ne mutlu bana.

İstanbul dışında yeni bir hayat kurmayı düşündüğümden beri de bunun için çalıştım. Adımlarımı bir gün gidecekmiş gibi attım. Yaz ve kış arası nüfus dalga boyu kocaman Bozcaada ve Selimiye kaçış noktalarım oldular. Hatta her şeyin sonunda beli urganla tutturulmuş eski püskü bir kot ve iyice eskimiş bir tshirtle kalacağımı hayal edip sıfıra gidiyorum diyerek yola çıktım. Hülya ile yollarımız kesiştiği andan itibaren yeni kaçış noktamız da Bodrum oldu.

Hülya ile beraber kaçtık.




Hülya'nın ne düşündüğünü, yaşadıklarını ve hayallerini merak edince, güncede küçük bir değişiklik yapmak iyi olur diyerek ona birkaç soru sordum.

-Bir kere mutlu olup olmadığını sorayım.

-Elbette mutluyum. Seninle mutluyum en başta. Bir başka açıdan İstanbul'daki evde camekanlı balkondan sadece başımı dışarı çıkarabiliyorum. Burada bir adım atmam yeterli... Gökyüzünü daha çok görüyorum.

-Malum sen bu hayalin içine birden düştün, hatta sürüklendin. O yüzden sordum.
-Benim de hayalimdi. Fakat bu kadar çabuk olacağını hiç düşünmemiştim ama olabiliyormuş.

-Doğru! Pek düşünecek zamanın olmadı. Bir sürü şeyden vazgeçmek zorunda kaldın. İşini gücünü bıraktın...
-Bilmiyorum bana olağanmış gibi geldi. Gerçi gitmeye karar verdiğimiz ilk sene "Ne yapacağım ben şimdi" dediğimi hatırlıyorum. Bir tarafta kızım, diğer tarafta çalışıyorum. Nasıl para kazanırım oralarda? Bir de alışık değilim öyle. Hep bir yerde çalışarak paramı kazanmışım. Asıl tam bu çelişkileri yaşarken senin "ben giderim sen de sonra gelirsin!" demeni unutamıyorum. Yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam. Şimdi de ben sorayım; sahi Bodrum'a bensiz gelir miydin?

-Gelirdim!
-Vallahi "gelirdim" dedi! Gerçi senin beklemeye tahammülün yoktu, biliyorum. Benimse zamana ihtiyacım vardı. Pat diye gelebilmek tabi ki çok isterdim. O sebeple Murat'ın (iş verenin) sana " bize 1 yıl ver" demesi benim de işime yaradı. Hazırlanmam için şans oldu.




-Senin için en önemlisi kızındı. Bodrum'a başta sensiz gelmek bu nedenle olabilir bir şeydi.

-O bir sene sonunda, Duru artık babasında da kalmak istedi. Esas önemli nokta bu oldu. İstanbul'da olsam bile benimle bir hafta on gün olmayacağı bir zamandan bahsediyorum. İstanbul'da okumayı tercih edince de birlikte karar verdik. Sık sık gidip gelecektim. Bu yüzden ayda 2 haftamı İstanbul'da onunla geçirdiğim bir sisteme geçtim. 2 senedir herhangi bir sorun olmadı. Tabi aynı şehirde olmak başka bir şey. Bir ihtiyacı olduğunda hemen yanına yetişebilmek burada mümkün değil. Sömestr ve yaz tatilinin bir kısmında da o burada oluyor...

-İstanbullu Hülya ile Bodrumlu Hülya'yı karşılaştırır mısın?
-Ne diyeyim daha üretken oldum galiba. Daha rahatım. Bir şey yetiştirmek, bir yere yetişmek zorunda olmadığımdan zaman daha benden yana işliyor. Bol bol resim çiziyorum.

-Zaman sahiden bir başka burada sen ne dersin?
Bodrum benim için galiba zamansız. İstanbul'da yetmiyor mesela... Burada her şeye vakit bulabiliyorum. İstanbul'da burun kıvırdığım şeyleri yapmaktan hoşlanmaya başladım. Yemek yapmak gibi mesela...


"Out of my hands" 30x40 Suluboya



"Nothing is keeping you here" 30x40 Suluboya

-Belki bildik anlamda işin yok burada ama bayağı yoğun bir mesain var.
Resim çiziyorum ama onunla bitmiyor iş, satın alındıysa eğer esas mesaim başlıyor. Çerçeveletmek, paketlemek, kargoya yetiştirmek gibi. Diğer taraftan, evet, Bodrum'a gittin orada yaratıcılığın arttı gibi bir yaklaşım var. Pek ilgisi yok aslında. Kars'a da gitseydim...

-Norveç'e de...
-Onu da söylemeyeyim dedim ama :) peki, Norveç'e de gitsem önemli olan "zaman" benim için. İstanbul'da yetmeyen zaman, burada Bodrum'da fazlasıyla yetiyor. Yaptığım resimle bolca vakit geçirme fırsatım oluyor, başından uzaklaşıp tekrar elime alabiliyorum. Bazen birkaç eskiz çalışıyorum ve halihazırda yapacağım işlerin olması hoşuma gidiyor, güven veriyor. Dediğim gibi üretimim arttı. Oysa İstanbul'dan giderken pek çok arkadaşım "Ne yapacaksın orada? Sıkılırsın" diyordu. Hiç öyle olmadı doğrusu. Bu noktada İstanbul, Bodrum karşılaştırması yapmak da doğru gelmiyor artık. Farklı yerler, farklı akışları var.

