18 Şubat 2014 Salı

Velespit

Şaşkınlık ve mutlulukla söylemeliyim ki "İki teker bir çekirdek" başlıklı yazım, yakın çevremde beklemediğim bir etki yarattı. Tepkilerinden anladığım kadarıyla, tanıdıklarımın çoğu o yazıyı okurken birkaç dakikalığına da olsa kendilerini bir anda bisiklet üstünde ve Bodrum'a giderken buldular. Kim bilir yol boyunca kaç kez hatırı sayılır sayıda düşüp dizleri yaralandı, köpekler tarafından kovalandılar; dik rampalara tırmanırken muhtemel kalp krizlerinin hepsini geçirdiler ama en çok da trafik kazalarına kurban gittiler. Ve tabi bu deneyimlerini referans kabul ederek yorumlar yapmayı ihmal etmediler.

Annemin refleks itirazlarına rağmen babamın desteği çok netti

Sadece hayatı renklendirmeyi istediğimi gören diğer bir kesim ise konu hakkında sohbet etmeyi tercih etti. Hatta birkaçı bu projenin içinde yer almak istediğini bile söyledi. Övgüler, destek sözleri işittim, şevkim arttı. Yapmaktan bahsettiğim şey ister onaylansın ister onaylanmasın, gördüğüm o ki işin en güzel tarafı hayallerin bulaşıcı olduğuna şahit olmaktı.

Elbette eyleme dönüşmeyen bir hayalin gerçekleşmesini beklemek ahmakça olur. Ama hala kurma safhasındaki yeni hayalimi gerçeğe dönüştürecek olaylar silsilesi, sanırım beklediğimden hızlı gelişiyor. Daha birkaç hafta evvel Bodrum'a bisikletle gitmek fantastik bir fikirdi. Bana kalsa bisiklet almaktan öncelikli şeyleri yazacak çizecektim. Ne bileyim, sabah koşularına çıkıp, günden güne tempomu artırabilecektim. Yıl ortasına varınca da sıra bisiklet almaya gelecekti. Zaten işi bilen tanıdıklarım gerekli kondisyonu birkaç ayda kazanacağıma beni çoktan inandırmışlardı. Rahattım yani. Hoş, yeni nesil bisikletleri, teknolojilerini, bilimini vs bilmiyorum ama bisiklet dediğin 30 yıl öncekinden farklı kullanılmıyordu herhalde.

Belki de benim şansım, bisiklet turları düzenleyen, katılan daha ötesi bundan para kazanmayı da hayal eden kısaca bisiklet tutkunu çocukluk arkadaşım Alp’in olmasıydı. Öyle ya, konuşmamızın üstünden bir hafta geçmemişti ki yeğeninin bisikletini kapıp geliverdi bir gün. Beni hazırlıksız yakalasa da, kot pantolonumun paçası çoraba sıkışık, bir aşağı bir yukarı pedal basmıştık azıcık. Üzerinden iki ya da üç hafta geçmeden dün kendi bisikletimi almama yardım etmek için hazırdı. Böylece kurgusu tamamlanmamış bu hayalin, bir eyleme dönüşmesinde ilk adımı atmış olduk. Yeni bisikletimle yaklaşık 20-25 km kadar sürüş yaptık birlikte. Alp'in herşeyi bir anda hızlandıran kimyası, taptaze hayalin çarçabuk bir eyleme dönüşmesini sağladı. Bu tamamlanmamış kurgunun diğer yarısını cebinde bir yerlerde taşıdığına inanıyorum.

Bunca bisiklet arasından doğru olanı seçmemde yardımcı olan Velespit Bisiklet'i atlamayalım
İşte Bodrum'a beraber gideceğim bisiklet!
Hava güzel, güzergah kalabalıktı.
Hatta Fenerbahçe yürüyüşünün arasında da kaldık.
Kızıltoprak Parkı'nda kediler gün batırırken...
Vapur yolculuğu esnasında dinlenmeye fırsat bulduk.
Google'ın hesaplarına göre ilk gün itibariyle 20-25 km yapmışız.

