30 Eylül 2014 Salı

Bodrumlu

2012 Temmuz'undan beri yazdığım bu güncenin, beni güneye taşınmak üzere dantel gibi işlenmiş bir planı anlattığını iddia edemem ama geldiğim son noktada sabrımı ödüllendirdiğini pekala ilan edebilirim. Kurulan onlarca hayal, defalarca değişen fikirler, akıl çelinmeleri, şaşmalar, doğru damarı bulmalar arasında aldığım yol beni nihayet istediğim yere getirdi. Dolayısıyla bu günce de tüm sürecin hafızası olarak görevini layığıyla yaptı. Konu edilmiş 86 yazı ve çizilmiş 1500'den fazla resmin ardımda parlak bir iz bıraktığına artık inanabilirim. Öyle ki, aynı iz Hülya ile ikimizi yeni hayatın eşiğine kadar da taşıdı. Geriye o eşikten içeri adım atmak kaldı.



Geçtiğimiz hafta, yaşayacağımız evi seçmek üzere Bodrum'a uçtuk. Reklam olacak belki ama Atlas Jet'i tercih ettiğim için de mutluyum. Son uçuşlarımı yaptığım Pegasus Havayolları'ndan fersah fersah iyiler. Dar ve sıkışık koltuklarda seyahat etmek bir yana misafirperverliği parayla satın alınan bir hizmete dönüştüren Pegasus'la bir daha uçacağımı sanmıyorum. Neyse, konumuza dönelim... İlk kez, geniş zamanda hareket etmek üzere biletlerimizi Cumartesi gününe almıştım, iyi ki de öyle yapmışım. Cuma akşamlarına uçuş koyduğum her vakit derin bir stres yaşıyordum ki son Dalaman seferim İstanbul trafiği yüzünden kabusa dönmüştü. Ayrıca sadece günü değil, ulaşım tercihimizi değiştirdiğimizi de not düşeyim. Biraz kalabalık olsa da toplu taşıma ile havaalanına gitmek hem daha çabuk hem daha ucuz oluyor.

Uçaktaki yerimizi aldık, ver elini Bodrum...
Hülya'yı bilmem ama benim havam havaalanında değişiyor

Hani bir laf vardır; "Futbol asla sadece futbol değildir" diye... Aynı sözü "Bisiklet sadece bisiklet" değildir diye düzeltmek isterim. Çünkü Bodrum'da ev arama faslına geçmeden önce, Gökçukur Yaylası'nda geçirdiğimiz ilk geceyi atlarsam hem bizi davet eden Levent Bey'e, hem de ev sahipliğini üstlenen Önder Bey'e ayıp etmiş olurum. İlk bisiklet turumdan beri beraber pedal bastığım Levent Bey, nasıl hayatımda önemli bir köşeyi tutmuşsa katıldığım son turda tanıştığım Önder Bey de yine bisiklet sayesinde yaşamıma girmiş oldu. Kapa parantez. O akşam Gökçukur'da iç titreten bir ayaz olduğu kadar, 2 dev ateş, sohbet, kahkaha, bol meze ve elbette rakı da vardı. Gece çift battaniyelerimize dürüm gibi sarınıp uykuya dalarken rakıdan çok 1700 metredeki oksijenden çakır keyif olmuştuk. Sabah kuvvetli bir kahvaltının ardından, TRT vericisinin bulunduğu 2000 metreye yürüyüş yapıldı. Dönüşte karpuz kesildi, kavun ikram edildi. Kısacası her anı güzel hatıralar bıraktı.

