29 Ağustos 2016 Pazartesi

Köşe başlarını tutanlar -1-

Ayaklarıma beton dökmeye başladığını hissettiğim andan itibaren İstanbul'dan kaçmak istedim. Beni bulunduğum yere bağlayan, hareket etmemi engelleyen bissürü şeyin varlığını da bu istek ortaya çıkardı. Engellerden kurtulmaksa sabır işi. Çünkü 40 yılda kemikleşmiş yaşam biçimiyle, bir yerlere gelmiş kariyerle ve sevilenlerle oluştuğunu sandığım bağı koparmak kolay değildi. Lakin eyleme geçene dek bu yanılgıyla yaşadım, kaçış yok!

İstanbul ile son yıllardaki ilişkim.

Bodrum'da yaşamakla ilgili hikayemi tamamlayacak ama "sonra anlatırım" deyip uzay boşluğunda unuttuğum konulardan biri de geçen uzun süreçte hayatıma dokunmuş insanlar. Çünkü onlar olmadan, 2 yıldır gerçekleşmiş hayalimi, sadece kendi becerdiklerimle açıklayamam.

Defalarca yazdım, yaşadığı yeri değiştirmeyi düşünen herkes gibi ben de ilk önce cebimdeki paraya baktım. Bu para, beni İstanbul'da belli bir standartta tutmaya yetiyordu. Yani başka bir yerde yaşamaya kalkışmak riskliydi (!) İşim gücüm olmasa ayakta durmamı sağlayacak hiçbir güvencem olmadığını biliyordum. Daha da önemlisi zor zamanlarımda yanımda olacaklarından zerre kadar şüphe duymadığım ailem, arkadaşlarım, gitmeyi sevdiğim mekanlar, şu bu her şey İstanbul'daydı. Yaşamımın 40 yıl anıları, hikayeleri, getirdikleri, götürdükleri boğazın kıyısına özenle serpiştirilmişti. Bunu düşünmek bile hareket kabiliyetini kısıtlıyor. O halde düşünme biçimimi değiştirmem gerekti. Bu da çok kolay bir şey değil. İşte adını anacağım insanlar da tam bu noktada devreye giriyordu.

Yaşamımda köşe başlarını tutmuş, baş üstünde taşıyacağım birkaç insanı ki hepsini bu yazıya sığdırmam imkansız olur, bana Bodrum'da yaşamam için ama bilerek ama bilmeden nasıl destek verdiklerini anlatmam gerek. Zaten daha sonra yazının bir devamını hazırlar, burada adını geçmeyenleri de illa ki eklerim. Yine de "benden bahsetmemiş!" diye alınan olursa lütfen çizdiğim resimlerini hatırlasınlar. Bu yazıda da fotoğraf yerine çizimlerimi kullanacağım.

Yukarıda dediğim gibi bir hayali gerçekleştirmek tek başına kolay değil. Para, zaman (bazıları şansı da katsa da şansa yer vermiyorum) bir tarafa; kalkışılacak eylem illa ki yardım istiyor, illa ki yol gösteren bir söz istiyor. İnandığınız insanların fikirlerini almak önemli. Hatta tersten esen, sizden tamamen farklı düşünen arkadaşlarınız da olmalı ki bize bakacak farklı bir yön göstersin. Bizim gibi düşünmeyen dostlara da bu yüzden ihtiyaç var. Ne yazık ki çoğu kez bu ihtiyaçtan habersiziz. Dikkatle bakmayı bilirsek etrafımızdaki dostlarımız bunun için orada. Benim de dostlarım için burada olduğum gibi...

