5 Ekim 2015 Pazartesi

Antalya-Bodrum Bisiklet Turu

18 Eylül Cuma günü saat tam 18:00'i vururken, Saklıkent'in en mütevazi işletmesinde 14 yaşındaki Yasemin sinilerin etrafını süpürüyor, minderleri düzeltiyordu. 12 yaşındaki kardeşi Mert ise son müşterinin hesabını önlerine bırakmıştı. Suyun gürül gürül dolduğu havuzdaki ördeklerse oradan henüz çıkmışlar, sırayla sahneden çekilmişlerdi.

Ossırada Bodrum'da Ayşe heyecanla çantasını toparladığı eşinin, son kez her şeyi kontrol edişini gülümseyerek izledikten sonra Cocolina'nın başını okşadı. Cocolina da buna mırıldayarak karşılık verileceğini biliyordu, öyle yaptı. Memo yolculuğa hazırdı.

Aynı anda Muğla'da pek çok evde sofra kuruluyordu. Yemeğe oturmadan hemen önce televizyonda haberleri açan Sezai, Ege ve Akdeniz'deki yağış uyarısının yapıldığı habere denk gelmişti. Lakin haberin sonuydu.

Demre'de karavanın önüne açtığı sandalyesinde Lucy Wood'un ilk romanı "Weathering" isimli kitabını okumaya çalışan yaşlı Fransız kadın eşinden kitap fenerini istediğinde de saat 18:00'i gösteriyordu.

Muğla'da bir başka evde farenjitten henüz kurtulmuş Levent Sevil bunu bir duble rakıyla kutlamayı geçirdi kafasından. Eşyaları ve bisikletleri takip edecek pikabı hazırdı, bir duble rakıyı fazlasıyla hakkediyordu.

İstanbul, Levent'te de Mehmet Ali ve Eli, bayram öncesine sıkıştırılmış tüm işleri e-posta yardımıyla bana yollarken gece ofiste kalacaklarına emin olur olmaz, dışarıdan janti birer yemek ısmarlamışlardı.

Aynı saatte İbrahim Taçyıldız bisikleti üzerindeki aksesuarların çalışıp çalışmadığını kontrol etti. Farları, kafa lambası vs her şey kusursuz çalışıyordu. Pedalları çevirdiğinde eve dolan çıkırtılı sesten mutlu oldu.

Sabah oğlunu Bodrum havaalanından karşılayacak Teoman Sunay ise telefonda ona unutabileceği şeyleri hatırlattı ki kendi çantası, bisikleti vs her şeyi birkaç gün önceden hazırdı. Ahizenin diğer ucundaki Alp'in ilk çadırlı, kamplı bisiklet turu olacaktı ve heyecanını ne kendinden ne de başkasından gizleyebildi. Sabah erken kalkacağı için hazırlıklarını tamamlamak üzere eve geçti.

Saat 18:00 vurduğunda Olympos'un zirvesinde Zeus'un canı sıkkındı. Meteorologlar sürekli ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyorlardı. Öyle ki Muhammet Çakan da telefonundan bu tahminlere bakıyordu. Yağmurluğunu kolay ulaşabileceği bir yere koymaya karar verdi. Çantasını kapattı.

Bense Mehmet Ali ve Eli'den gelen e-postalarla çalışmaya devam ediyordum ve bisiklet turu için hala hazır değildim. Değil toplanmak, çantalarımı bile yatağın altından çıkarmamıştım. Gece uzun uzun çalışacağımı da tereddütsüz tahmin ettim.

***

Antalya'ya gideceğimiz gün heyecandan uyuyamayınca ben de gün doğumunu seyrettim.
Teoman Abi beni almaya geldiğinde saat 7'yi gösteriyordu.
Geçen sene bir öpücükle karşılanmıştım, bu sefer uğurlandım.

Geçen sene İstanbul'dan Bodrum'a birlikte pedal bastığım arkadaşlarımla turun ikinci kez yapılabileceğini konuştuğumuzda heyecanlanıp mutlu olmuştum, Benim için özel bir anlam taşısa da tekrarlamayı hiç düşünmemiştim açıkçası. Ne var ki bir zaman sonra "İstanbul-Bodrum turunun ikincisini yapsana!" diyen insanların sayısı arttı. Ancak onca yeni yol, gidilecek yer, görülecek doğal güzellik varken geçen seneki rotayı tekrarlamak başta kendime haksızlık olurdu. Sadece İstanbul'dan değil biraz da tekrarlardan kaçtığımı düşünecek olursam neden Bodrum-Antalya rotasını kurguladığım anlaşılabilir. Fakat tur asıl adını, güncemde ismi sıklıkla geçen Levent Sevil'in "Neden Antalya'dan Bodrum'a gelmeyelim?" diye sormasıyla aldı. Bu soruyla birlikte neredeyse ekip de tamamlanmıştı. Katılımı 7 kişiyle sınırladığımızdan pek çok tanıdığımızı üzülerek geri çevirmek zorunda kaldık. Bir dahaki sefere davetiye sistemiyle çalışmak daha doğru olacak sanki.

Fotografı çeken Sezai Abi ile birlikte toplam 8 kişiyiz.
Soldan sağa; Levent Sevil, Ahmet Coka, Alp Sunay, Teoman Sunay, İbrahim Taçyıldız
Muhammet Çakan ve Memo Trotter
Güzel bir kalabalıkla uğurlandık Muğla'dan
Sonra bir de toplu fotograf çektirdik.

Asıl sürpriz geçen yıl İstanbul'dan birlikte pedal bastığımız Tafa'nın tüm ekibi Antalya'ya götürmesi oldu ki akşam kamp alanımızı bulana dek bizi yalnız bırakmadı. Hal hatır faslının ardından, geçen seneki turun tadı damağımızda kalan anılar muhabbetimizin ana konusu oldu. Tek tek herkesin kulağını çınlattık. Sahiden de çok özlemişim.

