24 Mayıs 2014 Cumartesi

Sıkıntı yok!

Yıllardır izinlerimi, güneş, kum ve deniz tembelliğinden uzak, gittiğim yerlerin çevresini gezerek geçiririm. Böylece hem güzel insanlarla tanışır, hem de yepyeni hikayelerin peşinde hareketli zamanlar yaşamış olurum. Bu bir tercihtir ve yeni hayatların anahtarı olduğuna inanırım. Dolayısıyla Bodrum'a taşınma kararımın ardında da bu tercih yatar. Nihayetinde şezlongda yatarak yatırım yapılmıyor.

İple çektiğim tura her şekilde hazırım.

Bu sene yıllık iznimin ilkini Gökova Bisiklet Turu'na katılarak geçirdim. Bisiklete henüz 3 aydır binen biri olarak turun oldukça zor etapları olduğunu duymuştum. Bilenler, Gökova turunun çok özel olduğunu ve mutlaka katılmam gerektiğini zaten söylüyorlardı. Önce sosyal medya, ardından Çanakkale Turu'nda tanıştığımız, Muğla Bisiklet Derneği Koordinatörü Levent Sevil'in nazik davetiyle de 15-19 Mayıs tarihleri arasındaki tur için işimi gücümü ayarladım. Başından beri hep yanımda olan, yardım ve bilgisini esirgemeyen Alp de programını yapıp bana katıldı.

Muğla'dan başlayan tur  Datça, Bodrum ve Ören'i takip ederek Akyaka'da bitti.

Teknik detayların etrafında dolaşıp konuyu uzatmak yerine, Gökova körfezinin çevresini dolaşıp, yaklaşık 300 km yol yaptığımı söyleyerek başlayayım söze. Her akşam farklı bir yerde çadırımı kurup uyudum. Yemek kuyruğuna girip tuvalet kuyruğundan çıktım. Yoruldum. Öyle ki dizlerimin ağrısından çömelemedim. Yokuşlarda sırtım taş, inişlerde ellerim buz kesti. An geldi güneşin altında piştim ve fakat kışa doymuş denizlerde titredim. Hayatımda içmediğim kadar su içtim. Rüzgardan dudaklarım çatladı. Tüm bunlar oluverirken, doğanın sunduğu mis gibi kokuları tek tek ayırt ettim. Ot, toprak, kekik, çiçek, tezek, su, iyot... İnsan bisiklet üstünde koku avcısına dönüşebiliyor. Bazen dünyadaki en güzel şey, uysal bir rüzgarın yüzünü okşaması oluyor. Tandem bisikletin makam şoförlüğünü yapan Oğuzhan'ın arkasında pedallayan görme engelli Süleyman'a, zeytin ağaçlarını, denizi, portakal bahçelerini anlatışını dinlemek tarif edilemezdi. Köyümüze hoş geldiniz diye seslenenler, portakal bahçelerinden uzatılan meyveler kalpte bambaşka duygular uyandırıyor. Kilometrelerce rampa tırmandıktan sonra bir paket kuruyemiş, ara molalarda ikram edilen çikolata, sodalı ayran vs. insana altın madalyadan daha değerli geliyor. Sınırlarımı zorlamış olmanın verdiği tatlı gururu da es geçmek istemem. Ayrıca bir sürü yeni insanla tanışmak, hikayelerini dinlemek, hatta onlarla kadeh kaldırmak beni daha da zenginleştirdi. Üstelik bolca 'bravo'larım ve 'aferim'lerim oldu.

İlk geceyi Akyaka'da geçirdik. Azmak'ta içilen rakının sabahı hava çok güzeldi.
Azmak, Akyaka
Sabahları erken kalkıp yürüyüş yapmayı seviyorum, tur boyunca da öyle yaptım
Levent Bey tur öncesi bizi Muğla'yı gezdirdi, solunda kızı Ayde, garson ve Alp...

Organizasyonun güzelliğini de es geçmemeli. Hayatıma çok güzel bir yerden giren Levent Bey sayesinde katıldığım Gökova Bisiklet Turu bence, amatör ruhla yapılan ama çok profesyonel düşünülmüş bir organizasyon. Zaten ülkenin ilk çok katılımlı, kamplı ve taşımalı en eski bisiklet turu. Geride kalan 7 turdan çok şey öğrenmiş olmalılar. Katılımcıların tüm yorum ve eleştirilerini dikkatle dinliyorlar. Başka illerdeki organizasyonlardan da gözlemledikleri aksaklıkları Muğla'da iyileştiriyorlar. Tur boyunca şahsen hiçbir sorun yaşamadım. Zaten en çok duyduğum kelime de "sıkıntı yok" idi. Bu sayede yorgunluk, stres veya herhangi bir şeyden doğacak negatif enerji absorbe ediliyordu sanırım. İkinci günün sonunda benim de dilime dolanıverdi: "Ahmet Bey nasıl gidiyor?" "Sıkıntı yok!" Her soru, öneri, istek veya eleştirinin "sıkıntı yok!" denilerek küçücük hale getirilmesine sıklıkla şahit oldum. Büyük sandığımız her şey böylece kolayca çözümlendi. "10 km rampa mı çıkacağız?" "sıkıntı yok!"...