Serdar Benli
Yıllar sonra Serdar Benli'ye rastlamamı -ki üniversiteden hocam, aynı zamanda Bebek'ten komşumdu- kimileri işaret olarak görmüştür. Zira görülmeyen, aynı yolculuğa çıkan insanların elbet karşılaşabileceği gerçeğidir. Bu yüzdendir ki tesadüfe, kadere veya işaretlere inanmam. Dua ile iş yapmışlığım, kısmet deyip adım atmışlığım, onca şeyi kadere veya tanrıya bırakmışlığım yoktur. Harekete geçmektir aslolan. Yola çıkma cesaretini gösterebilmişseniz zaten orada duran şeylere ulaşıyorsunuz. Nitekim bahsi geçen olasılık gerçekleşince, koparmanın çok zor olduğunu sandığım bağları aslında kendimizin uydurduğunu gördüm. Bağ, kök veya her neyse, son derece saçma bir illüzyonmuş. Serdar Benli, her ne kadar geçmişimden biri gibi dursa da gerçekte birkaç yıl önümdeydi ve bana göre gelecekten sesleniyordu. Hala da öyledir... Bizim yeniden karşılaşmamız aynı zamanda üniversite yıllarına sıkışmış öğretmen-öğrenci ilişkisini, sıkıştığı yerden çıkarıp yanına bir de dostluk payesi iliştirmiştir. Bağsız, bağımsız olduğumu anladığım anda ise Serdar Benli'nin "Bir hayalin varsa bekleme, hemen yap" sözü hatırı sayılır bir anlama kavuştu. Hiç beklemediğim anda üniversite eski hocam bana yeni bir hayatın anahtarını teslim etti.

Serdar Benli ile Mahmut Kaptan'da sık sık toplantı yaptık yapıyoruz.
Serdar Benli gelse!...
Bodrum'da Öğrenci-Öğretmen ilişkisi
Serdar Benli'nin Bodrum'a nasıl geldiğini anlattığı konuşmamızdan bir kare.

Cem
Güngörmez Köyü'ne uğrama nedenimiz apaçık belliydi. Her hafta, illa ki bu köye uğrar özellikle manav alacaklarımızı tamamlardık. Ev alışverişinin buradan yapılması konusunda Cem'in dik durduğu bir ilkesi vardı. Bölge esnafına kazandırmak varken, İstanbul'dan gelen arabaların bagajlarından Migros torbaları çıkmasına içten içe kızardı. Bazen oturur o torbalarda ne olabileceğini düşünüp harcanmış parayı tahmin etmeye çalışırdık. Tam durduğumuz noktaya bir buçuk saat ötede İstanbul'dan, 3 haneli rakamlara yapılmış alışveriş, siteye 10 dk mesafedeki Saray'da daha ucuza pekala yapılabiliyordu. Yaşadığın yerle alışverişin yoksa koca ormandaki tek kuru ağaç olmak kaçınılmazdı, bunu öğrendim...

Cem avucunun içinde ateş taşıyan bir adamdır bana göre, öyle de çizmişimdir.

Zamanında, Saray ile Kıyıköy arasında doğaca örtülmüş bu sitenin ormana bakan ucunda tek başına bir evi satın almıştı Cem. Vakit buldukça buraya kaçmak, vakit geçirmek, bazen de arkadaşlarını ağırlamaktan mutlu olduğunu biliyorum. Yoksa az evvel dediğim gibi ıskalamadan geldiğimiz birkaç hafta ki 4.5-5 aya denk düşer, birilerini ağırlamak için fazla uzun sayılabilir. Herkesin yapmak isteyeceği bir şey değildir. Lakin Cem hep gönlü açık biri olmuştur. Tabi bu kadar gönlü açıklık suiistimal olasılığını da artırıyor ki Cem arkadaşı olarak tanıdığım ve bir dönem aynı bölgede at çiftliği sahibi olmuş Nino, kulağıma küpe olacak hikayesini anlatmıştı.

"Her hafta İstanbul'dan gelen arkadaşlarımızı ağırlamaktan memnunduk. Ahırların üzerinde kalacak epey bir odamız mevcuttu zaten. Gelen yiyeceğini içeceğini getiriyor, tadından yenmez sohbetler yapıyorduk. Gel zaman git zaman arkadaşlarımın arkadaşları da gelmeye başladılar. Hatta onların da arkadaşları. Kimi hafta sonları burada 30-40 kişi kaldığımızı bilirim. Bir sabah ahırları temizledikten sonra karşılaştığım konuklardan biri kendisine at hazırlamamı istedi. Durumun zıvanadan çıktığını o zaman anladım. Çünkü ne ben onun ne de o beni tanıyordu. Sonra da bu buluşmaları bitirdim."

