28 Aralık 2015 Pazartesi

Pembe rota

Hayatımın en doğru kararlarından biri Bodrum'a taşınmaktı. Bu cesaret gerektiren karar öyle bir çırpıda alınmamış, on küsur yıla yayılan yatırımlar, vazgeçişler ve hazırlıkların sonucu çıkmıştı. Gemileri yakıp adım atmak bana göre değil, sabrımın meyvesini yemekten daha mutlu oluyorum.

Dışardan bakınca kolay gibi görünen bu yer değiştirmenin metaforuydu İstanbul'dan bisikletle gelmek. Tekrarının mümkün olmayacağı, geçen onlarca yılın her bir dilimine denk düşen, inişli çıkışlı bir yolculuktu o. Zaten tekrar etmeyi hiç düşünmedim. Fakat turdan sonra da bisikletten inmek istemedim. Çünkü fena halde hayata benziyordu. Bodrum'a kaçışımın zamanla, sakin yaşamla, denemekle, vazgeçmekle nasıl bir ilgisi varsa bisikletin de yeni yerler olduğu kadar kendini keşfetmekle, çocuklukla, tutkuyla vs bir ilişkisi vardı. Her pedalda geçmişi arka tekere sardığımı, ön tekerle geleceği karşıladığımı okumaya başladım. Üstelik yön vermek benim elimdeydi... Hayat ne kadar cömert olduğunu tuttuğum gidondan fısıldıyordu. Nasıl bırakabilir ki insan hayat bu kadar güzelken, bana anlatacak daha çok hikayesi varken...

Bodrum'a taşınıyordum ve aklıma bisikletle gitmek geldi.
O ilk turun tadı damağımda kalmıştı ki, bu turu yenileyelim diyen şahane insanlar çıktı.
Ondan sonra da bırakamadık tur işini.
Solo tur yapmak ilkinden beri içimde ukde idi.
Fakat bisiklete, yola ve kendime daha hakim olduğum bir döneme gelmesini bekledim.

Bir sabah kalktığımda ellerimin onunkine benzediğini gördüm. Makas tutan, saç tarayan, toprakla uğraşan, çiçek budayan, havada zarifçe süzülen güzel ellere dönüşmüştü. Sesim onun gibi çıkıyordu. Geceyi sabaha bağlayan o zaman diliminde, nasıl gerçekleştiğini, nedenini bilmediğim ve hep kaçındığım Makedonyalı adam olmuştum.

Hep Makedonya'dan göçtü bizimkiler derim de o göç ne menem bir şeydir 40 yaşımda merak ettim. Babamla...

Ahmet Coka olmakla, Yaşar Bey'in oğlu olmak arasındaki fark babamla arama koyduğum bir mesafe oldu hep. Bu mesafe bir kimlik kavgası olarak da tanımlanabilir zira ailemin her dediğini yapmayan biri olmakla gurur duymuşumdur. Hayatıma yön verecek kritik kavşaklarda inandığımı yapmaktan hiç pişman olmadım. Üniversite tercihim de, evliliğim de aileme rağmen atılmış adımlardı. Zaman zaman babamla ters düşsem bile bunu güzel bir ailenin serseri evladı olarak değil, babaannemin dediği gibi eninde sonunda mayası tutacak çocukları olarak söylüyorum. Bu da çok anormal bir şey olmasa gerek. Bu ters düşmelerin onu anlamaya çalışmamda yararı büyük. Demek ki o maya bende de tutmuş.

O sabah Hülya yanımda uyuyorken dönüşmüş ellerime baktım. Usul usul yaşlandığını izlerken babamın yerini almak belki de hayatın bir kuralı. Kaldı ki sinir bozan sabrım babamdan geliyor büyük ihtimal. Herkes Arnavut inadı der ama o işin gerçeği sabır olmalı. Lakin, Arnavut olmakla övünen bu kalabalık ailenin içinde büyüdüğümden olacak, hiçbir zaman dil, din, ırk şovenizmini sevmedim. Adımızı bile kendimiz seçemediğimizi düşünürsek, ister Arnavut ol, ister Türk övünülecek bir tarafı yok hiçbir şeyin. O yüzden illa bir etiketle tanımlanacaksam, Arnavut olamayan ve aile içinde kendini yalnız hisseden annem taraflı oldum. Yani sorana Edirneliydim.

