16 Ekim 2016 Pazar

Hayatı bisiklet tepesinden okumak



Az sonra paylaşacağım ve bayramda bir bisiklet turuna çıkma nedeni olarak sıralayacağım bahaneler, tur bittikten sonra benim için hiç bir anlam taşımadı. Fakat yerini başka şeylere bıraktı. Mesela gerçekte neden ve nelerden kaçtığımı yeniden hatırlamam gerekiyormuş. Gördüğüm kadarıyla kafam biraz karışmış... Nitekim kafamı nelerin karıştırdığını keşfettiğim, beni mutlu eden veya yoran şeyleri ayrıştırdığım göğüs kafesimde sıkışmış üzüntü ve kızgınlıklarımı Gökova'da doğaya saldığım bir tur yaptım. Bir bayrama da bu yakışırdı ki yol boyunca tanıdıklardan dostlara hatta akrabalara rastlamak da pek güzel oldu. Bu güzelliği yıllar boyu hatırlamak üzere cebime koyuyorum.

Şimdi şu bahanelere ve tüm turu özetleyen rakamlara gelelim:
25 Ağustos günü saat 15:00 sularında, Bodrum yarımadasının içme suyunu karşılayan ana ishale hattı, Torba Kavşağı noktasında patladı. Daha sonraki gelişmelere bakılırsa Bodrum uzun süre susuz kalacaktı ki susuzluk bayramı da tehdit ediyordu.

6 Eylül sabahı Hülya, çok özlediği kızını görmek üzere İstanbul'a uçtu. Bayramda onunla İstanbul'a kaçmak iyi bir fikir olabilirdi lakin göğüs kafesimde hala dağılmamış bir İstanbul sıkıntısı yüzünden susuzluk mu, İstanbul mu? arasında susuzluğu seçtim.

9 Eylül günü Bodrum trafiği artmaya, yazlıkçılar evlerine gelmeye başladı. Sitedeki çocuk nüfusu arttığı oranda gürültü de kendini gösterdi. Onlar geledursun ben de tura çıkmaya karar verip çantalarımı hazırladım. Mümkün olduğu kadar da hafif tutmaya çalıştım. Fazladan aldığım şeylerse defter, kalem ve fırçaydı. Bir de kendime günlük 100TL harcama limiti koydum ki hesabımı kitabımı yapayım. Hem de cebimdeki paraya göre hareket etmek tura farklı bir tat katar diye düşündüm ve yola çıktım.

10 Eylül sabahı yola hazırdım
Güneş etrafı boyamaya başladığında kahvaltımı yapmak üzere Bodrum'a pedalladım.

İnsanın yaşadığı yeri merak edip gezmesi de yeni kapılar açıyor. Oturuyorken, Bebek muhtarından semtle ilgili bilgi almıştım. İlk adının Chilai olduğunu verdiği fotokopilerden orada öğrenmiştim. İskeleler anlamına geliyordu ve bir balıkçı köyü olduğunu tahmin etmesi kolaydı. Üstelik yerleşim olmadan evvel de Bebek'e kayıklarla ayin için gelindiğini, bulunan sunaklardan anlıyoruz. 270 yıllık Kavafyan Konağı ilk yapı... İşte ben de bu konağın içinde bulunduğu mahallede doğdum. Ortodoks ve Katolik kiliseleri, Fransız Kız Okulu ve yetimhanesi ile bu kadar çok kültürlü bir yerde yetiştiğim için şanslıyım. Belki de Ege'de yaşama arzum, çocukluğuma duyduğum özlemle ilişkilidir. Dolayısıyla buraları da gezip görmek gerek. İnsanı soluksuz bırakan şu dik rampanın arkasında önüme çıkan her koydan karşı kıyıya el sallamayı koydum kafama.