İnsan nerede yaşarsa yaşasın, bir şekilde işle güçle, hobiyle kendini meşgul etmesi gerek. Burada her gün birileriyle buluşmuyor, buluşamıyorsun. Ne bileyim, kahve içelim, şuraya buraya gidelim gibi bir şey yok. Durum böyle olunca evet, resim çizmiyor olsam sıkılabilirdim.

Hülya'nın resimleri son bir kaç aydır Kafa dergisinde Sema Kaygusuz'un yazılarını süslüyor.

Kafa Dergi / Temmuz

-Daha çok evde geçen bir hayat seni etkiliyor mu?
-Hayır. İstanbul'a gittiğimde dışarıda çok fazla vakit geçiriyorum. Oraya buraya koşturuyorum. Günün çoğu trafikte harcanıyor. Buraya geldiğimde de o yüzden evden çıkmak istemiyorum. Bodrum'a inmek, bankaya, kargoya veya alışverişe gitmek işkence gibi geliyor bazen.

-Biraz da bu evin konumuyla ilgili bir durum galiba. Ziyarete gelen eş dost bile burada yaşayamazdım diyor.
-Bunu söyleyen arkadaşlarımız tipik yazlıkçılar. İstanbul'dan gelip burada birkaç ay geçiren kişiler. O rahatlığı aramaları, kapıdan çıkınca denize girmek istemeleri, yürüyecek bir kıyı beklemeleri, yakınlarında Migros aramaları normal. Dolayısıyla ona göre evler tercih ediyorlar. Bu durumda bizim evimiz onlara göre sapa kalıyor. Bence de sapa... Daha da sapa bir yerde yaşayabilirdim. Hayalimdekine en yakın evde yaşıyorum. Bu ev site içinde olmasaydı daha da güzel olurdu mesela. Gerçi konum itibariyle çok da site içinde sayılmayız ya. İşte kuralları olan bir yerleşkeden bahsediyoruz. Aşağıda olan evler bana daha o site havasını barındırıyor gibi geliyor. Bizde o yok mesela. Esas komşularımız köyde yaşayanlar, çünkü tam sınırdayız. Onlarla daha çok muhattabız.

Buraya yerleşmeyi düşünen bir arkadaşım arayıp "orada sıkılırsınız diyorlar sen ne dersin" diye fikrimi sordu. Bu tip sorularda İstanbul'da sıkılmamak için ne yaptıklarını soruyorum hemen. Her akşam bir yere mi gidiyorsunuz? Aktiviteler, etkinliklerle yoğun bir trafiğin mi var? Aldığım cevap değişmiyor: "İşe gidip geliyoruz, çocuğu okula bırakıp alıyoruz, sonra da TV karşısında uyukluyoruz." Asıl İstanbul'da sıkıldıklarının farkında olmadıklarını söylüyorum.



-Şu "Bizim hayalimizi yaşıyorsunuz!" ya da "Biz de Bodrum'da yaşamak istiyoruz, neler önerirsiniz?" diyenlere ne yanıt veriyorsun?
-En yakın arkadaşlarımdan biri "böyle bir evde yaşayacağınızı düşünmemiştim hiç, sizin eski bir taş evde, hatta bir köy evinde yaşamanız gerek; tavuklar, inekler falan.." demişti. İnsanların seninle ilgili hayallerinin önüne geçemiyorsun. Onları hayal kırıklığına uğratmamak için aksi bir şey söylemiyorum. Yapacak bir şey yok!

Zaten Bodrum insanların kafasında bir sürü hayal kurduran bir yer. Başta tatil ve eğlence demek. Dolayısıyla herkesin bir kendi Bodrum'u var demek yanlış olmaz sanırım. Dolayısıyla kendi durdukları yerden, kendi Bodrum'larından sesleniyorlar. Ne dersek diyelim biz o tatil yapılan, eğlenceli Bodrum'da yaşıyoruz çoğuna göre. Kaldı ki öyle başkalarının hayalini yaşayacağımız mucizevi bir şey de yapmadık. Hiçbir şey birden olmuyor. Senin 10-15 senelik bir hazırlık süren var bir kere. Bense ilerde yaparız filan diye bakıyordum. Emekli olunca, maaş filan alınca gerçekleşecek gibi bir şeydi benim için. Kızım büyüsün, kendi ayakları üzerinde dursun sonra kendime bakarım diyordum. O zaten artık bir şeyleri kotarıyor. Uzatmayayım, aynı yerde, aynı evde beraberiz ama hayallerimiz hatta yaşantımız birbirinden ne kadar farklı. Değil ki başkasının hayalini yaşayalım.



-Bodrum'da yaşamak zor mu?
Sevdiğin şeyleri yaptığın her yerde mutlu yaşarsın. Bodrum da bana bu şansı verdi. Burada yaşamak güzel benim için.