Akşam kutlamak için rakı başına oturduğumuzda; Adapazarı, Şile, Ağva gibi yakın-uzak tur yapacağımızdan, tamirat-bakımı öğrenmem gerektiğinden ve geçmiş tecrübelerinden uzun uzun bahsedince anladım ki sonraki adımlar peş peşe ve yine beklediğimden daha çabuk atılacak. Arnavutköy'de sakin bir pazar akşamında kadehlerimizi kaldırıyorduk ve popom biraz acıyordu.

Günün ödülü de iki duble rakı oldu. Mira Balık, Arnavutköy

10 Şubat 2014 Pazartesi

Henüz yemiş olmamış badem de ne güzelmiş!

Bademle ilişkim, kolayca rakıyla bağdaştırılabilir. Hele buzlusu rakının yanında iyi de gider. Ama benim asıl alakam, kardeşim ve arkadaşlarının badem yetiştirmesiyle başlar ki bahçeleri (Tura Tarım) artık Gökova'da bilinir olmuştur. Hoş, konuyla alakası olmasa da babamın Badem adını verdiği köpeğini de araya sıkıştırayım. Zira o Badem'le de aram gayet iyi. Bu yazıya mevzu bahis badem ise henüz yemiş olmamış, dalından ayrılmamış olandır. Çağlaya dönmeden hemen önceki çiçek halidir.

almond blossoms
Datça'ya gitmeye karar verdiğimizde yaptığım ilk karalama / cokabook.blogspot.com

Yıl sonunda Bodrum'a taşınacak olmak bir tarafa, güney Ege'ye daha sık gelmek için yaratılabilecek en güzel bahanelerden biri, işte bu çiçeklenmiş badem ağaçları diyebilirim. Datça'da bademler sadece şubat ayında çiçeklendiğinden, çağlaya dönmeden önceki birkaç haftayı yakalıyor olmak gerek. Bu güzelliği daha önce görmek istemiş ama zamanı bir türlü denk düşürememiştim. Nihayetinde doğanın kendine ait bir takvimi var. Bizim rastgele aldığımız uçak biletleri bu zaman dilimine denk düşünce "neden Datça'ya gitmiyorsunuz?" önerileri peşi sıra geldi. Böylece Bodrum üzeri Datça seferimiz başlamış oldu.

Bodrum'a hareket

Bir programın iyi ya da kötü olacağı daha en baştan belli eder kendini. Esnek ve spontansa, programı lezzetlendirir. Normalde uçaktan indiğimiz gibi Yalıvavak'a geçmemiz gerekirken, kendimizi Bodrum'da "az rakı çok balık" temalı sofrada bulmak, bu yüzden güzel bir sürpriz oldu. Yılın ilk ama sezonun son dil balığını tadarken, Cumartesi ve Pazar günü neler yapacağımızı konuştuk. Sağolsun Ayşegül herşeyi ayarlamıştı. Rakımızı bademlere kaldırıp geceyi tamamladıktan sonra Yalıkavak'a geçtik.

Yalıkavak'ta gün doğmuş.
Yalıkavak Belediye Kahvesi'nde kahvaltıdan sonra yola çıktık
Yeşil çizgi gidiş, kırmızı ise dönüş rotamız

Datça'ya gitmek için seçtiğimiz güzergahı ilk kez kullanıyordum. Mumcular'dan sapıp yolları virajlı ve zaman zaman bozuk olduğu için tercih edilmeyen sahil yolunu takip edecektik. Mazı, Çökertme, Ören ve Akbük üzerinden Akyaka'ya inmek bambaşka bir deneyim oldu. Hem doğanın güzelliğine bakıp, hem de büyük bulut kütlelerinin güneye akan gölgelerinin altında araba kullanmanın ne kadar keyifli olduğunu yaşamış oldum. Yol boyunca bize Agnes Obel şarkıları eşlik edince bir kuzey filminin içindeymişiz gibi hissettim. Yolda fotoğraf, Çökertme'de kahve, Ören ve Akbük'te kısa yürüyüş molaları seyahati yorucu olmaktan çıkarırken zamanın nasıl geçtiğini de herkese unutturdu.