Zamanın yavaş akabildiğini de yıllar evvel Cem sayesinde fark etmiştim. Öyle ki İstanbul dışında bir yaşam düşüncesinin tohumları bu bilginin içine ekilmiştir "Zaman yavaşlatılabiliyor." Bu yavaşlık içinde oyalanacak bir şeyler bulmanın önemini de görebiliyor insan. Mesela Cem sofra kurulmadan evvel masayı arabaymışçasına fırçayla köpürterek yıkar, hortumla da durulardı. Diz boyu kar zamanı odunumuz olsa bile odun kırmanın zaman geçirmek için en eğlenceli iş olduğunu anlatır, gösterirdi.

Outdoor, kar kıyamet dışarılarda olmak daha önce yaptığım şeylerden değildi.
-7ºC'de çadırda bir yılbaşı geçireceksin deseler inanmazdım. 2011
Cem ile çocukluğumda yapamadıklarımı yaptım. Bu dostluk, eksik kalan yanlarımı tamamladı.

Yaşadığın yeri paylaştığın diğer canlıların da seni kabul etmesi gereğini orada öğrendim. Cem, ormanın köpekleriyle çöp atarken arkadaş olmuştu. Uzun yürüyüşlerimizde bize katılırlar, biz de çetelerini tamamlamış olurduk. Bir grup köpekle çete olmanın yararını yıllar sonra Bodrum'da göreceğimi bilmiyordum o zamanlar.

Mangal tanrısı, mangal baba, pazar sabahlarımızı hiç kaçırmadı.
Pazar sucukları

Köylünün neden bu kadar meraklı olduğunu, neden çok soru sorduğunu, nasıl bu kadar çok şey bildiklerini de ilk orada öğrendim. Her şeyin bir nedeni vardı. Biz şehirlilerin yaslandıkları şeyler, para, kariyer, elde edilmişler (zaten başka da bir şey yok) o kadar kolay dağılabilirdi ki bu koşulsuz güvene şaşırmaya da o zamanlar başladım. Kısacası Cem'le dostluğumuz boyunca kendi kaçışıma hazırlanmıştım. Bunu nereden biliyorum; çünkü güncemde defalarca yazdığım üzere "bir sürü şeyden vazgeçişlerim" o döneme denk düşüyor. Cem benim doğru zamanım olmuştu.

Ben henüz avucumda ateş taşıyamıyorum ama nasıl taşınabileceğini biliyorum.

Reşat
O zamanlar daha İstanbul'dayız. Misafir ağırlamaktan pek anlamıyorum. Hala da anlamam ya... Çocukluğumda gördüğüm bereketli ağırlamalar da epey geride kaldı hani. Bugün ne işe yaradığını bilmediğim 12 kişilik yemek takımları o yıllardan mirastır. Çeyiz saçmalığı... Kalabalık gitmeli gelmeli misafirlikler ise sadece birer anı. Şimdi kimse kimseye pek gitmek istemiyor. En alası içeceğini al gel olanlar. Hizmet etmekten sofraya oturamayan ev sahiplerini hatırlarım. Her ne kadar gülümseseler de, mutfakta " geldiler mi kalkmak bilmiyorlar!" dedikoduları, afralar tafralar... Bu ağır külfetin altına kimse haklı olarak girmek istemiyor. Dediğim gibi misafir ağırlamaktan pek anlamıyorum. Hele şehir dışından ilgilenmem gereken biri gelecekse ne yapacağımı hiç bilemem. Zaten teknik olarak mümkün değil. Bir mesaiye zincirliyken, İstanbul yabancısı misafirini nasıl mutlu edebilirsin ki? İzin alsan, yazdan çalıyorsun. Zaten işverenin de zamansız izinleri hoş karşılamaz. Yıllardır bu tip şeyleri hoş karşılamayan o kadar çok yerle çalışmışsındır ki artık otomatik olarak gönlün de izin vermez gezmeye.

İyi de aynı durum her seferinde Muğla'da nasıl tersine dönüyordu?
Reşat'ı eski eşimi bir edebiyat etkinliği için Muğla'ya davet etmesiyle tanıdım. O zaman belediyede, temizlik işlerinden sorumluydu. Onca işinin gücünün arasında öyle harika bir ev sahibiydi ki zamanla Muğla ile gönlümüzü düğümledi. O düğüm güçlü bir dostluğun da ilmeği oldu.