-Bunu soran çok ama...
-Bizim için ulaşım zor diyeyim bari. Mesela az evvel temizlik malzemesi almak için dolmuşa atlayıp markete gittim. 10 dakikalık yol. Markette geçireceğim zaman en fazla 20-30 dakikadır. Alırsın çıkarsın ama ben bir sonraki minibüsü beklemek için bir buçuk iki saate yakın oyalandım. Sırf minibüs saatini denk getirmek için. Bu durum beni mutsuz etmiyor bu arada. Araba da şart demiyorum.

Mesela bir arkadaşım buralarda arabasız yaşayamam dedi. Çünkü yaptığı tatil esnasında minibüs beklemek durumunda kalmış. Geç gelince de söylenmiş. Ki bu, Bodrum da sık olur. Saatlerini bilmezseniz uzun uzun beklemeniz gerekir. Hatta bizim köye servis erken bittiği için çoğu kez yol ağızından eve yürüyoruz biliyorsun. 2,5 km yol az buz değil... Dolayısı ile illa şu zor bu zor dememi istiyorsan bunu da ulaşım üzerinden örnekleyebilirim.

İstanbul hayatını tamamen buraya taşıyanları da görüyoruz. Tüm aile fertlerinin kendi arabalarının olduğu. Niye çünkü çocuğunu götürecek okula. Diğeri işe gidecek. Bodrum'da yaşamak zor mu sorusuna onların vereceği cevap farklı olur.

-Küçük İstanbul mu yani burası?

-Yaşayana göre değişir. Biz İstanbul gibi yaşamıyoruz. Hatta Bodrum gibi de yaşamıyoruz. Herkesin kendi Bodrum'u var burada...

-İşte o yüzden biraz İstanbul'a benzetebiliriz gibi geliyor bana.

-Evet ama İstanbul'da şikayetlerin hepsi benzer. Neresinde yaşıyorsan yaşa, kalabalığından, trafiğinden, betondan şundan bundan bahsediliyor. Herkesin İstanbul'u farklı faslını çoktan geçti o şehir.






-Bodrum da bozuluyor...
-Kaçış yok. Talep arttıkça, inşaatlar artıyor. Yollar genişletiliyor. Bizim oturduğumuz evin bulunduğu alanın 3 sene evvel zeytinlik olduğunu düşününce burayı bozanın yine biz olduğu çıkıyor ortaya. Biz dışarıdan gelenler. Mesela siteye 4000 TL'ye kira ödeyen biri taşınmış. 400-500 TL'ye kira kalır mı artık Bodrum köylerinde? Bundan sonra uçar.

-İki senedir burada yaşayıp da hayatımızda olmayan şeylerden de bahsedelim biraz... Garip ama deniz mesela.
-Denize uzak, evet. Pek deniz aramıyorum zaten. Dağlara bakmak daha çok hoşuma gidiyor. Denize uzak durmak rahatsız etmiyor beni. Bir de çoğu insanın tatil yaptığı yerde yaşayınca nasılsa giderim denize düşüncesi var..



-Mesela ilk sene bu evde hiç balık pişmedi hatırlarsan.
-Evet... İstanbul'da daha sık balık yiyorduk. Ama şimdi yapabiliriz, artık bir mangalımız var. Yak mangalı pişir... Tüm köy 18:30-19:00 dedin mi yakıyor mangalı. Biz de yapabiliriz... Onun da tadı başka janım.

Bahçeyi de atlama! Bodrum bizim için biraz da bahçede yaşamak demekti. Bir şeyler üretmek, ekip biçmek hayalini kuruyorduk. Bir senedir bu şansımızı kullanamıyoruz. Ev sahibimizin bize bulunduğu vaadi gerçekleştirmesini bekledik hep. "Siz o evin içine geçin yavaş yavaş her şeyi tamamlarız. Destek olurum." dedi ama yavaş kelimesi anlamını yitirdi galiba. Kaldı ki biz Bodrum'un yavaş atan nabzına epey yaklaştık 2 senede. Bu başka bir vaka. Topraktan faydalanamıyoruz ki bu beni üzüyor.

-Konuş konuş karnım acıktı...
-Benim de. Yalnız gidip su alman gerek.

-Yavvvuff
-Çöpü de at lütfen.

Yakaköy
13:07

16 Ekim 2016 Pazar

Hayatı bisiklet tepesinden okumak



Az sonra paylaşacağım ve bayramda bir bisiklet turuna çıkma nedeni olarak sıralayacağım bahaneler, tur bittikten sonra benim için hiç bir anlam taşımadı. Fakat yerini başka şeylere bıraktı. Mesela gerçekte neden ve nelerden kaçtığımı yeniden hatırlamam gerekiyormuş. Gördüğüm kadarıyla kafam biraz karışmış... Nitekim kafamı nelerin karıştırdığını keşfettiğim, beni mutlu eden veya yoran şeyleri ayrıştırdığım göğüs kafesimde sıkışmış üzüntü ve kızgınlıklarımı Gökova'da doğaya saldığım bir tur yaptım. Bir bayrama da bu yakışırdı ki yol boyunca tanıdıklardan dostlara hatta akrabalara rastlamak da pek güzel oldu. Bu güzelliği yıllar boyu hatırlamak üzere cebime koyuyorum.

Şimdi şu bahanelere ve tüm turu özetleyen rakamlara gelelim:
25 Ağustos günü saat 15:00 sularında, Bodrum yarımadasının içme suyunu karşılayan ana ishale hattı, Torba Kavşağı noktasında patladı. Daha sonraki gelişmelere bakılırsa Bodrum uzun süre susuz kalacaktı ki susuzluk bayramı da tehdit ediyordu.