10 TL bisiklet, 40 TL yolcu
Bodrum Bisiklet Kulübü'nde beraber pedal bastığımız Selçuk Bey uğurlamaya gelmiş.



Toplam da 401 km yolu geride bıraktım. 31 saat 21 dk bisikletin üzerinde 8895 m irtifa kazanmışım ki hiç fena değil. 6 günde harcadığım 540 TL'ye bakarak günlük 90 TL standardını tutturduğumu söyleyebilirim. Marmaris'te evde ağırlanmak dışında geri kalan 5 gün çadırımda kaldım. İki günü çadır için para ödedim. İlk akşam bir yirmilik, turun tam ortasında 4 kişi bir büyük ve son gece bir duble rakı, aradaki dilimde 11 şişe bira tükettim. Fazla yüzemedim zira her yer çok kalabalıktı. Ya kendime gelmek ya da serinlemek için bir iki koyda denize girdim çıktım. Şimdi bu rakamları da diğer cebime koyayım.

Turun ilk kilometrelerinde 2 yıl evvel İstanbul'dan yola çıkışımı hatırladım ki Bodrum'a taşınıyorduk ve sanki tüm evi bisikletin üzerine yüklemiştik. Öyle ki her pedalda çamaşır makinesinin kapağı sırtıma çarpıyor, kasislerde açılan buzdolabının içinden düşenler başımı teğet geçiyordu. Boynuma dolanmış elektrik süpürgesi hortumu yüzünden nefes alamıyordum. Ensemdeki sıcağı hissettikçe ütüyü fişte bıraktığımı hayal etmiştim. Bisikleti, yola odaklanmayı başardıktan sonra dengede tutabildim. Birkaç kilometre sonra ise anladım ki taşıdığım yükü çok şeyden vazgeçerek hafifletmiştim zaten.

Bu coğrafyaya vazgeçerek gelmenin karşılığının ödülü çok büyük. Ziyaretçilerimizin çoğu Migros'u bu ödüle tercih ediyor. Doğayı evlerini çevreleyecek çiti geçmemesi kaydıyla seviyorlar. Doğalgaz gibi konforlu ihtiyaçların Bodrum'da olmaması şaşırtıcı. İçinde mutlu yaşayacakları evi bizim bulmamızı talep edebiliyorlar. Alınmaca olmasın. Son zamanlarda kahve içip tanışalım, bize 1 saat ayırın diyenlerin sayısı o kadar arttı ki herkesle kahve içmeyi kabul etsek günlük rutinimiz değişirdi. Oysa işi bu olan danışmanlar var. Kaldı ki bu zevk, tercih ve sabır işi. Benim tercihlerimin, yaşam biçimimin bir başkasının beklentisine uyması imkansız. Nitekim fotoğraflardan yaşadığımız yere aşık olan arkadaşlarımız bile burada yaşayamayacaklarını açıkça görüyor ve söylüyorlar. Romantizmi bir kenara bırakmak gerek.

Biz de ev aradık lakin bu işi kendimiz yaptık. Zaman elverdiğince her yeri gezdik. Yazı geç, kışları dolaştık. Sonunda tavsiyelerin de ötesinde, içinde kendimizi iyi hissettiğimi evimizi bulduk. Denizden, merkezden ve Migros'tan uzak... Sıklıkla "Ne güzel bizim hayalimizi yaşıyorsunuz!" mesajları alırız. Bunun mümkün olmadığını ne yazık ki anlatamıyoruz. Başta ne demiştim? "Bu coğrafyaya, vazgeçerek gelmenin karşılığının ödülü çok büyük." Benim ödülden kastım, geleceğiniz yerde ne kadar çok şey bırakabilirseniz, size de bir o kadar büyük alan açılıyor. İşte ben o yaratabildiğim dünyanın içinde bisiklete biniyorum.