Tafa tesadüfen Antalya'ya dönüyordu ve bizi de beraberinde götürmeyi teklif etti.
Bu harika teklifi elbette kabul ettik.
Transfer modülümüz! :)

***

Cumartesi akşamüstü Antalya'ya vardığımızda, bize önerilen kamp alanlarının, belediyelerce mesire yerine dönüştürüldüğünü öğrendik. Tafa, bizi oturduğu Geyikbayırı veya Çitdibi'ne davet ettiyse de kimse sabah 15 km fazla yol yapmak istemedi. Biraz araştırınca Beldibi'nde Reis Camping diye bir yer bulduk. Deniz kıyısına dizilmiş ahşaptan çatma köşkleri minderlerle süslenmişti. Hemen arkadaki koca alanda çadır kurulabilirdi. Bir marketi de vardı. Orada telefonlarımızı şarj edebilecektik. Böyle anlatınca pek cazip sayılabilir ama aynı zamanda otobanın da hemen kıyısında olduğumuzdan tüm gece tek tek geçen arabaları saydığımı söylersem sağlıklı bir uyku çekmediğimiz kolayca anlaşılabilir. Üstelik yüksek nem de terimizde yüzmemize neden oldu. Buna rağmen uyuyabilenleri de çevredeki köpeklerin ciğerlerini paralarcasına havlamaları ayağa dikti. Belli ki delik deşik uykusuzluğumuz sabah yüzümüzden okunacaktı. Bu kamp sadece yolumuzu kafadan 20-25 km kısaltmıştı, o kadar. Belki de her şeyi kaderle hizalayan insanların geldiği bir sahildi burası. Denize girmek yerine birayla kör kütük sarhoş olmayı tercih edenler içindi. Baş başa kalmayı bir türlü beceremeyip, arkadaşından aldığı ödünç arabayla, kuytu noktalar arayan sevgililerin mekanıydı. Biz de biraz mecburen buradaydık. Bir daha hiç bir zaman denk gelmeyeceğimizden emin çadırıma çekildim. Zorunda kalmadıkça çadır kurulacak bir yer olmadığını söyleyeyim yeter. Buraya sıkı bir pazarlıkla kişi başı 15TL ödedik. Yoksa ilk telaffuz ettikleri rakam 50TL idi..

Antalya Beldibi'nde kamp alanına yerleştiğimizde teknik toplantımızı çay kahve eşliğinde yaptık.
Nem yüzünden çadırların içinde durmak pek zordu.


Beldibi-Olympos 60.5 km

Beldibi'nden sabah 7:30 gibi yola çıktık. Herkesin yüzünde bir gülümseme, gizlenmeyen bir heyecan. Bir gece öncenin tüm olumsuzlukları sele tepesine çıkınca silinmişti. Bisikletin böyle sihiri var sahiden. Yola koyulur koyulmaz, normalde yasak olmasına rağmen önümüzdeki tek tüneli, çift sıra dizilerek ve arkamızda destek aracıyla geçtik. Öyle iyi bir tempo ile şıkır şıkır pedallıyorduk ki kahvaltı yapmayı unuttuk. Ta ki, bütün haftamızı etkileyecek yağmur ilk işaretini verene kadar. Tabi bunu henüz bilmiyorduk. Aslında pazartesiyi, salıya bağlayan gece özellikle Bodrum için yağış uyarısı verilmişti ama biz oraya varana dek yağmurla ilişkimizin, kaç-kovala şeklinde gideceğini düşünmüştük. Göynük çıkışında yağıştan korunmak üzere girdiğimiz benzinlikte kahvaltımızı yaptık. Ardımızda 13-14 km bırakmıştık bile. Kahvaltıyla birlikte yağmur da kesilince yemyeşil Kemer yolunu izledik.
Hepimiz o ağacın altındaydık
Sezai Abi genelde fotograf çektiğinden kendisi pek karede yer alamıyor. Ben de önce onu çekeyim dedim.
Sezai Çıldır'ın mesaisi çadırını toplar toplamaz başladı.

Son hazırlıklar
Tur çıkış fotografımız 
Yağmur erkenden atıştırmaya başladı.
Kendimizi attığımız benzinlikte bir güzel kahvaltımızı yaptık.

İnişli çıkışlı güzel yollar bizi Olympos'a taşıdığında saat 13:30'u gösteriyordu ki bu kadar erken gelişimize hepimiz şaşırdık. Bu erken varış bize yüzmek için zaman tanıdı. Ne yazık ki Olympos tanınmaz haldeydi. Köprülerin altından çok sular geçmiş; her yer üzeri yemek fotoğraflarının basılı olduğu vinil brandalarla süslü restoran, market vs ile dolmuş; dere yatağının içi otopark olarak kullanıma açılmıştı. Araç trafiği buranın bohem tarzına taban tabana zıttı. Hatta saat kısıtlaması olmaksızın bangır bangır çalan müziğin, yağmur tüm gücüyle Olympos'u dövene dek sürdüğünü, gözüme girmeyen uykudan biliyorum.


Yüzdükten sonra biraz dinlendik.
Akşam yemeği için yavaş yavaş hazırlıklar da başladı.
Ara ara direksiyonda, çoğu zaman kamera arkasında gördüğümüz Sezai Abi bu sefer mangalın başındaydı.
İlk gün turu erken tamamlayınca bize güzel bir zaman kaldı.
Turla birlikte rakı maratonumuz da başlamış oldu.

Saat 3'ü gösteriyordu. Yarım saattir çakıp gürleyen bulutlar yüklerini boşalttıklarında rakı kanımıza çoktan karışmıştı. Alaturka Camping'in arkasında, işletmeden bağımsız bir limon bahçesine kurmuştuk çadırları. Yüzdükten sonra mangalımızı yakmış, tavuklarımızı pişirmiştik. Masa başı sohbet, yol yorgunluğu derken çok geçe kalmadan çadırlarımıza girmiştik ki rüzgar başladı.

