21 Ağustos 2015 Cuma

İstanbul takviyeli, naneli sakız

17:20'de rötarsız kalkan Bodrum uçağında, İstanbul'da geçirdiğim bir haftanın muhasebesini yaparken buldum kendimi. Duru yanı başımda oturuyor, ön koltuğun arka cebinden çıkan dergiyi karıştırıyordu. Aynı zamanda kulaklarımız acımasın diye uzattığı sakızları çiğniyorduk. Oturmayı istememiş, cam kenarını bana bırakmıştı. Ben de yükseldikçe çirkinleşen şehri izledim gözden kaybolana dek. İstanbul, yukarıdan koca bir moloz yığınına benziyor. Kaçış yolu olmayan, nefes aldırmayan büyük çöl... Geçen güzel haftanın hatırına bile iyi şeyler söylenemiyor aşağıda görünene.

Su olmasa fotograf dahi nefes alamayacak sanki.

Doğru! Son İstanbul seyahatim önceki ziyaretlerimden farklı olarak yoğun, verimli ve epey eğlenceliydi benim için. Yüzümde güzel olduğunu düşündüğüm bir gülümseme ile döndüm. Uçakta ara ara gülümsememi yakalayan Duru da gülümsedi. Hatta tadı kaçmış sakızlarımızı takviye etti. Naneli gülümsemelerimizle indik Bodrum'a.

Son on ayda İstanbul'a 6 kez gittim ki bunları sadece 2'si 1 haftaya yayılmış ziyaretlerdi. Daha ikinci günlerinde sıdkımın sıyrıldığını hatırlıyorum. Bu yüzdendir ki diğer gidişlerimi neredeyse günübirlik yaptım. Kim bilir belki İstanbul kışının, insanın üstüne külçe gibi oturan grisi, ayaza hapseden duygusu ve bir türlü giderilemeyen üşüme hissi de etkili olmuştur. Trafiği filan geçtim. Başka bir tanıma ihtiyacı var İstanbul trafiğinin. Benim için asıl sorun, kış soğuğundan korunan kalın ve koyu giyinen insanların, yüzlerini hep ellerindeki küçücük ekranlara düşürmesiydi. Güzel gözlerini hiç görmedim ve gök gürültüsünü taklit eden homurtularıyla hep bir şeylere isyan edip durdular, bana da yakın zamanda kendilerinden farksız olduğumu hatırlatarak.

Üstelik önceki gidişlerimin %95'i iş içindi. Dolayısıyla uçağın inmesiyle kendimi hep şirkette buldum. Nezaket, bana burada yaşamam için desteğini esirgememiş şirkete ara ara gitmemi gerektiriyor ki bunu zaten yapıyorum. Lakin bir daha 8 günde 6 kere git gel yapmayı istemem. Çok önemli olduğunun altı kalın kalın çizilen toplantının o kadar da önemli olmadığını birkaç kez ertelenmesiyle gördüm. Bende yarattığı boşuna gelmişlik hissini hiçbir şekilde iyileştiremedim. O hafta suni ışığın altında hem kendimle hem de zamanla yarışmaktan başka bir şey yapmadım. Varlığından, çalışması durdurulduğunda haberdar olduğumuz bilgisayar uğultularının arasında günü kurtardık konuşmadan. Bodrum'a taşındığımdan beri bu çok bildik duruma hızla yabancılaştığımı gördüm. O yüzden acil bir şey olmazsa, özellikle de 1 haftaya yayılan ziyaretlerden hep kaçtım.

Adı üstünde acil durum. Ne zaman alarm vereceği belli olmuyor. Biraz beklenmedik ve ani olduğunu düşündüm sadece. Ofisten "İstanbul'a gel" denmeden hemen önce ise hafta sonu için Muğla'da planlanan programı tartışıyorduk. Levent Ağabey'in "teklif var, ısrar yok" davetlerinden birini almıştık. Bu davetlerle Bodrum, yaşamımızın merkezi olmaktan çıkıyor, Muğla ve civarına kadar genişliyor. İstanbul'da tam tersiydi. Kendimi yaşadığım yere sıkıştırılmış hissediyordum. Muğla ise sürprizlerle dolu. Üstelik bu sürprizler, doğma büyüme Muğlalı Levent Ağabey'i hala heyecanlandırıyor.