Tura başlarken Alp ile birlikte
Bisikletle uzun yol yapmaktan çok hoşlandım
Bissürü rampa çıktık
Sonunda bizi denize inidiren inişlerimiz oldu.
Yorgunluğumuzu soğuk sularda attık.
Çubucak Orman Kampı
Az eşya ile yaşamak büyük zenginlik
Bisikletim de her türlü yol koşuluna ayak uydurarak tam not aldı

Kamp alanında kaybolan eldiven tekininin aranmasından tutun da, rampada zorlanan herkese tek tek destek verilmesine, fazla eşyalarımız için düşünülmüş, üzerinde isimlerimiz yazan çuvallardan, finalde bir kavanoz hediye balına kadar her şey programlanmıştı. Bisiklete binmeyi önde tutan mütevazi ve içten duruşları beni çok etkiledi. Tur arifesine denk düşen Soma faciası üzerine, programlarında yaptıkları değişiklikler ve gösterdikleri duyarlılıklar için de derneği çok takdir ettim. Bodrum'a taşınır taşınmaz ilk yapacağım şeylerden biri Muğla Bisiklet Derneği'ne üye olmak olacak.

Levent Sevil ve Kağan Uzun'un gösterdikleri dostluğu hiç bir zaman unutmayacağım

Beni şaşırtan şeylerden biri de Alp ile planladığımız, İstanbul-Bodrum bisiklet yolculuğunun epey kişi tarafından biliniyor olmasıydı. Mola ve kamp yaptığımız yerlerde konuştuğumuz insanlardan güzel şeyler duymak beni çok sevindirdi. Başta Levent Bey'den olmak üzere gelen önerileri, oturup üzerine uzun uzun düşünmeyi gerektiriyor. Mesela bir takip arabası olmasının bizi yolda çok rahatlatacağını söyleyen Levent Bey, takvim belirlendiği anda Muğla Bisiklet Derneği olarak bizi İzmir'de karşılamayı planladıklarını söyledi. Nasıl yapılır hiç bir fikrim yok ama bir sponsor bulmanın maddi olarak elimizi rahatlatacağı da aşikar. Rota belirlenmesinin ardından, yol üzerindeki polis ve jandarma ile yapılacak yolculuğun detaylarını paylaşmak güvenlik için önemliymiş. Görünen o ki, yazdan sonra yapmayı planladığımız tur, eğer başarabilirsek oldukça ciddi bir organizasyona dönüşebilir. Katılımcı sayımız artarsa, kalacak yer, yolda meydana gelebilecek herhangi bir kazaya müdahale kabiliyeti ve hatta tur sonunda geri dönüşler vs gibi detaylar da düşünülmesi gerekenler arasında. Bu benim boyumu aşacaktır. Bir çıkış yolu buluruz elbette, ‘’sıkıntı yok’’.

Beni bisikletle zehirleyen Alp'e de teşekkür etmeliyim.

Yaz sonu İstanbul'dan bisikletle geleceğim Bodrum kalabalıklaşmaya başlamıştı

Akyaka'da final

Blog yazıma çadırda notlar alarak başlamıştım.

Özetle, insanları bu kadar hizalayan, kimin ne yaptığıyla ilgilenmeyen, yaşları dahi eşitleyen, birbirini bu kadar kollayan insanlar bana tek bir şey hatırlatıyor. Zaten Gezi'den sonra beni en çok mutlu eden ikinci olayın Gökova Bisiklet Turu olmasını başka bir şeye bağlayamıyorum. Bu tura kendimi sınamak, bisikletimi tanımak ve güzel zaman geçirmek için katılmıştım ama beklediğimden fazlasıyla karşılaştım. Bu vesileyle beni davet eden Levent (Sevil) Bey, Muğla Bisiklet Derneği Başkanı Kağan (Uzun) Bey, hatta tura her şekilde destek veren Sevil ve Uzun ailelerine, organizasyonda emeği geçen görevli, gönüllü herkese teşekkür ediyorum.