Muğla'ya her gidildiğinde, Akyaka'da konaklanacak yerden Dalyan'da kükürt banyosuna, Bodrum'dan Selimiye'ye dek gezilecek yerler gün gün veya spontane olarak ayarlanır, bir saniye bile yalnız bırakılmazdık. Muğla'da döş kebabı yerken bir büyük devrilir, gündüzden yüzülen Azmak kıyısında gece çökertme oynanır, bir erik dörde bölüp rakıya meze edilirdi. Moolalı serhoşlaadan olunuverir, Akbük sahilinde dalgaların çakıl taşları arasında çıkardığı sesi dinlerdik. Bir yanımı Selimiyeli yapan da oradan bir avuç toprak sahibi olmama yardım eden de Reşat'tır. Hala merak ederim, bize bu kadar zamanı nasıl ayırdığını. Zira bize ayırdığı her bir dakikayı kendime hediye sayarım.

Bir büyüğü devirmek

Hayata basit bakan, basitleştiren bir arkadaşınız varsa zaten sırtınız yere gelmiyor. Mesela şu an oturduğumuz ev ile ilgili ilk yorumum "Akşam, yoğurt bitse alacak yer yok buralarda" olmuştu. Çünkü merkeze yakın bir yerde oturmalıydık. Buraya gelirken kışın Bodrum merkez ile kuracağımız ilişki bunu gerektiriyordu. Yakaköy sosyal hayata çok uzaktı. Üstelik epey sapa ve tepedeydi ve ha deyince hareket edemeyecektik. Kafamdaki tüm negatif şeyler gelip yoğurtta birleşince Reşat, "Yemeğini bir akşam da yoğurtsuz ye, ne olcek?" dediği an kırıldı şehirliliğim. Bir kabuk gibi ikiye ayrıldım. Dert ettiğim şeye bak dedim. Hem insanın kendi yoğurdunu yapması daha güzel olmaz mı?

Sema
Kemoterapi tüm enerjimi emmiş olsa da asıl kafama taktığım bizi, sabah zor bulduğumuz taksinin indiren şofördü. Hastaneye gitmemiz gerektiğini açıklamaya çalışırken "Her koyun kendi bacağından asılır! Kusur bakma." demişti. Akşam eve bu üzüntüyle döndüm. Sema, yüzümü avuçlarının içine alıp "n'oldu? diye sordu gülümseyerek. Yorgunluğum ve kemoterapi bile gizleyememişti üzüntümü. Ağzımdaki metal tadına dokunan dilim döndü, döndü de "ben bu şehirde yaşamak istemiyorum!" diyebildim sadece. "Peki!" deyip telefona sarıldı ve Reşat'ı aradı...

İki hafta mı, 2 ay sonra mı hatırlamıyorum ama o telefon konuşmasının ardından Selimiye'de küçük bir toprağımız oldu. Sema'nın tanıştığımız zaman "Yaptırmalısın!" dediği hayat sigortasının böyle işe yarayacağını hiç düşünmemiştim doğrusu. Ki arsa için mal sahibiyle el sıkıştığımızda cebimizde 5 kuruşumuz yoktu..

Bir yerlerde para biriktirmeyi ve biriktiğini unutmayı, marketten kağıt havlu alırken 8'lisi şu kadar 6'lısı zarar karşılaştırması yapmayı ya da ev ekonomisini döndürmekten ibaret değildi öğrendiklerim. İnsanların hikayelerinin içinde dolaşmayı, her davranışın bir nedene bağlı olduğunu ve onlarla empati yapmayı da Sema'nın bir hediyesi olarak kabul ediyorum.

Bu resimle bir kez daha selam etmiş olayım.

Bizim ilişkimiz ve evliliğimiz naneli sakızı gibi şişirilebilecek bir aşktan çok ışığı parlak dostluk üzerine kuruludur. Aşkları illa bir şeye benzetmek onu tüketmeyi daha kolaylaştırdığından parlak renkli dostlukların değeri pek anlaşılmaz. Dostluklar bakidir ve Sema ile dostluğumuz, birbirimize duyduğumuz sevgi, inanç ve güvenle tarif edilebilir. Değil midir ki O'nu kutup yıldızı denli parlak ve yalansız sayarım.