Harika bir de program hazırlamış. Muğla'da buluşmanın ardından ikimiz Bozüyük'e bisikletle giderken, eşi Didem Hanım ve Hülya araçla geleceklerdi. Belen kahvesi ve değirmende molamızı verip Pınarbaşı'nda rakı masasına kurulacaktık. Güne düğüm atmak için bundan güzel bir ortam olamazdı. Konaklamak için de Aplangeç'te dayısının evini düşünmüştü. Ertesi gün erkenden yine ikimiz bisikletlerle 50 km yol yapıp Akyaka'da hanımlarla buluşacaktık. Azmak'ta yüzmek de işin sürpriziydi. Ardından Yuvarlakçay'a geçilecek, biz Bodrum'a dönmeden evvel serin serin rakımızı yudumlayacaktık. İstanbul'dan telefon gelince programın ilk gününü bisikletsiz yapmaya karar verdik. Tamamını iptal etmek istemedim çünkü Hülya'nın da buraları görmesini istiyordum. Beni çok heyecanlandıran bu coğrafyanın tadı tek başına çıkmaz çünkü. O hayatıma girdiği andan itibaren ne kadar harika bir yol arkadaşı olduğunu gösterdi bana. Buraları Hülya'sız olmaz. Nitekim planımızı uyguladık ve harika bir günün ardından ertesi sabah erkenden havaalanına geçtim. Nemden nefes alınamayan İstanbul'a uçtum ses çıkarmadan.

Didem, Levent Sevil ile beraber Karabağ yaylasına tepeden bir bakış.  Muğla
Goca Mola'yı (Eski Muğla) seviyorum. Bazen buralara kaçmak güzel oluyor
Mahalleliler sokaklarını çıkmazlara dönüştürüyorlar. Kaybolmak için güzel bir labirent.
Belen Kahve'sinde mola
Aplangeç'te uyanmak.
Bozüyük sokaklarında kalbini duyabiliyor insan.
Pınarbaşı'nı tutmuş 600 yaşında bir koca...
Hadi rakı içelim...
Muğla'da yaşıyorsan hayatın tadını çıkaracaksın. Burada böyleymiş.

Eşyalarımı Bebek'e bırakır bırakmaz, kendime bir iyilik yapayım dedim. Gittim bir bisiklet kiraladım. İyi ki de yapmışım. Tüm haftam bu sayede çok renkli geçti. Bir kere bisikletle kaçtığım bu şehre, bir nedenle gelmişsem, toplu taşıma, taksi veyahut kiralık araba kullanmak ilkesel olarak doğru gelmedi bana. Bu yazıyı okuyup da hala bisiklete binmeyen varsa bilmeliler ki hiç bilmedikleri ve hemen yanı başlarında duran renkli bir dünya var. Ben de "nerede bineceğim yahu?" diyordum. Bebek'ten Levent'e gitmek gözümde büyüyordu. Deneye korka çıktım yola, bir müddet sonra bana uygun rotayı buldum ve gider gelir oldum. Ama şimdi Baltalimanı, köprü bağlantısı köşesinde üzerinde Japonca harfler olan ağacın varlığından haberdarım. Çalıştığı meçhul su arıtma tesisleri ve onun beton kanallarında doğum yapmış köpeği tanıyorum. Dahası bilen bilir ki yeni hayatıma da pedal basarak geldim.

Hey kiralık! Senin adın ne?

İşte tam da bunları konuşuyorduk babamla yemeğimizi yerken. Kasaptan bir şeyler almıştı. Bahçesinden bir iki domatesi de yanına dilimlemişti. Bir şişe de kırmızı şarap getirip koydu masaya. Baba oğul püfür püfür bir pazar akşamının tadını çıkardık. Tabaklarımız boşalınca, alt bahçeden gelen sese seğirttik. Yıldırım ve eşi arkadaşlarını ağırlıyorlardı. Kısa bir hoş geldin, beş gittin sohbetinden sonra, aşağı davet ettiler. Biz de şarabımızı alıp aşağı indik.

İstanbul notlarım. Fotograf çekmeyi unuttuğum çok şey oldu. Mesela Yıldırım'la kadeh kaldırmak gibi.

