22 Ocak 2015 Perşembe

Gel git İstanbul 47 saat!

Sekiz günde 3 kere İstanbul'a gitmek durumunda kaldım. 3500 km yapmışım. 47 saat sürmüş. Bu bir "akılsız başın çilesini ayaklar çeker" hikayesi olarak tanımlanabilir. Çileyi çeken ayakların kahramanı ben olmakla birlikte, akılsız başın kime ait olduğunu yazıda çözmeye çalışmak istiyorum. Çünkü daha yazının başında kimsenin günahını almak istemem. Kendimin bile...

Bodrum'a geldikten sonra ilk İstanbul ziyaretimi yılbaşından evvel kedimi almak zorunda olduğum için yapmış, üniversite arkadaşlarımın buluşma organizasyonu da aynı hafta içine denk düşünce bu ziyareti uzatmıştım. Lakin asıl sürpriz beni hiç beklemeyen ofis arkadaşlarıma olmuştu ki o bir hafta su gibi akıp geçti. İkinci ziyaret için ise, gelen bir mesaj hepten yetti. Bisiklet Gezgini adına Seçil Öznur, İstanbul-Bodrum Bisiklet Turu'muzu etkinliklerinden birinde anlatmamızı istiyordu. En az benim kadar, mesajı alan diğer arkadaşlarım da heyecanlanmışlardı. Bir telefon trafiğinin ardından en uygun tarih belirlendi.

Ne güzel tesadüf ki aynı tarihe ofis tarafından ve katılmam gereken önemli bir müşteri toplantısı da konulmuştu. Bir gün içerisinde çok önemli işlerimi halledebilecektim. Bir taşla iki kuş vurmak anca böyle olurdu. Keyfim nasıl katmerlendi anlatamam. Ocak 14'ü için bir gece öncesine gidiş bir gün sonrası sabahın körüne de dönüş biletimi aldım. Şimdi tek yapmam gereken günlük mesaimden arta kalan zamanlarda da sunumumu hazırlamaktı.

21 Dakika
Öğrencilik yıllarımın hiç bir döneminde, dersi sonuna kadar takip edebildiğimi söyleyemem. İstisnasız, dersin 20. dakikasından sonra dikkatim dağılır, kendimi ya defterimin köşesine resimler çizerken ya da gündüz hayallerine dalmış olarak bulurdum. Bu yüzden hiç bir zaman parlak bir öğrenci olmadım. Herşeyi notla hizalayan insanlar, başta koca gözlüklerime bakarak zeki olduğuma kanaat getirse de karnelerim fikirlerini çarçabuk değiştirirdi. Ailelerin de tek yaptığı evladını bir başkasıyla karşılaştırmak olunca, düşük notlara orantılı olarak tansiyonları düşer ya da çıkardı. Derse ilgimin haliyle öğrenme kabiliyetimin artması için ortaya dökülen onca para beni 21. dakikaya hiç bir zaman taşıyamadı. Belli bir süreden sonra insanların konsantrasyonlarını doğal olarak kaybettikleri bilimsel bir gerçek olarak ortaya konunca rahatladım. Tartışılacak bir yanım yoktu. Ben de herkes gibiydim...

Elimde bisiklet turuna dair onlarca resim, video kayıtları ve tabi tur sonu itibariyle 9 hikaye vardı. Yola 4 kişi çıkmış, sırasıyla 5, 8 ve son gün Hülya'nın karşılamasıyla 9 kişi olmuştuk çünkü... Merak etmeyin tekrar tekrar turu anlatacağım bir yazıyı okuyor değilsiniz. Zira ben de gün gün şu oldu, bu oldu diye bir sunum yapmaktan ziyadesiyle kaçma niyetindeydim. Sunumun kesinlikle 15 dakikayı aşmaması gerekiyordu. Bunun için çenemi ve saçımı çokça kaşıdım. Kendi kendime konuştuğum akşam üstü seanslarını da hep Hülya'nın olmadığı günlere denk getirdim ki "Ne yapıyor bu deli?" demesin... Notlar aldım, daha önceki notlarımı okudum. Nihayetinde ortaya 9 günlük tur ile 12-13 yıllık yaşam kesitim arasındaki metaforu basitçe anlatan ve 15 dakikayı geçmeyen naif bir sunum çıktı. Sonuna da turun filmini ekledim.

