1 Aralık 2014 Pazartesi

Yuvarlanıpduru

Gökyüzü o kadar mavi ki insan üşüyemiyor bile. Salonun iki derin kanepesinden birine gömülmüş dışarıyı seyrediyorum. Bulutsuz berrak bir havayla sarıp sarmalanmışız. Yerden bitme zakkumlar, duvardan sarkan sarmaşık ve saksılara kök vermiş sardunyaları deneyen kuvvetli rüzgar bu kareyi ayaza çalıyor. Seyretmeye doyulmayan deniz, köpük köpük. Hayal ettiğimden daha fazlasını da Hülya renklendiriyor. Mırıldandığı şarkı, önünde kağıt, kalem ve boyalar. Öyle güzel ki bir müddet izliyorum, çayım soğumuş.

Hülya'nın resim yaparken mırıldandığı şarkı:




Bisiklet turunu tamamladığımdan bu yana Yalıkavak'ta 1,5 ay geçti bile. Turu da sayarsak İstanbul'dan uzaklaşalı 6 hafta olmuş. Yeni hayatımızı kuracağımız ev ise henüz hazır değil. Kasım ortasına yetişir denilen ev için şimdi Aralık ortası işaret ediliyor. Yalıkavak'taki ev geçici yuvamız olmayı bir müddet daha sürdürecek. Fakat taşınma tarihimiz yeni yıla sarkarsa da pek şaşırmam.

Orada inşaat devam ededursun, Yalıkavak'ta bir buçuk ay nasıl geçmiş kısaca bahsedeyim. Çünkü içimde hatırı sayılır miktarda taş yer değiştirip yeni yerlerine oturuverdi. Geçen süreyi, salim kafa ve keskin bir netlikle, ilk hafta ve sonrası diye ayırmak en basit özet olur.

İstanbul'da hazırladığım çantamı ve buradan çalışmamı mümkün kılacak diz üstü bilgisayarı getiren Hülya ve tur arkadaşlarımı uğurladıktan sonra Yalıkavak'a doğru yola çıktım. Pazar akşamıydı. Buralara bisikletle gelmenin gururu, turun bitmesinin üzüntüsü, dizlerimdeki ağrılar, Hülya'ya evlilik teklif etmiş olmanın heyecanı vs hepsi yol boyunca içimde yer değiştirip durdu. Evlilik teklifi, İstanbul-Bodrum Bisiklet Turu'nun önüne geçtiği gibi hafta boyunca da konuşuldu. Tebrik notları, telefonlar, mesajlar hepsi arka arkaya geldi. Bu sürpriz Hülya kadar herkesi mutlu etmişti. Hülya da ofisteki son haftasını aynı kutlamalara o güzel gülümsemesiyle karşılık vererek geçirdi.

Hafta 1
Evin penceresinden ufka bakıyorum. Solda Geriş'in denize uzandığı, üzerinde beyaz evlerin kondurulduğu burundan 100-150 metre açıkta, göremediğim halde dalgaların çokça köpürmesiyle kendini açıkça belli eden bir kayayı her sabah yeniden fark ediyorum. Birbirini tekrar eden masmavi deniz dokusunun üzerinde bu aykırılığın görülmemesi imkansız zaten. Kendimi galiba o kaya gibi hissediyorum. Neye direniyorsam artık...

Yalıkavak günlük güneşlik karşıladı.
Oysa her şeye hala şehirdeymiş gibi yaklaşmak yaşamın akışına kocaman bir kesik atıyor. Hayatı kendine uydurmaya çabalamak, denizi boşu boşuna köpürtmekten başka bir şey değil. Tam tersine, buranın şartlarına uyduğunda her şey normalleşiyor ve sen de bu doğal akışın içinde sırıtmıyorsun. Mesela minibüs beklediğim bir akşam, gideceğim yönün tersine seyreden minibüsten fark edilmem, buraya cuk oturan bir örnek olabilir. Camdan sarkan şoförün "boşuna bekleme" diyerek beni aracına almasına bakarak, minibüsün taa 20 dakika sonra döneceğini bilmiyor olduğum hemen anlaşılıyor. Kendimi denizin ortasındaki o kaya gibi hissetmem bundandır. O kaya gibi durduğum yerde sırıtıyorum ki şoför de bana sırıtıyor: "Buçuklaa ve çeyrek kalalarda orada duruve, boşşuboşuna bekleme" diye. Kısa bir Geriş turu yapıyoruz, ekstra bir para falan da istemiyor.