Yıldırım, babamın yanında 10 yaşında çalışmaya başladığında ben de ya 8 ya da 9 yaşındaydım. Dolayısıyla beraber büyüdük dersem yanlış olmaz. Yetenekliydi ve bugün İstanbul'un önemli kuaförlerinden biri olacağını babam o zamanlardan söylüyordu. Nitekim oldu. Bugün onunla hala kadeh tokuşturabildiğim için mutluyum. O akşam masada kaçış planları yapan arkadaşları vardı. O yüzden muhabbet de sardı. Şarap, rakıya döndü... Bunun tüm haftaya yayılan bir sosyal aktivite başlangıcı olduğunu henüz bilmiyordum tabi.

İstanbul'a asıl geliş nedenim iş olunca tüm günümü geçireceğim yer elbette ofisti. Yenilenmiş boyası, temizliği filan derken içeride önceki zamanlardan farklı bir hava vardı. Tatilden dönenlerdeki ışıltı ile çıkacakların mutluluğu yüzlerinden okunuyordu. Tüm hafta gecelere kadar çalışırım diye düşünürken elimdeki iş çarşamba bitiverdi. Üstelik iş çıkış saatlerim de 19:00'u geçmedi. Mesela geldiğimi duyan müşterimle bir akşam Zorlu Raffles Hotel'deki Arola Restoran'da yemek yedik. Füzyon mutfağı ile tanışmış oldum. Yediklerimin adını telaffuz edemediğim gibi isimlerini de aklımda tutamadım. Mesela bir tabak köpük yedim. Meğer pancar köpüğüymüş. İçinde çıtır parçacıklar filan vardı. Ahtapot mürekkebiyle yapılmış ekmek arası karides ne çağrıştırır bilmiyorum ama peşi sıra tattırılan her şey çok lezzetliydi.

Epey bir aradan sonra hareketli bir ortamda çalışmak iyi geldi. Hareket berekettir.
Galiba yine de yeni Bodrumlu olarak ayırılabiliyorum.  / Republica

Perşembe akşamı Yıldırım'ın iade-i ziyareti bahçeyi şenlendirdi. Yakılan mangal açılan bir büyük rakı ve etrafında dönen sohbet bizi gecenin 2'lerine dek taşıdı.

Zeytin çekirdeklerini çıkarıp içine ceviz koymak kolay değilmiş. Lakin çok güzel bir rakı mezesi!

Cuma akşamlarımızın klasiği Asmalı Cavit'e gitmez isem olmazdı. Zaten İstanbul'a gideceğim belli olur olmaz yerim hazırdı. Uzun süredir görmediğim Seyhan başta olmak üzere herkesle küçük muhabbetler ettim. Klasik mezeleri İbo masaya kondururken, yine uzun süredir görmediğim arkadaşım Özge de bana katıldı. Sohbetle yoğrulan masaya piyangocularımız Mustafa ve Sebahattin Beyler peşi sıra eşlik ettiler. Her ikisinden de sayısal lotolarımı aldım. Bodrum'a selamlar söylediler. Daha sonra cilamızı atmak üzere Novo'ya geçtik. Orada da uzun süre görmediğim insanlarla ayak üstü konuşmalar yapmak iyi geldi. Artık haftaya düğüm atmıştım.

Bu fotografa rakı efekti ismini verebilirim. Siz göremiyorsunuz ama karşımdaki Özge... / Asmalı Cavit
Beyoğlu beyefendisi kalmadı derseniz ben Sebahattin Bey'i işaret ederim.
Piyango satar, sohbeti hoştur ve hep çok güzel dileklerde bulunur.

Cumartesi bisikleti geri vermek üzere Çiftehavuzlar'a sürdüm. Dönüşte toplu taşımayı kullandım, trafikte haddinden uzun bekleyip ufaktan söylendim. Varır varmaz babamı Bodrum'a yolcu edip dinlenmeye çekildim ki aynı mahallede büyüdüğümüz Halil telefon açtı. Biz de kendimizi Mira Balık'ta bulduk. Ben burayı da çok severim. Bebek'e taşındığım dönemlerde Hülya ile sık sık gittiğimiz bir yerdi. Kısa sürede müdavimi olmuştuk. Uzun süre gitmeyince ayaküstü sohbetler burada da sürdü.