Yol boyunca dinlediğimiz albümden favori parçamı paylaşmak isterim the Curse

Çökertme'de "turist tarifesi" üzerinden kahvelerimizi içtik.
Kısa bir yürüyüş molası
Akbük'te dinlence
Güzergah boyunca gördüğümüz her yer gibi Akbük'ün de talan edileceği endişesini yaşadım.
Yaklaşık 200 km'lik yolu 6 saatte aldığımızı, Marmaris'ten Datça'ya saptıktan sonra, öğlen yemeği için Mavi Pide'ye vardığımızda anladık. Öğleden sonra 3'ü biraz geçiyordu. Datça'ya inince de kısa bir yürüyüşün ardından, hemen otel odalarımıza dinlenmeye çekildik. Fevzi'nin Yeri'nde buluşmamıza daha bir buçuk saat vardı.

Odadan Datça manzarası
Hava karardığı için yetersiz kalan iPad yüzünden bu iki resmi Fevzi'nin Google+ sayfasından aldım.
Masada resimdekinden daha çeşitli ve birbirinden farklı mezeleri tattık.
Fevzi'nin resim çekemedim ama replikasını çıkardım.

Fevzi'nin Yeri daha önce gitmediğim ama Serdar Benli'nin yazıları (bknz son yazısı) ve anlattıklarıyla bildiğim bir yerdi. Farklı otlarla yaptığı mezeleri, balığa kattığı lezzet, yarattığı atmosferi açıkçası merak ediyordum. Gittiğimizde masamız hazırdı. Adını bile bilmediğimiz otlardan hazırladığı mezelerin birkaçını buraya yazmakta fayda var: Arapsaçı, papatya sapı, ısırgan otu, radika, kışıyak, sarı ot, deniz ıspanağı, tikişen, turucu, orman tilkisi, cepleme, kabak ekşileme, safranlı avokado, sarımsaklı tulum, koponosti, enginarlı tarama, eşek helvası vs vs... Ben yazarken yoruldum. Ama yerken durum değişiyor. Bir gece önce az içilen rakı bu akşam tamamlanınca masadan çakır keyif ve çok mutlu kalktık. Sabahına badem ağaçları gezisi ve İstanbul dönüşümüz olduğundan geceyi fazla uzatmadık. Güzel haberse ertesi günkü turda Fevzi'nin bize rehberlik edeceğiydi.

Eski Datça'da küçük bir tur attıktan sonra kahvelerimizi içmek üzere köy kahvesine geçtik

Dede Pansiyon

Kaybolmanın güzelliği
Araba kullandığımdan çoğu fotoğrafı Hülya çekti. Bu en sevdiklerimden.

Badem çiçeklerinin güzelliği içinde Hülya



Yol kenarlarında rastladığımız Gel-Geç Meyhanelerinden biri
Sucuk, ekmek ve şarap

Sabah kahvaltısının ardından erkenden yola çıktık. Zira Hülya ile benim zamanım kısıtlıydı. Köy yollarını kullanarak gittiğimiz yerlere, Fevzi Bey'in verdiği detaylar, kısa molalarda anlattığı hikayeler de eklenince Datça gözümde başka bir yere dönüştü. Hele çiçeklenmiş badem ağaçlarının güzelliğini nasıl anlatsam bilemiyorum. Sadece görüntüsünün masalsılığı değil, baş döndüren kokusu da öyle sihirli ki paylaştığım fotoğrafların bir yanının eksik kaldığını düşünüyorum. Tek başımıza gelsek asla yapamayacağımız bu gezi için Ayşegül'e ne kadar teşekkür etsek az. Geçen yaz günübirlik uğradığımızda Datça bana o kadar çekici gelmemişti. Oysa şimdi durum değişti. Tepedeki bir bademlikte, küçük bir ateşin başında kendi pişirdiğimiz sucuk ekmeklerimizi yiyip şaraplarımızı yudumladıktan sonra herkesle vedalaşıp İstanbul'a doğru yollara düştük.

Kalbim, aklım gittikçe daha çok Ege'de kalıyor.


