17 Aralık 2014 Çarşamba

2014'te neler oldu?

Mart ayıydı. İşe gitmek üzereydim, sosyal medyada paylaşılan bir iletiden öğrenmiştim Berkin Elvan'ı kaybettiğimizi. 269 gün umutla uyanmasını beklemiştik. Boğazıma bir yumrunun oturduğunu ve çevremdeki bütün seslerin kesildiğini hatırlıyorum. Uyandığı güne hazır ettiğim bir portresine iki küçük kanat ekleyerek uğurladım ben de. Rahat uyusun. Daha sonra o portre Berkin Elvan'ın sembollerinden biri olarak kabul gördü. Bu gururu ömrüm boyunca taşıyacağım.

Berkin Elvan / cokabook.com

Kafamı kaldırıp pencereden dışarıya baktığımda koca koyun ağzını kapatan uzun ufuk çizgisini seçebiliyorum. Kimi zaman berrak bir hal alıyor. Mevsim gereği çoğu kez puslu. Hatta bulutlandığında göremediğim de oluyor lakin koyun ağzını tuttuğunu adım gibi biliyorum. Çünkü tonlarca suyu koyun içinde tutabilecek bir başka gücün olduğunu sanmıyorum. Denizin farklılık gösteren desenleri arasına bıraktığım hayallerim bu güvenli koyda rahatça gezinebiliyorlar. Bazen sakin suyun üzerinde yüzüyor bazen de dalgaların köpükleri arasına saklanıyorlar. Göz göze bakıştığımız bu koy devasa bir hayal parkından farksız. İşte o ufuk çizgisi, hayallerime belirgin kontörler atıyor. O çizgiye bakarak düşüncelere dalmak kısa bir süre önce yapmaya başladığım bir şey. Kasım'dan beri...

Burada zaman, fotograftaki kadar duru ve sanki akmıyor.
Bu coğrafyada hayal kurulmaz da ne yapılır.
Benim derdim başından beri başımı kaldırdığımda ufuk görebilmek

İşte bu sabah da kalkıp ufka bakarken, içine pek çok şey sığdırdığım bu koca yılı bir yazıya nasıl sığdıracağımı düşündüm. Öyle ya bu güncede yılın toplu bir muhasebesini yapmak adet oldu. Hani her şey programlandığı gibi gitse, yıl bitmeden nihayet tamamlanmış yeni evimize bile geçmiş olurduk. Görünen o ki yeni eve taşınmamız 2015'e kalıyor. Şu an için benim kontrol edemeyeceğim bir durum. Nihayetinde hayat aslında kendi enstrümanlarını sunuyor, kendi kurallarını kuruyor. Hayatla birlikte akıp giderseniz sorun yok, ama tam tersi çok yorucu oluyor. Öyle masaya yumruk vurup kararlar almak bu yüzden komik gelir bana. Zaten bunu yapabileni de görmedim henüz. Böyle beylik laflarla yaşamımızı yönetmeye çalışmanın mutsuzluktan başka bir şey getirmediğini uzun süredir biliyorum. Çevrem, kişisel gelişim kitabı okuyup hayal kırıklıklarının açtığı yaraları taşıyan insanlarla dolu. Onlar hayatlarını kontrol etmeye çalıştıkça, bundan faydalanmak isteyen başkaları kazanıyor sadece. Kendini alışveriş yaparak, saçını değiştirerek rahatlatmaya çalışmak koca derin bir boşluk sanki. Her şey bizleri mutsuz etmek için var. Rakamları tamamen atıyorum ama çevremdeki bu mutsuz insanların %60'ı yaşam koçu olduğunu iddia ediyor. Yoga yaparak her şeyin düzeleceğini düşünenlerin %18'i ofis arkadaşlarıyla geçimsiz. Gerginlikleri azalacağına artıyor. Falla, enerjiyle, kuantum, dua, tasavvufla refaha kavuşacaklarına inananların %5'i de hayattan iyice kopmuş durumdalar. Kimsenin neye inanacağını neye sarılacağına karışmam. İşaret etmeye çalıştığım asıl sorun tüm bu hizmetlerin parayla satın alınabiliyor olması. Parasını vererek kontrol edebildiğin tek şey TV kumandasıdır gibi geliyor bana. Bunun da adı mutluluk değil olsa olsa alışveriştir. Oysa kendi deneyimlerim tam tersini işaret ediyor. Hayatın bana verdikleriyle yolumu çizmeye çalışıyorum. Geleni doğru okumuşsam bir sonraki seviyeye geçmeme izin veriyor hayat. Üstelik bedava. Sırf beğendim diye bir şeyler almayı bırakalı çok oldu. Başından ayrılamadığım TV'yi tıpkı sigarayı bıraktığım gibi bıraktım. Bunun için de kimseye beş kuruş ödemedim. Hayatımdaki fazlalıklardan kurtuldukça hafiflediğimi dolayısıyla daha da mutlu olduğumu gördüm. Şimdi şu son seneye yeniden baktığımda diyebilirim ki; Kasım'a kadar aldığım yol benim hiç planlamadığım halde harika bir hikayeye dönüşüverdi. Bu nedenle 2014 benim için peşi sıra bissürü güzel şeydi. Renkli cam boncukların dizildiği ışıltılı bir bileklikti belki de... Demek ki hayatın bana verdiklerini doğru değerlendirmişim.