Tetovo Pena Nehri ve Hamam

"Artık biraz da Makedonyalı ol yahu" dedim fısıltıyla. Yıllar önce babamın oğullarıyla beraber memlekete gitme hevesini kursağında bıraktığımı hatırladım. "Hadi atlayıp arabaya gidelim!" demişti. Sonra bir daha dedi "Bilet alın, oralara kaçalım. Size Tetovo'yu, doğduğum evi gezdireyim" diye. Bugün, kıvırdığım burnum kalbimi acıttı ellerime bakarken. Bu şansa kardeşim erişti. Ne iyi etti...

Kaldı ki insan sevdikleriyle birlikte bir şey yaptığı vakit daha mutlu oluyor.

Bu cümleyi kurmak için hayatınızdan büyük bir zamanı geride bırakabiliyorsunuz. Hani şu 20'li yaşlardan sonra "yeni sevdiklerinizle" birlikte olma arsızlığı gibi. Elbette bunun kötü bir yanı yok lakin üzerine bir 20 yıl daha koyduktan sonra "ilk sevdiklerinizle" yani ailenizle en son ne zaman beraber olduğunuzu hatırlayamıyorsunuz ne yazık ki. Kaç bayram önce bir aradaydınız? En son hangi yılbaşını birlikte geçirdiniz?... Kendi adıma bu soruların cevabını hatırlayamadığımı itiraf edebilirim.

Sonra aileye sana çok şey öğretecek yeni insanlar katılıyor. Onunla sıcak ilişkimin "hayır" diyebildiğim an başladığı yeğenim Deniz gibi. Oynamak için istediği tabletimi vermeyi kesin bir dille reddettikten sonra kartondan aptal maskeler yapmaya, resim çizmeye ve amca yeğen olmaya başladık. Kalbimde ona karşı koyamadığım şeyin, o red ile yeşerdiğinden eminim. Yüzüne oturmayan, göz delikleri bir türlü tutmayan maskeleri birlikte yaparken sevdik birbirimizi. Bayramda "Para da vercen mi amca?" diye öperken, tüm ailenin harçlığa boğduğu bu küçük Coka'ya, "bakalım ne yapacak?" diye verdiğim 1 TL ile çok mutlu oluşuyla zenginleştik. Şu an onu başka şeylerle denemek, bilmedikleriyle şaşırtmak çok eğlenceli geliyor bana. Birlikte bir şeyler yaptığımız vakit ikimiz de eğleniyoruz.

Bizim amca yağan ilişkimiz tabletten sonra derinleşti.

Benim de çocukluğum birlikte bir şeyler yapmaktan hoşlandığım insanların arasında geçti. Bebek'te 270-280 yıllık bir mahallede büyümek herkese nasip olmaz... Bir kere Kavafyan Konağı'nın kendisi 250 yıllık... Semtin ilk evi. Ondan evvel ayin yapılmak üzere denizden gelinen bir koymuş Bebek. Balıkçı köyüne dönüşmüş zamanla... Mahallenin içindeki Ermeni ve Rum kiliseleri, Fransız okulu, yetimhanesi... Lazarist Apartmanı, Ethem Bey, Albay Lütfü Akad, Emoş abla, Markela, Çetin, Metin, Kadriye yengem... Bu kadar rengin bulunduğu bir yerde büyümek beni elbetteki bir şeye dönüştürecekti. Bir kere her izledikten sonra sokakta cırtlak seslerle bağıran Tarzan'a dönüşen 14 çocuktan biriydim.

Çıkardığımız gürültümüzden rahatsız olduğunu düşündüğümüz ve korktuğumuz Reşat Amca'nın, yapacak onca yararlı şey varken, boklu mahallenin bir ucundan diğer ucuna koşuşumuza içerlediğini sonradan öğreniyoruz. İçimizden yakaladığını döveceğini sanarken, "mıknatıs" nedir biliyor musun? diye sormasından bir şey anlamadığımız yaşlar. Şimdi durup bakınca onlarla daha çok vakit geçirseydim diyorum. Iskaladıklarıma selam gönderiyorum. Fahri Amca, Reşat Amca, Mücellanım Teyze, Lütfü Albay, Madam Katina... Vakit buldukça her bayram Emoş Abla'ya gitmem biraz da bundandır sanırım.