Mesudiye'ye doğru su alabileceğim tek yer de su 3 TL idi. Sıkı pazarlık yaptık...
Asfalt sıcağı ile ısı 49.1ºC
Yokuşlar hep tam zamanında bitiyor
Palamutbükü'ne doğru
Çadır atmadan ve denizden önce

Mesudiye'den aşağı inerken yüzüme vuran rüzgarı başka koşullarda fark edemezdim. Ya da bisiklette taşıdığım eşyalardan fazlasına ihtiyacım olmadığını... Büyükşehirde yaşarken, her şeyin ihtiyaçmış gibi pazarlanmasıyla koca bir enkazın altında ezildiğimizi pek anlamıyoruz. Bodrum'a geldik geleli mutfak ve elzem ihtiyaçlar dışında pek alışveriş yapmıyoruz desem yeridir. Kendime en son ne zaman pantolon, gömlek veyahut ayakkabı aldığımı hatırlamıyorum. Araba şart diye diye iki seneyi ardımızda bıraktık lakin şimdi "ihtiyacımız da yokmuş" diyebiliyoruz. Çünkü bağlarından, konforundan, lüksünden, alışkanlıklarından vs vazgeçtikçe bir yaprak denli hafifliyorsun. Palamutbükü'ne vardığım an sipariş ettiğim buz gibi biranın köpüğü olarak da tarif edilebilir.

Vazgeçmek kadar, kabullenmek de yaşamı kolaylaştırıyor. Hareket kabiliyetin iyice artıyor. Mesela sevdiğin vakit çaresizliğin bile insana neler öğrettiğini, ne sürprizler yaşattığını görüyorsun. Sevmediğinde ise kaybetmeye mahkum olduğunu. Biraz da bu yüzden tek başıma yola çıkmak istedim.

Bu tur da yaptığım en güzel şeylerden biri de karalamalar yapmaktı. Bundan sonra da devam edeceğim.
Feribotla Datça'ya geçip Gökova'yı resimlerken notlar almak çok eğlenceli oldu.
Bu tur da bir Hadi Ben Kaçtım Turu olarak tarihteki yerini alıyor.

Biram bittiğinde çadırımı, az evvel toplanan öğrencilerin yerine, sahile kurdum. Palamutbükü'nde ne yazık ki kamp alanı yok. Bir tane varmış fakat her yer gibi bungalov işine girmişler. Turizmden anladığımız tek şey tesisleşmek. Sırtta çantalarıyla yürüyen, bagajına kamp malzemeleri koymuş ve Palamutbükü girişindeki ağaçlık alanda çadır atan bir sürü insan çok şey söylüyor aslında. Artık kimse oda kahvaltı için fahiş ücretler ödemek istemiyor doğrusu.

Konaklama işi ücretsiz hallolmuştu fakat çadır ve eşyalarımı ortada savunmasız bırakmak istemediğimden Knidos'da günbatımı randevuma gitmedim. Kendimi Akdeniz'in dinlendirici sularına bıraktım... Akşam da iki barbun ve bir 20'liği arkadaş ettim kendime.

Herşeyi oluruna bıraktığımın resmidir. Bisikletin çalınabileceği ihtimalini kabulleniş de denilebilir.
Arkadaşları tabağa beklerken

Arkadaş demişken, bu turu tek başına yapmak istememin bir başka sebebi de insanlardan epey yorulmuş olmam. Pedal bastığım ilk andan itibaren planıma kabaca uysam da çok defa karar, fikir ve yön değiştirdim. Dilediğim yerde yemeğimi yedim, istediğim yere çadırımı attım. Kimseyi düşünmek zorunda kalmadan bazen çok yavaş bazen hızlı hareket ettim. Sabah 6 dedim mi kalktım, 7 gibi yola çıkmaya hazırdım. Tüm bunlar için kimse ile tartışmamak harika hissettirdi. Aslolan yolu dinlemek. Kaybolmak da ancak tek başına yapılabilecek bir şey.