Berrak sabahlara uyanmak çok iyi geliyor.
Ama müsaade ederseniz sondan başlayacağım... Çünkü, ama öyle ama böyle en büyük hayalim Bodrum'a yerleşmekti ki bu yazıyı Yalıkavak'ta yazıyorum. Karşımda, güzel düşüncelere dalabildiğim uzun bir ufuk var. Etraf çıtır çıtır yanan odunların mis kokusuyla dolu. Hele bahar gelsin, kekik kokmaya başlar buralar. Kırk yıl egzoz kokan bir şehirde yaşadıktan sonra buranın değişken kokuları sahiden de büyüleyici. Ot, deniz, balık, babaanne, çocukluk vs gibi kokular da duyuyorum ki zamanın içinde savruluyorum. İçinde savrulmadığım zamanları da biriktirebiliyorum. Bu İstanbul'da yapamadığım bir şeydi. Zaten buraya geliş nedenim biraz da zaman kazanmaktı. Günde 3-4 saat kazanmak insanı zengin kılıyor. Arada karşılaştırmalarıma kızan oluyor, İstanbul'a eski sevgili muamelesi yapıyorum diye. Madem egzoz kokusuyla orayı tü kaka ilan ettim aynı çizgiden devam edeyim. Fena kokular burada da var elbet. Kül tablasında uyuduğunu düşündüğüm çok adam geçti yanımdan. İstanbul'da sıklıkla şikayet ettiğimiz terli insan burada da var. Henüz duymadığım ama yaz yoğunluğunu kaldıramayan kanalizasyon kokusunu da sona ekleyelim. Yani Bodrum aşkıyla gözüm kör olmuş değil... İstanbul kadar buraların da eleştirilecek çok yanı var. Biraz zaman geçsin..

istanbul again
İstanbul bana böyle hissettiriyordu. / 2012

Bodrum'a yerleşmiş olmak kadar önemli bir şey daha varsa o da buraya bisiklet üzerinde gelmiş olmaktır ki kişisel tarihimin de en heyecan verici macerasıydı. 10 yaşından sonra bisiklete hiç binmemiş biri olarak 500 km pedal basmak çocukluğa geri dönüştü adeta. Bodrum'a gidiyoruz diye yola çıkmıştık lakin tur arkadaşım Alperen'in dediği gibi "kendimize geliyorduk" aslında. Geldik de... İstanbul'dan santim santim uzaklaşmanın gurunu kelimelerle nasıl anlatırım bilemiyorum. Ömrümüzü 9 gün uzattık adeta. Finalde her birimizin damağında eşsiz bir tat kaldı. Pek kolay kolay silineceğe de benzemiyor. Bu tur hem arkadaşlıklarımızı sınadı, hem güçlendirdi, hem de yeni dostlar kazandırdı. Dürüst olmak gerekirse bu hikayeyle insanları şaşırtmaktan hoşlanıyorum. Durup dururken Bodrum'a bisikletle geldiğimi iki kere bilerek ağzımdan kaçırmışımdır. Her şaşkınlık ve peşinden gelen tebrikleri, İstanbul-Bodrum Turu'nun resmi madalyası denli göğsüme asıyorum.