Bisiklet Gezgini sunum
Sunumdan neredeyse her şeyi özetleyen bir kare

İstanbul'a ayak bastığım sabah, kararlaştırılan toplantının 6 gün sonraya ertelenmesine heyecanımdan dolayı pek aldırış etmedim. Meğerse bu bir çilenin başlangıcıymış. Bilemezdim. Akşama her şeyden habersiz çiçek gibi bir sunum yaptım. Alp ve Alperen'in güzel katkılarıyla da 20 dakikayı geçmedik. Arkadan Alp tura dair herşeyi detaylıca anlatarak sunumunu tamamladı. Akşamın sonunda herkesle vedalaşıp Bebek'e, sabah da Bodrum'a döndüm.

Kuşlar uçmaktan yoruluyorlar mıdır? Ben yoruldum da...


Bodrum
Hülya da sömestr tatili için Duru'yu almak üzere İstanbul'a gidiyordu ve tüm haftayı orada geçirecekti. Aynı uçağı tercih ettim ben de. Sadece toplantı için uçacağımdan yine en fazla 2 akşam geçirecek gibi aldım biletimi. Hem İstanbul'da kalmak istemiyordum hem de evde yalnız kalacak Püskül'ü düşünmüştüm.

Bu kitabı çok sevdim. 15 dakikada okunuyor
Bu uçuşlarda 2 kitap okudum.

19:25 uçuşu için evden en geç 16:30'da çıkmak gerekiyor. 30-35 dakika sonra Bodrum otogarda, havaalanına giden otobüste buluyorsun kendini. Havaalanı da 45 dakika kadar sürüyor. Bindi, indi vs derken yaklaşık 6 saat harcanıyor. Bunları hesaplayadurayım, uçak Bodrum'dan havalanır havalanmaz İstanbul'da bir telefon çaldı. Şimdi buraya cuk oturur diye yazıyorum. Telefon acı acı çaldı. Tüm ihtimalleri zorlamasıma rağmen, Mehmet Ali toplantının iki gün daha ertelenmesine engel olamadı. Ossırada 16F numaralı koltukta Hülya'nın okumayı yeni bitirdiği kitaba henüz başlamıştım.

Burada hava birden değişiyor. Harika kokuyor.

İstanbul
Ofiste verimi tartişılır hatta biraz boş geçen bir günün ardından herkes gibi ben de ne yapacağımı merak ediyordum. Çarşamba sabah ki uçağıma binmezsem Cuma sabahı dönüyor olacaktım. Bunu istemedim. Herkes kal dese de kendimi en iyi hissettiğim yerde olmayı tercih ettim. Buna akılsızlık denir mi bilmem.

Bir uçakta kardeşinizle karşılaşma olasılığınız nedir?

Bodrum
Şu an havaalanında oturmuş yazımı tamamlıyorum. Birazdan İstanbul'a hareket edeceğim. Öğleden sonraki toplantı için iki çift laf hazırladım yeri gelirse söylemek üzere... Biraz uykusuzum, yorgunum da. En iyisi burada keseyim ve yarın sabah ki Bodrum dönüşümü check in işlemini yapayım unutmadan.

6 Ocak 2015 Salı

Bodrum 2015

Yeni yılı resmi olarak Bodrum'da karşılamanın verdiği güzel duygularla yılın ilk yazısının başına oturuyorum. Geçtiğimiz sene de burada, Yalıkavak'taydık ve fakat tüm o kutlamalar, yeme ve içmelerin ardından İstanbul'a geri dönülmüştü. Bu durum son üç aydır değişti ki artık İstanbul'a gidiyor, Bodrum'a dönüyorum. O halde bu yılki karşılamayı ilk resmi yılbaşı saymak sanırım yanlış olmaz.

Yalıkavak seyrine doyulmayacak doğal güzellikleriyle çok büyüleyici.
Şimdi bu resimleri koyunca nispet yapıyorsun deniyor oysa insan paylaşmak istiyor.
Asıl başkalarına ayıp olur diye böyle bir kareyi çekmemek ayıp olur gibi geliyor bana.

Son birkaç yıldır, yeni seneyi sade karşılıyorum. Evde veya başka bir yerde 10'dan geriye doğru sayılarak, alkış kıyamet girilen kutlamalar epey gerilerde kaldı. Kendiliğinden gelişen bir durum. Zaten ağaç ve ev süslemekten de hoşlanmıyorum. Fakat, her ne kadar yeni yıla yüklenen anlamı saçma bulsam da yılbaşlarına dair inandığım tek şey insanların içlerinde taşıyıp, bir günlüğüne de olsa gönüllerince gösterdikleri umut. Yeni yıl kutlamaları bunun açığa çıkmasına epey yardım ediyor. Keşke kafalardaki hunilerle, şıkır şıkır maskeler ve boyunlara sarılan süslerle koca bir yılı geçirebilsek. Eğer içimizdeki umudu bununla ifade edebiliyorsak gerçekten delirmeye ihtiyacımız olduğu gün gibi açık. Ne kadar köşeye sıkıştırıldığımızı siz anlayın artık.

recognization problem
"Bazen insanları tanıyamıyorum" diye bir şeyler çizittirmişim mesela.

