16 Aralık 2016 Cuma

Z Raporu

Dışarıda, sütunun hemen dibinde bilmem kaçıncı sigarasını yakarken, oturduğu masayı özellikle seçtiğini düşündüm. Hemen tepesinde, masayı cehennem sıcağına çeviren ısıtıcının altında, belki de 3. birasını yarılamıştı. Masaüstüne dağılmış sigarası, iki çakmak ve yanındaki yüksek taburede her an içi saçılacakmış gibi duran sırt çantasını seçebiliyordum. Onun tüm bu dağılmışlığına karşın Beşiktaş sakindi. Semtin meydanını çevreleyen birahane ve restoranlar tek tük doluydu. Birkaç kişi, artık bilmediğim takım tezahüratları söyleyerek geçti meydandan. Oysa aynı saatlerde henüz başlayan Feynoord-Fenerbahçe maçı oynanıyordu. Her açıdan görülebilmesi için konuşlandırılmış ekranlardan seçebiliyordum. Bir de soğuğu unutamayacağım herhalde. Şehrin üstüne çökmüş ayaz o kadar keskindi ki sigara içmek için dışarıda oturmayı tercih edenlerin dizlerinde polar şal örtülüydü. Şalın da kesmeyeceğini öğrenmem uzun sürmedi. Isıtıcının altında telefonunu karıştırırken izlediğim dostumun beni aramasının üzerinden neredeyse bir saat geçmişti. Belli ki çok üşüyordu.

Zamanın gerisinde kalmış ve benimle İstanbul'a gelen bilgisayarımın bakımı, mesai sonrasına kalınca geç çıkmıştım ofisten. Bir önceki yazıda sene benim için bitti sandım lakin 3. kez 2 haftalığına İstanbul'daydım. Hafif depresif günleri geride bıraktıktan sonra sırada arkadaşlarımdan ödünç alıp kullandığım bisikleti teslim etmek üzere Beşiktaş'a gitmek vardı. "Evde yatacağına sen kullan" diyen Eda ve Selim sağ olsunlar. Geçen 2 hafta boyunca onlar sayesinde -artık mevsim iyice kışa döndüğünden- havalar yağışlı ve daha soğuk olsa da bisiklet kullandım. Sürüşe ve soğuğa özel kıyafetlerim bir kenara kaskım da olmadan üstelik. Bu süre zarfında önünden, arkasından, sağından, solundan geçtiğim tek bir trafik polisi, fotoğraflarımı sosyal medyada gören arkadaşlarım kadar olamadılar. Anlaşılıyor ki, kask, bisiklet ve trafik konusunda hala görünmeziz. Neyse, konumuza dönelim. "İstikamet Beşiktaş!"

Yağmur, soğuk dinlemeden hergün işe gidip geldiğim Dahon! Kış güneşi gibiydi...

Ben ofisten çıkmazdan hemen evvel, O gözüne kestirdiği bir birahaneye oturmuş, ilk sigarasını yakarken aramıştı. "Beşiktaş'a geliyormuşsun! Ben de Beşiktaş'tayım. Hadi beraber bira içelim." dedi. Sosyal medyanın faydaları işte. Bazen aklında olmayan güzel sürprizlere vesile oluyor. Uzun süredir görmediğim, son buluşmalarımıza katılamamış okul arkadaşımı ben de görmek istedim doğrusu. Bu spontane program bana da iyi gelecekti zira İstanbul'daki şu 2 hafta öncekilere nazaran sevimsiz geçmişti.
Bebek'te bir akşam kaldım. İstanbul'daki asıl adresim Mecidiyeköy idi.
Sabah kimse gelmeden kalorifer başında kuruduk, ısındık beraber.
2. Hafta ise yağış kesildi ama soğuk değişmedi.
Sabahları nasıl olursa olsun mutlu oluyorum. Ha Bodrum'da ha İstanbul'da

İstanbul'a çağırılmam nasıl denk geldiyse, Hülya ile bir türlü kavuşamadığımız o durdurulmaz salınımın içinde bulduk kendimizi. Çaresizce İstanbul ile Bodrum'u sürekli değiş tokuş eder gibi. İşten çıkıp eve vardığımda kendimi yatakta bulduğum, 21:30 - 22:00 gibi hatırlamadığım rüyalara daldığım bir 2 haftadan bahsediyorum. Haftasonu dışında eve alışveriş yapmak için vaktim olmayınca akşam yemeği yemeden geçen bir 2 hafta da denilebilir. Zaten haftasonu geldiğinde de alışveriş yapmaya üşeniyor insan. Sadece ofis arkadaşımla geçen cuma gidilen Asmalı Cavit dışında kayda değer bir notum da yok. Hadi yarın gidilecek Asmalı Cavit'i de konuya dahil edelim.