Hala ağrılarım var. Kim bilir, belki de tıbbın çaresiz kaldığı bir durumdayımdır. Yere serilmiş kilimden daha beterim. Dizlere yerleşmiş keskin ağrının yanı sıra bedenimi dolaşan sancıdan pes ettim. Bana sanırım formülleri iştah açan kocakarı ilaçlarından lazım. Yalnız, bu kıpırtısız yorgunluğu, beş gün boyunca Gökova Körfezi'ni bisikletle turlamaya değil, son gün İstanbul'a dönüşüme bağlıyorum. Tüm bu ağrılar "İstanbul'a niye döndün?" manasına geliyor diye inanıyorum. Yoksa ne yalan söyleyeyim, 10 gün daha olsa, civarı seve seve pedallardım: ‘’sıkıntı yok!’’

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Salyangoz

Benim gibi bir tasarımcı olan çok sevgili arkadaşım Mehmet Gözetlik; “Artık bize yeni bir formül lazım” derken, sadece tasarıma ya da kurumsal hayata yeni bir nefes getirmekten bahsetmiyordu. Görülmek istenmez ama hepimiz biliyoruz ki yaşama dair her yerde, eski köyün yepyeni adetlere ihtiyacı var. En azından nasırlaşmaya karşı rutinlerimizi değiştirmek üzerine düşünmeliyiz. Mehmet gibi bir arkadaşım olduğu için şanslı ve mutluyum. “Bir tane hikayemiz var onu da renklendirmek gerek Cokacım” sözüyle bana önemli bir kavşağın başında olduğumu işaret etmiştir.

Aynı dönemlerde en çok mutlu olduğum şeylerden biri de, ofisten çıkar çıkmaz bahçe işleriyle uğraşmaktı. O zamanlar büyücek bahçeli bir evde, Beşiktaş'ta oturuyordum. Çer çöp temizliği, küçük rötuşlar ve iyice susamış çimlerin sulanması ardından, buz gibi birayla akşam saatlerinin keyfini çıkarırdım. Hava kararana kadar küçük cennetimi seyrederken kucağıma kurulan Püskül'le birlikte kuşları dinleyerek bütün yorgunluğumu atardım.

Beşiktaş'taki evin bahçesi. Epey uğraşınca bayağı toparlanmıştı.
Püskül'le bahçe mesaimiz akşamüstü başlardı.
Püskül'ün en büyük zevki kuşlara pusu kurmaktı.

Zaten bence her şey bahçe sularken başladı. Eğer çimleri sulamasaydım, salyangozları göremeyecek, dolayısıyla pas parlak izlerine hayran olamayacaktım. O güne değin tasarladığım logoların, ilanların, hazırladığım sunum ve kampanyaların peşimden geldiğini düşünürdüm. Öyle bir şey yokmuş. Sanmak kadar kötü bir şey de yok galiba. Hele göz göre göre zannetmek nasılda aptal yapıyor adamı. O gün bugündür biliyorum ki, kurumsal dünya için yaptıklarımın sadece bir maaş kadar değeri var. Bakmasını bilirseniz bir salyangoz tüm bu gerçeği tokat gibi yüzünüze vurabiliyor. En azından ben öyle okudum. Salyangozların veranda da damar damar ışıldayan izlerini görünce sorma gereği hissettim: "Böyle bir izim olması için ne yapmalıyım?"

Salyangozlarla çok iyi anlaşırım.

"Git saçlarını yaptır, alışveriş yap, kendine yeni şeyler al, ışıltın, enerjin artsın..." sığlığında çözüm önerilerini bir kenara bırakmakta fayda var. Maalesef renkli dergiler ve televizyonlar sayesinde fazlasıyla kandırılıyoruz. Bugün etrafımda yüzü asık, öfleyip püfleyerek çalışan çok insan var. Yüzlere yansıyan ekşime ve ardından göğüs kafesinin içine yerleşen ağır bıkkınlık, her şekilde bulaşan bir hastalıktan farksız. İşte bu bıkkınlık sürekli bir söylenmeyi tetikliyor. Söylenmenin dozu arttıkça peşinden önemli bir mutsuzluk geliyor ve kıpırtısızlıkla devam ediyor. İçten hiç bir şey yapmak gelmiyor. Bana da olmuşluğu vardır ve emin olun yapaydır. Bizim şanssızlığımız, bildiğimizi unuttuğumuz bir çağda yaşıyor olmamız. Herşey zannetmek üzerine kurgulanmış bana göre. Bir kere başta akıllı, güzel, özel ve eşsiz olduğumuzu sanıyoruz. O rezidansta oturursak mutlu, bu arabayı kullanırsak özgür olacağımızı zannediyoruz. İnsanın elde ettikleriyle kendini mutsuz hissetmesinden daha kötü ne olabilir? Koruması gereken bir yaşam standardı, gelecek korkusunun ta kendisi değil mi aslında? Yıllarca mutluluk vaat eden reklamlar, sloganlar, reçete kitaplardan sonra hala mutsuzsak artık başka yöne bakmak ne kaybettirir ki?