1 Şubat 2014 Cumartesi

İki teker bir çekirdek

Tam bir senedir her akşam, yağmur çamur demeden Levent'ten Bebek'teki evime yürüyerek gidiyorum. Bu yürüyüşler spor amaçlı olmadığı gibi sağlığıma da bir yarar sağlamıyor kanımca. Koca yıl boyunca her akşam bu yolu arşınlayıp tek bir gram vermemiş olduğumdan anlıyorum bunu. Ama birkaç kitabı, yürürken okuyup bitirdiğimi gururla söyleyebilirim. O birkaç kitap, verilemeyen bir gramdan daha değerli sonuçta. Ayrıca sene başındaki hızıma göre gittikçe yavaşladığımı da fark ediyorum. Ofis - ev arasındaki zaman uzadıkça uzuyor. Ege'nin yavaş zamanına ayak uyduruyor olabilirim. Öyle ise bu iyi bir dönüşüm. Asıl sevdiğimse bu güzergahın, düşünmek için bana verdiği zaman. Çünkü Bebek'e giderken, aklıma gelenlerin haddi hesabı olmuyor. Evvelki akşam yürürken de aynı şeyler oldu.

walk and read
Levent-Bebek güzergahında toplm 4 kitap bitirdim. Çoğu Bodrum'la ilgili kitaplardı.

Malum geçen sene olduğu gibi elimde yapılacaklar listem yok. Önümdeki zamanı sadece işe gidip gelerek harcamak istemediğimden, ben de yunanca öğreneyim dedim. Pek iyi bir öğrenci sayılmam ama yine de gittiğim arpa boyu yoldan memnunum. Kendi başına yunanca öğrenmek çok kolay bir şey değil sonuçta. Çizmek ve yazmak zaten yaşamımın bir parçasına dönüştüğünden kendime yeni bir şey bulmalıyım diye düşündüm.

Nispetiye caddesini dik kesen Bebek yokuşuna kıvrılıp, kendimi yer çekimine teslim edince, geçen yaz "alsam mı acaba?" diye sorduğum, katlanabilir bisiklet geldi aklıma. Sabahları taksi bagajına atıp ofise gidecek, akşamları da pedal basarak geri dönecektim. Hem Bodrum'da da bisiklet önemli bir taşıt. Orada tanıştığım pek çok insan söylüyor bunu. İstanbul'dan ayrılırken koca şehri, baktığı dikiz aynasından uğurlamış Serdar Benli'nin, Bodrum'lu hayatı başladığında işaret ettiği makam aracı da bir bisiklet.

my way
Serdar Benli'nin hikayesini kendimce resimlemiştim.

İşte o anda içimde koca bir çığ koptu. İlerledikçe büyüdü, kuvvetlendi. Yokuş boyunca o çığla aktım durdum Bebek'e. Neden Bodrum'a bisikletle gitmiyordum? Bir kaç senedir süren meşakkatli yolculuğuma harika bir final olmaz mıydı? Büyük bir heyecanla bu iki zorlu yolculuğu kardeş ilan etmek istedim. Eşyaları taşıyıp yerleştikten sonra İstanbul'dan yola çıkıp 10-12 gün pedal sallamak ne güzel bir macera olurdu. Yolculuğu belgelemek, kayıt altına almak.

drawing for client 2
Şehir içinde bisiklet kullanmışlığım yoktur ama...
yellow bike
...Bodrum'da kendimi bisikletle tasvir edebiliyorum.
will you come with me?
Hülya'ya, bisiklet çizerek "Benimle gelir misin?" diye sormuştum.
an idea
Neden olmasın?

Yol bitip eve geldiğimde sıkı bir bisikletçi arkadaşım Alp'e açtım konuyu. "Ütopik bir şey değil, elbette bu yolu yapabilirsin" dedi. Hatta önümdeki zaman itibarıyla rahatlıkla hazırlanabileceğimi, yaşayacağım fiziki acılarla önden tanışmamın iyi olacağını söyledi. Eğer kararımı kesinleştirirsem bana eşlik etmekten mutluluk duyacağını da ekledi. Sonra birkaç arkadaşımdan daha fikir aldım. Olay bir anda sponsor bulup, yol belgeseli çekmeye kadar tırmandı. Kısacası duyan herkes aynı heyecanı paylaştı benimle. Üstüne günceler bulup okuyunca biraz daha düşündüm...

Şimdi müsaadenizle eşofmanlarımı bulmalıyım.