Tüm gece çadırımın altından akan suyun içeri dolup dolmadığını kontrol edeceğim derken uykum kaçmıştı ve bu konuda yalnız değildim. Çadırların içinin su ile dolmasından çok eşyalarını kuru tutmakla uğraşan Sezai Çıldır, destek aracına sığınmıştı. Muhammet ise benim çadırıma... Alp, Teoman Abi, Levent Sevil ve İbrahim Abi’nin o gece neler yaşadığını ancak sabah öğrenebilecektik.

Gece üzerimize çöken yağmur fırtınada çektiğim kare. Bir ara altımdan akan suyla geceye karışacağımı düşündüm

Olympos'ta kamp fiyatları aşağı yukarı aynı. Akşam yemeği ve sabah kahvaltı dahil çadır başına 30TL istiyorlar. Kamp ücretini 12,5TL'ye çeken Levent Sevil'in eline bu konuda kimse su dökemez sanırım.



Olympos-Demre 80.5 km

Son sözü yol söyler diyenler haklılar. 2. günü erken tamamlamamak adına 44. km'de bitecek Finike rotamızı, kahvaltıda bir çırpıda revize edip istikamet Demre dedik. Zaten gördük ki Adrasan rampaları biter bitmez Finike'ye öğlen saatlerinde varmışız. İsabetli kararımızı öğle yemeğiyle kutladık. Rotayı Demre'de bitecek gibi düzenleyince, kalacak yer ile ilgili çözümü de Alp getirdi.


Yola çıkıyoruz!. İstikamet Demre...
Adrasan rampalarını Levent Abi ile tırmandık
Alp için ilk aşama, Muğla Bisiklet Derneği'nin verdiği bisikletine alışmaktı.
Memo yol kenarında bulduğu üzümleri bize ikram ederken dinlendik.
Muhammet, Adrasan rampalarını elma gibi yedi.
Yola devam
İbrahim Abi ile çam, biberiye, toprak ve taze havayı koklarken ara ara sohbetler ettik.
Cevval ekip! :)

Olympos'tan Finike'ye kadarki yol boyunca, yoğun çam kokuları, kıvrak rampalar, inişler, çıkışlar, kuşlar ve sinekler bize eşlik etti. Bu kıvrak yolları, verdiğimiz molada yediğimiz koruklar gibi tane tane çiğnedik. Hava şahaneydi ve bir gün önceki bulutlardan eser yoktu. Hatta o kadar sıcaktı ki yol kenarlarındaki çeşmeler imdadımıza koştular. Kendimizi harika hissediyorduk.

Finike'de öğle yemeği
Yolun ikinci kısmı nispeten düz olduğundan sürüş biraz daha dinlendiriciydi. Yemek sonrası Teoman Abi'nin patlayan lastiğiyle oyalanınca Alp ile birlikte grubu arkadan takip ettik. Önce bizi bekleyen Muhammet'i, peşinden İbrahim Abi'yi yakaladık. Demre'ye girerken tüm ekip toparlanmıştık. Andriake Camping, günün sonu için güzel bir bitiş noktasıydı. Biralarımız geride bıraktığımız 80km için kalktı.

Biralar... Çivi gibi...
Yemeğimizi bitirip erkenden çadırlarımıza girmeden hemen önce.

Andriake Camping, o ana dek kaldığımız kamplar içinde en iyisi idi dersem yalan olmaz. Kesintisiz 18 yıldır buraya gelen Fransız çift söylediğimi doğruluyordu. Bir aile işletmesi olan kamp alanı cennetten bir köşe gibiydi bizim için. Sıcak suyla duş alabilmek güzel bir hediye oldu. Üstelik çamaşırlarımızı da yıkayabildik. Yemek ve sabah kahvaltısı konusunda da işi Hatice nezdinde aileye bıraktık. O rahatlatıcı duştan sonra kimsenin mangalla uğraşacak hali kalmamıştı.

Çadırın dışından gelen ışıkları fark ettiğimde gecenin 3'üydü. Sanki kolluk kuvvetlerinin bir arabası kamp alanının önünde bekliyordu. Kafamı çadırdan çıkardığımda fark ettim ki tepemizde toplanan bulutlar birer fener denli yanıp sönüyor; İbrahim Abi de kalkmış çamaşırlarını topluyordu. "İnecek" dedi. Zaten gök gürültüleri de, rüzgar da o an başladı. Levent Abi ile beraber çamaşırları toparladık. Herşeyi çadıra aldığımda yağış başlamıştı. Rüzgar şiddetlendi. Yavaş yavaş fırtınayla göz göze geldik sanırım. Yağmur öyle şiddetliydi ki çadırdan kafamı çıkartamadım. Biraz da korkarak beklediğimi itiraf edeyim. Su almaya başladığında da çadırın kuru kısmına sıkıştırdım kendimi. Rüzgar da çadırı sökecekmiş gibiydi.

Zifiri karanlıkta çakan şimşekler gecemizi gündüz yaptı.



Demre-Kaş

Sabah öğrendik ki Alp ve Teoman Abi'nin çadırları yan yatıvermişler. Her yer ve her şeyimiz ıslak. Çardakta uyumaya karar veren Sezai Abi yağmurun bir uçtan girip öbür uçtan çıktığını anlatıyordu. Kimi misafir, kampın köpekleri ve kediler daha korunaklı olduğundan duşlara sığınmıştı. Yeni aldığım GoPro da dün geceki fırtınada nalları dikti.

Andriake Camping her koşulda tekrar takrar gelinecek bir yer. 