Halil'le de Bodrum, onun ikizleri, İstanbul ve şu son yaşadığım Alp meselesini konuştuk. Lezzetli mezeler ve soğuk rakı sohbeti katmerlendirdi. Çıtır çıtır tadından yenmez bir hale dönüştürdü. Gecenin sonunda eski mahallemize uğradık. Zamanında Fransız Kız Okulu olan binanın bahçe köşesinde ellerinde büyüdüğümüz Emoş ve Fecret ablalar vardı. Bizi gördüklerine çok sevindiler. Bunu söylemek doğru olur mu bilmem ama erkeklerin çeşitli nedenlerle ellerini mahalleden çekmeleri küslüklerin sonunu getirmiş. Çocukluğumdaki gibi şen bir ortamdaydım. Zaten anılara dalarak sessizleştim de. Bebek taraflarına uğrarsanız herkesin yaptığı gibi sahile değil, biraz yukarı Yoğurtçu Zülfü Sokağı'nı gezin derim. İstanbul mahalleleri hala görülmeye değer yerler. Valelerin otopark gibi kullanması dışında pek az şey değişmiş fiziksel olarak. Yoksa içinde yaşayan o güzel insanlar artık yok. Bize bir iki kişi kaldı...

İlginç bir notu da yazmadan edemeyeceğim. Bebek'in orta yerindeki bu mahalleye sansar dadanmış. Ben daha evvel babamların oturduğu evin arka bahçesinde görmüştüm. El kadar kaldı ama Korter korusu ve Bebek sırtları hala yeşil ve orada yabanıl bir hayat var. Artık yemek bulamayan sansarlar, küçük kediler ve bizim çöplerimiz için aramıza karışıyorlar. Tıpkı yaşam alanlarından sürülen ve boğazı yüzerek geçmek zorunda bırakılan domuzlar gibi. Daha çok sansar hikayesi duyacağız gibi geliyor.

Bu bahçeyi babam ilmek ilmek işledi dersem yalan olmaz sanırım.
Bahçede bıraktığı küçük detayları seviyorum. Asıl miras bu...
Bu bahçeyi seviyorum. / Bebek

Bodrum'a dönecek olmanın verdiği bir huzurla uyandım pazar sabahı. Öğlene kadar babamın verdiği görevleri tamamladım. Bahçe sulandı, süpürüldü. Kedinin maması verildi. Çantamı hazırladım ve bu yazının notlarını almaya başladım. Bodrum'a da Duru ile dönecektim. Foça'daki tatilini yarım kesmiş ve o da bir haftalığına İstanbul'a gelmişti. Babasıyla telefonda yaptığımız kısa görüşmeden, bizi havaalanına bırakacağını öğrendim. Bahçedeki hamağa uzandım ve Bebek'e geldiklerini haber veren telefonu beklemeye başladım.

7 Ağustos 2015 Cuma

Hadi Ben Kaçtım

“Hadi Ben Kaçtım” dediğim günün sene-i devriyesine 2 ay kaldı. Her ne kadar buralarda yavaş aktığıyla övünsek de zaman, göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. Bodrumluyum demek için geride 1 sene bırakmak yeterli midir bilmiyorum ama neden daha önce kalkıp gelmediğimi soruyorum kendime. Yalıkavak'ta gün batımını ya da peşinden ıtırlı kokular doğuran yağmuru izleyip derin bir oh çektiğim çok oldu. Son dönemde aynı şeyi Yakaköy'ün huzur dolu sessizliğini dinlerken yaşıyorum. Diyorum ki “iyi ki gelmişim.”

Yalıkavak'ta gün batımları...
...Yakaköy'de de gün doğumları bir başka oluyor.
Akış var...
...akış var!