Umut kadar, bir başka yazının konusu olabilecek samimiyetsizlikler de yeni yıl vesilesiyle ortaya çıkıyor elbette. Ne bileyim, bir sürü insan sosyal medya üzerinde, sağlık, barış ve mutluluk dileyerek yeni yıl kutluyor ama sonra başka konularda kendi gibi düşünmeyen, inanmayan veya olmayanları galiz küfürler eşliğinde tehdit veya linç edebiliyor. Eğer gerçekleşecek olsaydı herkesi ayrıştıran etiketlerin yerle yeksan olmasını dilerdim. Sadece biz, haklı, doğru ve biliyor olamayız, buna teslim olsak yeter bence. Neyse, dediğim gibi bu başka bir yazıya kalsın ben konuma döneyim.

Ne diyordum? Yeni yılı geçen sene de Yalıkavak'ta karşılamıştık. Çardaklı Restoran'da hafif hafif yanan sobanın etrafına dağılmış, farklı masalarda birbirini nazikçe selamlamış 6 kişiydik. Hava iyi idi. Hülya ile bir 20'lik içip eve dönmüş, 24:00 olmadan da uyumuştuk ki koca yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçiverdi. Hem de ne geçmek!. Hayatım boyunca bir yıla bu kadar şey sığdırmadım. Hareketinin de, bereketinin de bu kadar fazla olduğu bir başka 12 ayım olmadı. Dolayısıyla horul horul uyumamıza bakarak "yeni yıla nasıl girersen gerisi öyle gider" sözünün ne manasız olduğunu söylemek mümkün. Kendi kendimizi kandırmak için uydurduğumuz bu sözlerle ilgili ne düşündüğüme dair bir şeyler yazmayı da istiyorum. Çünkü şehirli insanın neden hep mutsuz hissettiğinin altında genelde bu uydurmalar yatıyor gibime geliyor.

Gelelim bu seneye... Yılın son akşamı Hülya, Duru'yla İstanbul'dan dönecek, yeni yılı birlikte karşılayacaktık. Başta onlarla Bodrum'da buluşup, merkezde vakit geçirmeyi düşündüm ama Yalıkavak'a dönüşü düşünerek vazgeçtim. Son minibüsün 22:30'da hareket ettiği bilgisiyle oturulan sofradan, 22:00 gibi kalkmak, tecrübeyle sabit pek sevimli olmuyor. Kaldı ki Yalıkavak biraz daha sakin bir yer. Belki geçen seneye oranla azıcık daha kalabalık sanki. Geldiğim günden itibaren tanıştığım onlarca insanın en az benim kadar yeni olduğunu öğrendiğime şaşırmadım dersem yalan olur. Dışarıdan yerleşen nüfus, düşündüğümden de hızlı artmış. Elbette yılbaşı nedeniyle büyük şehirlerden gelenler de malum. Normalde burada korna sesi duyduğumu hatırlamıyorum. Varsa da bilin ki selamlaşmadır. Şu birkaç gün içinde korna kullanımı %300 arttı desem abartmış sayılmam. Fakat 3 aydır Bodrum'da yaşayan bir İstanbullu olarak gözüme çarpanların fantezi derecesinde abartılı olduğunu düşündüm. Mesela gerçekten de çok aceleciymişiz! Üzerimizde taşıdığımız sinirin büyüklüğü de bayağı ürkütücüymüş. Hele o hep bahsedilen dünyaları ben yarattım densizliğimizin bu kadar gözle görünür halde olduğunu bilmiyordum. Her fırsatta bir iki günlüğüne buraya gelenlere bakınca büyükşehirli olmak gerçekten de çok çirkinmiş diye düşünebilir insan. Kötü bir temsil...

Bodrum'dan Yalıkavak'a son araba 22:30. Bir nevi balkabağı arabamız.