Kahvaltıda bisikletleri araca yüklenmesine karar verildi. Bu konuda Sezai Abi'nin ne denli isabetli bir öneride bulunduğunu kısa sürede anlayacaktık. Bulutlarsa hala tepemizde. Bisikletler yüklenince bir de araba kiraladık. İstikamet Kaş olarak belirlendi. Andriake Camping'e akşam yemeği ve sabah kahvaltısı dahil 40TL ödedik.

Yola çıktığımızda 45km'lik yol boyunca bulutlar bizi takip etti. Şiddetli olmasa da yağış hep vardı. Özellikle Kaş yolundaki yoğun sis ve soğuğa girmediğimiz için mutlu olduk. Tura çıkmadan evvelki programımıza göre normalde Üçağız'da kalacaktık. Madem bisiklet turu yapamıyoruz, tekne turu yapalım diyerek aşağı indik.

Bisikletler destek aracına konunca bize de araba kiralamak düştü.
Yağmur, sis ve soğuk yol boyunca peşimizden geldi.
Bisiklet turu yapıyorsak tekne turu yapalım dedik ve Kekova'ya süzüldük.
Hem kafamız hem tepemiz bulutlu.

Fırtına uyarısından hemen evvel bir kısmımız denizin tadını çıkardık.
Sezai Abi'in objektifinden neler göründüğünü çok merak ediyorum.

Ki kendisi de denizin tadını çıkaran Memo ve Muhammet'e katıldı.
Morallerimiz harika
Fırtına anonsu yapılmasıyla gerisin geri Üçağız'a döndük.

Kayaların arasına yükselmiş yapılar, su altında kalmış şehir, amforalar vs derken insanın her koşula uyum gösterdiğini bir kez daha gördüm. Son 3 gündür, uykusuz, ıslak ve yorgun olmamıza rağmen kavgasız gürültüsüz bir yolculuk yapmamızı ancak buna bağlıyorum. Kekova'ya doğru süzülürken tepemizdeki bulutlar iyiden iyiye karardı. Telsizden gelen anons da fırtınanın yaklaştığını söylüyordu. Karaya adım atar atmaz Kaş'a doğru yola düştük. Kervan yolda düzülür derler ya hani, bayram üstü olmasına rağmen kalacak bir otel de bulduk. Kuru bir akşam geçireceğimiz için keyiflendik. Üstelik oteli bulan Levent Abi sıkı pazarlıkla bütçeye binecek yükü de hafifletmişti. Ayrıca Kaş'ta bizi yeni bir rakı sofrası da bekliyordu. Yemekten evvel nemli eşyalar balkonlara serildi. Kuvvetli rüzgarla kurumaya bırakıldı lakin hava patlamak üzereydi. Nitekim saat 3 gibi kuvvetli bir yağmur Kaş'ı vurdu. Bayram tatili vesilesiyle gelen misafirler kadar Kaşlılar da şaşkındı. Yağmadan evvel çamaşırlarımızı yağmurdan kaçırabilmiştik.

Bulutlar gelip bizi Kaş'ta da buldu.
Akşam yine bir rakı sofrasına kurulduk. Her şeye rağmen neşemiz yerindeydi.
En azından bu akşam kuru kalacağımızdan emindik.

Kaş Saray Otel epey eski ve elden geçirilmemiş konaklama tesislerinden. Cadde üzerindeki herhangi bir apartmandan farkı yok. Sabah kahvaltımız da dahil adam başı 50 lira ödeyerek yola çıkmaya hazırlandık.

Kaş-Saklıkent 64km

Kahvaltı masasında bisikletlerin araçtan indirilmesine karar verdik. Hava bulutlu olmasına rağmen denizin üstünde pırıl pırıl bir gökyüzü vardı. Yolda yağmura yakalanma riskine karşı hepimiz gözümüzü bulutlara diktik. Belli ki bugün köşe kapmaca oynayacaktık.

Turun başından beri yarım yamalak uykularım kendince bir düzene girmişti. Saat 22:00'den evvel çadıra girildiğinden sabaha karşı 3-4 gibi uyanıyordum. 5-6 saatlik uyku onca yorgunluk ve rakıya yetiyordu.

Kaş'tan çıkarken
Kaş Kalkan yolu bisiklet sürmek için nefisti.
Ara ara yağmura yakalandık ama bizi durduracak denli yoğun değildi. Bulutlarla köşe kapmaca oynadık.
Bulutun geçmesini beklediğimiz ara molalarda önümüzde yağmur olup olmadığına sık sık baktık.

Kalkan'a kadar sahili takip ettiğimiz kıvrak rampalı yol pusuya yatmış bulutların arasından ses çıkarmadan aktı. Denizin üzerinde yükünü tüm gücüyle boşaltan kara bulut bizi, biz onu göz hapsine aldık. Öndeki Memo, Muhammet, Alp ve Sezai Abi'den oluşan grup bizi hafiften yakalayan çisinin içine girmiş olmalıydılar. İbrahim ve Levent Abi ile biz yol kenarında bir ağacın altında şiddetlenme ihtimaline karşın kendimizi yağmurdan korumaya almıştık. Peşimizden gelen aracın direksiyonunda Teoman Abi vardı.

Takip aracının hareket kabiliyetimizi arttırdığı bir gerçek. Yolların daraldığı ve bisikletlerimizi kenarda kullanamadığımız noktalarda arkamızdan güvenliğimizi sağlamasından tutun da eşyalarımızı, gerektiğinde bisikletlerimizi taşımasına kadar çok işimize yaradı. Bazen önümüze alıp yemek molası verilecek veya kalınacak yerleri keşfe yolladık. Yorulan veya rahatsızlananlarımız kabinde soluklandı. Bazen de Sezai Abi'nin fotoğraf çekmek istediğinde direksiyona geçip pozisyon alacağı yerlere sürmesi gibi farklı amaçlara da hizmet etti. Her seferinde direksiyonda içimizden biri olduğundan kasada yedek bir bisiklet hep oldu. Lastiği patlayan yedekteki bisikletle bir sonraki mola noktasına dek sürmeye devam edebildi. Hatta bizi programın bir gün önüne bile taşıdı.