Gökçukur Yaylası bana İskandinav ülkesi hissi veriyor.
Gece o kadar soğuktu ki battaniyelere sarınıp ısındık. Hülya'nın sabah şekerlemesi her şeyi özetliyor.
Bisiklete binen insanların yolları illa ki bir yer de kesişiyor.
2000 metre öz çekimi... Levent Bey, Hülya ve ben

Yalıkavak'a biraz da annemin rahatsızlandığı haberiyle akşamüstü vardık. Yüzüne neye karşı olduğunu bilediğimiz ama alerjik olduğunu düşündüğümüz büyücek bir şişlik oturmuştu. İçine annem kaçmış başka bir kadın diye tarif edersem abartmış sayılmam sanırım. Muayene, tahlil ve raporlar için üstüste birkaç sabah hastaneye gideceğimizi, doktorunun başlattığı randevu zincirinden tahmin edemezdik elbet. 3 gün boyunca her sabah önce Acıbadem Hastanesi'nde annemi beklerken kahvaltımızı yapıp, ardından asıl mesaimize başladık. Yaşayacağımız evi bulacaktık.

Annemin Yalıkavak'ta oturduğu ev bilinç altımızda referans olarak kabul görmüştür.
Acıbadem kahvaltılarından sonra köy kahvaltısı şahane oldu. Parpali Ortakent

Yalnız, İstanbul'un arka bahçesi oldu diye Bodrum'da ev bulmanın kolay olduğunu düşünenler fena halde yanıldılar. Üstüne de, aynı hafta içinde ev tutma mecburiyetimiz olunca işimiz iyice zorlaştı. Bayram öncesi gibi bir zamanda olmak da şanssızlık sayılabilir. Çünkü konuştuğumuz pek çok kişi, iki hafta sonra hem boşalacak ev sayısının artacağını, hem de kiraların hissedilir şekilde düşeceğini söyledi. Yapacak başka bir şeyimiz yok. Bir de her yeni gelen, buradaki satış/kiralama davranışını hatta refleksini iyiden iyiye değiştirmiş. Biz de buraya taşınarak, bizden sonra geleceklerin önündeki engele okkalı taş koymuş oluyoruz. Mesela "senelik peşin kira" verme bilgisi bizden evvel taşınanlar sayesinde neredeyse kurumsallaşmış. "Aman" dedi bilenler, "alıştırmayın". Gel gör ki uzmanı olmadığımdan bizim ev bulma işi, kendi küçük hikayesini yazmaya muktedir oldu. Yeni geleceklerin işi daha da zor olacak...

Gösterilen komik evler bizi yorduğu kadar eğlendirdi de...
Bodrum'a her gün indik.
Mesai sonunda günü, Yalıkavak Rahat Bar'da bira eşliğinde değerlendirdik.

Köy evinden, müstakile, daireden, site dublekslerine kadar geniş bir yelpazeyi taradık. Başta amacımız Bodrum'a yakın oturmaktı. Fakat evleri gezdikçe iki çeşit seçenek olduğunu gördük. Ya İstanbul'da yaşadıklarımıza benzer 20-30 yaşında yazlıklar ya da garsoniyere benzeyen pansiyon tadında daireler bulduk. Bana kalırsa Bodrum ruhu merkezi terk edeli epey olmuş. MFÖ'nün meşhur Bodrum şarkısı, buraların şimdiki duygusunu anlatmaktan çok uzak.

Bir kere çok konuşan komisyoncudan inceden kıllanmak lazımmış onu gördüm. Böyle bir genelleme yapmaktan utansam da kendimi yazmaktan alıkoyamıyorum. Çünkü orada bir ağızdan girip burundan çıkma ve aşırı samimi olma çabası var. Hayır kardeşim ben seninle neden taşındığım evin balkonunda mangal yapayım? Senin işin bana ev göstermek, ahbap olmak değil. Çenebaz emlakçılar arkadaş olmak suretiyle kendilerine bir yol açmak isteseler de yollarını buradan bulabiliyorlar mı emin değilim. Samimiyetsizlikleri o kadar belli oluyor ki anlamamak için aptal olmak gerek.

Konuşmayan komisyoncu ise tok satıcı denen türden oluyor. "Karar vereceksen ver, benim işim gücüm var" gibi davranıyorlar. Gösterilen ev sayısı 1-2 taneyi geçmiyor ve kendinizi genelde masraflı evleri dolaşırken buluyorsunuz. Ev sahibine atılan topların kolayca taca çıktığını da söylemeliyim. Çünkü laf arasında ev sahiplerinin yurt dışında yaşadıkları ağızdan kaçıveriyor. Kısaca bozulacak termosifon için İngiltere'yi aramak hem mantıklı hem de ekonomik değil. Daha da özetle tek başınasınız...

