16 Ağustos 2014 Cumartesi

Hülya


İnişli çıkışlı uzun yolculuğum tamamlanıyor. Ardımda şehrin yoğun trafiğini, beton yapılarını bırakıp, tarlaların, derelerin, ağaçların arasından gözükecek denizi bekliyorum. Bir an evvel varma telaşı içimde kıpır kıpır. Son dönemeç ve büyük bir yokuşun inişine geçmişim gibi hissediyorum. Bu uzun yolculuğu benimle beraber çeken, paylaşan hatta bazen başa geçen biri olmasa, arada kapıldığım karamsarlıklardan zor kurtulurdum. Konfora yenilmiş insanlardan olmayı reddedip, kendimize kalkıp bir bardak su alamayacak kadar tembelleştiren her şeyden vazgeçmek cesurca görünebilir ama korkularından kaçamıyor insan. Yeni hayatla alakalı olarak geçinmek, tutunmak, alışmakla ilgili endişeler ara ara kafamda dolaşıp, çözümsüzmüşçesine düğümlere dönüşebiliyor bazen. Dolayısıyla Hülya'nın yanımda olması beni rahatlatıyor. Bu yolculuk sayesinde daha çekilir, kolay, neşeli, renkli, ışıltılı hatta mis kokulu bir hale dönüştü. Artık el ele son virajı alıyoruz birlikte.

Geçtiğimiz süre elbette Hülya için de kolay değildi. Bu blog vasıtasıyla kendi kendime hatta bazen bencilce konuştuğumdan, Bodrum'a yerleşmeyi sırf benimle ilişkilendirenler, hikayenin diğer kahramanını gözden kaçırıyorlar. Yollarımızın kesişmesiyle bu tepeden inme yeni hayata hazırlanmak için, -üstelik bir de anne olması- önündeki dar vakite neler neler sığdırmak zorunda kaldığını bilemezsiniz. Dolayısıyla hayatında gerçekleştirdiği değişim, benim yaptığımdan daha büyük ve daha hızlı oldu. Bu sırada insanların da onu çok yorduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hiç maruz kalmadığım soru ve imaların, çoğu zaman O'nun tadını kaçırdığını biliyorum. Öyle ki konu açıldığında, "İyi de bu Coka'nın hayali! (sana ne oluyor?)" diyecek kadar ileri giden bile olmuştur. O ileri gidenleri karşıma alıp belki anlarlar diye hayal kurmanın güzelliğinden, paylaşmanın erdemiden bahsetmeyi çok isterdim. Toplamayı sadece bir matematik işlemi sanmasalar 1+1'in 3 ettiğini izah etmekten büyük keyif alırdım. Hatta görebileceklerini bilsem, içinde bulundukları mutsuzluktan çıkmanın tek yolununun çoğaltmaktan geçtiğini de söylerdim.

Umarım bir gün, Hülya da tüm bunları yazar. Haliyle "hadi ben kaçtım" demek O'nun da pekala hakkıdır.

1 Ağustos 2014 Cuma

Bayram çocuğu

Şubat ayı itibariyle benim için tek taşıt bisiklet oldu. Bir de bunun üstüne, uzun süredir kenarda duran arabamı da satınca durum iyice resmileşti. Böylece anladım ki hayatımda önemli zanettiğim şeylerden artık daha kolay vazgeçebiliyorum. Araba uzun bir dönem elim ayağım olduğundan duygusal veya psikolojik olarak etkileneceğimi düşünmüştüm ama öyle olmadı. Her şeye anlam yüklemek kabiliyetimizin, ne kadar yersiz olduğu bir kere daha ortaya çıktı. Doğrudur, insanlar arabalarına bağlanırlar. Arkadaş bellerler. Beraber yapılan yol, gidilen yerler anılardaki yerini alır. Hatta isim takanı bile vardır. Arabasıyla resim çektirmemiş olan var mıdır bilmiyorum. Lakin biri geldi almak istedi ve ben de verdim işte.

sold
10 yıllık dosta veda!

İstanbul'da kullanmak tam bir çileye dönüştüğüden benim için araba, uzun yol demekti. Reklamlarda vaadedilen özgürlük safsatasına rağmen o birkaç saatlik yolculuklar bana hep iyi gelmiştir. Neredeyse tüm ülkenin ortak tatil takvimine dönüşen bayramlar sayesinde şehirler arası yollarda artan trafik, uzun yol keyfini de herkesin elinden aldı diye düşünüyorum. Haliyle bayram tatillerini İstanbul'da geçirmeyi istemem için elimde böyle bir neden var. Ayrıca gidilen yerlerin, alt alta üst üste olduğunu da aşikar. İşte Çeşme, işte Bodrum... Trafiği, yolu, çilesi, kuyruklar, kavgalar derken göt göte denize girmek de pek cazip gelmiyor doğrusu. Birkaç gün sonra aynı çileyi katmerlisiyle çekerek dönen insanların "ne olsun işte, yol yorgunluğu" demeleri anlamlı bir bayram tatili özeti sayılabilir. Artık nesi bayramsa?