İstanbul'a gittiğim son sefer bir yaz akşamı, Halil'le buluşup mahalleye uğradığımızda ellerinde büyüdüğümüz tatlı kadınları yıllar önce bıraktığımız köşede bulmuştuk. Fransız okulunun, cennet parçası bahçesinin köşesinde hem çay içer hem bize takılırlardı: "Oğlum inin azcık bisikletten, taşmanlarınız ezilecek" "Bak duyuyorlar mı hiç, çocuğunuz olmayacak!"

Bir kısmı da bir nedenden (çocuktum hiç bilemedim) memleketlerine döndüler. Şimdi teyze dediğime bakmayın ama biraz da Markela'nın elinde büyüdüm. Yani yarı annemdir o da. Yorgo Amca'dan harçlık almışlığımız var. Dimitri'nin pusetini beraber salladığımız Mihail'le yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. Ama gün geldi hepsi Atina'ya gitti. Özlenmez mi şimdi çocukluğun kokan bu insanlar... Özlüyorum hem de kalbim parçalanırcasına.

Lakin hayat bana sürprizler yapmayı seviyor. Genelde de güzel sürprizler yaptı. Kötüsünden de dersler çıkarmayı bildim tabi. Baktı çocukluğumu özlüyorum, mesela bana ortaokuldan sınıf arkadaşımı geri verdi. Bari birbirinizi sevin dedi. Gözlerinin içine içine bu kadar derin ve sevgiyle bakan sevilmez mi? Sana bu kadar güzel gülümseyen birine gülümsenmez mi? Birlikte bir şey yapmaktan, bazen hiçbir şey yapmamaktan bu kadar mı zevk alınır?

Ortaokul sınıf arkadaşım, sevgilim, yoldaşım

Hülya öyle güzel uyuyordu ki izlemekten kendimi alamadım. Gülümsemesinin dudak kenarlarında bıraktığı ize dalıp gittim sonra. O iz bize pembe bir yol çiziyor. Bu koca gri dünyayı rengarenk kılıyor. Burada onunla yaşadığım için ne kadar şanslıyım dedim yine... Perdenin arasından dışarıya baktım gülümseyerek. Ne harika bir sabaha uyandım. Tazecik bulutlar turunculu pembeli süzülüyorlar. Onların peşine takılıp, bisiklete binmeli...

Adına Pembe Rota dediğim Üsküp-Atina Turu 2017 yılında..
Üzerinde ufak tefek revizyonlar olsa da rota kabaca böyle. Daha yolda 50 kere değişir.
1954 Balkan Göçü. Bu fotografı Kurtuluş Savaşı'ndan "fedakar analarımız" şeklinde lanse ediyorlar ama yanlış.
Babamların da bir noktadan sonra trenle geldiklerini anlattıklarından biliyorum.
Ama bu fotograf 89 Bulgaristan göçü büyük ihtimal
Balkan göçü bir çok koldan yapılmış. Bu fotografı Selanik kolu olarak buldum

Babamın Üsküp'ten mecburen göçmesine benzemese de ben de İstanbul'dan buraya yeni bir hayat için göçtüm. Lakin onu anlamam için onun izlerinden gitmem gerektiğini biliyorum. Tetovo'da hiç tanımadığım akrabalarım var babamın burnunda tüttüğü. Doğduğu ev duruyor hala. Çocukken ayaklarını soktuğu Pena nehri akmaya devam ediyor. Onu İstanbul'a getiren rotayı ben Atina'ya çevireceğim. Çünkü benim de bir yanım Atina'da... Bir ucu köklerime diğer ucu çocukluğuma uzanan bir köprü kurdum, tıpkı Hülya'nın dudağının yanındakine benzer. Geriye bu yola beraber çıkmak kalıyor en sevdiğinle, sevdiklerine...

10 Aralık 2015 Perşembe

2015'te ne olmadı?

Koca bir yılı ardımda bırakırken sıcacık bir fincan çay eşliğinde geriye bakmak hoşuma gidiyor. Bu güncenin adetidir zaten. Arkada kalan uzun yılı kaleme almadan olmaz. Lakin bu yıl şu oldu bu oldu demektense neler olmadı diye yazmak bana daha mantıklı geliyor. Malum 2 yazı evvel Bodrum'da bir yılı değerlendirdiğim bir yazı yazmıştım zaten. Maksat güncenin boynu bükülmesin.