İstanbul-Bodrum turunun ilk buluşması. Alp ve Alperen'le.
Bisikletin hayatıma girdiği Şubat ayından itibaren tura hazırlandım. Hem de ne hazırlanmak!
Formasına dek her şeyi düşündüm, tasarladım ve ürettim.
Tafa, Alp, Ben ve Alperen ilk sürüş gününe çıkmadan hemen evvel
Harika yerlerden geçtik.
Bu turun bana büyük bir dost kazandırdı. Tafa...
Finale doğru 8 kişi olduk! Emre, Alp, Barış, Tafa, Coka, Alperen, Levent ve Bilge
Milas'tan çıkarken turun son toplu fotografı
Bodrum'a doğru...



Turu bitirmenin ödülü sırf Bodrum'a gelmiş olmak değildi benim için. Asıl ödül, bu yeni hayatı beraber kurguladığımız Hülya'nın bana "evet!" demesiydi. Hatta İstanbul-Bodrum Bisiklet Turu'ndan daha çok, Hülya'ya paket lastikleriyle yaptığım evlilik teklifi konuşuldu. Elbette tarihler, plan programlar soruluyor. Nikahı yeni eve geçişimizle birlikte kıymayı planlıyoruz diyebilirim. Düğün konusunda ise bizden daha ısrarcı bir arkadaş çevremiz var. Sanırım hep birlikte yüzeceğimiz bir organizasyona imza atarız diye düşünüyorum. Hele o zaman bir gelsin de...

... ve tur bittiğinde aklımda ne tilkiler dolaşıyordu kimse bilmez.
Evlilik teklifi paket lastikleriyle yapıldı, güzel de oldu.

2014'ü eşsiz bir hikayeye, maceraya çeviren -bilenler bilir- hayatıma bisikleti sokmak oldu. Aylardan Şubat'tı ve tüm yaşamım hızla değişti. Günlerimi bisiklete göre hizalamam da epey hızlı oldu. Bir kere işe bisikletle gidip gelmeye başladım. Bodrum'a iki teker üzerinde gitmeyi programlar programlamaz antrenman olsun diye Türkiye'nin önemli bisiklet turlarında pedal bastım. 3. Çanakkale Şehitleri Anma ve 8. Gökova Bisiklet Turları'nı başlıcaları olarak sayabilirim. Pedal bastığım ilk günden beri kaba bir hesapla 3500-3600 km yapmışımdır. Çadırlarda konaklayarak az eşyanın ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu bir kez daha tecrübe ettim. Ardından 10 yıllık arabamı sattım. Sonradan da hiç ihtiyaç duymadım. Hayatıma daha önce hiç olmadığı kadar çok insan katıldı. Rekor kırılmıştır dersem abartmış olmam herhalde. Elbette önemli dostluklar da kurdum. Bisiklet kendi kendine koca bir gurura dönüşürken bu gururu yeni dostlarımla paylaştım. Çok insan çok hikayedir ya hani, kendimi şimdiden çok zengin hissediyorum.

2014 yılı boyunca pedal bastığım turlar
Çanakkale turundan... Alp ve Alperen başından beri hep yanımdaydılar.
Niyetim bu sene de aynı turu yapmak.
sold
10 yıllık dosta veda!
Bisiklet kısa sürede önemli bir parçam haline geldi
Kendimi küçücük hissettiğim yerlerde olmak beni mutlu ediyor.
Levent Bey 2014'ün bana kazandırdığı en önemli dostlardan
Gökova Turu Soma faciasına denk düştüğünden güncedeki resimleri siyah beyaz hazırlamıştım.
Az eşya ile yaşamanın büyük zenginlik olduğunu bu turda anladım
Bu turda da Alp beni yalnız bırakmadı.
Alp ile birlikte Sakar yokuşunu inince bunu daha önce niye yapmadığımıza hayıflandık.