Umarım Bodrum'da hayatımda bissürü salyangoz olur

Salyangozlara bakıp; "Onlar gibi parlak bir izim olması için ne yapmalıyım?" diye bir kere daha sordum. Bu sorunun cevabı “çizmek” olmuştu. 6 yıl geçmiş... Sadece sevdiğim ve istediğim için çiziyorum. O yüzden zamanla gelen, havalı projelere iş üretmekten kaçıyor, en azından bu sefer başkaları değil kendim için bir şeyler yapmanın tadını çıkarıyorum. Eğer sizin için çizmemi isterseniz bilin ki gönlüm bunu hiç yapmak istemeyecek. "Beni benle yalnız bırakın" diyemeyeceğim için politik cevaplar vermeye devam edebilirim, özür dilerim...

İzimi görünür kılmayı da açtığım blog (cokabook) sayesinde sağladım sanırım. Bir -iki yıl sonunda, sadece çizerek, tasarladıklarımla yaptığımdan çok daha fazla insana ulaştığımı gördüm. Bu sebeple artık işime dair portföy tutmuyorum. Gerek duymadığımdan var olanı da dağıttım. Açıkçası son 10 yılda yaptığım hiçbir işin altına imzamı atmam. Mesleğimi çok seviyorum ama kurumsal dünyanın dayatmaları gittikçe daha kabul edilemez bir hal alıyor. Bundan 10 sene evvel yaptığım işleri beğenmiyorum ki iş görüşmelerinde "benim" diyeyim. Kim bilir belki de yaşlanıyorum ve tahammül eşiğim iyice düşmüş olmalı...

Fotografı çekilince resmi de çiziliyor elbet

Hem çiziyor olmak, hepimizin ne kadar aynı olduğunu da gösterdi bana. Hiçbirimizin birbirinden daha üstün, daha akıllı veya daha doğru olmadığını çok net söyleyebilirim. Aynı duyguları paylaşan, tanıdık tanımadık bir sürü arkadaşım olduğu için mutluyum. İnsan sevdiği işi, üstelik bir başkasının güdümünde olmadan yapıyorsa mutluluk kendiliğinden geliyor. En azından iyi hissediyorsun.

Çizerek anlatamadıklarımı kelimelere dökmek ihtiyacı duymuş olmalıyım. Bir süre sonra kendimi ifade etmenin bir başka yolu da yazmak oldu. Çünkü gitmek istiyordum ve kimi duygumun görsel bir karşılığını bulamıyordum. Başta kalkışmadım ama biraz da cahil cesaretiyle sonunda bu blogu açtım. Yazar olmak vs gibi bir iddiam olmadan yazan olsam yeterdi herhalde. Fakat yazmak da beni daha meraklı bir adam haline getirdi. Hatta daha da iyisi unuttuğum bir şeyi geri getirdi: Okumak...

Şubat'a kadar aklımda bisiklet misiklet yoktu ama hayat birden değişti.
bike yourself
Cokabook'taki son çizimi de buraya alayım :)

Bisiklet elbette bir başka renk kattı hayatıma. Daha 3 aydır kullanıyorum ama çenem düştü bile. Kendim bile inanamıyorum ama şu ana dek yaklaşık 500 km yol katetmişim. Haftasonu antrenmanlar yapmanın yanı sıra hava iyiyse işe de gidip geliyorum. Daha yeni Çanakkale Turu’na katıldım. Geçen hafta sonu köprüden geçtim. Önümüzdeki hafta Muğla'da 5 gün bisiklete bineceğim. Ayrıca bu süre zarfında 4 kilo vermişim. Övgü dolu sözler işitip şımarmamak ayıp olur. Dolayısıyla Bodrum’a bisikletle gitmeye iyi ki kalkışmışım diyorum. Bu beni gittikçe daha iyi hissettiriyor.

Ne diyeyim, çok mutluyum. Galiba artık bir salyangoza dönüşüyorum.



Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu, Boğaz geçişi...