Yaşamımıza dair olmayanlar
Uzatmalı bir taşınma faslının ardından, yaşamaktan mutlu olduğumuz taş evin bahçesi ne yazık ki tüm yaz boz kaldı. Begonvillerimizi sulayıp, melisanın kokusuyla sarhoş olmayı hayal ederken, muz ağacını sulamaktan büyük haz duyan komşumuzu izleyip, onların yemyeşil bahçesine bakıp iç geçirdik. Ev sahibimizin atması gereken adımları da biz ekonomik sebeplerle üstlenmedik. Bahçenin bize söz verilen standartlarına getirilmesini beklemeyi tercih ettik. Böylece ilk yazımız bahçe içinde ama çiçeksiz böceksiz geçti. Haliyle kendi domates ve salatamızı yetiştirmeyi düşündüğümüz bostan da yeni yıla kaldı.

Ev hediyesi olarak biblo, kase, nazar boncuğu, süs veya içki filan getiren şehirli dostlarımızdan keşke mangal, maşa filan talep etmiş olsaydık. O zaman boz da olsa bahçede bir etkinlik yaratmak mümkün olabilirdi. Muğla ve Bodrum'da yaşayan dostlarımızı ayrı tutuyorum. Mesela ilk ev hediyemiz kapı ve pencerelere takılan sineklikti. Sitede başka kimsede sineklik olmayınca bu bizi bayağı havalı yaptı... Kafa feneri ve kafi miktarda pil de pekala çok faydalı ev hediyesi sayılıyor. Nalburdan alınabilecek naylon yağmurluk ve balıkçı çizmesi, hele yağmurun çok yağdığı bu kış aylarında hayat kurtarırmış, bunu öğrendim.

Günceyi takip edenler eksiklerin sadece bahçe ile sınırlı kalmadığını bilirler. Tüm yaz elektriği bağlanamadığı için süs görevi gören klimadan tutun da güç bela devreye sokulan hidrofor yüzünden çektiğimiz susuzluğa kadar Bodrum'da kiracı olmanın zor bir şey olduğunu net bir şekilde öğrenmiş olduk. "Yaptır, faturasını kiradan düş" önerisi bence başka bir yazının konusu.

Fakat yılın şu son bir kaç günü eksiklerimizi tamamlamak adına ev sahibimizin trafiği artırması umut verici. Taş patika, elektrik sıkıntımız ve pergolamızın izolasyonu tamamlandı. Bahçe ile ilgili de harekete geçmesi yakındır. Açıkçası toprakla biraz haşır neşir olmak, dostlarımızı ağırlamak ve mangal yakmak için sabırsızlanıyoruz.

Böyle bir sabaha uyanmak için vazgeçtiklerimden hiç pişmanlık duymadım.

Her şeyden önce bir yılı aşkın süredir, gece erken yatılan, sabah erken kalkılan bir hayatımız var. Bunu bir artı olarak bir kenara koyalım. Böyle bir düzene geçince insana kullanabileceği fazladan zamanlar çıkıyor. İşin sırrı, uyuman gerekirken bu süreyi işe güce, eğlenceye, gece hayatına veya tv karşısında harcamamak. Acıkınca yemek yemek gibi bedenine uyku konusunda da kulak vereceksin. Uyku saatini 22-22:30'lara çekmek sabah insana kafadan 3 saat kazandırıyor.

"E iyi de Bodrum'da yaşayıp 22:30'da uyumak da neymiş?" denilebilir. Lakin gece hayatımız ayda 1-2 kere inilen Bodrum dışında zaten yok. Üstelik burası epey tepede bir köy. Hafta arası zaten işimden dolayı oraya buraya gitmek mümkün değil. Tabi tercihlerimiz de bu durumu şekillendiriyor. Buraya, hayatın sabahlara kadar aktığı, bedenimize direndiğimiz bir yaşam hayal ederek gelmedik sonuçta. Planladığımız saatler dışında birini ziyaret ettiğimizde ya birilerinin bizi bırakması ya da kış tarifesiyle son minibüsü 18:30'da kalkan Yakaköy'e, son kertede 2.5 km'lik ıssız bir rampayı tırmanarak dönmemiz gerekiyor. O da Yalıkavak'a kalkan son 22:30 arabasını kaçırmazsan...