Tek başınayken sorduğunda, "Çadırını dilediğin yere atabilirsin!" diyebilen esnaf, 5-6 kişiyi bu rahatlıkta ağırlamazdı. Kaldı ki sele tepesine çıktığım ilk andan itibaren hep grup sürüşü yaptım. Bir tane bile ekşimeyen tur görmedim. İlla ki bir araz çıkıyor. Her şeye duyarlı, hassas diye bakılan bisiklet topluluklarının diğer topluluklarından da pek farkı yok. Ego ise ego, şiddetse şiddet, dedikodu şu bu hepsi var. Yine de alınganlar kadar kimse yormuyor beni. Bu güruhtan kaçtığımı unutmuşum... Şunu da ekleyeyim sadece bisiklete binmek isteyen biri olarak üzerine bir sürü şey yükleyen o sosyal sorumluluk kampanyalarını da sevmiyorum doğrusu. Yok kalbin için pedalla, yok barış için bisiklet... Hepsini yazsam çok alınan olur, yorulmayayım.

Elbette birkaç arkadaş tura çıkmanın faydaları da var. Kaldı ki turu kiminle yapmak isterdim sorusunu sorduğumda, kendime sadece 2-3 kişinin adını verebildim. Onları da bayramda rahatsız etmek istemedim doğrusu.

Bisiklet yerinde duruyor yola devam. 6:30
Her koy ayrı güzel. Epey de kamp atan vardı yol üstünde.
Datça'da bayram ziyareti
Balıkaşıran'ı tırmanmadan evvel Aktur'da karşılaştığım kuzenim Beril ve eşiyle fotograf çekmeyi
atlasam da ikram ettikleri kahve ve kruvasanlar iyi takviye oldu.
Yolda karşılaşma ihtimalinizi düşünerek bagajına koyduğu buzdolabına su ve çikolata atan Muhammed,
hızır gibi yetişti. Zira bisikletteki su ile rahatlıkla çay demlenirdi.
Akşam Çubucak'ta kalma kararı aldığım nokta
Elmamı yedikten sonra, aşağı salınmadan önce

Sabah erken çıkmama karşın Balıkaşıran'ın tepesine vardığımda saat dördü geçiyordu. Selimiye'ye varmayı hesaplamıştım ama Datça'da anneanne ve dedesini ziyarete gelmiş yeğenimi görmeden geçmedim. Yemek molası için girdiğim Aktur'da da kuzenim ve eşine rastlayınca planımı değiştirdim. 83 km'lik yolculukla birlikte Çubucak Tabiat Parkı'na varışım beşi bulmuştu. Biraz yüzdükten sonra yemeğimi yiyip çadırıma çekildim. Kampın gürültüsü sabaha dek sürdü. Çapaklı bir gece geçirdim...

Hesap kitap işleri

Sabah kamptan 8:00'de çıkınca Selimiye'de beni kahvaltıya bekleyen Gülten ve Sertan'a yetişmek için biraz tempo yaptım. Hava da harikaydı. Yumuk yumuk bir sürü bulut beni Selimiye'ye taşıyan yolun üzerini örtmüş, güneşi saklamıştı. Hatta öyle ki yakınlarda bir yerlerde yağmur bile bırakmış olabilirdi. 35 km'lik yolu 2 saatte, tadını çıkararak ve tam vaktinde aldım. Gülten ve Sertan'ı sofrada yakaladım.

Çubucak Tabiat Parkı / 7:00

Selimiye epey değişmiş. Büyük marketlerin 3'ünü orada görünce ağzım açık kaldı. Yapılaşma dikkat çekici. Kimse bir şey yapamaz denen ve hemen bizim arsanın arkasına düşen ağaçlık alana 2 katlı bir bina kondurulmuş bile...

Üzerinde odun olan subasmanına ev kondurma hayalimiz sürüyor. Fakat arkadaki ağaçlık alanın yerine çirkin bir bina yükselmiş bile.
Sabah Gülten ve Sertan'dan sonra Mehmet amca ve ailesi ile de bayramlaştık.

Sonraki molayı Bozburun'da verdim. Yemeğimi çabuk yedim zira saat 14:30'a yaklaşıyordu. Masama gelip yazılarımı okuduğunu söyleyen güler yüzlü çift (ne yazık ki isimleri aklımda kalmamış) ile kısa bir sohbet de yaptık.