Tepede koyulaşan bulutlara bakınca, yolu kısaltacak Elmalı yönüne sapmadan yola devam ettik. Önümüzdeki rampa sağa kıvrılıp bizi asıl rotamıza birleştirirken aynı zamanda gizlice o koyu bulutun etrafından dolaşmış olduk. Dizindeki ağrının kendisini yavaşlattığı İbrahim Abi bizi geriden takip etti. Bu durumu Saklıkent'e 16 km kala mola verdiğimiz noktada, yaptığı tatlı sitemle öğrendik. Bunu şuraya bağlamak istiyorum; birkaç gündür inanılmaz hava koşullarına karşı bisiklet süren bu grubun profili geçen sene yaptığımız turunkinden epeyce farklı. İstanbul-Bodrum'da pedal basan profil neredeyse akrandı. 34-42 yaş aralığında genç bir ekiptik. Antalya-Bodrum katılımcıları olarak 22-64 yaş aralığındaydık. Dolayısıyla dışarıdan, birbirine uyum göstermesi zor bir grup gibi okunsak da şu ana kadarki performansımıza şapka çıkartılırdı. Her akşamüstü yüzlerde gördüğüm gülümseme bana yetiyordu zaten.

Kaputaş'ı bravolar ve alkışlarla geçtik.
Önümüze kattığımız bulut bizden evvel hem orman yolunu hem de Saklıkent'i ıslatıp geçmişti. Verilere göre yağmur bizi terk ediyordu. Gün batmadan güneş kendini gösterebilmiş, taptaze bir manzaranın içinde seyrederek Saklıkent'e girmiştik. Bizi yoldan çeviren çocukla ayaküstü sohbet edip fikir edindikten sonra daha içeride ağaç evlerin ve eli yüzü düzgün tesislerin olduğu tarafa geçtik. Sanırım Gorge oradaki en bilinen işletme. Fakat bizi karşılayan kişi hepimizde "sağılacağız" izlenimi uyandırdı. Etraf kalabalık değildi ama her yer doluymuş gibi davranışından işkillendik. Her birbirimize WiFi için ayrı şifre vermekten bahsedip az evvel dolu dediği ağaç evlere verdiği fiyatı duyunca başa döndük. Çünkü 12 yaşındaki Mert bizden konaklama ücreti almayacaklarını söylemişti. Öyle de oldu. Alabalık 10 liraydı. Mekanı Ablası Yasemin ile birlikte çeviriyorlardı. Anne baba mutfakta çalışırken iki kardeş hayret veren bir uyumla her şeyi hallediyorlardı. Bizimle yakından ilgilenen Mert'in bisikletini tamir ettik.

Uçarsu Restaurant / Saklıkent
Saklıkent'e vardığımızda kamp attığımız Uçarsu Restaurant. Yağmura karşı korunaklıyız.



Kamp kurduğumuz yerin doğruluğu tartışılır ama en azından yağmurdan korunmak için uygundu. Mekanın ortasında gürül gürül akan suyun uykumuza mal olacağına neredeyse emindik. Suyla yükselen nem, serinliğine rağmen çadırları açık kullandırdı. Her şeye rağmen uyumuşum. Sırada bayrama uyanmak vardı!


Saklıkent-Dalyan

Kahvaltıdan evvel toplanıp arabaya yerleştikten hemen sonra bayramlaştık. Bu benim son yıllardaki en güzel bayram sabahımdı. Hepimizde bir tazelik, gülen yüzler, hava da günlük güneşlik. Yola çıktığımız andan itibaren pedallar yağ gibi dönüyor. Sabah sabah tırmandığımız ilk rampayı bile neredeyse tek nefeste çıktık. Günün tazeliği her şekilde hissediliyor. Şıkır şıkır ilerliyoruz. Tempomuz da sakin hani. Fethiye yoluna çıkmadan mola verdiğimiz noktada ardımızda bıraktığımız 25-30 km'ye şaşırıyoruz. Bu gidişle İnlice'ye düşündüğümüzden erken varacağız diye düşündük. Duruma göre yolu uzatıp uzatmamayı kararlaştırırız diyerek tekrar bisikletlerin tepesine çıktık. Fethiye yolunda bizi iki sürpriz bekliyordu. Babadağ'ın tepesine oturmuş kapkara bir bulut ve yağmurluklarımızı giymek üzere durduğumuz yerde karşımıza çıkan henüz 30-35 günlük yavru bir köpek. 17 kedisi ve 3 köpeği olan Memo'nun bu konuda ne kadar hassas olduğunu az çok biliyorduk. Başka yavru var mı diye de epey aradı etrafı. Aşağıda uygun bir kasabaya bırakmak üzere, otobana terkedilmiş bu ufaklığı araca aldı.

Hava harika gözüküyordu.
Bayramlaşmanın ardından yine yollara düştük. Mert hepimizi kendine hayran bıraktı.
Sonra birden ne olduysa oldu, Babadağ gözden kayboldu.
Yağışla birlikte en az bir saat mahsur kaldık.