Bütün gün karşılıklı çalıştığımız Hüseyin ile karşılıklı rakı da içtik.
Cumartesi akşama dek kardeşimle yeğenime eşlik ettim.
Onlar Beşiktaş maçına gittiler ben de Ege Aydan'ın açtığı resim sergisine

Eğer aranmamış olsaydım, sadece bisikleti teslim eder, eve dönüp uyurdum. O kayda değer 2 Cuma'ya 1 Perşembe hiç ekleyemezdim. Aranmamış olsaydım son İstanbul seferine dair yazacak hiçbir şey olmazdı. Ve yine aranmamış olsaydım İstanbul'a boşu boşuna gelmiş olduğumu düşünecektim... O perşembe akşamı bana İstanbul'a geliş nedeni verdi ve bir sürü düşüncelerle Bodrum'a uğurladı.

Bisikleti teslim edeceğim perşembe sabahı. Hava yine güzel...

Cehennemi sıcağın altında kavruladuralım, masanın altından hızar gibi çalışan ayaz ayaklarımı ve dizimi soğuk elleriyle ovalıyordu. Bir bira daha istedim, sosis, patateslerin yanına. Bir de polar şallardan. Kesmedi. İçimiz üşüye üşüye konuştuk işten güçten, Asos'tan Bodrum'dan. Dil ağızda dönmemekte ısrar etse de gönlünden geçeni söylemek istiyor insan. Zira gönül sarhoş olmuyor. Dedi ki samimiyetle:

"Mutlu ol Coka, hep ama hep mutlu ol... Ama.. Ama bizi mutsuz etme yahu. Cennette yaşıyor olabilirsin ama bize çöplükte yaşıyormuşuz gibi hissettirme. Gıcık ettirme insanları kendine, kıskandırma... Valla ne yalan söyleyeyim ben kıskanıyorum. Yapma Coka. Mutlu ol, mutsuz etme..."

Yukarıda bir yerlerde sosyal medyanın faydaları demiştim değil mi? Tam tersi de olabiliyor işte. Ne diyeceğimi bilemedim bir an. Kimseyi mutsuz etmek, üzmek, kıskandırmak gibi bir niyetim yoktu oysa. Kaldı ki mutluluk nedir ki? Sabahın oluşudur mutluluk. Sevdiğin biriyle uyanmaktır. Kahvaltı etmektir birlikte. Esen rüzgara yüzünü dönmektir. Ofisten arayan Eli'ye "iyiyim" diyebilmek, Mehmet Ali'yle karşılıklı gülebilmektir. Kışsa odun kokusunu, yazsa iyot kokusunu içine çekmektir mutluluk. "Seni gelip biz alırız, merak etme!" diyen arkadaşların olmasıdır. Akşam rakı içmektir ister evde ister dışarıda, Hülya ile, Serdar Benli, Ferhat, Anıl, Nükhet, Bahar, Oğuz, Emrah ile kadeh kaldırmaktır. Levent Sevil ile bisiklete binmektir, sonra da kendini Gökova sularına atmaktır. Melih Abi'ye sarılmaktır Marmaris'te, Önder Sermet'e nasılsın diyebilmektir mutluluk. Sahilde yürümektir, yüzmektir mutluluk... Mutluluk tüm bu saydıklarımı beş parasız yapabilmektir... Şurada karşılıklı bira içmenin mutluluğunu hiçbir bedel karşılayamaz zaten.

"Hep ama hep mutlu ol istiyorum Coka... Ne olur kızma bana bunları söyledim diye. Seni o kadar çok seviyorum ki anlarsın beni. Bırak biz de mutlu olalım..."