6 Eylül sabahı Hülya, çok özlediği kızını görmek üzere İstanbul'a uçtu. Bayramda onunla İstanbul'a kaçmak iyi bir fikir olabilirdi lakin göğüs kafesimde hala dağılmamış bir İstanbul sıkıntısı yüzünden susuzluk mu, İstanbul mu? arasında susuzluğu seçtim.

9 Eylül günü Bodrum trafiği artmaya, yazlıkçılar evlerine gelmeye başladı. Sitedeki çocuk nüfusu arttığı oranda gürültü de kendini gösterdi. Onlar geledursun ben de tura çıkmaya karar verip çantalarımı hazırladım. Mümkün olduğu kadar da hafif tutmaya çalıştım. Fazladan aldığım şeylerse defter, kalem ve fırçaydı. Bir de kendime günlük 100TL harcama limiti koydum ki hesabımı kitabımı yapayım. Hem de cebimdeki paraya göre hareket etmek tura farklı bir tat katar diye düşündüm ve yola çıktım.

10 Eylül sabahı yola hazırdım
Güneş etrafı boyamaya başladığında kahvaltımı yapmak üzere Bodrum'a pedalladım.

İnsanın yaşadığı yeri merak edip gezmesi de yeni kapılar açıyor. Oturuyorken, Bebek muhtarından semtle ilgili bilgi almıştım. İlk adının Chilai olduğunu verdiği fotokopilerden orada öğrenmiştim. İskeleler anlamına geliyordu ve bir balıkçı köyü olduğunu tahmin etmesi kolaydı. Üstelik yerleşim olmadan evvel de Bebek'e kayıklarla ayin için gelindiğini, bulunan sunaklardan anlıyoruz. 270 yıllık Kavafyan Konağı ilk yapı... İşte ben de bu konağın içinde bulunduğu mahallede doğdum. Ortodoks ve Katolik kiliseleri, Fransız Kız Okulu ve yetimhanesi ile bu kadar çok kültürlü bir yerde yetiştiğim için şanslıyım. Belki de Ege'de yaşama arzum, çocukluğuma duyduğum özlemle ilişkilidir. Dolayısıyla buraları da gezip görmek gerek. İnsanı soluksuz bırakan şu dik rampanın arkasında önüme çıkan her koydan karşı kıyıya el sallamayı koydum kafama.

10 TL bisiklet, 40 TL yolcu
Bodrum Bisiklet Kulübü'nde beraber pedal bastığımız Selçuk Bey uğurlamaya gelmiş.



Toplam da 401 km yolu geride bıraktım. 31 saat 21 dk bisikletin üzerinde 8895 m irtifa kazanmışım ki hiç fena değil. 6 günde harcadığım 540 TL'ye bakarak günlük 90 TL standardını tutturduğumu söyleyebilirim. Marmaris'te evde ağırlanmak dışında geri kalan 5 gün çadırımda kaldım. İki günü çadır için para ödedim. İlk akşam bir yirmilik, turun tam ortasında 4 kişi bir büyük ve son gece bir duble rakı, aradaki dilimde 11 şişe bira tükettim. Fazla yüzemedim zira her yer çok kalabalıktı. Ya kendime gelmek ya da serinlemek için bir iki koyda denize girdim çıktım. Şimdi bu rakamları da diğer cebime koyayım.

Turun ilk kilometrelerinde 2 yıl evvel İstanbul'dan yola çıkışımı hatırladım ki Bodrum'a taşınıyorduk ve sanki tüm evi bisikletin üzerine yüklemiştik. Öyle ki her pedalda çamaşır makinesinin kapağı sırtıma çarpıyor, kasislerde açılan buzdolabının içinden düşenler başımı teğet geçiyordu. Boynuma dolanmış elektrik süpürgesi hortumu yüzünden nefes alamıyordum. Ensemdeki sıcağı hissettikçe ütüyü fişte bıraktığımı hayal etmiştim. Bisikleti, yola odaklanmayı başardıktan sonra dengede tutabildim. Birkaç kilometre sonra ise anladım ki taşıdığım yükü çok şeyden vazgeçerek hafifletmiştim zaten.

Bu coğrafyaya vazgeçerek gelmenin karşılığının ödülü çok büyük. Ziyaretçilerimizin çoğu Migros'u bu ödüle tercih ediyor. Doğayı evlerini çevreleyecek çiti geçmemesi kaydıyla seviyorlar. Doğalgaz gibi konforlu ihtiyaçların Bodrum'da olmaması şaşırtıcı. İçinde mutlu yaşayacakları evi bizim bulmamızı talep edebiliyorlar. Alınmaca olmasın. Son zamanlarda kahve içip tanışalım, bize 1 saat ayırın diyenlerin sayısı o kadar arttı ki herkesle kahve içmeyi kabul etsek günlük rutinimiz değişirdi. Oysa işi bu olan danışmanlar var. Kaldı ki bu zevk, tercih ve sabır işi. Benim tercihlerimin, yaşam biçimimin bir başkasının beklentisine uyması imkansız. Nitekim fotoğraflardan yaşadığımız yere aşık olan arkadaşlarımız bile burada yaşayamayacaklarını açıkça görüyor ve söylüyorlar. Romantizmi bir kenara bırakmak gerek.