37. km'de yağmur tüm gücüyle bizi vurdu. Daracık saçaklı, kapalı bir büfenin önüne gidene dek ıslandık. Gözümüzü buluttan ayırmadan bekledik ama yağmurun dineceği yoktu. Bizden 70 metre kadar ilerde kendine daha uygun bir kuytu bulmuş İbrahim Abi'nin yanına gitmeye karar verdiğimizde yaklaşık bir saat geçmişti. Burada bisikletleri araca yükledik. Eşyalarımız arasından kuru kalan kıyafetler aradık. İnlice yerine Dalyan'a araçla gitmeye karar verildi. Çünkü orada hava harika görünüyordu ki teyid de ettik. Ben, İbrahim Abi ve Muhammet önden taksi veya kiralık araç bulmak üzere kamyonetle aşağı indik. Çok değil 10 km sonra gördük ki Fethiye'den itibaren sanki hiç yağış olmamış gibiydi. Önümüzde 50 km'lik bir yol vardı ve bisikletle gidilebilirmiş diye düşündük. Dalyan Camping'e vardığımızda güzel bir akşamüstü müjdeliyordu gökte beliren yıldızlar. Soğuk biralarla kutlamamızı yaptık.



Dalyan'da ilk yaptığımız kendimizi suya atmak oldu. Zaten ıslaktık tadını çıkaralım dedik.

Dalyan Camping çamaşır yıkayıp kurutabileceğimiz makinelere sahipti. Kuru ve temiz eşya hasretimizi Memo ile 1 saatte giderdik. Ardından tüm ekip Dalyan'da bir tura çıktık. Dalyan merkezde oldukça havalıydık. Bisikletler elde, çift sıra geçtiğimiz bölüm çok dikkat çekiciydi. Peş peşe fotoğraf çekenler, yanımıza gelip soru soranlar vs..

Dalyan'da bayağı ilgi çektik.

Ertesi günü Akyaka'da mı yoksa Muğla'da mı tamamlayacağımızı konuşmamıştık ama Sakar'ı tırmanmayı kendi adıma çok istiyordum. Programın da bir gün önündeydik. Cuma günü Muğla'ya varmak demek, Cumartesi Bodrum'a pedal basmak anlamına geliyordu. Turu tasarlarken Bodrum seçeneği sadece bonustu ve pazar gününe denk düşüyordu. Herkesin Sakar'ı tırmanmak istemesi bu anlamda harika oldu.

Tur boyunca kaldığımız en iyi kamptan biri olan Dalyan Camping'e konaklama için toplam 140 TL ödedik. Başta kabul etmek istemeseler de Memo'nun otobanda bulduğu yavru siyah köpeği de aldılar. Bundan en çok Memo mutlu oldu.

Adına "Şans" dedik ama bunu bizden başka bilen olmadı kampta.

Dalyan-Muğla 84km

Sabah erkenden yola çıktığımızda tüm Dalyan uyurken önümüzde uzun bir yolun yanı sıra finalde Sakar, ardından gizli bir Muğla tırmanışı vardı. Işıl ışıl parlayan güneş, ağaçlarla çevrili yolumuza gölgeler döktü kıpır kıpır. Muğla yoluna çıkana dek sakin bir tempoyla devam ettik. Gökova'ya doğru döndüğümüzde artık tanıdık yollardaydım. Çıtlık tırmanışına gelmeden evvel mola verdiğimiz noktada Muğla'dan Önder Abi ve oğlu Egemen karşıladılar bizi. Hemen yedek formalarımız hediye edildi. Nar ve portakal sularımızı içer içmez Marmaris kavşağına doğru yola koyulduk. Sakar'ı seyir noktalarında molalar vererek tırmanacaktık. (Bu rampa, kaçış noktaları olmadığından bisikletler için tehlikeli sayılıyor. Destek aracımız olduğu için şanslıydık.)

Dalyan'dan çıkıyoruz...
Gökova'ya imzasını atan 11km'lik bu kıvrım kıvrım rampa bizi bir anda 670 metreye çıkaracaktı. 4-5 sefer inmiştim. İnsanın kanatlandığını düşündüğü eğime salmıştım pisletimi. Lakin tırmanmak, inmekten daha güzel. Hele ki oraya ilk kez çıkıyorsan. Marmaris sapağında bize katılan Marcus'u da aramıza alıp ağır ağır bastık pedallarımıza. Yükseldikçe gözlerimizin önüne serilen mavi yeşil atlası hayranlıkla izledik. Soluklandığımız iki noktada fotoğraflar çektik. Benim gibi Alp de ilk kez çıkıyordu. Tüm yorgunluğuna, geride bıraktığı kilometrelere hatta belki de ağrılarına rağmen yüzü gülüyordu. Hep birlikte "Efe" ilan ettik onu.

Marcus Akyaka'da kalacak yer arıyordu. Ama bizimle Sakar'ı çıkmaya karar verdi. Onun yolu İstanbul'da son bulacaktı.
Sakar ortalama %8 eğim sahip 11 km'lik bir tırmanış. 1 saat 45 dakikada tamamladık.



Muğla'ya vardığımızda Levent Abi'nin programına olur dedik. Bisikletleri arabaya atıp, Bozüyük'e gidilecekti. Aplangeç'te dayısına ait evin bahçesinde konaklamaya elverişli bir konteyner vardı. Pınarbaşı'nda akşam yemeğimizi yedikten sonra sabah Bodrum'a pedal basılacaktı. Lakin önce nöbet değişimini gerçekleştirdik. Sezai ve İbrahim Abi ile helalleştik. Onların yerini Önder Abi ve oğlu Egemen aldı. Sabah kahvaltısında da Bülent Savran son günümüze dahil olacaktı.

Akşam yemeğinde de turu değerlendirdik. Burada duyduğum güzel sözler, nane sakızı çiğnermişçesine içimi ferahlattı. Pınarbaşı'nda güle oynaya rakılarımızı yudumlarken, aslında ne kadar zor bir turun altından kalktığımızı düşündüm. Turun bu durağa kadarki kısmını kavgasız, gürültüsüz daha da önemlisi kazasız belasız tamamlamıştık. Önümüzde son bir gün kalmıştı. Yüzlerdeki tarifsiz gülümsemeler uzun zamandır ilk kez görünen yıldızlar gibi asılı kaldılar. Sırayla söz alan herkesin ağızından söz yerine ışıltılı simler döküldü, daha da gülümsedik...