Yaşadıklarımı da gözümün önünden geçirdim aynı zamanda. Dünyanın en kötü hastalıklarından kanserle savaştım. Zaten beni Bodrumlu yapan da o süreç değil mi? Ki kanseri yenmekten bahsetmiyorum artık. Bilakis onu sevmekten söz ediyorum. Mutlaka benden bir şeyler götürdü. İleride çıkabilecek rahatsızlıkların tohumunu ekti eminim. Lakin sevince en kötüsü bile yumuşuyor, yüzü gülüyor. Gece gündüz çalışıp sevdiklerimi ihmal ettiğim, unuttuğum için yakalamadı mı beni? İş daha önemli diye akşam doğru düzgün beslenmek varken pizza, hamburger ve kolayla karın doyurduğum için sokulmadı mı bana? Para kazanacağım diye kaybettiğim zamanı göstermek üzere yerleşmedi mi bedenime? Şehirde, metroda, takside vapurda selamlaşmak varken mutluluğu telefon ekranlarında aradığımız için yok mu bütün hastalıklar? "Ben kimim?" diye sormak varken "Sen kimsin?"ne takılarak yakalanabilir mi mutluluk?

"Haklısın!" dedim dilim döndüğünce. Başka da bir şey demedim. Artık bir şey dememeli miyim? diye düşündüm. Güzel bir sessizlik oldu. Kısa ama derin. Soğuk bile kesildi o an. Fenerbahçe, Feynoord'u deplasmanda yenmiş, meydanı çeviren birahane ve restoranlar iyice boşalmıştı. Çöpler çıkarılıyordu sokağa. Bir iki insan daha geçti hepsi bu. Saat de iyice geç olmuştu. Birbirimize teşekkür etmenin ardından son sözümüz "Şu biraları bitirip kalkalım artık" oldu. Sarıldık... Zaten sonra sarı bir taksi çevirip, İstanbul karanlığında kaybolduk birbirimizi yol üzerinde bırakarak...

2. Cuma... Bu tam bir uğurlama oldu... Teşekkürler Republica ekibi...
Finali ise Bodrum'da uyanmak oldu...

3 yorum:

  1. İstanbul'un en güzel yani Bodrum'a dönüşü benim için 10 yıldır:)

    YanıtlaSil
  2. Sizin mutluluğunuz bizleri de mutlu ediyor sevgili Coka. Daha nice mutlu sabahlara :)

    YanıtlaSil
  3. siz mutlu olun ve bodrumlu mutlu anıları bizimle paylaşın.. evet biz İst.da hiç mutlu değiliz, nefes alamıyoruz ama hayallerimiz var. sizin ve sizin gibi ege'ye kaçıp mutlu hayat süren insanların yazılarıyla , bizim hayallerimizi gerçekleştirmiş olmanızla biz umutlanıp daha da sıkı sarılıyoruz hayallerimize.. düşünsenize , bizim hayallerimizin üzerine siz orada mutsuz olduğunuzu yazdığınız yazıları okusaydık direkt hayallerimiz yıkılmış olmaz mıydı?
    o izole hayata o kadar özlem duyuyoruz ki.. istanbul artık eskisinden daha çekilmez. burası bir bataklık ve her geçen gün daha da içine çekiyor biz debelendikçe.. tek sorunumuz elbette iş olayı. konuyu 8 yıldır düşünüp çözmeye, şartları oluşturmaya çalışıyoruz. hiç aklımızda olmayan sağlıkla alakalı ekstra masraflar çıktıkça kaçışımız hep ertelenmek zorunda kaldı.
    hayalim öyle lüks evler falan değil, zaten o hayallerimiz olsaydı ege'de ne işimiz olmalı ki? hayalimiz bize yetecek kadar alanı olan, temiz ak pak bahçeli köy evi. akşam o bahçede yemeğimizi yemek, ara sıra arkadaşlarla yine o bahçede çilingir sofrasını kurup muhabbet eşliğinde eskileri yad etmek. sabah kahvaltıya kendi ektiğimiz domatesten , biberden bir tabak eklemek. tatilcilerin uğramadığı bakir koylarda denize girmek. haftasonu dağda bayırda yürüyüş yapmak. gereksiz insan kalabalığından uzakta durup sadece sevdiklerimizle kaliteli zaman geçirmek.. büyük şehir insanı değiliz biz. ne mutlu ki eşim de aynı düşüncelere sahip. umarım bir gün biz de kendi cennetimizi yaşama fırsatına ulaşırız. o yüzden ltf siz yazın, biz okuyalım..

    YanıtlaSil