Ocak ayının benim için en heyecanlı anı 10 küsur yıldır çalıştığım Republica'nın kurucusu olan Murat Patavi ile Bodrum hayallerimi paylaştığım akşamdır. Karşılıklı tostumuzu yerken niyetim ve planımdan söz ettiğimi hatırlıyorum. "Tamam, biz de senin arkandayız!" dediği noktada yediğim tost benim Bodrum biletime dönüşüvermişti. Bu büyülü anı ömür boyu unutmayacağım. Bu konuşmanın üzerinden geçen 8-9 ay sonra Republica'nın tam desteğiyle yola çıktım. Omuzumdan büyük bir yük kalkmıştı.

ticket of bodrum
İlk Bodrum biletim...
PUSKUL
Püskül de artık Bodrumlu oluverdi

Kafamı kaldırıp pencereden dışarıya bakıyorum. Koca koyun ağzına uzun ufuk çizgisi çizilmiş. Hava da berrak... Aramızda kalan mesafeyi dolduran denizde hayallerimi yüzdürüyorum. Dizlerime kadar çektiğim battaniyenin altında çıplak ayaklarım da üşümüş azıcık. Şefkatli kollarıyla dalgalar gibi sarıp sarmalayan Hülya'nın sıcak ayakları dokunuyor önce. Omuzuma düşen saçları mis gibi kokuyor. Sormadım ama O'nun da düş kurduğuna eminim... Uzaklara bakıp düş kurmaktan başka daha güzel ne olabilir ki? Belki dizlerimde mırıl mırıl uyuyan Püskül de bir düş görüyordur. Rengarenk kuşları kovaladığı, her gün bir tanesini yakaladığı bir hayali vardır belki, kim bilir?

Herkesin düşlerinin gerçekleşmesi dileklerimle...

15 Aralık 2014 Pazartesi

Bir arkadaşa bakıp çıkacağım

Medeniyetin, batının küçük bir kopyası iken süratle raydan çıkan, yozlaşan ve koca bir ucubeye dönen İstanbul hala Yahya Kemal'in dönmek isteyeceği bir yer olur muydu bilmem ama o meşhur sözünü kendim için gönül rahatlığıyla değiştirebilirim. "İstanbul'a gitmenin en iyi yanı Bodrum'a dönülmesi" diye.

Bana kalsa İstanbul'a bu kadar erken bir ziyaret yapmazdım. Lakin lüzum üzerine ay başında, bir iki günlük İstanbul ziyareti programa alındı. Gitme gerekçem, bir aylığına eski eşime bıraktığım Püskül'ü almaktı aslında. Yakaköy'de tuttuğumuz evin teslim tarihinin uzamasıyla birlikte Püskül orada fazladan bir ay daha kalınca insanların plan programını etkiler oldu. Eh tabi böyle bir zaman çalma hakkımız yok. Bu durumda Yakaköy'e getirmeyi planladığım Püskül'ün de yeni hayatı görünen o ki Yalıkavak'ta başlayacaktı. Hayal ettiğim bu olmasa da şikayet ettiğim yok. Bu mecburi yolculukla da hem ailemi görüp ofiste kısa bir mesai yapar, hem de Püskül'ü alır dönerdim. Zaten ziyaretin kısa tutulanı makbul değil midir?

Bebek 
Artık aileden olan Badem'i de ziyaret etmek gerekti.

Tüm bunları düşünüp dururken üniversite arkadaşlarım da bir başka köşede kendi programlarını yapıyorlarmış. Ben de sosyal medyadaki paylaşımlarından öğrendim. Üzerinde tarih mutabakatı sağlamaya çalıştıkları bu programın adını uzun zaman önce Buluşkan olarak koymuştuk. Gelenekselleştiği için arada İstanbul'a gitme gerekçesi olarak cepte saklanabilir. Saymayı bıraktığımız andan itibaren "Bilmem kaçıncı Buluşkan" demeye başladığımız bu son program, Püskül'ü alacağım haftaya denk düşünce İstanbul seyahatimi bir haftaya yaymaya karar verdim. Hem Hülya da tüm haftayı Duru ile geçirmek için gidiyordu. Pıt diye biletler alındı. Yoksa ben sadece bir arkadaşa bakıp çıkacaktım sahiden.

Artan sis fotoğraflarına bir tane de ben ekledim.
Pazartesi sendromunun ta kendisi.

İstanbul'da bir hafta demek mesaiye Republica'da devam etmek demekti. Dolayısıyla asıl büyük sürprizi iş arkadaşlarıma sakladım. Onlar yılbaşı nedeniyle iyice yoğunlaşan işler ve sıkışık zamanın getirdiği gerginlikle boğuşuyorlardı. Haber etmeden gittiğimden, herkesin havasını biraz değiştirebilirim diye düşünmüştüm. Öyle de oldu. Yüzler değişti, "iyi ki geldin"ler sıralandı peşi sıra. Ne yalan söyleyeyim ben de iyi ki geldim dedim. Hepsini çok özlemişim.