Aplangeç / Bozüyük
Pınarbaşı Restoran / Bozüyük
Arşivimden bir fotograf koyuyorum. Çünkü tüm ekip aynı masa ve yine rakıya oturduk.

Memo kırık Türkçesiyle bu turun katıldığı en güzel tur olduğunu söylüyordu. Hatta yol boyunca bana dönüp sürekli "Sen bir daha tur yapıyo, ben yeniden orda!" diyerek bana cesaret verdi. Harika dostlar kazandığı için ne kadar mutlu olduğundan bahsetti. Hayata basit bakışı, uyumu ve nüktedan karakteriyle Memo, bu turun yüzündeki asıl gülümsemedir bana kalırsa.

İbrahim Abi her ne kadar rotanın pek çalışılmamış olduğunu eleştirse de turun sonunda "Çok güzel anılarım oldu" diyerek hepimizi onurlandırması ne yalan söyleyeyim burnumun direğini sızlattı. Çünkü ben de kendimi babasından onay alan bir oğul gibi hissettim. Titizliği, yorumları, ilkeli duruşundan çok şey öğrendim. Ortaya koyduğu farklı bakış açıları turun zenginliği oldu. Paylaştığı deneyimlerinin sonraki turlar için bana ışık tutacağından eminim.

Teoman Abi en az Alp'in olduğu kadar benim de babam gibiydi bu turda. Her sabah peşimden yüzüme süreyim diye krem yetiştirdi mesela. Nemli kıyafetlerim konusunda benden daha fazla duyarlıydı. Zaten tur dışında da bizim Bodrum'daki ihtiyaçlarımıza ya bizzat koşturdu ya da çeşitli yollar gösterdi. Onunla böyle bir tur yaptığım için büyük onur duydum.

Alp'in ilk kez yaptığı bu zorlu yolculukta mutlu olması beni çok memnun etti. Yorgun, ıslak ve uykusuz olmak insanı psikolojik olarak epey yıpratır oysa. 3. günden sonraki performansı hiç düşmedi. Uzun süreler beraber pedal bastık. Sakar'ı da beraber çıktık, Boğa yokuşundan da beraber indik... Onun katılması babasıyla da yeni şeyler paylaşmasına neden olmuştur mutlaka. İnsanın babasıyla böyle bir deneyimi yaşaması paha biçilemez.

Levent Abi benim için okul gibi. Ekibin hareket yeteneği biraz da onun çözüm odaklı biri olmasıyla tanımlanabilir. Mekanlar, pazarlıklar, şartlara göre yeni hareket planı oluşturmak, alternatifler yaratmakta eline kimsenin su dökemeyeceğini bir kez daha gördüm. Organizasyona verdiği destek, tüm tecrübesini konuşturması kişisel olarak beni olduğu kadar eminim herkesi güvende hissettirdi. Ama aynı zamanda başından beri arkamda olup verdiğim kararlara benden daha çok sahip çıktığı için de şanslı sayıyorum kendimi.

Koşullar ne olursa olsun insan işini pekala iyi yapabilir. Nemli kalmakla ilgili en büyük sıkıntıları yaşamış olsa bile. Sezai Abi yağışta da, rüzgarda da turu karelemekten geri kalmadı. Bize en güzel anlarımızı armağan etti. Üstelik bisiklet üzerinde performans olarak da zaman zaman grubu taşıdı. Bizi Demre'den Kaş'a taşıyan öngörüsü; turun kimyasını, gidişatını ve hatta finalini bile etkiledi diye düşünüyorum. Bu tur sayesinde, önceden çok az tanıdığım Sezai Abi'yi daha yakından tanıdığım için mutluyum. Daha çok mesaimiz olacağını söylememe gerek bile yok.

Muhammet bu ekibin en genç üyesi olarak bana bambaşka şeyler öğretti. Destek aracının her şeyinin sorumlusuydu. Her akşam indirdi her sabah bindirdi eşyalarımızı. Pedal da bastı. Öndeki grupla arkada kalan arasında bir düğüm oldu. Likya yolunu tek başına yürüyen o hoş alman kız, turun amacını sorduğunda "bisikletin bir ulaşım aracı olduğunun farkındalığını sağlamak" diyerek bize yeni bir yol da çizmiş oldu.

Kendi adıma bu turun önüne bir sıfat koymakta zorlanıyorum. Aklıma gelmediğinden değil hangisine öncelik vereceğimi bilmediğimden. Sanırım ilk önce "zor" bir turdu demem doğru olacak. Hatta çok zor bir turdu demek daha da doğru. Peşinden harika, epik, anılarla dolu vs vs pek çok şey sıralayabilirim. Her ne dersek diyelim bu yolculuk benim önümde yeni kapılar olduğunu gösterdi. Gözümü bakmadığım yeni ufuklara, başımı henüz altından geçmediğim göklere kaldırdı. Tur biter bitmez yenisine soyunmam bundan olsa gerek. Bana verdikleri bu heyecan için sadece tura katılanlara değil, takip eden ve destekleyen herkese teşekkür ederim.


Muğla-Bodrum 87km

Konteynerin içinde, dışarıdan gelen periyodik patlama seslerini saya saya uyuduk. Hasadı alınacak tarlayı domuzlardan korumak için kurulu bir düzenekmiş. Hava metal bir borunun içinde sıkıştırılıyor ve en gergin noktasında basınçla serbest bırakılıyor. Sabaha kadar bizim şerefimize pare pare top atıldı saydım. Öbür türlü sinirden dudaklarını kemirebilir insan. Tur boyunca uykularımızın delik deşik olduğunu düşünürsek bu sese de kolaylıkla alışılabiliyor. Yine de saat 4:00 gibi uyandım cin gibi. Hava buz gibiydi ve çiğ dışarıdaki her şeyi sırılsıklam yapmıştı.