Sabah yürüyüşleri sürprizlerle doluydu.

Bodrum'a gelmemize ön ayak olan Serdar Benli'nin tavsiyeleri, Tuna'nın rahatlatan analizleri, kadim dostum Reşat'ın Bodrum penceresinden bakarak yaptığı yorumları olmasa kendimizi iyice yalnız hissedebilirdik. Az evvel "Bisiklet sadece bisiklet değildir" demiştim ya, neredeyse koca bir öğleden sonrasını, ev bulmamız için bize yardım etmek için ayıran Levent Bey, yine 'Gökova Bisiklet Turu'ndan tanıdığım Teoman Ağabey'in desteklerine minnettarım. Her ne kadar göremesem de Yerküpe Turu'ndan Bahadır Bey de sağ olsun sorup soruşturdu. Ev bulamayacağız galiba diyerek inceden tutulduğum panik havasını gösterdikleri dostlukla dağıttılar...

Yaka Evler'de şu üst katı pek bir beğendik

Uzatmayacağım. Uzun bir koşuşturmanın ardından evimizi seçtik nihayet. Ortakent Yakaköy’de halen yapımı süren Yaka Evleri'nde yaşayacağız bundan böyle. Ruhu içine zarif dokunuşlarla üflenmiş bu cici evler daha en başından kalbimizi çalmıştı. Her ne kadar Bodrum'a yakın oturalım diye düşünüp uzağına düştüysem de bizzat Bodrum'un bize orayı işaret ettiğine inanıyorum. Çünkü sadece seçtiğimiz evin içinde kendimizi hayal kurarken buluverdik. Diğerleri gibi hakkı yenmiş, yıpranmış ve üzgün durmuyordu. Önemli bir detay; devam eden inşaat nedeniyle eve Kasım sonu gibi yerleşebileceğimizi öğrendik. Bizim takvimimize göre bu bir ay erteleme anlamına geliyor ki ben bir dakika bile İstanbul'da durmak istemiyorum. Ayrıca adı konmuş bir bisiklet turu var. Bu nedenle belki bir ay kadar Yalıkavak'ta ikamet etmek en kolay çözüm olacak gibi duruyor. Hem bakarsın taşınma tarihimiz, doğum günüme bile denk gelebilir, kim bilir!

Korkulukları ve eksik detayları tamamlanınca daha da cici gözükecek gibi duruyor
Geniş bahçesi benim için büyük bir şans
Hülya da ben de burada mutlu bir yıl geçireceğimize inanıyoruz
Gördüğümüz onca ev içinde bize hayal kurduran tek evin mutfak ve salonu
-Tamam mı? -Tamam!
Hayat burada geçeceğe benziyor
Bizden bir kaç gün evvel Bodrum'a taşınan sınıf arkadaşım Burak'la ilk kutlamayı da yaptık.

Ayaklara kara sular inmişken bir kere bile denize girmediğimiz gerçeği yanında, sözleşmiş, el sıkışmış ve hatta artık Bodrumlu olarak İstanbul'a dönmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. 2012'de bu güncenin ilk yazısında "zaten finalde de buralardan kaçıp kaçamayacağımı birlikte göreceğiz!" demişim. Kendime verdiğim bir sözü tutmanın gururunu taze taze yaşıyorken, bu süreci benimle birlikte izleyen, destek veren, yorum bırakan, mail atan herkese teşekkür etmek isterim. Bodrum'a da beklerim...

19 Eylül 2014 Cuma

Hadi ben kaçtım

Malum Bodrum'a bisikletle gidiyoruz. Sosyal medya marifetiyle duyurularımızı, paylaşımlarımızı da yaptık. Derli toplu bir tur için hemen hemen her şeyimiz hazır sayılır. Ekibi beşe tamamlayan arkadaşlarım antrenmanlarını yapmaya devam ediyor ve birlikte gün sayıyoruz.