Hummalı çalışma dediklerinden
Boz ise önündekileri bitirmiş yeni brief bekliyor.

Burak muhtemelen gelen revizyonları okuyor. ⌘Q
Eli ile 6-7 senedir beraber çalışıyoruz. 
Ben 12 senedir Republica'da çalışıyorum. Mali benden daha eski.
Özkan ise demirbaşlardan... 15 seneye merdiven dayadı.

En çok da "Bodrum yaramış" dendi. İnsan telefon, elektronik posta, toplantı ve İstanbul trafiği içinden çıktığı anda gerçekten de dinlenmeye başlıyor. Biz çalışanlar bunu ne yazık ki yılda 2-3 hafta tatil yaparak deneyimleyebiliyoruz. Oysa çalışarak da dinlenebiliyor insan. Bu durumdan mutluyum. İş arkadaşlarımın da bu çalışma biçiminden mutlu olduklarını gördüm. Hiçbir işleri aksamamıştı.

Bu fotoğraf Bodrum'a pedal basmadan hemen önce ofisten Orhan tarafından çekilmiş.

Ofiste bir hafta mesai yapmak evde çalışmaya ne kadar hızlı alıştığımı da göstermiş oldu. Evden çalışmak ayrı bir disiplin istiyor. Daha önce hep kaçtığım ve tercih etmediğim bu sistem şu an hayal ettiğim gibi bir yaşamı sürdürmeme yardım ediyor. Öyle ya işin başına oturacağın an kendini buzdolabının önünde yakalamak, televizyonla bölünmek ya da pijamalarla güne devam etmek gibi hikayeler dinlemiştim. Tek sakıncası fikir alışverişinde bulunabileceğin kimsenin olmaması... Ofiste çalışmanın tek güzel yanı da bu sanırım.

Diğer taraftan da büyük zaman kaybıymış diye düşünüyorum. Şaka maka günün 3-4 saati, üretilen çözümlere yorum ya da onay beklemek, 15 dakikalık toplantı için en az iki katı zamanı trafikte heba etmek, ardı kesilmeyen telefon ve e-postalara cevap vermekle geçiyor. Kimsenin alınmasını istemem ama işini kaybetmekten korkan insanlarla çalışmak da bu zaman kaybını katmerli hale getiriyor. Yarattığı gerginliğe, iç kaynamaları ve dil ucuna gelen fena laflardan bahsetmiyorum bile. Bodrum'a taşınmak bu durumu değiştirmese de baktığın pencereyi değiştiriyor. Bir kere plastik doğramalardan değil, masmavi bir pervazdan bakıveriyorsun. Kazanılmış 3-4 saat sıkışık zamanlara ilaç oluyor. Dilden güzel laflar dökülüyor, ikna etmek kolaylaşıyor. Bodrum'a yerleşerek ne kadar doğru yaptığımı ofiste geçirdiğim ilk günden anlayıverdim deyip asıl konuya devam edeyim.

Bebek Kahve öğrenciyken çok geldiğim bir yerdi. Ortada yanan sobanın yanına sokulurdum.

Cuma günü mesainin bitmesiyle İstanbul'daki asıl görevlerimi tamamlamış oldum. Hafta arası Püskül'ü de almıştım. Sanırım daha önce bu kadar ayrı kalmadığımızdan olacak Püskül biraz küskün karşıladı beni, uzak durdu hep. Bu küskün tavır dönüş yolculuğuna dek sürdü. Sığır etli yaş mama bile fayda etmedi. Umarım yeni hayatı için affeder beni... Gümüşsuyu'nda başlayan renkli yaşamının Bodrum'da güzelleşerek devam edeceğine eminim. Şu an kendisi bilmiyor tabi... Artık Şehir Meyhanesi'ne geçip arkadaşlarımla gönül rahatlığıyla rakımı içebilirdim. Güzel olan "Bilmem Kaçıncı Buluşkan"ın en kalabalık katılımlarından birine denk gelmek oldu. Herkes birbiriyle neşeli sohbetlere daldığında hepsini tek tek izledim. Yüzüme oturan bir gülümsemeyle kendi kendime "sanırım dünyanın en iyi arkadaşlarına sahibim" deyiverdim.

