10 Mart 2016 Perşembe

Ne ettim İstanbul'da?

"Neredesin Abey?" diye sordu pazardan Mıstafa, sorusunun beni mutlu ettiğini bilmeden. Dedim İstanbul'daydım. Dedi "Nişin va İstanbul'da?" Dedim "Ofis orada" Dedi ki gülerek, "Ge açıverelim sana da bi tezga, satıve ot mot". Dedim "Ne anlarım pazarcılıktan..." Hemen söze girdi "Ne va pazarcılıkta, dayı sorcek sen ikibuçuk deyicen! Abla vercek poşeti, sen tartçen..." Gülüştük.

Zaten Mıstafa meşgul adam. Şu kısacık konuşmada bile teyze torba verdi o tarttı. Beriki fiyat sordu, dedi "iki buçuk". İki yenge, biberin acı olup olmadığını denemek istedi, bizimkisi kırdı verdi biberi. İstanbul'da geçen hafta ne yapmışım nasıl dinlesin? O bu kadar meşgul olunca dedim yazayım bari, belki okur.

15 Ocak Cuma akşamı Bodrum'da esmeye başlayan rüzgar Yakaköy'ü ortasına alırken, İstanbul Asmalı Cavit'te ilk kadehinin yarısına çoktan gelmişti Hülya. İşte o an içimdeki özlem büyüdü, anason koktu. Kokusu Muğla'dan çıktı. 15 Ocak gecesi, gaza gelip neler yazmışsam artık, Levent Abi'nin "Bizi de götür” diye aramasıyla parladı her şey. Muğla'dan bir grup Asmalı Cavit'e rakı içmeye gidecektik. Hülya ikinci kadehinin yarısına geldiğinde biletimi almış, bitirdiğinde ise Asmalı Cavit'te yerimizi ayırtmıştım. Yani öyle plan programla değil, spontane bir kararla gidiyorduk İstanbul'a.

1 ay evvelinden hazırdık.

Hatta hazır gitmişken, geçen sene atladığım sağlık kontrollerimi de yaptırırım diyerek kendi biletimi 1 hafta erkene aldım. Alır almaz bir türlü kaçamadığım o tarifsiz korku yeniden gelip oturdu kalbime. Her sene oluyor, yapacak bir şey yok. Bedenin verdiği en küçücük sinyali bile tedirginlikle karşılayıp, sonuçlar gelene dek defalarca nüksettiriyorsun eski hastalığını. Bu korkuyu bir taraftan seviyorum da. Bana neden Bodrum'da olduğumu, neden ve nelerden kaçtığımı hatırlatıyor.

20 Şubat akşamı uçtuk İstanbul'a fakat 21'i sabahı dayımızı ziyaret etmek üzere Edirne'ye geçtik yeğen-birader. Ne kadar gazlarsan gazla, üzülmeyelim diye birbirimizden hatta dayımın kendinden gizlenmiş sinsi hastalık, yakalanamayacak denli ilerlemiş. Dayım ise çoktan akşam için rakı almış, geleceğiz diye balkonda beklemiş erkenden. İyi gördüm dayımı, az buçuk şikayetlerini anlattı. Hiç sitem etmedi sık sık gelmedik, aramadık diye. Akşam üstü sofraya geçene dek muhabbet ettik gülüştük hep beraber. Bir tek "Bugün varım yarın yokum" dedi ilk kadehi koyarken. Biliyormuş gibi söyledi. Kadehler çınladı, ilk yudumlar alındı. Sağlığa içildi. Arada kalkıp tuvalette ağladım gizlice... Yemek bitti ama gün yetmedi tabi. Birbirimize doyamadan döndük gerisin geri. Ağzımda anason, gözümde yaşla. Dayımın rahatlığı beni de teskin etmişti. Tüm korkumu aldı, kendi ağrılarına kattı. Kaldı ki kontrollerim tamamlandığında değişen bir şey olmadı, bir şeyin yok yürü git deyiverdiler.

Edirne'ye giderken yol boyunca Deniz'le oynadık.
Dayımı beklediğimden iyi gördüm.
...
Haydi sağlığa...

Elbette İstanbul'da bir hafta, hafta içi 5 günümü ofiste geçireceğim demekti. Bodrum'a taşındığım 17 aydan beri İstanbul ziyaretlerim 10'u bulmuş mudur bilmiyorum. Oysa daha en başta ayda bir gelirim diye ön görmüştüm. Laf aramızda sık sık gelmediğim için mutluydum. Uçaktan iner inmez insanları azarlayan metro görevlisi ilk sinyali vermişti zaten. Kartını basıp bavulunu yandan geçiren herkese tek tek turnikeyi neden çevirmediler diye keydirdi durdu. Hafta boyunca da aynı gerginliği insanların yüzlerden okudum. Sabah akşam evden-işe / işten-eve yaptığım yolculukların 3'te 2'si yer altında geçti. Havalandırma uğultusu, dijital sesler, suni reklamlar. Herkes ellerindeki ekranlarda mutluluğu arıyor olmalı. Kafayı kaldıranı hiç görmedim. Birkaç sabah ıslık çalarak dolaştım metronun koridorlarını. Birinin de bana katılmasını çok isterdim doğrusu.