Bir AVM yazısı

Kardeşini de al gel diye seslenirdi Tenzile teyze tıpkı annem gibi. Birkaç sokak köpeğiyle birlikte dolaşan mahallenin çocukları arasından kardeşini seçmesi zor olmazdı Hülya'nın. Toz toprak olmuş üstü başı, burnunda sümüğü, kocaman gülümsemesiyle "yaa abla biraz daha!" derdi. Annem sesini yırtarcasına seslendiğinde biz de kardeşimle vakit kazanmak için benzer, çoğu kez de umursamaz şeyler söylerdik; "tamam anne", "beş dakka daha anne". Sokakta oynamaya hiç doyulur mu? Dizler, dirsekler yara bere içinde. Annem de bilirdi eve leş gibi geleceğimizi. Okkalı azarını yanaklarının içinde doldurup beklediğini bilirdik de sabah ipten aldığı tshirti aynı akşam yıkayacak olmaktan sıkıldığını anlamazdık. Temizliğin taşıma su ile yapıldığı dönemlerdi...

Toprağı suyla karıştırıp adına köftecilik dediğimiz oyunlar icat eder, ilk kez izlediğimiz Tarzan'dan sonra pes sesimizle, komşuların kafasını şişirirdik. Su birikintilerini ıskalamaz, ekmek almak üzere bakkala gönderildiğimiz her seferden hakkımız olan o küçük parçayı koparırdık. Rengarenk misketlerimiz vardı, kafa karış oynardık. Sabahın köründen, hava kararıncaya kadar sokak bizimdi, biz de sokağın...

Yarıyıl tatilinden hemen önceki pazar günü Duru'ya sinema sözümüzü yerine getirmek üzere evden çıktık. Yeni bir animasyon varmış ki ben de çok severim. Yazının ilhamını çok da girmeyi tercih etmediğim alışveriş merkezinde yakalamak bu yüzden ilginç oldu. Zaten sinema için fazla bir alternatif yok. İlla bir AVM'ye gidilecek. Akşam iş çıkışı eve yürürken Akmerkez'in önünden geçmekten başka, AVM'lerle bir ilişkim yoktur oysa. Akmerkez'in üzerine yükseldiği arsada uçurtma uçururduk. Annemin direksiyon eğitimini aynı arsada aldığını da hatırlıyorum. Neyse... Sonuçta kendime, "beni AVM'ye ancak bir çocuk sokar" derim, bu kez yine öyle oldu.

Hergün önünden geçtiğim Akmerkez'in yerinde son olarak bir futbol sahası vardı

Duru alışveriş merkezlerini seviyor. Pek çok çocuk gibi eğlenebileceği bir sürü şeyin buralarda olduğunu düşünüyor. Sinema, buz pisti, lunapark, akvaryum daha pek çok şey bir arada. Ayrıca ergenliğe ilk adımlarını atarken pırıltılı moda dünyası, mağazalar, parfümeriler vs de cabası... Kısaca ışıl ışıl ve renkli dünyalar arasında dolaşmaktan mutlular. Bu beton blokların sunduğu lüks, şatafatlı ve problemsiz hayat o kadar tercih edilesi ki eminim dünyaya birkaç sene evvel gelmiş olsam benim de ağzım açık kalırdı. Ailemi AVM'ye sokmak için elimden geleni yapardım. Bugünün çocukları şanslılar mı değiller mi yorum yapamıyorum. Ama üzülüyorum. Hem de çok üzülüyorum.


Geçen yıl karne günü arkadaşıyla film izlemeye giren Duru'yu beklerken yaptığım kısa kayıt.
3 dakika bile katlanılamıyor aslında.

Toprağa kir diye dokun(durul)mayan, sokakta oynayamayan, bir köpek çetesinin üyesi olmamış, daha da ilginci, -haklı sayılabilecek güvenlik endişeleri sebebiyle- bakkaldan ekmek almaya gitmemiş çocuklarımız var. Bir uçurtmanın peşinde koşmadığımızdan olacak birbirimizden çok farklıyız. Kafalarını kaldırdıklarında üzerlerine yükselen binalar ardında bir ufuk olduğunu görmediklerinden farklıyız. Elmanın fabrikada yapıldığını sandıkları için farklıyız. Steril yaşamlarının en büyük hediyesi alerjileri olduğundan, istedikleri herşeye kolayca ulaşabileceklerini düşündüklerinden, kendilerine çok özel oldukları fazlasıyla hissettirildiklerinden farklıyız. Onlara geçilen büyük iltimaslara, bu yüzden kendilerini prens ve prenses sanmalarına çok üzülüyorum. Üstelik bu onların suçu bile değil...

Bir AVM'nin içinde dönmek yerine çocukluğuma dönseydim ne güzel olurdu...