Biz de ev aradık lakin bu işi kendimiz yaptık. Zaman elverdiğince her yeri gezdik. Yazı geç, kışları dolaştık. Sonunda tavsiyelerin de ötesinde, içinde kendimizi iyi hissettiğimi evimizi bulduk. Denizden, merkezden ve Migros'tan uzak... Sıklıkla "Ne güzel bizim hayalimizi yaşıyorsunuz!" mesajları alırız. Bunun mümkün olmadığını ne yazık ki anlatamıyoruz. Başta ne demiştim? "Bu coğrafyaya, vazgeçerek gelmenin karşılığının ödülü çok büyük." Benim ödülden kastım, geleceğiniz yerde ne kadar çok şey bırakabilirseniz, size de bir o kadar büyük alan açılıyor. İşte ben o yaratabildiğim dünyanın içinde bisiklete biniyorum.

Mesudiye'ye doğru su alabileceğim tek yer de su 3 TL idi. Sıkı pazarlık yaptık...
Asfalt sıcağı ile ısı 49.1ºC
Yokuşlar hep tam zamanında bitiyor
Palamutbükü'ne doğru
Çadır atmadan ve denizden önce

Mesudiye'den aşağı inerken yüzüme vuran rüzgarı başka koşullarda fark edemezdim. Ya da bisiklette taşıdığım eşyalardan fazlasına ihtiyacım olmadığını... Büyükşehirde yaşarken, her şeyin ihtiyaçmış gibi pazarlanmasıyla koca bir enkazın altında ezildiğimizi pek anlamıyoruz. Bodrum'a geldik geleli mutfak ve elzem ihtiyaçlar dışında pek alışveriş yapmıyoruz desem yeridir. Kendime en son ne zaman pantolon, gömlek veyahut ayakkabı aldığımı hatırlamıyorum. Araba şart diye diye iki seneyi ardımızda bıraktık lakin şimdi "ihtiyacımız da yokmuş" diyebiliyoruz. Çünkü bağlarından, konforundan, lüksünden, alışkanlıklarından vs vazgeçtikçe bir yaprak denli hafifliyorsun. Palamutbükü'ne vardığım an sipariş ettiğim buz gibi biranın köpüğü olarak da tarif edilebilir.

Vazgeçmek kadar, kabullenmek de yaşamı kolaylaştırıyor. Hareket kabiliyetin iyice artıyor. Mesela sevdiğin vakit çaresizliğin bile insana neler öğrettiğini, ne sürprizler yaşattığını görüyorsun. Sevmediğinde ise kaybetmeye mahkum olduğunu. Biraz da bu yüzden tek başıma yola çıkmak istedim.

Bu tur da yaptığım en güzel şeylerden biri de karalamalar yapmaktı. Bundan sonra da devam edeceğim.
Feribotla Datça'ya geçip Gökova'yı resimlerken notlar almak çok eğlenceli oldu.
Bu tur da bir Hadi Ben Kaçtım Turu olarak tarihteki yerini alıyor.

Biram bittiğinde çadırımı, az evvel toplanan öğrencilerin yerine, sahile kurdum. Palamutbükü'nde ne yazık ki kamp alanı yok. Bir tane varmış fakat her yer gibi bungalov işine girmişler. Turizmden anladığımız tek şey tesisleşmek. Sırtta çantalarıyla yürüyen, bagajına kamp malzemeleri koymuş ve Palamutbükü girişindeki ağaçlık alanda çadır atan bir sürü insan çok şey söylüyor aslında. Artık kimse oda kahvaltı için fahiş ücretler ödemek istemiyor doğrusu.

Konaklama işi ücretsiz hallolmuştu fakat çadır ve eşyalarımı ortada savunmasız bırakmak istemediğimden Knidos'da günbatımı randevuma gitmedim. Kendimi Akdeniz'in dinlendirici sularına bıraktım... Akşam da iki barbun ve bir 20'liği arkadaş ettim kendime.

Herşeyi oluruna bıraktığımın resmidir. Bisikletin çalınabileceği ihtimalini kabulleniş de denilebilir.
Arkadaşları tabağa beklerken

Arkadaş demişken, bu turu tek başına yapmak istememin bir başka sebebi de insanlardan epey yorulmuş olmam. Pedal bastığım ilk andan itibaren planıma kabaca uysam da çok defa karar, fikir ve yön değiştirdim. Dilediğim yerde yemeğimi yedim, istediğim yere çadırımı attım. Kimseyi düşünmek zorunda kalmadan bazen çok yavaş bazen hızlı hareket ettim. Sabah 6 dedim mi kalktım, 7 gibi yola çıkmaya hazırdım. Tüm bunlar için kimse ile tartışmamak harika hissettirdi. Aslolan yolu dinlemek. Kaybolmak da ancak tek başına yapılabilecek bir şey.