10 küsur yıl, büyük bir sabırla örülmüş bir yol benimkisi. Geride anlat anlat bitiremeyeceğim kadar çok güzel anım birikti. Ardımda da o anıları birlikte paylaştığım güzel insanlar, mekanlar ve harika bir şehir var. Unutulacak şeyler değil... Güncemi de işte bu yüzden, aynı adla Temmuz 2012'de açtım. Üzerinden 3 sene geçti ama bu 10 küsur yıllık serüvenin sesi oldu. O günden bugüne dek paylaştıklarım da beni İstanbul'dan Bodrum'a kadar taşıdı. Bu noktada hiç tanımadığım ama yorumlarını eksik bırakmayan insanlara da teşekkür ediyorum. En az çevremdeki arkadaşlarım kadar büyük destek verdiler. Güncemin devamlılığını biraz da onlara borçluyum. Bundan sonra da Bodrum'dan haber vermeye, buraları yazmaya devam edeceğim. Kim bilir belki de kaçacak yeni yerler bulurum. Kendime saklamam, oraları da yazarım... Bazen her şey işte böyle güzeldir, bilmem kaç yılda bir hizaya gelen yıldızlar misali.

Bu kaçışın hikayesini anlattığım bir zaman çizelgesini bir kez daha buraya aldım.

Bilenler bilir, hikayenin İstanbul kısmını Bodrum'a bir grup arkadaşımla bisikletle gelerek tamamladım. Bisikletle yolculuk fikri, hem gelinen noktaya kolay ulaşılmadığını anlatan bir metafordu, hem de 40 yaşından sonra kalkıştığım ilk macera olacaktı. Zaten bu kararı verir vermez ekip çok hızlı toparlanmıştı. Ben Alp'i; Alp, Alperen ve Emre'yi; Tafa da beni buldu. Sonuçta ortaya yönetilmesi gereken bir organizasyon çıktı ki bunu hep beraber yönetecektik. Üstelik herkesin kendince yetenekleri vardı. Alp ve Emre rehberlerdi mesela. Alperen daha en başta tüm bisikletlerin bakımını yapmıştı. Teknik desteğimiz ama aynı zamanda takım kaptanımızdı da. Bu unvanı ona biz değil yolun kendisi verdi. Tafa (Mustafa), dağ rehberiydi. Doğayı iyi tanıyordu. Her şey o kadar güzeldi ki, birbirimizi çimdikleyerek, heyecanla tüm bu olan bitenlerin gerçekliğini sorguluyorduk. Böyle şeylere gerçekten paha biçilemiyor. Nitekim bu macera, daha sonra gerçekten hayatımın en renkli şöleni ve afili curcunasına dönüştü.

Bu fotograf çektireli bir sene oldu. Zaman çok çabuk geçiyor.

Hazırlıklar başladığı andan itibaren oyun oynamayı seven yanım harekete geçmişti. Turun görsel kimliğini eğlenerek tasarladım. İşin içine bolca bisiklet gireceğinden, güncemin kimyasını değiştirmek yerine sosyal paylaşım ağı Facebook üzerinde aynı adla yeni bir sayfa açtım hızla. Her birimizi bu sayfayı yönetir hale getirdim. Öyle ya her birimizin diyecekleri olacaktı. O sayfa hem bu güncenin, hem turun, hem de Bodrum'da yeni hayatımızın bir arşivi olacaktı. Mesaiden çalıp grafiklerini hazırladığım günü hatırlıyorum. Facebook üzerinden reklam yapmanın nasıl olacağını merak ettiğimden, ödemesini yapıp duyuru dahi hazırlamıştım. 2 haftanın sonunda 4.5 milyon insanı bu turdan haberdar ettik. 220 kadar insanla etkileşim yarattı. Günlük işlerimiz gereği bir araya gelemediğimizden sayfada paylaşmak üzere ekibin resmini çizdim. Kulağa hoş geliyordu, bize “kara taytlı adamlar” lakabını taktım. Tura dair hayallerimi de karaladığım diğer çalışmalarım da yine buradan görücüye çıktılar. Caddebostan'dan, Sultan Ahmet'e, Çatladıkapı'dan, Baltalimanı'na kısa veda filmleri hazırladım. Neredeyse İstanbul'la bu mecra üzerinden vedalaştım.

Sayfanın grafikleri için gidip çekimler yapıp, aşağıdaki gibi kısa veda videoları bile hazırladım.


Formalarından, künyesine, düdüğünden, heybesine kadar her şeyi düşündüm.

Tura çıkacak ekibi de böyle çizmiştim.