Artık hiç bilmediğim bir rotada Marmaris'e gidecektim. Akşam beni ağırlayacak Melih Abi'nin sıcak duş ve yumuşak bir yatak vaadi tek motivasyonumdu. Bayır yokuşuna çıkmadan evvel, Marmaris'e neden Bozburun tarafından gitmediğimi soran iki kişi oldu.

-Çok mu yokuş? -Öf ki öf... Biz arabayla çıkamıyoru! Böyle zor olmuyo mu?

Ne kolay ki? Bodrum'a taşınma sürecimiz ve üzerine eklediğimiz 2 sene çok romantik gözükür ama hayat bu kadar pürüzsüz değil. Sorunun cevabı çok net: "Hiç bir şey kolay değil!, Olmayacak da..."

Bodrum'da hayal ettiğimiz bir sürü şeyi gerçekleştiremedik! Bahçemiz hala boz mesela. Ev sahibimizi yerinden oynatamadık. Bahçe yatırımı yapmak ekonomik olarak boyumuzu aşar. Bostan kuramadık. Haliyle henüz kendi domatesimizi yiyebilmiş değiliz. Yoğurt ya da ekmek yapmışlığımız yok. Sıfır çöp projemiz çöp oldu. Diğer yandan evin içindeki eksik aydınlatmalar Hülya'nın dilinden düşmez. Haklıdır oradan buradan sarkan elektrik kabloları nahoş bir görüntü oluşturuyor. Bunu ister tembellik ister dilediğimiz gibi hareket edemediğimiz gerçeğine yaslayın. Daha burnumuzun dibindeki Yunan Adaları'na gitmişliğimiz yok. Zira hareket referansımız minibüs saatleri olunca adalara geçememek problemden sayılmaz. İki senedir böyle yaşıyoruz. Bu saydıklarıma dudak bükenler olacaktır. Bilsinler ki bu tamamlanmamış, eksik her şeyle mutluyuz. Burada yaşamanın sırrı biraz da bu galiba. Yavaş olsun...

Selimiye
Bozburun'daki moladan sonra karnım tok neşem yerinde
Yollar ıssızlaşmaya başlıyor
Söğüt'e kuş bakışı

Bu kimsesiz rampanın epey içlerine ilerleyip kendime en yakın olduğum yerden geçtim. Derin bir kuyuya konuşur gibi içime içime konuştum. Bayır'a dek nefes ve zincir dışında duyduğum tek ses arıların vızıltısıydı. Sardılar, kollarıma kondular. Beşi bir olup beni te Bayır'a taşıdılar ve o koca çınarın altına bıraktılar. Bayır dediğin güzel bir köy. Bayram nedeniyle epey ziyaretçi gelmişti. Çınaraltı cıvı cıvıl, dinlenen, çay kahve içen bir dolu misafiri ağırlıyordu. Yorgunluktan titriyordum.

Halimi berbat gören 3 bisikletçi masalarına buyur ettiler, çay ısmarladılar. Sohbetle dinlendim. Zaten bugünkü rotama şaşırdılar ve eklediler "Osmaniye'ye 8 km daha tırmanacaksın" diye.

Tatillerini Orhaniye'de geçiren Uşaklı 3 doktor beni masalarına davet ettiler. Onlarla da bayramlaştık.

Yola tekrar çıktığımda güneş yatmak üzereydi. Saat itibariyle trafik de artınca hava kararmadan Marmaris'e varmayı istedim. Osmaniye'den sonra İçmeler'e dek hep iniş. Fren sıkmaktan ellerim uyuştu. Gök laciverte dönmeden az evvel sokak lambaları yandığında sıfır noktasındaydım. İçmeler'i sahilden Marmaris'e bağlayan bisiklet yolu kullanarak Melih Abi ile buluştuğumda saat 20:00'yi biraz geçmişti. Günün ödülü sıcak duş, bol bira ve yumuşak bir yatak oldu.