Tek başınayken sorduğunda, "Çadırını dilediğin yere atabilirsin!" diyebilen esnaf, 5-6 kişiyi bu rahatlıkta ağırlamazdı. Kaldı ki sele tepesine çıktığım ilk andan itibaren hep grup sürüşü yaptım. Bir tane bile ekşimeyen tur görmedim. İlla ki bir araz çıkıyor. Her şeye duyarlı, hassas diye bakılan bisiklet topluluklarının diğer topluluklarından da pek farkı yok. Ego ise ego, şiddetse şiddet, dedikodu şu bu hepsi var. Yine de alınganlar kadar kimse yormuyor beni. Bu güruhtan kaçtığımı unutmuşum... Şunu da ekleyeyim sadece bisiklete binmek isteyen biri olarak üzerine bir sürü şey yükleyen o sosyal sorumluluk kampanyalarını da sevmiyorum doğrusu. Yok kalbin için pedalla, yok barış için bisiklet... Hepsini yazsam çok alınan olur, yorulmayayım.

Elbette birkaç arkadaş tura çıkmanın faydaları da var. Kaldı ki turu kiminle yapmak isterdim sorusunu sorduğumda, kendime sadece 2-3 kişinin adını verebildim. Onları da bayramda rahatsız etmek istemedim doğrusu.

Bisiklet yerinde duruyor yola devam. 6:30
Her koy ayrı güzel. Epey de kamp atan vardı yol üstünde.
Datça'da bayram ziyareti
Balıkaşıran'ı tırmanmadan evvel Aktur'da karşılaştığım kuzenim Beril ve eşiyle fotograf çekmeyi
atlasam da ikram ettikleri kahve ve kruvasanlar iyi takviye oldu.
Yolda karşılaşma ihtimalinizi düşünerek bagajına koyduğu buzdolabına su ve çikolata atan Muhammed,
hızır gibi yetişti. Zira bisikletteki su ile rahatlıkla çay demlenirdi.
Akşam Çubucak'ta kalma kararı aldığım nokta
Elmamı yedikten sonra, aşağı salınmadan önce

Sabah erken çıkmama karşın Balıkaşıran'ın tepesine vardığımda saat dördü geçiyordu. Selimiye'ye varmayı hesaplamıştım ama Datça'da anneanne ve dedesini ziyarete gelmiş yeğenimi görmeden geçmedim. Yemek molası için girdiğim Aktur'da da kuzenim ve eşine rastlayınca planımı değiştirdim. 83 km'lik yolculukla birlikte Çubucak Tabiat Parkı'na varışım beşi bulmuştu. Biraz yüzdükten sonra yemeğimi yiyip çadırıma çekildim. Kampın gürültüsü sabaha dek sürdü. Çapaklı bir gece geçirdim...

Hesap kitap işleri

Sabah kamptan 8:00'de çıkınca Selimiye'de beni kahvaltıya bekleyen Gülten ve Sertan'a yetişmek için biraz tempo yaptım. Hava da harikaydı. Yumuk yumuk bir sürü bulut beni Selimiye'ye taşıyan yolun üzerini örtmüş, güneşi saklamıştı. Hatta öyle ki yakınlarda bir yerlerde yağmur bile bırakmış olabilirdi. 35 km'lik yolu 2 saatte, tadını çıkararak ve tam vaktinde aldım. Gülten ve Sertan'ı sofrada yakaladım.

Çubucak Tabiat Parkı / 7:00

Selimiye epey değişmiş. Büyük marketlerin 3'ünü orada görünce ağzım açık kaldı. Yapılaşma dikkat çekici. Kimse bir şey yapamaz denen ve hemen bizim arsanın arkasına düşen ağaçlık alana 2 katlı bir bina kondurulmuş bile...

Üzerinde odun olan subasmanına ev kondurma hayalimiz sürüyor. Fakat arkadaki ağaçlık alanın yerine çirkin bir bina yükselmiş bile.
Sabah Gülten ve Sertan'dan sonra Mehmet amca ve ailesi ile de bayramlaştık.

Sonraki molayı Bozburun'da verdim. Yemeğimi çabuk yedim zira saat 14:30'a yaklaşıyordu. Masama gelip yazılarımı okuduğunu söyleyen güler yüzlü çift (ne yazık ki isimleri aklımda kalmamış) ile kısa bir sohbet de yaptık.

Artık hiç bilmediğim bir rotada Marmaris'e gidecektim. Akşam beni ağırlayacak Melih Abi'nin sıcak duş ve yumuşak bir yatak vaadi tek motivasyonumdu. Bayır yokuşuna çıkmadan evvel, Marmaris'e neden Bozburun tarafından gitmediğimi soran iki kişi oldu.

-Çok mu yokuş? -Öf ki öf... Biz arabayla çıkamıyoru! Böyle zor olmuyo mu?

Ne kolay ki? Bodrum'a taşınma sürecimiz ve üzerine eklediğimiz 2 sene çok romantik gözükür ama hayat bu kadar pürüzsüz değil. Sorunun cevabı çok net: "Hiç bir şey kolay değil!, Olmayacak da..."