Bilmem kaçıncı Buluşkan'ı Şehir Meyhanesi'de gerçekleştirdik. 
Artık ne anlatıyorsam?
Bu dostluk 20 seneyi geçti. Hiç kimseyi kardeşimden ayırmam.
Bu arada Elif ve Pınar diplomalarını almışlar. Bir çoğumuzun hala okulda durur.
Duru Buluşkan'ın bir kaçına katılmıştır. Masanın sessiz gücü...
Bir Buluşkan'ı da Bodrum'da organize etmek gerek.

İstanbul'daki son akşamımızı da Asmalı Cavit'te geçirelim dedik. İki akşam üst üste rakı sofrası biraz fazla olsa da Hülya ile orada olmayı ve rakı içmeyi seviyorum. Bir akşam evvelin kalabalık masasından sonra Duru, Cumartesi bize başka kimsenin katılmayacak olmasına pek sevindi. Çok hızlı büyüyor. Sanki yere çizilmiş ve çocukluk-ergenlik eşiğini varmış da tek adım atarak geçmiş. Bu hafta onunla her zamankinden daha çok zaman geçirdik. Gülüp eğlendik. İyi arkadaş olacağımızı teyid ettik...

Asmalı Cavit'te güzel bir final yaptık. Hülya anlatıyor, Duru dinliyor...

O akşam bir de sürekli çiçek aldığım ve dünyanın en güzel gülümseyen adamı olduğunu düşündüğüm Çiçekçi Şener'in Beyoğlu'nda son kez satışa çıktığını öğrendim. Memleketi Batman' dönüyordu. Biri kırmızı biri beyaz iki gül aldım ve vedalaştık. Umarım dediği gibi tekrar İstanbul'a dönmek zorunda kalmaz.

Elbette bisiklet üzerinde yaptığım Bodrum yolculuğu, Hülya'ya evlilik teklifi gibi konular da yeniden sıcak gündemdeki yerini aldı. Bu konulardaki tepkileri sadece sosyal medya üzerinden takip edebilmiştim. Sadece kendim ve Hülya için değil yakın çevrem, iş ve okul arkadaşlarım için de önemli bir adım atmış olduğumu gördüm. Uzakta olduğumdan duymadığım, görmediğim tepkiler almak bir çeşit hediye gibiydi. Demek ki güzel bir hikayem oluvermiş. İstanbul'dan mutlu döndüm...

Artık İstanbul'a değil, Bodrum'a dönüyorum...
Püskül tedirgin başladığı yolculuğu müthiş bir sakinlikle tamamladı. Kendisi de resmen Bodrumlu oluverdi.

Bu seyahat ile ilgili olarak not düşmem gereken bir konuyu da ele alıp kapatayım. Efendim, kaçınılmaz olan kaçmayı başardığın İstanbul ile kaçılan Bodrum'u karşılaştırmak oluyor. Hal böyle olunca destek mesajları kadar nüktedan tepkiler de alıyorum. Daha önce de yazmıştım İstanbul'u çok seviyor ve herkes kadar şikayet ediyorum. Sanıyorum içinden şikayet etmekle, Bodrum'dan bakıp şikayet etmek arasında bir parça sinir bozucu durumlar oluşuyor. Bunu tazeliğime verin diyeyim. 40 yılını İstanbul'da geçirmiş biri olarak "başka bir hayatın mümkün olduğuna dem vurmak" isterken, ister istemez burasıyla karşılaştırıyorsun. Yoksa egzos solurken odun kokusu duyuyor durumuna geçmek paylaşılmayacak bir şey olabilir mi? Kaldı ki burayı da dilime doladığım oluyor. Mesela 20 saatlik elektrik kesintisine nerede olsa isyan edersiniz. Tıpkı yıllarca çektiğim İstanbul trafiğine yaptığım gibi. Doğrudur İstanbul ile Bodrum birbiriyle karşılaştırılmayacak kadar farklıdır. Zaman zaman yaptığım, elma ile armutları aynı sepete koymaktır. Lakin yaşam ortak, dertler ortak. Biraz düşününce hayallerimiz bile ortak. Ha İstanbul'da, ha Bodrum'da...