Başından beri beni takip edenler biliyor olsa da merak edip güncemi yeni ziyaret edenler için kısa bir özet geçme gereği duydum. Çünkü tura dair paylaşım, söylem veya eylemimizde burayı referans gösteriyoruz. 8 aydır pedal basan biri olarak bu güncenin aslında bisikletle uzaktan yakından alakası olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Benim derdim başından beri başımı kaldırdığımda ufuk görebilmek

Hadi Ben Kaçtım, İstanbul'dan taşınmaya çalışmamla alakalı süreci anlattığım bir günce. Nasıl pek çok insan güneye yerleşip küçük bir kafe açma hayali kuruyorsa ben de 2003'ten itibaren yeni bir hayat alternatifi hakkında planlar yapmaya başladım. Önceleri gidip gelmeli, yazlık mantığında bir kurgu için hazırlık yapıyordum. Sonrasında hayat kendi borusunu öttürdü. Ben de buna göre hareket eder oldum. Şimdi ise tam zamanlı olarak Bodrum'a yerleşmenin arifesindeyim. Şu son 6-7 senede yaşadıklarımın şekillendirdiği hayatım, ciddi kırılma noktalarını geride bıraktı. İşte tüm bu detayları güncenin içinde bulmak mümkün.

Bisikletle Bodrum'a gitme fikri ise bir akşam ofisten eve yürürken aklıma geldi. Geride bıraktığım inişli çıkışlı yolculuğun bir metaforuydu ve aynı fikre yüklediğim anlam tam da bir bisikletin taşıyacağı kadardı. Şubat ayında ateşlenen fitilin hikayesini önceki yazımda paylaşmıştım.

Yola çıkacak ekibin bir araya gelmesi ise mevsim geçişleri gibi olağan ve doğal oldu. Bodrum'a bisikletle gitmenin akıllıca olup olmadığını sormak üzere aradığım çocukluk arkadaşım Alp, bana bu turda eşlik etmeyi kabul eden ilk kişi oldu. Ardından bisikletimi aldığım Alperen ile tanıştım. Hikayemi Alp'ten zaten dinlemişti ve tura katılmak istemesi beni çok mutlu etti. Deniz esintisi gibi sakince ekibe dahil olan Emre'yi ise son ana kadar hiç görmedim, tanışmadım ama bir fazla olduğumuzu bilmek hiç de fena olmadı. O sırada Ağrı dağında bulunan Tafa ise günceden öğrendiği yolculuğumuza katılmak için telefonuna sarıldığında, henüz bu ekibe dahil olmuş olduğunu bilmiyordu. Tura katılması karşılığında benim de ondan bir nefes almasını isteyeceğimi bilemezdim.

Tura çıkacak ekibi böyle çizdim.

Turdan notları elbette bu günce de paylaşacağım, nihayetinde benim kaçış hikayemin sonunu bağlıyor ama aynı zamanda yeni hikayemin başlangıcına koyu bir imza atıyor.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Notlar

Günleri saymaya hala başlamamak şaşkınlıktan mı heyecandan mı bilemedim şimdi. Cumadan cumaya sıçrayarak tüketildiğinde çabuklaşmak yerine kuyruğunu kovalayan bir kediye dönüşen zaman mı beni kandıran? Oysa zaman durmuyor yorulunca duran kedi gibi. Akıyor da akıyor. Ben de kıyısında durmuş seyrediyorum. Şunun şurasında taşınmaya ne kadar kaldı ki? Beni bu kadar hareketsiz kılan nedir bulamadım. Aramızdan zaman akadursun, tam karşımda Bodrum'a götürmek istemediğim kitaplarla dolu bir kitaplık. Hadi onu geçtim, Püskül'ün her bir köşesini tırnakları için kullandığı, ev hayatımın dörtte üçünü üzerinde geçirdiğim, harap düşmüş kanepem. Hiç bir yere gitmemek üzere durduğu yere çakılmış sanki. O da duruyor. Üstünde ben, duruyoruz... Bizi yerimizden oynatabilene aşk olsun.