Uzun lafın kısası, “Hadi ben kaçtım” sayfası bizler için koca bir hafızaya dönüştü. Kaldı ki sadece bizlerin değil, takip edenler de eleştiri, övgü, yorum ve önerilerini paylaştılar. Yani aslında yola sadece 5 kişi çıkmadık. Turu sadece 8 kişiyle de tamamlamadık. Ardımızda güçlü bir destek vardı. Zaten kimi zaman rotayı, sosyal medya üzerinden gelen önerilerle değiştirdik. İzmir trafiği konusunda uyarılıp, Aliağa'dan Menemen'e trenle geçmemiz gibi. Yani herkes tek tek bir kum tanesi koydu bir öncekinin üzerine. Böyle bir zahmetle çoğaldı, bakmaktan kendimizi alamadığımız kumdan bir kale oldu.

Yola sadece 5 kişi çıkmadık...
Turu 8 kişi de tamamlamadık. Arkamızda çok büyük bir destek vardı.

Bu hayali gerçekleştirmenin mutluluğunu hala yaşıyor ve paylaşıyorum. Bodrum yarımadasını tur formamla turluyor, gelen soruları keyifle cevaplıyorum. Hatta yol arkadaşlarımın da sırtlarında formalarıyla, İstanbul'da, Ula'da, Çanakkale'de, Gökova'da, Muğla'da pedal basmalarından mutluluk duyuyorum. Santim santim kaçarak geldiğimiz ve renklendirdiğimiz yeni hayatımıza bakıp, değdi diyebiliyorum. Hatta bu turun başka versiyonlarını organize etmek yeni kaçış hikayelerine de kapılarımı açmayı istiyorum. Elimizin altında notlar, yazılar, övgü, eleştiri ve fotoğraflardan oluşan harika bir arşiv; her birimizin rahatlıkla kullanabileceği devasa bir hafıza var (dı)

Hikayemizi her yerde anlatmaktan çok mutlu oluyorum.
Buraya geldiğimde katıldığım yarımada turlarında çokça soruluyordu da...
Her yerde bu bayrağı taşıdık.
Gökova Turu'nda dahi formalarımızı giydik! Burçin Koca'nın objektifinden

Bir senede elde ettiğimiz birikime koca bir tekme atmak gerçeği, yaşanmışı ortadan kaldırmıyor. Lakin yapan insana kocaman bir aptal damgası vuruyor. Hem de ne uğruna? “Hadi ben kaçtım sayfasının, kişisel kullanım alanı gibi kullanılması(!), İstanbul-Bodrum Bisiklet Turu ile ilgisi olmayan organizasyonların duyurulması(?!!) dolayısıyla amacına uymayan paylaşımlar(!)” bahanesiyle, bu turda yanında pedal basmış kimseye danışmadan, yüzlerce insanı hiçe sayıp, öylece ortaya seslenmiş “sayfamı(!) geri alıyor (ne?) ve kapatıyorum!” buyurmuş. Valla bravo... İlk yaptığı bizlerin yetkisini bir güzel kaldırmak olmuş, sayfada dilediği değişiklikleri yapmış (ki benim site için yaptığım grafikleri kullanarak) sonra da sayfayı kapatmaya karar vermiş... Çocukluk arkadaşım dediğim Alp, meğer sahiden çocuklukta kalmış. Kalkmış beraberce kurduğumuz kumdan kaleyi tekmelemiş. Dostlukları, arkadaşlıkları her şeyi yerle yeksan etmiş. Ben küfür edemem. Varın bu yazıyı küfür sayın....

İnsan davranışının illaki iyi-kötü nedenleri vardır. Bu yüzden ön yargılı olmadan evvel anlamaya çalışırım. Hele ki arkadaşımsa... Ama bu hikayede hiç bir neden bulamıyorum. Daha doğrusu bulduğum nedenleri bu yaşa gelmiş bir adama yakıştıramıyorum. Demek ki hiç arkadaşım olamamış diyebiliyorum sadece. Bundan sonra olmasın da zaten. Şimdi geriye bakıyorum da aslında küçük sinyaller de vermiş. Lakin son olayla bana büyük bir ağrı bırakmış oldu. Sadece bana değil Alperen, Emre ve Tafa’ya da büyük bir kazık attı. Ben de bu üzüntü ve kızgınlıkla yoğrulmuş ağrıyı hafifletmek üzere içimi dökmüş oldum.