Her şeye, her duruma hazırlandığımı sanmış olmak bana komik malzemeler verdi durdu ilk hafta boyunca. Hatta Yalıkavak'a vardığım ilk akşamı anlatmalıyım. Çünkü Bodrum'da yeni yaşam, evde çantamı açar açmaz başladı dersem yalan olmaz herhalde. O çanta, buradaki hayata ne kadar hazır olduğumun ilk göstergesiydi ki içinden çıkan birkaç t-shirt, şort ve mayoyla ne demek istediğim net olarak anlaşılır. Demek Bodrum'a dair alt edilemez bir hafızam varmış ki aslında koca bir kış geçireceğimi hiç düşünememişim. İlk geceden kendime bir gol attım böylece. Daha en başından kılık kıyafetsiz kalmıştım.

Mızıkçılık yapıp burayı yeni baştan yazacağım. Daha en baştan gol yemek işime gelmedi... Bodrum'da yeni yaşam belki de buzdolabının kapısını açtığım anda başladı. Geçen kış geldiğimde de annemin buzluğa attığı yiyecekler çok işe yaramıştı. Pişmeye hazır köfte, sebze, meyve vs vs. Hiç bir şey yoksa bile doğra, haşla ve yemeğini yap malzemeleri olurdu. Yalnız hesaba katmadığım bir şey vardı. Annem bu sefer, evi kış için kapatmıştı. Dolayısıyla mideme yuvarlayacağım birkaç lokma, hatta peynir-ekmek bile olsa iyi bir başlangıç sayacaktım. Fakat buzdolabının içinde parlak beyaz bir ışık, biraz da termostatın çıkardığı soğuk bir sesle karşılaşmakmış fıtrat! Yüzüm ne şekle büründü kim bilir? Daha en başından bir de aç kalmıştım iyi mi? Etti sana 2-0...

Mesai, en alışık olduğum şeydi ve her şeyi normalleştirirdi diye düşündüm. Erkenden yattım ki ertesi gün iyi başladı. Galiba en doğru başlangıç anı bilgisayarımı açmakmış diye geçti aklımdan. Ofisten tek tek düşen iş maillerine sevinirken, arşivimin yanımda olmadığı gerçeğiyle yüzleştim. Benden istedikleri hiçbir şeye cevap veremeyecek olmak omuzlarıma çöken bir yüke dönüşüverdi.

Hayatımda, kiminin "büyük şans!" diyeceği-dediği onca şey peş peşe sıralanmışken ilk günden böyle başlamak biraz ironik görülebilir. Öyle ya, Yalıkavak'ta bir ev olması başından beri koca bir şans olarak tarif edilir ki, annemin hikayesinden daha önce bahsetmiştim. Bodrum'a gideceğim dediğimde, patron gibi değil de büyük bir dostlukla destek veren Murat Patavi, İstanbul'la kurmam gereken ekonomik köprünün ta kendisine dönüşen -12 yıldır çalıştığım- Republica ve en başından beri bana tek tek omuz veren iş arkadaşlarımın arkamda duruşlarını şansa bağlamak biraz safdillik olur. Şirketten gelen desteğe teknik yetersizlikler nedeniyle karşılık verememekten korkarken, ofiste kullandığım bilgisayarımı peşimden kargoyla göndermelerini şansımla hiç açıklayamam.



Bilgisayarım gelir gelmez ofisi üst kata kurdum.