Bodrum'da hayal ettiğimiz bir sürü şeyi gerçekleştiremedik! Bahçemiz hala boz mesela. Ev sahibimizi yerinden oynatamadık. Bahçe yatırımı yapmak ekonomik olarak boyumuzu aşar. Bostan kuramadık. Haliyle henüz kendi domatesimizi yiyebilmiş değiliz. Yoğurt ya da ekmek yapmışlığımız yok. Sıfır çöp projemiz çöp oldu. Diğer yandan evin içindeki eksik aydınlatmalar Hülya'nın dilinden düşmez. Haklıdır oradan buradan sarkan elektrik kabloları nahoş bir görüntü oluşturuyor. Bunu ister tembellik ister dilediğimiz gibi hareket edemediğimiz gerçeğine yaslayın. Daha burnumuzun dibindeki Yunan Adaları'na gitmişliğimiz yok. Zira hareket referansımız minibüs saatleri olunca adalara geçememek problemden sayılmaz. İki senedir böyle yaşıyoruz. Bu saydıklarıma dudak bükenler olacaktır. Bilsinler ki bu tamamlanmamış, eksik her şeyle mutluyuz. Burada yaşamanın sırrı biraz da bu galiba. Yavaş olsun...

Selimiye
Bozburun'daki moladan sonra karnım tok neşem yerinde
Yollar ıssızlaşmaya başlıyor
Söğüt'e kuş bakışı

Bu kimsesiz rampanın epey içlerine ilerleyip kendime en yakın olduğum yerden geçtim. Derin bir kuyuya konuşur gibi içime içime konuştum. Bayır'a dek nefes ve zincir dışında duyduğum tek ses arıların vızıltısıydı. Sardılar, kollarıma kondular. Beşi bir olup beni te Bayır'a taşıdılar ve o koca çınarın altına bıraktılar. Bayır dediğin güzel bir köy. Bayram nedeniyle epey ziyaretçi gelmişti. Çınaraltı cıvı cıvıl, dinlenen, çay kahve içen bir dolu misafiri ağırlıyordu. Yorgunluktan titriyordum.

Halimi berbat gören 3 bisikletçi masalarına buyur ettiler, çay ısmarladılar. Sohbetle dinlendim. Zaten bugünkü rotama şaşırdılar ve eklediler "Osmaniye'ye 8 km daha tırmanacaksın" diye.

Tatillerini Orhaniye'de geçiren Uşaklı 3 doktor beni masalarına davet ettiler. Onlarla da bayramlaştık.

Yola tekrar çıktığımda güneş yatmak üzereydi. Saat itibariyle trafik de artınca hava kararmadan Marmaris'e varmayı istedim. Osmaniye'den sonra İçmeler'e dek hep iniş. Fren sıkmaktan ellerim uyuştu. Gök laciverte dönmeden az evvel sokak lambaları yandığında sıfır noktasındaydım. İçmeler'i sahilden Marmaris'e bağlayan bisiklet yolu kullanarak Melih Abi ile buluştuğumda saat 20:00'yi biraz geçmişti. Günün ödülü sıcak duş, bol bira ve yumuşak bir yatak oldu.

Osmaniye'den sonra, hava kararmadan hemen evvel
Selimiye yolları
Kimsesiz yokuşlar ve başı bozuk arılar

6 günde bir sürü anı

Ertesin gün kahvaltının ardından yola 10 gibi çıktım. Marmaris yokuşunun tepesine dek bana eşlik eden ev sahibim Melih Abi, akşam sadece ağırlamakla kalmamış çamaşırlarımı da yıkamıştı. Güne sıfırlanmış başlamanın rahatlığı yola da yansıdı. Azmak'ta yüzmek hayaliyle Akyaka'ya uçtum adeta. Ne yazık ki bayram kalabalığı hevesimi kursağımda bıraktı. Ben de akşam konaklamayı planladığım Akbük koyuna doğru pedal bastım. Artık yüzüm Bodrum'a bakıyordu.

Geç saate kadar oturunca güne geç başladık ama keyfimize diyecek yoktu.
Melih Abi'ye bir kez daha teşekkür ediyorum.
Melih abi beni ağırlamakla kalmadı, sabah Marmaris'in tepesine dek eşlik de etti.

Aptalca bile olsa basit soruların bana ne hikayeler armağan ettiğini hatırladım. Yeni hayatımız da böyle bir armağandı. Adımdan yola çıkarak sorduğum sorulara çok şey borçluyum. İsim bile kendime ait değilken nelerden vazgeçemezdim ki? Bundan sonra yapacak tek şey, ardında iyi ya da kötü bir iz bırakmak oluyor. Sadece sana ait bir iz. Bu sefer tekerimin bıraktığı... Yoksa kariyer, mal, mülk, bilmem nerenin tepesinde müdür de olsan lüks arabanın camından attığın çöp kadar iz bırakıyorsun ve bir bisikletçi peşinden bela okuyabiliyor. Parlayan tek şey ise attığın soda şişesinin kırıkları oluyor. Yolculuk boyunca rotamın üzerinden eksik olmayan.

Turdan evvel iki laf edip çay kahve içeriz diye sözleştiğimiz Barış ve Bilge kardeşler de Akyaka'nın kalabalığından kaçmıştı. Telefonda, Akyaka'dan 14 km sonra yol üstünde bir mola noktası olarak bildiğim Çardak Restoran'a davet ettiler beni. Meğer gözden saklı bir kıyı varmış aşağısında. Uzun süredir görmediğim iki dostumu görecek olmak fikri Azmak'ta yüzme isteğimin önüne geçti. Zira Barış ve Bilge, 2 sene evvel biz İstanbul'dan gelirken Levent abi ile birlikte Kuşadası'nda karşılamış ve turun gerisinde Bodrum'a dek bizimle pedal basmışlardı.