Bizim gece hayatımız merkezde Mahmut Kaptan'dan ibaret.
Saat 10:00'u vurdu mu son minibüse koşturmak durumundayız.
Sürpriz yaş günü yemeği. Bodrum ve Muğla ortak organizasyonu. Arada geldiğimiz Hanende Mey.
Bodrum'a "Uğur" olarak geldiğime inandığını söyleyen Bahar beni çok duygulandırdı.

Bodrum'a geldikten sonra başlarda arabamı niye sattım diye kendime kızdığım anlar oldu diye hatırlıyorum. Hatta sonraları ciddi ciddi ikinci el arabalar bile baktık. Üşengeçlik, tembellik veya şartlar nedeniyle erteledikçe, yıl boyunca da bir iki özel durum dışında arabaya pek ihtiyacımız olmadığını gördük. Bir şekilde böyle de yaşanabiliyor. Gerçi kabul etmeliyim ki, arabasız olmak yaşamımızın akışını, şeklini hatta yaşam kültürümüzü epey etkiledi. Bu nedenle konuyla ilgili gündemimiz sıcak. Özetle 2015'te bir arabamız olamadı...

Gece televizyon mesaimiz de yok. TV ile ilişkimiz daha buraya taşınmadan evvel mesafeli bir hal almıştı. Hem izlenecek bir içeriğin olmaması, insanların nasıl seyrettiklerine hayret ettiğim bir dolu saçma dizi, seviyesiz yarışma programları, artık yorumdan ibaret haber ve kendinden başka her şey olan spor programları hem de siyasi manipülasyonlarla medya üzerine kurulan baskı sözleşmelerimi iptale kadar vardırdı. Akşam yemekten sonra bir film izlemek dışında TV artık duvarda bir süs... Fıstık gibi filmler var, ne vizyonda ne de TV’de görebileceğin...

TV'de tek izlediğim Giro d'italia ve Tour De France gibi bisiklet turlarıydı.
En azından 1 etabını izlemenizi şiddetle öneririm.

Kendime dair olmayanlar
Kendi adıma, denizle düşündüğümden az vakit geçirdim. Bunu sadece yüzmek olarak söylemiyorum. Gerçi buradaki hayatımızı deniz üzerine kurmuşluğumuz yok ama İstanbul'dakinden farkı olsun istemiştim. Bana "illa oltan filan olsun" diyen çok oldu. "En iyi tekne, arkadaşının teknesidir!" gibi bir deyiş anında ezberletildi. Lakin burada balıkla ilişkim, tüketmesi dahil İstanbul'dakinin yanına dahi yaklaşamadı. Bunu kendi ayıbım olarak bir kanara yazayım. Üstelik koca yazı toplam 6 kez denize girerek geçirdiğimi de söyleyeyim. Bunun ayıbı olmaz. Bisiklet üzerinde, yedek lastik, pompa, yama dışında bir mayo da bulundurursam sıkıntı ortadan kendiliğinden kalkacak eminim. Denizle düzelmiş aram, balıkla da ilişkimi hayal ettiğim noktaya taşır kesin. Hele şu mangal ateşe dursun, balıklar kendiliğinden geliverirler.

Bu manzara insana ilham vermez, yaratıcılığını artırmaz. Zeytin gibi ol der, rüzgara teslim ol der, duruver der.