Onca çaba, adım, sabır, uğraş bir yana, sevilmek büyük mutluluk. Çevremde böyle bir güven, sevgi ve samimiyet yaratabildiğim için kendimle de bir ucundan gurur duyuyorum. Babaannemin "iyi insan ol!" nasihatine tutunmuşumdur ki benim dünyada inandığım tek şeydir. Demek ki böyle bir karşılığı olacakmış. Hiçbir şey gökten zembille inmiyor. Tüm bu destek, el verme vs hatırım için yapılmıyor. Ayrıca şans deyip geçmemek lazım, o da yaratılıyor nihayetinde. Piyango bileti almakla almamak arasında bile bir eylem farkı var.

Kaldı ki burada uzun uzun daha pek çok şeyi sıralayabilirim. Kendime not olsun: Gönlümün bir köşesine koyduğum, bisiklet sayesinde yolumun kesiştiği onlarca insanın iyilikleri, hiç tanımadığım daha kalabalık bir grubun, her gün sosyal medya, mail vs yoluyla ulaşıp içimdeki enerjiyi beslemelerini şansla açıklayamam. Bu ilişkilerden doğmuş dostluklar, kurulan ahbaplıklar, kaldırılmış kadehler, sohbetler, tanışmaların hepsini kucaklıyorum.

Bodrum'daki hayatımın ilk haftasını şu an mazur gördüğüm ve daha evvel hiç yaşamadığım bir panikle geçirdim. İlk anda aç kalıp daha sonra bir mutfağı idare etmek durumunda olmak, kıyafetsiz olmaktan daha stresliydi mesela. İstanbul'la eş zamanlı çalışmanın aksamaması için bilgisayar başında çakılı kalmak da ayrı bir gerginlik. Bir de istediğim yere istediğim zaman gidememek köşeye sıkışmış hissettirdi bana. En basitinden eve bir şeyler almak için mesainin bittiği, havanın karardığı saatlerde Yalıkavak'a bisikletle inmek istemedim. Kapkaranlık yollarda Geriş'e tırmanmak akıllıca değil zaten. Kış tarifesiyle nadir çalışan minibüsler ise ancak şehirli bir şımarığın şikayetine konu olabilirdi. Arabamı sattığım için pişman olmamla, araba aramaya başlamam işte bu ilk haftaya denk düşüyor.

Hafta 2, 3, 4 ve 5
Her ne olduysa birden oldu. Gece uyurken yüzüme bir peri mi üfledi nedir? Geldi mi bana bir esenlik, bir rahatlık. O haftasonu üşenmeden Muğla'ya gittim mesela. Bisiklet turuna katıldım. Hem hareket oldu hem yeni insanlar tanıdım. Gergin geçen ilk haftayı, böyle geride bırakmak çok iyi fikirmiş. Hatta Muğla'ya varmamla; bisiklet marifetiyle kurulmuş dostlukların en tepesine koyacağım Levent Bey ve sayesinde tanıdığım Barış ve Bilge Kurt kardeşlerle, ocak başında rakıyla neşelenmek, şakalaşmak ve eğlenmek omuzumdaki tüm yükü alıverdi. Çok iyi geldiğinden üst üste iki Cumartesi tekrarlayıverdik.

Bisiklet Tur'ları insanı özgür kılıyor. Akyaka-Akbük Turu'ndan
Akbük 
Şubat'tan itibaren yaptığım turlar için birer etiket yaparak kendime görsel bir hafıza yarattım
Gönlünden ne koparsa kahvaltısı... Muğla Bisiklet Derneği Yaraş-Gölcük Turu. Foto: Barış Kurt
Bazen bisiklet seni değil sen bisikleti taşırsın. Foto: Barış Kurt
"Teklif var ısrar yok ama bu tur kaçmaz" diye diye beni bisikletçi yapan Levent Bey ile. Foto: Barış Kurt
Bodrum Bisiklet Kulübüyle ilk turum / Gümüşlük

Arada gün içinde Yalıkavak'a inebilmeye başladım. Yemek yerken, ardından iskelede çay içerken veya etrafı tembelce pedallarken pek çok sürprizle karşılaşmak mümkün oluyor. Bir diyaloğa kulak kabartmak, tanıdık biriyle selamlaşmak, bir çay daha içmek programımdan pek bir şey çalmıyor. Üstelik zamanı yönetmeye başlamak günlük mesaime verim olarak yansımaya başladı. Daha yalın ve berrak işler çıkıyor elimden. İstanbul'da iken bir ofis içinde çakılı çalışmayı tercih ediyordum. Pişman değilim ama makine başında oturarak kaçırdığım ve ıskaladığım ne çok şey varmış!