Murat
Baş başa yemek yiyip konuşalım sözleşmesinin üzerinden 2 hafta geçmişti ki kendimizi bir büfede kaşarlı tost yerken bulduk. Bodrum'la ilgili planımı anlatmak istiyordum ama gitmek istediğini söylemek zordur zira. Uzun uzun provalar yapıp, kendi kendime konuştuğumu hatırlıyorum. Murat'ın muhtemel jenerik sorularına cevaplarım cebimde hazırdı. İnsan saatlerce konuşacakmış gibi düşünse de o an geldiğinde, sadece tosttan iki ısırık arası kadar zamanın yettiğine şahit oluyor. Her şeyi şıp diye hayal ettiğim gibi bir hale getirmişti...

Murat yaşamımı renklendirmemde büyük örnek olmuştur. Bir patrondan ötesi diyeyim...

14 sene birlikte çalışınca aramızdaki yakınlığı, koruduğumuz mesafeye borçlu olduğumuza inandım. Ekim 2002'de yaptığımız iş görüşmesi bende hep taze kalmıştır. İş görüşmesi ki hayatımın en iyi başlangıcıdır. Birbirimize ilk o gün saygı duyduk, o günden itibaren güvendik. Adı konmamış, birbirine dokunmayan ama yaşamımın en tarifsiz dostluğunu beraber çalıştığımız yıllar boyunca tattım ve bu tat hiç değişmedi. Ağzımda döndürdüğüm tost kadar lezzetliydi. Ki o tost bir nevi Bodrum biletiydi zaten.

Bodrum biletim

Murat'ın nezdinde halen çalışmakta olduğum Republica'yı anmadan geçmemeliyim. Çünkü bir şirkette 14-15 sene çalışmak kolay değildir. Hele özel sektörde üstelik reklam ajansıysa. Bu süre zarfında Republica’da beraber çalıştığım istisnasız herkese var olun diyorum. Zor, kritik ve krizli olduğu kadar bereketli, başarıdan başarıya koşulan, yüzlerin güldüğü günler yaşadık. Şu bir gerçek ki hayatımı yönlendiren tüm yatırımları Republica'da çalışmaya başladığım 2002 yılından sonra yaptım. Hep babamın öğüdünü tuttum; "işini iyi yap gerisi gelir" derdi. Sahiden de öyle oldu. Bodrum'a doğru sabırla taşlarını dizdiğim yolu Republica'nın dolayısı ile Murat'ın desteği olmasa belki daha geç tamamlayacağımı biliyorum.

Bodrum'a doğru yola çıkmadan bir akşam evvel şirketçe toplandığımız yemekte, Murat'ın yaptığı kısa ve duygusal konuşmadan aklımda "Coka benim kollarımla sarılamadığım..." diye başlayan cümlesi kaldı. Kaç çalışana böyle patron ya da dost nasip olur bilemem. Öyle ki bunca şeyin üstüne bir de her tost yiyişimde tekrar tekrar yaşadığım ve anlattığım bir hikaye hediye etmiş oldu.

Hayatımdaki yerlerini anlata anlata buraya sığdıramayacağım, mihenk taşı olmuş arkadaşlarımı, dostlarımı sonraki yazılarda anmak üzere şimdilik bitireyim. Hatta birkaçını arayıp seslerini duyayım. Hele uzun süre konuşmamışsanız böyle bir yazıdan sonra sürpriz yapmak en güzeli... Tavsiye ederim...

5 yorum:

  1. Var ol... İyi ki Bodrum'da Deniz Feneri'nde rakılı Bodrum sohbeti yapmışız seninle.

    YanıtlaSil
  2. bütün hikaye o yemekle birlikte başlıyor benim için. kuru kuru teşekkür etmek istemediğimden kışın gelmesini bekliyorum :)

    YanıtlaSil
  3. İyi ki... ile başlayan dostluklarınız olmuş, büyük bir keyif ile okudum ve özendim. Esasında isteyince oluyormuş diye düşündüm, kendimiz için de hayal kurdum.

    YanıtlaSil
  4. Keşke daha sık yazsanız keyifle okuyoruz,sevgiler...Deniz

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok teşekkür ederim teşvik eden yorumunuz için.

      Sil