Evden erken çıkıp, ufaktan başlarım diye düşündüm. Saat daha 5 idi. Tam erken rakı zamanı. Birkaç gündür süren yağmur, nefes almak için durmuştu. Buz mavisi bulutlarsa dolaşmayı sürdürdüler tepede. Önce marinada Ayşegül'e uğradım. O gün çalıştığından ertesi gün için "1 Ocak Rakısı" başlığı altında sözleştik. Arada böyle üst üste rakı sofrasına oturulduğu olur, sakıncası yoktur. Marinayı arkama alıp çarşıya doğru sahili terketmeden yürüyerek Çardaklı Restoran'a, düşündüğümden geç vakitte oturdum. Burada selamlaşmak adettendir diye "iyi akşamlar" dediğim Ekrem Kaptan beni yolumdan bir hayli alıkoyduğundan, erken rakı faslı bir başka bahara kaldı. Çünkü masaya oturduğumda saat yediyi geçmişti. Ekrem Kaptan'ın alıkoyma formülü çok basit, selamını alan arkadaşın elini tokalaşma bahanesiyle tutuyor ve bir daha bırakmıyor. Böylece, ayak üstü konuşmak durumunda kaldığım Ekrem Kaptan'ın Küdür'de çek çeke alınmış teknesinde 2 aydır yalnız yaşadığını, bir türlü tahsil edemediği alacağı yüzünden teknesinin onarımının yarım kaldığını öğrendim. Parası bittiğinden teknesine ortak arıyormuş. Yazın geziler için kullandığı teknesini kışları balık avı için kullanmak aklına gelmiş. "Çekeriz çiftliklerin yakınına, attığını çeker müşteriler" diyor. Sigara kullanmadığımı öğrendiğinde "ne güzel, müsadenle ben bir tane yakacağım" dediği an elimi kurtardım. Yalnız olsam masama buyur edecektim Kaptan'ı... "Sağol" dedi. "Problemlerim oldu, alkolu bıraktım" dedi.

Geç oturdum dedim ama mekanın ilk müşterisiyim.
Soba gürül gürül yanıyor, kimsecikler yok...

Oturur oturmaz 35'liği açıp bir dilim peyniri yanına arkadaş ettim. Mezeleri Hülya'ların gelmesine yakın sipariş ettim. 8'i geçe oturdular masaya. Soba gürül gürül yanarken garson üzerine kestaneleri atıverdi. Masalar yavaş yavaş doldu, mekan kalabalıklaştı. Güzel giyinmiş hanımefendi ve beyefendiler sanki sıradan bir akşam yemeğine gelmişçesine sadeydiler. Kapıdan giren herkes içerdekileri nezikçe selamlayıp masasına oturdu. Etrafta yılbaşına dair tek şey restorana dolan kestane kokusuydu. Bu bana anneannemin Edirne'deki evini hatırlattı. Başımın hafiften bulutlanmaya başlamasıyla dışarıda kuvvetli bir yağmur indi. Gök gürültüleriyle yerler titredi. Gece kendiliğinden renklendi. Duru ile yağmura çıkıp kendi eksenimiz etrafında döndükten sonra içeri kaçtığımızda neşemiz yerindeydi. Çok çabuk ıslanmıştık ama gülüyorduk. Bu Duru ile benim ilk yılbaşımdı ve takip eden 4 günü birlikte geçirecektik. Buraya gelirken kurduğu hayallerin ne denli renkli olduğunu seçtiği kıyafetler ve yanında getirdiklerinden okumak mümkündü. Araba yerine minibüse binmek, market yerine pazara gitmek, Bodrum gibi hareketli bir yer yerine günü Yalıkavak'ta bir evde geçirmek onun hayallerine ne kadar cevap verecekti bilemiyordum. Sıcak kestanesini bıraka tuta soydu, arka arkaya şakalar yapıp, espriler patlattı. Muhtemeldir ki yüzüme güzel bir gülümseme oturdu. Her şeyin güzel olacağına emindim. Masadan kalktığımızda ise henüz gece yarısı olmamıştı ama mekan da hemen hemen boşalmıştı. Yeni yıla yine uyuyarak girmek üzere eve döndük.

2015 mi o?
1 Ocak perşembeye denk geldi, pazarı kaçırmadık
Yalıkavak pazarı pek bereketli
Otlarla beraber çintar da hayatıma hızla girdi.
Minibüs hatırası
Filenin dışındakiler kavrulmak üzere hazırlanıyor.

Yılın ilk gününe dair de bir iki kelam edeyim ki "1 Ocak Rakısı"nın yılın güzel geçeceğine dair işaret olduğunun notunu düşeyim. Ne zamandır konuşup bir türlü yapamadığımız buluşmayı Bodrum Gemibaşı Restoran'da 4 kişi gerçekleştirdik. Ayşegül, Duru, Hülya ve ben. Sohbeti, mezesi, rakısı herşeyi bir farklı lezzetli gecenin kralı, "karidesli beğendi" idi. O kadar güzeldi ki 2015'in nefis geçeceğinin açık ispatı olarak midemizdeki yerini aldı.

1 Ocak rakısı hayata kadeh kaldırarak neşeyle içiliyor - Fotograf Ayşegül