Turun gülümsediği karelerden biri. Akyaka'ya çeyrek var...
Bu buz gibi bira, yolda sürpriz bir biçimde önümü kesen Fırat'dan hediye.
Gülümseyerek turu yalnız yapıp yapmadığımı sorguladım birkaç metre kadar.

Çardak Restoran'ın sahil kıyısına temiz bir geçiş yaptım. Geceyi burada geçireceğimden de haberim yoktu. O an için tek yaptığım kendimi arkadaşlarımla sohbetin, rüzgarın ve biranın güzelliğine bırakmaktı.

Barış ve Bilge Kurt kardeşlerle

Alperen'in de aramıza katılmasıyla İstanbul-Bodrum turunu yapmış 4 arkadaş aynı masadaydık artık. Hava da kararınca artık orada kalacağım kesinlik kazanmış oldu. Bir anda bira masası rakı sofrasına dönüştü. Konuştukça içtik, içtikçe konuştuk. İstanbul-Bodrum turunu yad ettik. Elbette peşinden sosyal medya üzerindeki tüm ortak paylaşımlarımızın silinmesi ve nedenleri hakkında da konuşuldu. İşin özü, bunu yapan kişi, kendisi olmasa İstanbul-Bodrum turunu yapamayacağımı düşünmüş. Atladığı nokta, onunla ya da onsuz zaten yola çıkacaktım. Çünkü çalıştığım şirketle anlaşmış, Bodrum'da evimi tutmuş ve yola çıkış tarihini aşağı yukarı belirlemiştim. O tura katılanlar içinde en yakınım olması bir yana, verdiğim tepkiyi mahkemeye taşımaya kalkmasını "s.tir et, boşver" diyerek noktaladık. Uzatmadık, kadehlerimizi kaldırdık. Uyku tulumuma kıvrıldığım an "üzülecek hiç bir şey yokmuş!" dedim kendime. İki yıl göğsüme sıkışmış o yersiz üzüntü Gökova Körfezi'nin serin sularına karıştığında dalmışım.

Sabah burada uyandım
Oda kahvaltı 20 TL
İstikamet Akbük

Sabah mutlu uyandım. Bayram gibi bir bayramdı yaşadığım. Sanki herkesle bayramlaşmak için yola çıkmıştım. Kahvaltımı yaptıktan sonra uğradığım Akbük'te Levent Abi ve ailesi ile bayramlaştım ki o zaten beni tur boyunca hiç yalnız bırakmadı. Hatta turu geçtim; 2014'de tanıştığımız Çanakkale'de tempomu bulabilmem için teklif ettiği andan bugüne "tavşanlık" yapmaya devam ediyor. Üstelik konu sadece bisiklet de değil... Bodrum'daki yeni yaşamımıza yumuşak geçişte onun da büyük payı olduğunu söylemem gerek.

Ota boka Osmanlı adını vermek moda oldu.
Akbük bu rotanın en kutsal yeri bana kalırsa.
Levent Abilerle buluşup kahvaltıdan sonra kendimizi şerbet gibi suya bıraktık.
Bakışıma bakmayın yola çıkmaya hazırım. Hem de ne yola...

Kultak zirvesini geçip Alatepe'ye dönünce önümü kesen rüzgara kızmadım. Hararetimi dağıtıp savurdu. Ören'de yemek molasında kendimi Etrim'e varırım diye motive ettim ama bu sefer rüzgarı kafadan aldım. Rüzgardan çok yemek sırasında bisiklet üzerinden yürütülen sayacımı dert ettim birkaç metre. O kadar yavaşladım ki Çökertme'ye girdiğimde güneş çoktan saklanmıştı. Koyun solunda sakin bir işletme buldum. Sahibi, dilediğim yere çadır atabileceğimi söyledi. Son akşamımı resim çizip rakı içerek dolunayın altında geçirdim. Turlar genelde son akşamıyla birlikte tamamlanmış oluyor... Yüzüme oturmuş o silinmez gülümseme de bunu işaret ediyordu.

Efsane lezzet
Ören'e çeyrek kala
Çökertme'ye kendimi zor attım. Koyun solunda bulduğum bu işletme dilediğim yere çadır atabileceğimi söyledi.
Son akşam rakısı
Eve dönüş
İstikamet Bodrum
Turun son sürpriz karşılaşması. Ahmet Abi ile in cin top oynayan yerde!
Çamaşırhane
ve tur Yalıçiftlik'te son buldu. Az sonra Nihat Abi'lerle buluşmak üzere noktayı koyuyorum.

Sıcağa kalmamak üzere erkenden tırmanmaya başladığım Mazı rampalarını yavaş yavaş geçerken, fiziksel yorgunluğum bir kenara zihnen dinlenmiş olduğumu fark ettim. Alperen'in "bir yere gitmiyor, kendime geliyorum" sözü buraya cuk oturur sahi... 6 günde kendime gelmiştim. Tepede son kalan iki çikolatayı yerken burada yaşadığım için şükrettim. İnsanlar, istemediğim sorumluluklar, üzüntüler, beni yoran her şey geride kalmıştı. Tekerimin parlak izine baktım. Turu Yalıçiftlik'te bitirmeye karar verdim. Parlamayan hayallerim vardı artık onların peşinden gidecektim.

Bir sonraki turda görüşmek üzere