Aplangeç'ten 7:45 gibi çıktık. Stratonikeia rampasını tırmanır tırmanmaz kahvaltıya oturduk yol kenarında. Muğla Bisiklet Derneği kurucusu ve eski başkanı Bülent Savran da bize bu noktada katıldı. Yedek formalarımızdan birini kendisine hediye ettik. Onun da bu turda bize eşlik etmesi çok anlamlıydı. Muğla Bisiklet Derneği'ni kurmuş ve ilk başkanlığını yapmıştı. Bisiklet camiasına katkıları herkesçe anlatılıyordu.

Önder Abi ve oğlu Egemen'in bizi karşılamakla kalmayıp, turun Bodrum ayağında yanımızda olmasını da atlamayayım. Aslında imkan olsa turun başından beri aramızda olmalarını çok isterdim. Önder Abi'nin bu gruba çok uyacağına emindim. Yine de varlığıyla son günümüze renk kattı.

Tur boyunca bisiklet sürmeye en müsait havaydı. Birbirine yakın ve tek sıra sürmeye başladık. Yanımızdan korna çalarak geçen arabalar, el sallayanlar ve bravo diye seslenen insanlar oldu. Sanki tur başından beri bizi takip ediyorlardı. Mayıs'ta tırmandığım Boğa yokuşunu uçarak indik adeta. Milas'ı kanatlanıp geçtik. Koru'da çay kahve molasını Güvercinlik'te yemek molası takip etti. Geçen sene de duyduğum tur bitiyor hüznünü yeniden hissettim. Bu bir örnek giyinmiş adamlara yeniden baktım. Sahiden de harika bir iş yapmıştık.

Bülent Savran, Muhammet Çakan, Memo Trotter, Ahmet Coka,
Alp Sunay, Teoman Sunay, Levent Sevil, Egemen ve Önder Sermet 

Önder Abi'nin yol öz çekimi
Babalar ve oğullar / / Alp-Teoman Sunay ve Egemen-Önder Sermet
Yokuşbaşı'ndan aşağı topluca salınınca rüzgarı yüzümüzde hissettik. Tıpkı geçen seneki gibi beni grubun önüne almıştı yol arkadaşlarım. Bu sefer bir gülümsemeyle indim Bodrum'a. Birkaç gün evvel büyük bir sel felaketini atlatmış ilçede temizlik çalışmaları vardı. Sel felaketinin izlerini her köşede seçebiliyorduk. Kısa Bodrum turuyla da ilçenin derin sessizliğini dinledik. Dolayısıyla zillerimiz Bodrum'u cumartesi gününü neşelendirmeye yetmedi. Geçen yıl turu bitirdiğimiz Şadırvan'da biralarımızı içerek küçük bir kutlama yaptık. Güzel sözler ve teşekkür konuşmalarının ardından Muğla'ya gidecek ekiple vedalaştık. Artık hepimiz evlerimize dönüyorduk...

Bizi Bodrum'da Cevat Şakir karşıladı.
Turun finalini 'Shader One' da kutladık...



Bu uzun yazıyı birkaç teknik konuyla bitirmek istiyorum. Rota konusunda Muğla'da iyi tanınan Serkan Taşdelen (Pedalla Bisiklet) yardımcı oldu. Yine Levent Sevil'in sahibi olduğu Dilek Panjur ise destek aracımızı sağladı. Tasarımlarını tamamladığım formaları her zamanki gibi Kipeo bastı. Muğla Bisiklet Derneği tecrübelerini paylaşmakta tereddüt etmedi ve hatta Avrupa "Now We Move" etkinlik takvimi arasındaki yerini almasına vesile oldu. Uluslararası bir etkinliğin parçası olmak bu turun kremasıydı.

Yol desteği bizi hep güvende hissettirdi. 
Nefes kesen manzaralarda durup soluklandık.
22'sinden 64 yaşına herkes çok uyumlu, olgun ve anlayışlıydı.
Formalarımı yol boyunca ışıl ışıldı. Çok dikkat çekti
Kendimi bisiklet tepesinde çok iyi hissediyorum. Fotograf Sezai Çıldır
Bir sonraki tura görüşmek üzere diyelim. Fotograf Sezai Çıldır

Tur boyunca 419km ve yaklaşık 25 saat bisiklet sürdük. Rotanın 100km kadar kısmı hava şartlarından dolayı araçla katedildi. 8 kişilik ekibin sadece 6'sı toplam 9 litre rakı tüketti. Tur başından sonuna dek tüm ekip tahmini 11 kilo kadar aldı. Formalar, otel, benzin ve araç kiralamalar dahil adam başı 750TL para harcandı ki bu rakam geçen seneki harcamaların altında. Belki önümüzdeki yıl sponsorlarımız olur da bu maliyetler düşer kim bilir?

Sizi iki kısa filmimizle başbaşa bırakalım...



5 yorum:

  1. Tebrikler Coka. Seninle mini bir tur yapmış olmak benim hayatım boyunca anlatacağım bir deneyim. Yazı çok içten, tur çok başarılı. Daha ne olsun. Sevgiler

    YanıtlaSil
  2. hocam "kaçış planınız" zaten hayallerimizi süslüyordu. şimdi buna bir de transfer modülünüz eklendi. üstelik turuncu :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. o tam bir tesadüf oldu. sevgili tafa, bizi minibüsüne davet etmese biletlerimiz alınmış, otobüsle gidiyorduk antalya'ya :)

      Sil
  3. Tüm pedaldaşlarıma teşekkürler. Coka emeğine sağlık .Bu turda yaşadıklarımızdan aldığımız haz herhalde ancak buna benzer bir turla alınabilir .Tadı tarif edilemez.

    YanıtlaSil