Bu kanepe Beşiktaş'tan Galata'ya oradan da Bebek'e geldi. Sırada Bodrum var.
Kafadan olsa da ev hayatımın %62.4'ü kanepede geçiyor diye hesapladım

İki cumartesi önce ani bir kararla kanepe, koltuk, puf ve yastıklar için bir döşemeciye gidip yeni kumaşlar seçince, hareket etmeye başladık da az evvel ardından konuştuğum zaman geri sayılabilir bir hal aldı. Kitaplarım içinse sosyal medyaya birkaç cümle yazmam yetti. İki arkadaşım ilgilendiklerini açıkça belirten notlar attılar. Önceden aldığım ve tarihi bir türlü gelmeyen uçak bileti de birden "son 10 gün" alarmı verdiğinde, ben de tüm bu gelişmelere ayak uydurup, Bodrum'da geçireceğimiz süre boyunca kullanacağımız arabayı kiraladım. Bodrum'a uçmaya hazırız artık. An itibariyle haftaya Bodrum'da evimizi arıyor olacağız. Umarım hayallerimize uygun bir tane bulup döneriz.

Bu bereketli hareketliliğin, her taşınma arifesinde doğurduğu o tuhaf duygudan da bahsetmek isterim. Zira daha önce hiç anlattığımı sanmıyorum. Oturduğum tüm evlerde olduğu gibi Bebek'te de aynısını yaşayınca yazmaya değer diye düşündüm. İnsan eviyle ister istemez bir bağ kuruyor. İstanbul'da yaşadığım topu topu 5 ev yaşamımda çok önemli izlere sahiptir. Dolayısıyla oralardan taşınmanın kendine özgü hüznü, ağzımda buruk bir tat bırakmıştır. O hüzün bir tortu gibi çöküverir insanın içine. Hele eşyaların çıkmasıyla geriye kalan boşluk aslında göğüsüne açılmış koca bir deliğe dönüşür. Evleriyle bağ kuranlar anlattığım bu duyguyu iyi bilecektir. Ev dediğin hiç insanı uğurlar mı demeyin. Uğurluyor sahiden. Bir çeşit el sallama... Ama izninizle ben çizgiyi aşıp, bunu bir adım daha ileri götüreceğim. Çünkü benim asıl hissettiğim uğurlanmaktan biraz daha farklı.

Taşınmakla ilgili konu konuşulmaya başlandığı andan itibaren, evin geliştirdiği tavır elde süpürgeyle kovalama ile tabir edilebilir ancak. İstisnasız hepsinde hissettim bunu. Gümüşsuyu'nun banyodan başlayıp, koridora yürüyen oradan da yatak odasının tavanlarına uzanan ve gittikçe karartan nemin çıkışı tam da taşınma kararımızın ertesine düşer. Beşiktaş'taki evin "git" deyişi Galata'da ev bulmama denk gelir. Galata'daki evim ise tavanlarından akan suların önüne katmıştır beni. Tam bir defediş denilebilir. Bebek'teki daire ise taşınmaktan bahseder bahsetmez, ayakkabı ve kıyafetlerimi küfle mühürlemeye başladı. Aleni bir kovulma. Hiçbir şeye anlam yüklemem ama bu zincire halkalar ekleyerek saçma bir mit yaratmak hoşuma gidiyor açıkçası. Arada böyle eğlenmek gerek.