Buraya gelirken herkes "yaratıcılığın artar, daha fazla resim çizersin" gibi bir tahminde bulunuyordu. Buranın vereceği ilham, katacağı yaratıcılık falan filan bana kalırsa saçma sapan şeyler. Kendimizi inandıracak şeyler uydurmayı çok seviyoruz. Hele konu yaratıcılıksa daha çok içimdeki sıkıntıya inanırım. Bir de zamana... Dolayısıyla Bodrum'a taşınırken sadece "daha çok resim çizebilir miyim acaba?" diye sormuştum kendime. Ne hikmetse hiç içimden resim yapmak gelmedi. Son yıllarda içim ne derse o oluyor zaten. Bir de o zamanı bisikletle paylaşmaya başladım artık. Sadece binerek değil, bir mesai harcayarak da çizeceğim zamandan çalıyorum. İçinde bulunduğum bisiklet camiasına formalar, kitapçıklar, etkinlik görselleri vs vs tasarlamak az buz iş değil. Şikayetim yok. Bu yüzden çizmediğim için herhangi bir üzüntü duymuyorum. İstanbul'da iken daha çok resim yapmamın sebebi, bahsettiğim büyük bir iç sıkıntısıydı. Şehir beni boğuyordu ve kendimi bir çizgi kahramana dönüştürdüğüm çizimlerle, çıkış yollarından önce o karakteri geçirmiştim. Bir nevi teste tabi tuttum. Verdiği sınavlar bana yol gösterdi. Kaldı ki burada ise beni huzursuz edecek hiçbir şey yok. O yüzden daha çok yazıyor ve bisiklete biniyorum. Arada bir denk gelirse de çizdiğim oluyor tabi. Belki 2016’da bu durum değişir de buraya alışmış olmanın doğuracağı sıkıntıyla yeniden çizmeye başlayabilirim.


Bu sene ki çizimler biraz daha gönüllü işi idi
Siparişle resim yapmasam da bu işi severek yaptım.
Konu çocuklar olunca biraz zorlandığımı söylemeliyim.
Ama ortaya bir şey çıktıkça ben de rahatladım.
Sonuçta Özlem Kalaça Yurdakul'un güzel metinleriyle bir kitapta buluştular.


Uzun zamandır 6'da uyanıyorum.

Sabah işinin başına 9:30'da oturan biri olarak 6:30 ile 9:30 arasındaki kılçıksız zaman benim için çok kıymetli. Hava müsaitse bisikletle farklı rotalara gidip dönmek harika hissettiriyor. Kafa bu sayede başka düşüncelerle dolmaya başlıyor. Bazen sırf çay içmek için Gümüşlük'e, bazen de dalından mandalina yemek için Ortakent'e sürüyorum. Bisikletle dolu bu güzel hayat, beni hayallerimin ötesine taşıyor. İstanbul'dan geldiğim günden beri bu yaşam gittikçe daha da renklendi. Bisiklet festivalleri, Bodrum Yarımadası turları vs bir kenara, pazar, çarşı-market alışverişleri, arkadaş buluşmaları, küçük gezintiler neredeyse hep bisikletle yapılıyor. Hatta bir sabah Yalıkavak'tan çıkıp akşam kendimi Muğla'da (130 km) bulduğum yolculuğu, bu yılın unutulmazları arasında sayabilirim ki Gökova Bisiklet Turu'nun hemen 1 gün öncesine denk düşer. Harika bir duyguydu.

Gümüşlük yaz kış hep güzel hep güzel...
İster kalabalık ister yalnız başına. Bisiklet bana hep çok güzel yerlerle buluşturdu.
130 km yaptığım Yalıkavak-Muğla arası bu kısa molada unuttum yorgunluğumu
Bulutlarla Etrim'in üzerinde dolaşıyoruz arada.
2015 Nisan. Çanakkale Turu'nun Muğla katılımcısıydım.
2015 bisikletle renklendi.
BBK bu kadraja sığmayacak denli büyük bir aile. Sizin kaç tane "yardım lazım mı?" demeden yardıma koşanınız var?

Bisiklet sadece gezinti ve spor demek değil elbette. Bodrum Bisiklet Kulübü (BBK) ile yaptığım, yarımadadaki ilk turumda, gıyabımda yaş günümü kutlayan bu büyük bir ailenin parçası oluvermişim de haberim yokmuş. 2015 boyunca bu ilişkiler derinleşti. Malum burada yaşam sanıldığı kadar kolay değil. Her şeyi bir başımıza yapmaya kalkmak, problemlerle bir başımıza yüzleşmek belki de bizi erkenden pes ettirebilirdi. Ne ben ne Hülya böyle bir yerde yaşamaya dair çok fazla şey bilmiyorduk. Sosyal medyada görünen gülücüklü, renkli fotoğraflar bütün hayatı kapsamıyor sonuçta. Bisiklet sayesinde, çözümü cebinde taşıyan, bilen ve görmüş geçirmiş insanlar bize 2015'in hediyesi oldular. Onların, buraya alışmamızda ve yeni bir hayat kurma çabalarımızda büyük yardımları dokundu. Düşünsenize, sadece "çok soğuk" dediğim için onlarca çözüm paylaşan bissürü insanla yaşıyorum. "Yardım lazım mı?" diye sormadan direkt çıkagelen bir sürü insan...