Ben de bu tatil resmi ulaşım aracıma atlayıp hem antrenman yapmak hem de İstanbul'un tadını çıkarmaya karar verdim. Bir yere yetişme kaygısı olmadan İstanbul caddelerinde sürmek güzel olacaktı. Oldu da... Yalnız ne kadar çokmuşuz, birbirimize nefes alacak alan bırakmayacak kadar çok. Boş şehir sokaklarında dolaştıkça bunu daha da iyi görebiliyor insan. Turist gibi bisiklet sürdüm durdum. Daha önce hiç gitmediğim yerleri dolaşarak, yapmadığım mesafeleri katettim. Sanırım 3 günde boğazın etrafında yaklaşık 140 km yol yapmış olmak fena sayılmaz. Kendimi uzun yola çıkmış gibi hissettim. Bodrum yolculuğuna tam olarak hazır mıyım bilemem ama kondisyonumdan gayet memnunum.

Bayram tatiliyle birlikte boşalan şehirde dinlenecek çok yer vardı.
Zaman da yavaşlayınca parkların tadını çıkarmak kaçınılmazdı.
İlk gün 33 kmlik sürüşle başladım.
İkinci gün rotayı biraz daha esnetince 43 km pedallamış oldum.

Özellikle bayramın son günü yaptığım sürüş ilham vericiydi. Beykoz-Üsküdar arasını arabayla bile daha önce geçmemiştim. Boğazı alışagelmedik bir açıdan seyretmek ve farklı bir rotada olmak insanı iyi hissettiriyor. Karşıdan, yaşadığım yere bakmak, köprüleri bir de oralardan görmek yaşadığım şehirle bozulan ilişkime merhem oldu. İnsanları da seyrettim. Avrupa yakasında yaşayanlar gibi değillerdi sanki. Kıyısında kitap okudukları, yüzdükleri, balık tuttukları boğazın tadını çıkarıyorlardı. Karşı kıyıda bizler her şeyi görevmiş gibi yaparken burada yaşam suyun akıntısına teslim olmak gibiydi. Zaman karşıda daha yavaş ilerliyor.

Bu da 3. gün rotası (69 km). Neredeyse tüm şehri dolaşmışım.
Yeniköy'den boğaz
Kuleli'den boğaz

Bisiklet sayesinde artık ezbere bildiğim Kadıköy-Bostancı rotasının bayram dönüşümünü izlemek de ilginç oldu. Bir ege veya akdeniz kıyı şeridinden farksızdı desem yeridir. Rüzgarın önüne kattığı güneş yağı, deniz ve yosun kokusu da tatil hissini güçlendirdi. Çeşit çeşit insanın doldurduğu Caddebostan sahilini hiç böyle görmemiştim. Yüzenler, batanlar, çıkanlar, bikinililer, donlular hep bir aradaydı.

Moda-Bostancı arası sahil boyu kalabalık ve neşeliydi.
Hazır Kadıköy'e gitmişken bayramlık formamı da aldım.
Günün sonunda kendime akşamlık hazırlayarak bayramı noktaladım

Hava sıcak ama güzeldi. Bol bol nefes aldım, içimi dışımı yeşille doldurdum. Bahçelerin önünden geçerken hayaller kurdum. Onların kokularını çaldım. Birinin balkonunu güzelleştirmek için yaptığı süsü aklıma kazıdım. Vapurda rüzgarın saçlarımı uçurmasına izin verdim. Beni ve bisikletimi izleyen çocukla göz göze gelince gülümsedim. Beşiktaş-Bebek arası rüzgara karşı sürdüm. Eve gitmek yerine büfe de oturup kendime ayran soda ısmarladım. Üstüne iki sosisli gömdüm! Güneş de beni iyiden iyiye kavurmuştu. Pembeleşmiş, terlemiş ve çok ama çok yorulmuştum ama kendimi iyi hissettim. Galiba bir bayram çocuğu kadar mutlu oldum.

"Çizmek, yazmak şimdi de bisiklet... Sırada ne var?" diye soran arkadaşıma "kaza" demiştim.
Bayram ertesi iş çıkışı, açılan bir taksi kapısıyla o da gerçekleşmiş oldu. Elimde kırık olmaması sevindiriciydi. Hastanedeki küçük kontrolün ardından, bu fotografın sahibi,
sevgili dostum Özge buz gibi bir bira ısmarladı.