Hülya ile evlerimizi nasıl birleştireceğimizi kara kara düşünürken

Neyse, asıl trafik 27 Eylül'den sonra, Bodrum'dan evimizi tutmuş olarak döndüğümüzde olacak. İki ayağın bir pabuca gireceği aşikar. Bir kere Hülya ile evlerimizi birleştirmemiz, İstanbul'da bir ön taşınmaya kalkışmak anlamına geliyor. Bu birleşmeyi öncesinde mi yoksa taşınma günü mü yaparız henüz bilmiyorum. Ekim'in ilk haftasının bayrama denk geliyor olması taşınma eylemini ikinci haftaya sarkıtabilir. Yoksa ne var yükle kamyona gönder... Lakin taşınmanın 2. haftaya gelmesi demek Bisiklet Turu'na Bodrum'dan döner dönmez çıkmak anlamına geliyor. Bunu iki haftalık yıllık iznimi üst üste kullanarak çözebilirim gibi geliyor. Her adımda birileriyle konuşacak yeni şeyler çıkması epey stresli. Karnıma ağrılar giriyor. Kendimi ortaokulda sınav öncesi karın ağrısı çektiğim yıllardaki gibi hissediyorum.

Yıllık izin demişken, şirketle asıl konuşulması gereken detayları sona bırakmak büsbütün feci oldu. Yılbaşında patronumla konuştuğum gibi hiç bir şey değişmeden çalışacağımı düşünürken, çevremdekilerin maaşın ne olacak, sigortanı ne yapacaksın gibi soruları midemde sancı olarak yanıt buluyor. Usul usul sırtımdan bir uçuruma itiyorlar da haberleri yok gibi. Kaçış yok bu konu da konuşulacak elbet. Soru soruyu doğuruyor işte onu sevmiyorum.

İSTANBUL-BODRUM TURU
Geçtiğimiz günlerde de uzun süredir bir araya gelemeyen İstanbul-Bodrum tur ekibi nihayet buluştu. Önceki yazımda bir türlü buluşamamanın yarattığı sıkıntıdan bahsetmiştim. Çok yalnız hissediyor ve kendi kendimle mi konuşuyorum acaba duygusuna kapılıyordum. Zaten iki ya da üç alternatif var diyerek kafadan atma bir rota çıkarmış, tur formamızı tasarlamış hatta baskıya bile göndermiştim. 



Soldan sağa Alp, ben, Emre, Tafa ve Alperen
Çizimden gerçeğe... Tur formamız da hazır...

Resmi bir duyuru yapmadığımız için bize destek olacak bir sponsor da bulamayınca, formalar benden arkadaşlarıma hediye olsun dedim. Özetle güzel bir toplantı oldu. Herkesin heyecanına şahit olduğum için çok mutlu oldum. Pek detaylara inilmese de rota konusunda Alperen'in önerdiği güzergah yakın zamanda eminim netleşir. Akabinde turun diğer görsellerini hazırlamak istiyorum. Toplanmamızdan hemen önce sosyal medyada bir tur sayfası açtım. Hızlı katılım ve verilen destek hepimizin motivasyonunu yükseltti, daha da heyecanlandırdı. Keşke formaları baskıya vermeden evvel açsaymışım dedim ama her şeyde bir hayır var.

4 Eylül 2014 Perşembe

Sana dün bir tepeden baktım aziz Muğla

Yerimde bir başkası olsa vazgeçer, kimse de haksızsın diyemezdi. Hatta o kişi her şeyi yıldızlara, kuantuma, hayra, ota boka bağlasa yine de hak verirdim. Biraz abartmama izin verirseniz, İstanbul'un, kendisi için yazdığım, çizdiğim ve söylediğim her şeyi tamamen yanlış anlayıp, alıngan ve bununla gelişen kötücül bir karşılık verdiğini söylerdim. Oysa alt tarafı havaalanına gidecektim.

Ben havaalanına gidedurayım, Muğla Bisiklet Derneği'nin 5.sini düzenlediği Kavaklıdere-Yerküpe turunun ilk günü tamamlanmıştı bile. Saat itibariyle kamp alanına çadırların atıldığından da eminim. Ben takside kös kös trafiğin açılmasını beklerken, tur katılımcıları yemek yiyor olmalıydılar. Davetini seve seve kabul ettiğim Levent Bey'in "sizi ben karşılarım" dediğinde Yatağan'dan, Dalaman'a geleceğini hesaplayamamışım. Dalaman'a, üstelik daha ucuz diye bilet almak büyük aptallıkmış. Üzerime ikinci bir ağırlık çöktü ve taksinin içinde iyice küçüldüm.