İstanbul'da bir tek biz gülümsüyorduk sanki
"Yanlızca kağıt para girişi yapınız" "Dit düttt" "Yetersiz bakiye!"
Bu binanın karşısında altı otopark olan bir yeşil alan var (!) Terasa bir kaç ağaç koysak parkla aynı gözükür.
Korna seslerinin görünür hali.
Ofiste günün en sakin saatleri..

Tıpkı o metro görevlisi gibi, haftanın ilk sabahı içeri girer girmez ona buna bağırarak güne başlayan arkadaşım, ofiste nasıl bir zaman geçireceğimi özetlemiş oldu. Belli ki yine cuma iple çekilecekti. Lakin hayat, hafta sonunu bekleyerek geçer mi hiç? Sırf hafta sonu beklenerek hayattan zevk alınabilir mi? İstanbul'da maalesef böyle. Sonra bana amma şikayet ediyorsun diyorlar. Uzun süre sonra iş arkadaşlarımı görme fikri her ne kadar cazip olsa da ilk günün sonunda tüm parlaklığını hep yitirmiştir. Yine aynısı oldu.

Bir şey daha oldu. Son 17 ayını nadasta yaşayan ben, hayatımı yeniden ekip biçmem gerektiğinin farkına vardım. Bu ne demek? Yeniden yola çıkmak, yeni hayaller kurmak demek. Vazgeçme cesaretini kazanmak, bıkkınlığı enerjiye dönüştürmek demek. Risk almak, yenilgiye hazır olmak, dersler çıkarmak demek. Beni İstanbul'a bağlayan tek şeyin artık kopabileceğini görüyorum. Bu mümkün. Buna hazırlıksız yakalanmak istemem doğrusu. Büyük depremi beklemek gibi diyeyim. Ya hiçbir şey yapmadan beklersin ya da tedbirlerini almaya başlarsın. Yüzümü nereye döndüğümü de ileriki yazılarda anlatırım. Nitekim derin bir mevzu. Hele rakı kokmuyorsa içine dalmanın alemi yok. Ki siz bu yazıyı okuyorken iple çektiğim cuma çoktan geldi çattı.

27 Ocak cumartesi sabahı Muğla'dan Levent Abi yanında kızı Ayde, Önder Abi'yle İstanbul'a indiler. Onlar otellerine yerleştiği sırada biz de Hülya ve Duru ile birlikte annemi ziyarete gittik. Dükkanda babama da uğradım. Son güne sıkıştırıldığında bu ziyaret çok kısa sürdü. Şehrin zamanı nasıl bu kadar hızlı emdiğini unutmuşum. Yetişmeler, koşuşturmalar, acele etmeler arasından kaçmak üzere Asmalı Cavit'e doğru yola çıktık. İstanbul'da son akşamımızdı ve ertesi akşam Muğla'dan gelen dostlarımızla birlikte memleketimize geri dönecektik. Rakılarımızdan ilk yudumları almıştık ki masaya Alp ve Teoman Abi de dahil oldu. Bir haftanın kirini pasını attık üzerimizden...

Ege köşesi! 18:30'da oturduğumuz Asmalı Cavit'te henüz kimse yok!

Uçağın saati, pazar sabahı fuar merkezindeki bisiklet fuarına uğrama şansı tanıdı. İşin bu kısmını anlatmaya değer mi bilmiyorum ama o kalabalık içinde beni tanıdığını söyleyen birkaç insanla karşılaştık. Sosyal medyadan arkadaşmışız! Ne yazık ki hiçbirini tanımıyorum. Buna alınganlık göstereni ise hiç anlamıyorum. Sosyal medyaya bakınca, şu an tanımadığım insanların arkadaşlarımdan fazla olduğunu görüyorum. Bu da ayrı bir yazı konusu lakin yerim dar...

Cumartesi sabahı İstanbul'da annemi ziyaret ederken, Murat Bey de bana bir not bırakmış. Dönüşümüzü taçlandırdı.

Uçağın kapısı açılır açılmaz çarpan kokuyla kimyası değişiyor insanın. Hülya "Oh beee!" diyerek benden hızlı davrandı. Tarih 28 Şubat, saat 18:30'u işaret ederken, Milas'ta hava kekik kokusuyla çoktan süslenmişti. Levent Abi'nin yüzü gülüyordu. Ayde yeni aldığı ayakkabıları karşılamaya gelen ablasına gösterdi. Yolculuğunun başından beri dizinde taşıdığı ağrısına, üst üste iki sigara yaktı Önder Abi de. Dumanı dağılmadan ikincisini hatta üçüncüsünü yakabiliyor. Biz ikincisinin dumanı dağılmadan servisteki yerimizi aldık. Birbirimize el sallayarak ayrıldık havaalanından.