Aynı şekilde bulunduğum noktadan 115 km öteye Muğla'ya da bir selam göndermem gerek. Kaçmak istediğimde her zaman açık bir kapı bıraktıkları gibi arada bir kere bile üşenmeden atlayıp yardıma geldikleri için.

Bazen de ben gidiyorum Muğla'ya, Menteşe'nin tepesinde küçücük kalmaya.
Muğla'da da çok renkli bir bisiklet topluluğu var...

Aklıma gelmişken
Geçen yıl boyunca en çok üzüldüğüm iki şeyden birisi daha önce yazdığım üzere Püskül'ün ölümüydü. Onun da olduğu bir Bodrum hayatının hayalini kurmuş ve bunu anlatan resimler çizmiştim. Ne yazık ki ömrü buna izin vermedi.

Diğeri üzüntüm de buradaki yaşantımızın başlangıcı saydığım İstanbul-Bodrum Bisiklet Turu'nun, dostum saydığım biri tarafından sen ben kavgası içine çekilmesidir. 40 yılık arkadaşlığın, kalp burkan davranışlarla kolaylıkla çöpe atılışını izledim. O tura ait pek çok anının habersiz ve hadsizce silinmesi, "BEN ORGANİZE ETTİM" yazıklığı ve hatta savcılıklara şikayete kadar vardırılan yüklenmelerle, pırıl pırıl bir geçmişin üzerine pek güzel toprak atıldı. Bir fasıl tekrar açılmamak üzere kapandı benim için. Göğüsümün içine oturmuş üzüntüyü de bir şekilde atmam gerekiyordu ki imdada Antalya-Bodrum Bisiklet Turu yetişti.

Bizim balina beni daha nerelere götürecek Allah bilir...
"Hadi ben kaçtım"a inanalar, bunun bir fikre dönüşmesinde ısrarcılar ki ikna oldum.
2014'de 8, bu yıl 11 bisikletçi iki yılda toplam 19 kişi yaklaşık 1000 km yaptık.
2014'te yaptığımız turla İstanbul'dan kaçmıştım, bu sene hep beraber eve döndük.

Her ne kadar katılımcılarıyla beraber organize etsek de "Bir Hadi Ben Kaçtım Turu" olarak adlandırılması çok onur verici. Bisiklete binmeye devam ettiğim sürece adını koyduğum bu turlar gücünü hep katılımcılarından alacak. Hadi Ben Kaçtım bu şekilde kurumsallaşırsa mutlu olurum. Yoksa benim tur düzenlemek, insanları bir yerden bir yere götürmek ve bundan para kazanmak gibi bir iddiam yok. Sağolsunlar onlar "sen hayal kur gerisini bize bırak" diyorlar. Öyle ise bizler bisikletle daha çok yere gideriz...

Bu resim altına Hülya'nın kardeşinin yorumunu eklemek istedim: "Kaçılın!"

2015 sonlarına geldiğimiz şu günlerde Hülya'nın da sele tepesine çıkması beni ayrıca heyecanlandırıyor. Öyle ki 2017'de birlikte Üsküp-Atina turu yapmayı bile hayal eder oldum. Bu artık pek çok yere Hülya ile gidip geleceğiz anlamına gelebilir. Hele şu ilk sızıları iyileşsin de...

Ben de 2017 için ders çalışıyorum. Bu tura daha var belki ama şimdiden hikayesini yazmaya başladı.

Neyse artık toparlamam lazım. Güzellikleriyle, olanla, olmayanla 2015 benim için renkli geçti. Tıpkı bisiklete atlayıp bir yerlere gitmek gibi. Günün sonunda bacakların ağrısa da, patlayan lastiğini birkaç kez yamasan da hala çektiğin güzel fotoğraflara bakıp gülümsüyorsan şikayet edecek bir şey kalmamıştır. Hatta yenisini düşünmeye başlamışsındır... 2016'nın hepimiz için güzel bir yolculuğa dönüşmesi dileklerimle...

A video posted by ahmet coka (@ahmetcoka) on