Bu tur için kendimce bir işaret tasarladım. 9. Gökova Turu için ısınma denilebilir.

Başlı başına sıkıcı olduğundan havalimanı yolculuğumdan bahsetmeyeceğim. Bir saatlik uçuş için 4 saat yolculuk yapmak metropol olmanın şanından olsa gerek. Gördüm ki kendi uçağımı kaçırdığım gibi eğer yolda yeni bilet alsam, sonrakine de yetişemeyecekmişim. Yerimde bir başkası olsa çoktan vazgeçer, en kestirmeden eve geri dönerdi. Sırf bu turu yapmak istediğimden inat ettim galiba. Nihayet gece yarısı uçuşuna yer bulabildim. Fakat sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Havaalanında fazladan 2 saat bekleyeceğimi ilan eden anonsla birlikte sadece Muğla'ya gidişim tam 10 saatlik bir maceraya dönüşmüş oldu. Levent Bey her ne kadar "sıkıntı yok" demiş olsa da saatlerce beklettiğimden kalbim lime lime oldu. Gözüken oydu ki Kavaklıdere-Yerküpe turunun 2. gününü bisiklet üzerinde uykusuz geçirecektik...

2. gün Yatağan'da çekilen toplu fotografın ardından yollara düştük.
Yatağan'dan tırmanmaya başladık / Fotograf Murat

Fakat tura iyi başladım. Derneğin benim için ayırdığı bisikletin üstüne binince gördüm ki akşam yorgunluğumdan eser yok. Yatağan'dan Kavaklıdere'ye uzanan yokuşları çiğneye çiğneye tırmandım. Günün bu ilk bölümünde beraber pedalladığımız Barış'ın kah takip ederek kah kaçarak verdiği tempo, sürüşü keyifli hale getirdi. Bu, Bodrum turu açışından güzel bir işaret. Ofise bir başıma gidip geldiğimden, şehirde aynı tadı alamıyorum. 5 arkadaş yola çıkacak olmak bu yüzden bile sevindirici.

men in black tights
Yeni çizimlerimden "Kara Taytlı Adamlar"

Bu arada Bodrum ekibi olarak sayımız 5 kişi oldu demişken bir parantez açayım. Toplanabilecek en doğru ekip olduk gibi geliyor bana. Beni üzen şey ise, henüz bir araya gelip rota, güvenlik, yapmak istediklerimiz ve beklentilerimiz üzerine muhabbet etmemiş olmamız. Zaman hızla daralıyor. Kendimce rota çıkarmışlığım, yazmış/çizmişliğim var ki yalnızlık hissi içinde bir şeyler yapmaya çabalıyorum. Yoksa bir avuç adama "kara taytlı adamlar" demek, kendi kendime konuşmaktan başka bir şeymiş gibi gelmiyor. Buna karşın, onlarla konuşmamız ve planlamamız gereken pek çok şeyi başkalarıyla fazlasıyla konuştum, konuşuyorum. Bizi takip edecek bir aracın olması gerektiğine inancım tam. Birinin bu işi üstlenmesini istemeliyiz. Belki ikinci bir kişi de bu turu belgelemek için aynı araca dahil olmalı. Çünkü tur aynı zamanda Hadi Ben Kaçtım'ın finali olacak. Bununla ilgili bir bütçeyi, ayaküstü konuştuğumuz Levent Bey kabaca hesapladı bile. Çıkan rakam bir firmanın kaçmayacağı kadar cüzi. Harekete geçeceksek bir an evvel yapmalıyız. Şunun şurasında topu topu bir buçuk ay var.