Osmaniye'den sonra, hava kararmadan hemen evvel
Selimiye yolları
Kimsesiz yokuşlar ve başı bozuk arılar

6 günde bir sürü anı

Ertesin gün kahvaltının ardından yola 10 gibi çıktım. Marmaris yokuşunun tepesine dek bana eşlik eden ev sahibim Melih Abi, akşam sadece ağırlamakla kalmamış çamaşırlarımı da yıkamıştı. Güne sıfırlanmış başlamanın rahatlığı yola da yansıdı. Azmak'ta yüzmek hayaliyle Akyaka'ya uçtum adeta. Ne yazık ki bayram kalabalığı hevesimi kursağımda bıraktı. Ben de akşam konaklamayı planladığım Akbük koyuna doğru pedal bastım. Artık yüzüm Bodrum'a bakıyordu.

Geç saate kadar oturunca güne geç başladık ama keyfimize diyecek yoktu.
Melih Abi'ye bir kez daha teşekkür ediyorum.
Melih abi beni ağırlamakla kalmadı, sabah Marmaris'in tepesine dek eşlik de etti.

Aptalca bile olsa basit soruların bana ne hikayeler armağan ettiğini hatırladım. Yeni hayatımız da böyle bir armağandı. Adımdan yola çıkarak sorduğum sorulara çok şey borçluyum. İsim bile kendime ait değilken nelerden vazgeçemezdim ki? Bundan sonra yapacak tek şey, ardında iyi ya da kötü bir iz bırakmak oluyor. Sadece sana ait bir iz. Bu sefer tekerimin bıraktığı... Yoksa kariyer, mal, mülk, bilmem nerenin tepesinde müdür de olsan lüks arabanın camından attığın çöp kadar iz bırakıyorsun ve bir bisikletçi peşinden bela okuyabiliyor. Parlayan tek şey ise attığın soda şişesinin kırıkları oluyor. Yolculuk boyunca rotamın üzerinden eksik olmayan.

Turdan evvel iki laf edip çay kahve içeriz diye sözleştiğimiz Barış ve Bilge kardeşler de Akyaka'nın kalabalığından kaçmıştı. Telefonda, Akyaka'dan 14 km sonra yol üstünde bir mola noktası olarak bildiğim Çardak Restoran'a davet ettiler beni. Meğer gözden saklı bir kıyı varmış aşağısında. Uzun süredir görmediğim iki dostumu görecek olmak fikri Azmak'ta yüzme isteğimin önüne geçti. Zira Barış ve Bilge, 2 sene evvel biz İstanbul'dan gelirken Levent abi ile birlikte Kuşadası'nda karşılamış ve turun gerisinde Bodrum'a dek bizimle pedal basmışlardı.

Turun gülümsediği karelerden biri. Akyaka'ya çeyrek var...
Bu buz gibi bira, yolda sürpriz bir biçimde önümü kesen Fırat'dan hediye.
Gülümseyerek turu yalnız yapıp yapmadığımı sorguladım birkaç metre kadar.

Çardak Restoran'ın sahil kıyısına temiz bir geçiş yaptım. Geceyi burada geçireceğimden de haberim yoktu. O an için tek yaptığım kendimi arkadaşlarımla sohbetin, rüzgarın ve biranın güzelliğine bırakmaktı.

Barış ve Bilge Kurt kardeşlerle

Alperen'in de aramıza katılmasıyla İstanbul-Bodrum turunu yapmış 4 arkadaş aynı masadaydık artık. Hava da kararınca artık orada kalacağım kesinlik kazanmış oldu. Bir anda bira masası rakı sofrasına dönüştü. Konuştukça içtik, içtikçe konuştuk. İstanbul-Bodrum turunu yad ettik. Elbette peşinden sosyal medya üzerindeki tüm ortak paylaşımlarımızın silinmesi ve nedenleri hakkında da konuşuldu. İşin özü, bunu yapan kişi, kendisi olmasa İstanbul-Bodrum turunu yapamayacağımı düşünmüş. Atladığı nokta, onunla ya da onsuz zaten yola çıkacaktım. Çünkü çalıştığım şirketle anlaşmış, Bodrum'da evimi tutmuş ve yola çıkış tarihini aşağı yukarı belirlemiştim. O tura katılanlar içinde en yakınım olması bir yana, verdiğim tepkiyi mahkemeye taşımaya kalkmasını "s.tir et, boşver" diyerek noktaladık. Uzatmadık, kadehlerimizi kaldırdık. Uyku tulumuma kıvrıldığım an "üzülecek hiç bir şey yokmuş!" dedim kendime. İki yıl göğsüme sıkışmış o yersiz üzüntü Gökova Körfezi'nin serin sularına karıştığında dalmışım.