Bu arada, “Hadi Ben Kaçtım” facebook sayfasını tekrar açtım. O tura dair, resim, video ve yazıları tekrar paylaşsak da takip edenlerin tüm yorum, eleştiri ve önerileri malesef geri gelmeyecek. Lakin bundan sonra hep beraber yep yeni bir kumdan kaleler yapacağız, bakmaya doyamadığımız.

broken vase
Yeni sayfayı biraz biraz toparladık. Artık elimizde yeniden elle tutulur birşeyler var.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Kendini kandırma tarihi

Bazen ay tek başına, her yeri berrak bir ışıkla çiziyor. Her bir detayı kontür kontür dolaşıyor. Verandanın çıplak ve yalnız ampulünü çalıştırmanın alemi yok. Ampüle aşık bir kaç yakarca aya doğru uçmaya kalkar mı bilmiyorum. Daha önce yola çıkmış olanlar illaki vardır diye hayal ettim. Ay güzel yüzünü saklayana dek tırmanmışlardır arşa. Belki ulaşanlar da olmuştur. Bunları düşünürken dalıp gitmişim. O akşam altında ışığıyla yıkandığımız dolunay, Temmuz ayının ikinci dolunayı idi. İşte bu ikinci dolunayın adı otomatikman mavi ay oluyor. Bir çeşit tabir, ünvan denilebilir. Tek özelliği kendini aynı ay içine sıkıştırabilmiş olması.

Birbirimizi kandırmaktan geçtim, kendimizi kandırmasak bari.

Bütün gün medyada anonsları ve maviye boyanmış fotograflarıyla servis edildi Temmuz'un ikinci dolunayı. Atılan koyu başlıklarının altında, her ne kadar bunun bir tabir olduğu yazılmış olsa da kimse okumadı elbet. İnsan inanmak istediğine inanıyor. Daha önce böyle zil zurna paylaşımlar olduğunu hatırlamıyorum. Akabinde sosyal medya üzerinde birbirinin mavi ayını kutlayan insanlar izledim. Bundan medet uman çaresizlerin notlarını okudum. Şaraplar açıp kutlayıp, ayı mavi görmeyi ümit edenlerin hayal kırıklıklarını sonra. Cevap alamayacağını bildiği halde ortaya, "Neden ay mavi değil?" diye soranlara güldüm. Keşke insana yakarcanın kandığı ışık yetseydi. Mavisini bekleyeceği yerde keşke sadece o parlak ışığa aşık olabilseydi. Ama yetmiyor... Yetse, belki o zaman kanatlanacak, parlak ışığa tutunup uçabilecekti.

***

Çok kalmadı, yakında Kasım'da aşkın başka olduğunu haykıracak insanoğlu. Peşinden kırmızı dondan medet umacak.  Bulamayınca da suçu Merkür'e atıp kurtulacaklar. Telefondan birbirlerine enerji gönderenler olduğunu bile duymuştum. Hoş olsunlar. Onun yükseleniyle bunun alçanını karşılaştırıp, işi kanmak isteyecekleri noktaya getirmekte zaten ustalar. Fakat kendi uydurduğu özel günlerden, sevgililer günü hediye krizi çıkınca şaşırmaca yok. Akrep'le kova anlaşamıyormuş, üzülme... Alışveriş yaparak rahatlanacağı illaki söylenmiştir. Sosyal medyada "benim olsuuuun" nidalarıyla paylaşılan trikolardan birine 2 balya para bayılacak, yine olmayacak. Neden hala mutlu olamadığının cevabını, daha kendine hayrı dokunmayan, fotokopi sertifikalı Yaşam Koç'unda arayacak insan. Hele ki evliyse, 2. evliliğini henüz sonlandırmış evlilik danışmanında alacak soluğu. Kanmaya gittikçe daha çok ihtiyaç duyan insan evladı Hayat Mühendisliği kursundan mezun olmuş alt komşusunun kapısını da çalabilir. Huzuru, tırnak yiyen yoga hocasının yanında da arayabilir.

Kim bilir?