Köyler veya yol üstündeki kahvelerde çay molası vermek yeni hikayelere kapı açıyor

Uykusuzluğun üstüne sıcaklık da eklenince yorgunluk alametleri, Kavaklıdere'de katıldığımız düğün yemeğinden hemen sonra kendini iyice gösterdi. Kamp yerine, kalan son 12-13 km'yi araçla geçip Yerküpe'ye ulaştık. Yerküpe tertemiz havası, çeşmelerinden akan şeker gibi lezzetli suyu, büyük ağaçlarıyla çimenlik bir alan etrafında genişleyen önemli bir yayla. Gidişimizden birkaç hafta evvel yapılan geleneksel Yerküpe Yağlı Güreşleri'nin izleri yeni yeni silinmiş. Suyun ve kuşların sesi ruhu okşuyor. İnsan kendini çimenlerin arasına süzülmüş bir yaprak gibi hissediyor. İçilen soğuk bira ve çimenlerde kısa kestirmenin ardından, dağlardan gelen buz gibi suların doldurduğu daracık havuzda yenilendik. Akşam bolca köftenin yanında rakı olduğunu duyunca deliksiz uykunun garantisini almış da oldum. Nitekim sabaha karşı Yerküpe'ye gelen domuzlar ve onlara havlayan köpekleri duymadım bile...

Biraz uyku... Bütün istediğimiz buydu. / Yerküpe
Domuzlara karşı alınmış basit bir tedbir / Yerküpe
Gökova Turu'nda olduğu gibi yine en erkenci bendim. / Yerküpe


Sabah kahvaltısının ardından, bisiklet mazime yeni bir mertebe olacak o zorlu tırmanışa başladık. Önümüzde uzanan taş, toprak ve kumdan oluşan rampa ne diyorsa, o oluyor. Yolu ezmek, çiğnemek mümkün değil. İyi dinlenmiş olmama rağmen 1750 metreye çıkış çok yıpratıcıydı. Ödülümse bol bol kekik kokusu, ısınmış su ve ayaklarımın altında uzanan enfes bir manzara oldu. Çok yakında bu coğrafyada yaşayacak olmaktan mutluyum. Önceliklerin, dertlerin, ödüllerin yer değiştirdiği, ömür boyunca keşfedecek çokça şeyin toplandığı bir bölge burası. Mola verdiğimiz, konakladığımız yerlerin sırf isimleri bile oralara gitmek için bir neden. Muğla'ya dönerken yemek molası verdiğimiz Gökçukur Yaylasını bu yüzden es geçemem. Zamanın iyice yavaşladığını hissettiren duygusu, iyi bir noktaya konumlandırılmış tesisi insanda bir İskandinav ülkesindeymiş hissi uyandırıyor. Kadrajın içine giren camimsi mescidi nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz.

Kendimi küçücük hissettiğim yerlerde olmak beni mutlu ediyor.
Levent Bey'le 1750 m. öz çekimi :)

Güneş iyice eğilmeye başladığında, bizi Muğla'ya indiren yokuşlardaydık. Orman bin bir kokulu taze nefesini yüzüme üflerken buraya gelmekte inat ettiğim için mutlu oldum. İki gün boyunca Gökova Turu'ndan tanıdığım ve sevdiğim pek çok insanla hasret gidermiş, yeni insanlarla tanışmış, bol bol oksijen depolamıştım. Şimdi de ardımda bıraktığım yollar göğsüme madalya olarak takılıyordu. Toz, toprak, kir ve ter içinde ama yüzümde kocaman bir gülümsemeyle vedalaşma noktasına vardım. Tanıdığım, tanıştığım tüm katılımcılar ceplerime bravolar, aferinler doldurdular... Sonrasında da Levent Bey ile Dalaman'a doğru yola çıktık.

Azmak, Akyaka / Fotograf: Cem Pirselimoğlu

Son sürpriz ise havaalanına gitmeden evvel Akyaka'ya uğrayıp kendimizi Azmak'ın buz gibi sularına bırakmak oldu. Levent Bey'le birlikte tüm yorgunluğumuz suya karıştı. Soğuk, nefesimizi kesti; ayıldık, kendimize geldik. Akıntı bizi aldı bir rakı masasının başına götürdü; tüm kirimizi, pasımızı, ağrılarımızı ise denize.

Bu turun nazarı, yolda kaza geçiren iPad'ım oldu.