Sabah burada uyandım
Oda kahvaltı 20 TL
İstikamet Akbük

Sabah mutlu uyandım. Bayram gibi bir bayramdı yaşadığım. Sanki herkesle bayramlaşmak için yola çıkmıştım. Kahvaltımı yaptıktan sonra uğradığım Akbük'te Levent Abi ve ailesi ile bayramlaştım ki o zaten beni tur boyunca hiç yalnız bırakmadı. Hatta turu geçtim; 2014'de tanıştığımız Çanakkale'de tempomu bulabilmem için teklif ettiği andan bugüne "tavşanlık" yapmaya devam ediyor. Üstelik konu sadece bisiklet de değil... Bodrum'daki yeni yaşamımıza yumuşak geçişte onun da büyük payı olduğunu söylemem gerek.

Ota boka Osmanlı adını vermek moda oldu.
Akbük bu rotanın en kutsal yeri bana kalırsa.
Levent Abilerle buluşup kahvaltıdan sonra kendimizi şerbet gibi suya bıraktık.
Bakışıma bakmayın yola çıkmaya hazırım. Hem de ne yola...

Kultak zirvesini geçip Alatepe'ye dönünce önümü kesen rüzgara kızmadım. Hararetimi dağıtıp savurdu. Ören'de yemek molasında kendimi Etrim'e varırım diye motive ettim ama bu sefer rüzgarı kafadan aldım. Rüzgardan çok yemek sırasında bisiklet üzerinden yürütülen sayacımı dert ettim birkaç metre. O kadar yavaşladım ki Çökertme'ye girdiğimde güneş çoktan saklanmıştı. Koyun solunda sakin bir işletme buldum. Sahibi, dilediğim yere çadır atabileceğimi söyledi. Son akşamımı resim çizip rakı içerek dolunayın altında geçirdim. Turlar genelde son akşamıyla birlikte tamamlanmış oluyor... Yüzüme oturmuş o silinmez gülümseme de bunu işaret ediyordu.

Efsane lezzet
Ören'e çeyrek kala
Çökertme'ye kendimi zor attım. Koyun solunda bulduğum bu işletme dilediğim yere çadır atabileceğimi söyledi.
Son akşam rakısı
Eve dönüş
İstikamet Bodrum
Turun son sürpriz karşılaşması. Ahmet Abi ile in cin top oynayan yerde!
Çamaşırhane
ve tur Yalıçiftlik'te son buldu. Az sonra Nihat Abi'lerle buluşmak üzere noktayı koyuyorum.

Sıcağa kalmamak üzere erkenden tırmanmaya başladığım Mazı rampalarını yavaş yavaş geçerken, fiziksel yorgunluğum bir kenara zihnen dinlenmiş olduğumu fark ettim. Alperen'in "bir yere gitmiyor, kendime geliyorum" sözü buraya cuk oturur sahi... 6 günde kendime gelmiştim. Tepede son kalan iki çikolatayı yerken burada yaşadığım için şükrettim. İnsanlar, istemediğim sorumluluklar, üzüntüler, beni yoran her şey geride kalmıştı. Tekerimin parlak izine baktım. Turu Yalıçiftlik'te bitirmeye karar verdim. Parlamayan hayallerim vardı artık onların peşinden gidecektim.

Bir sonraki turda görüşmek üzere


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder