27 Temmuz 2015 Pazartesi

Burası da Bodrum

Evin içi yavaş yavaş közlenen patlıcanın kokusuyla doldu. Bu sihirli kokunun sahibini küçükken pek sevmezdim ama babaannem yapmayı çok sever, mavi badanalı odanın ortasında duran kuzineye sıra sıra patlıcan yatırırdı. Ve tabi bir de kırmızı biber... Kuzine genelde hiç boş kalmazdı. Bu küçücük oda bazen limonla, kestaneyle, biberle bazen de patlıcanla tütsülenirdi. Şu an kayıtsız kalamadığım bu rayiha için babaannem "evin bereketi" derdi. İçinden de şükreder, dudakları kıpırdasa da duyamadığım bir dua ederdi.

Hatıraların arasında dolaşıp kaybolmak çok güzel. Hatta peşi sıra hikayeden hikayeye atlayabilirim fakat Hülya'ya yardım için kalktım. Can çeker ket vuramazsın. Patlıcan ve biberleri ocağın üstüne attıktan sonra kıymayı kavurmaya koyulmuş. Patlıcan közlenir de rakı olmaz mı deyince tek buçuk göz kırptık birbirimize. Zaten bu saatten sonra her şeyi bir güzel öğlen rakısına bahane olarak kullandık...

Genelde rakıya eşlik eder masadaki her şey. Lakin rakıyı eşlikçi yapmanın da sakıncası olmuyor. Arada mezelerle sohbetin, sohbetle rakının, rakıyla mezelerin önceliğini değiştirmek iyidir, tavsiye ederim. Biz de verdik kendimizi bir sohbete, tek buçuk kadehler bir kez çınladı. Satır aralarından yeni bir yazı konusu çıkmaya başlayınca ben de temmuza böyle bir yeni yazı hediye edeyim istedim.

Öğlen rakısına asıl bahaneyi güzel bir hediye sayesinde bulduk.
Sosyal medya üzerinden tanıdığımız @susuoykusu'ne teşekkürler
όμορφη γυναίκα μου*

Yalnız yazının devamını okumadan evvel kafanızda bir süreliğine güneyde yaşam hayali kurmanızı rica edeceğim. Ben de gelmeden evvel Bodrum'a dair çizdiklerimden oluşan birkaç resmi paylaşayım. Aşağı yukarı benzer hayaller kurduğumuzu tahmin ediyorum. Deniz, güneş, mutluluk ve huzur...

tavern with gramophone
Güneye gidelim bir cafe açıp gül gibi geçinelim demedik ama
içinde gramafon ve şiir kitaplığı olan bir meyhane hayali kurduk.
puskul at bodrum
Aslında benim kurduğum hayaller parlak sayılmaz. Amele yanığı bile kabulüm.
will be there for a minute
Denize sıfır bir balkonda rakı içmek! Gerçi ilk kışta elbiselerin rutubetten çöpe gideceğini artık biliyorum.
feeling
Küçük kutu gibi bir ev için kalbim atıp dururdu. Fonda İstanbul epey kasvetli... 2012

Oysa biz katiyen Bodrum'da yaşıyoruz hissinde değiliz. Yakaköy'e taşınarak Bodrum merkeze 10 km yaklaştık fakat Yalıkavak ile karşılaştırınca sanki 100 km uzağız. Hülya, Bodrum'a indiğinden daha çok İstanbul'a gidip döndü dersem ne demek istediğim daha net anlaşılır. Kafamıza göre hareket edemiyoruz çünkü. Yakaköy'de minibüsler 2 saatte bir kalkıyor. Öğle saatlerinde bu 3 saatte bire çıkıyor. Kış tarifesinden bahsetmiyorum üstelik. Alışveriş yapmak, pazara inmek için de bu tarifeye uymak durumundayız. O yüzdendir ki tatil cenneti denen Bodrum'da bayrama dek, sadece bir kere denize gidebildik. Canımız çektiği zaman sahilde yürüyelim, dondurma yiyelim gibi şeyler gıdı gıdına planlanması gereken şeyler.

Ortakent'te sıcaktan bunalan köpekbalıkları suyun içinde hareketsiz bekliyorlar.

Renkli fotoğraflarını paylaştığımız yeni evimizin çöplerini kendimiz atıyoruz. Öyle bakkala gönderebileceğiniz bir görevli yok. Sular kesildiğinde aradığınız yetkili "yoğun kullanımdan" deyip kestirebiliyor. Adınıza gelen fatura, kart veya mektupları dağıtan bir postacı da yok. Hepsi köy kahvesine bırakılıyor. Arada gidip kontrol ediyorsunuz. Pazar 4, en yakın market 5 km uzaklıkta. Minibüs saatlerini kaçırmak demek 2.5 km'lik Yaka yokuşunu yürümek anlamına geliyor. Pazar alışverişi sorumluluğu bende. Çarşamba sabahları bisikletle iniyor ve 15-20 kiloluk bir yükle gerisin geri pedal basıyorum. Hararetimi buz gibi duşun altında atabiliyorum ancak.

Sitedenden 2, kadraj dışındaki köyden bissürü insanla selamlaşıyoruz...
Pazar alışverişi diye evden çıkıp denize girdiğim bir iki kez oldu.

Bunları şikayet etmek için değil, ayak uydurduğunda harika bir yerde yaşadığımızı söylemek için yazıverdim. Bir gün güneyin huzur dolu kumlarında uzanıp, ayaklarımı denize sokacağım umuduyla hayal kuranlar şu an yaşamaya başladığımız hayalin hem sıkıcı hem de büyük hayal kırıklığı ilan edeceğinden eminim. Bizle yakın dönemlerde buraya taşınıp; “siz burada nasıl mutlusunuz anlayamıyoruz” diyen ve geri dönenlerden en az iki aileyi tanıyorum. Büyük şehirli ceketini çıkarmak pek o kadar kolay değil biliyorum. Oysa heyecanla hayatın getireceği yeni sürprizlere açık olmak lazım. Sanırım benim mutluluğumun sırrı da bu...

Mesela bayramla birlikte başlayan ziyaretçi trafiğimiz de bunu doğruluyor. Bizi ve nerede yaşadığımızı görmeye gelenlerin çoğunun ilk sorusu "Aaa çelik kapınız yok mu?" ikinci soru da "ama alarm taktıracaksınız değil mi?" oluyor. Bu güvensizlikle yaşanır mı hiç? Bir sene evvel büyükşehirde nasıl bir psikolojide ve güvensiz yaşıyormuşum şimdi şimdi anlıyorum.

"Site hizmetliniz niye yok?" diye sorulunca söyleyecek bir söz bulamamıştım.
Duru da "niye denize gitmiyoruz?" demek yerine sandalye boyadı.
Hatta bulaşığını filan bile kaldırdı. Bu kadar çok çalıştıktan sonra deniz tatili için
halasının yanına Foça'ya gitti.

Öğlen rakısı ve patlıcanın rayihası iyice keyfimizi yerine getirirken, çok değil bundan 10 ay evvelki hayatımızı düşündük Hülya ile. Taşınmanın, İstanbul-Bodrum arasını bisikletle kat edecek olmanın heyecanını bir kenara koyarsak, şu an yaşadığımız hayatla kıyaslamak elma ile armudu karşılaştırmak kadar abes olur.

Geçen sene bugünlerde sabah işe yetişme derdiyle koşuşturuyor, trafikle boğuşuyordum. Gerçi bisikletle gidip gelmeye başladıktan itibaren keyifli hale dönüşmüştü ya neyse. Kalabalık toplu taşıma araçlarında, başlarını telefona düşürmüş insanların mutsuzlukları yüzlerinden okunurdu. Sonra vagon vagon, otobüs, vapur ve arabalar dolusu insan, şehre bir virüs gibi yayardı mutsuzluklarını. Sabah iyi kalkmışsan da fayda etmez bu karanlık dehlizde kolayca kaybolurdun. İnatla gülümseyerek bindim araçlara, gülümseyerek attım adımımı çalıştığım ofise... Hayat da bunu ödüllendiriyor inandığım kadarıyla. Hatta sanırım şu an aldığım son yudum da bunun karşılığı. Medeniyetin göbeği dediğimiz yerlerde, nezaketten, iyilikten, anlayıştan bu kadar uzak yaşamak anlaşılır gibi değil. Burası tezek kokuyor olabilir ama en azından birbirine günaydın diyen insanlarla dolu. Küçük yerin dedikodusu büyük olabilir ama konuşanlardan biri Hülya'yı ressam, beni de Türkiye bisiklet şampiyonu ilan ediyor.

Hadi şampiyon, bu kadar gevezelik yeter. Patlıcanın kokusu evde hala. Tadı da damağımda. Hülya'ya “όμορφη γυναίκα μου”* dedim içimden en doğru telaffuzla... Sofradan kalkıp işimin başına dönmeliyim. Ama bir tek buçuk daha alacağım. Ne de olsa burası da Bodrum...

*Benim güzel kadınım...