Burada zaman, fotograftaki kadar duru ve sanki akmıyor.
Küdür
Arada yemek yemek için Yalıkavak'a iniyorum. Geri dönmeden evvel bir çay iyi gidiyor.
Sabahları ayrı bir güzel. Yalıkavak bana çok iyi geldi.

Ofisle kurduğumuz sistem de düşündüğümden iyi gidiyor. Umarım onlar da mutlulardır. Bir iş yerinde çalışmakla, buradan çalışmak arasında görünürde bir fark yok. Çalışma saatlerim İstanbul'daki gibi 9:00-18:00 arası. Ama aradan hazırlanmalar, trafik, toplantı, onaya gönderilen işlere yanıt beklemek vs gibi zamanları çıkarınca elde kalan boşluk hatırı sayılır bir fark yaratıyor. Doğru yönetildiğinde milyon paralara değişilmeyecek önemli bir zaman kazanılmış oluyor. Benim buraya taşınmaktaki en önemli nedenim işte bu zamanı kazanmaktı.

İstanbul'dan beraber geldiğim Çingen Tüfeği şimdi de pazar arabası oldu. İstikamet Yalıkavak Pazarı

Kıyafet meselesine de takmıyorum artık. Pekala azla yaşanılıyor. 3. hafta Hülya ile birlikte gelen birkaç parça kıyafetle de çamaşır makinesi dolmuyor hala. Sırf çok güzel diye kazak, tshirt, ayakkabı vs alanlardan olmadığım gibi, ihtiyaç haricinde bir şeyler satın almayı da aptalca bulurum. Dolayısıyla yeni bir şey almaya ihtiyaç da duymadım. Hani havalar yıkılır, buz keser de bir palto alayım dersin lakin hava da pırıl pırıl.

Yalıkavak'ta oturduğum yerden manzaram.
Hava bazen bu akşam üstü gibi bulutlanabiliyor.
Berrak sabahlara uyanmak çok iyi geliyor.

Yemek meselesini yavaş yavaş hallediyorum. Az evvel yaptığım kıymalı patlıcan yemeği ile yeni mutfak deneyimlerine önemli bir adım attım. Üstelik malzemelerin hepsi de pazardan alınmış ürünler. Hem daha ucuz hem daha sağlıklı şeyler tüketmeye yatay geçiş yapmış oldum. Bu arada yeni hedefim yiyecek israfına da son vermek.. Bu konuda da gayet iyi gidiyorum.

Kesintisiz ve yavaş bir yaşantının en önemli anahtarlarından biri de minibüs saatlerini bilmekmiş meğerse. Yana yakıla araba aradığım ilk haftadan sonra bundan şimdilik vazgeçtim. Her şey sakinlikle halloluyor burada. Bu yüzden Bodrum'un kendisine kulak verdim. Onunla birlikte akıp gitmekten mutluyum şu an. Mesela Bodrum'dan davet aldığım an rahatlıkla gidebiliyorum. Şu ana dek iki kere Mahmut Kaptan ve bir kere de Berk Balık'ta sevdiklerim ve arkadaşlarımla rakı içmeye gittim. Bir kez de “kışa merhaba” demek üzere Serdar Benli'nin evinde şömine karşısında şaraplarımızı yudumladık. Bodrum'dan Yalıkavak'a, 22:30'daki son dolmuşa yetişmek kaydıyla her türlü organizasyonumu yapabiliyorum. Ayrıca 19:00-22:00 arası yemek içmek için gayet güzel bir süre. Programı uzatmak istersen de geceliği 40 TL’ye bir otelde kalıverirsin. Karşılaştırma olsun diye yazıyorum. Bodrum'dan Yalıkavak'a taksi en az 100 TL. Ayrıca arabam olsaydı, geç saatlerde iyice sıklaşan trafik kontrollerinde eminim ki ehliyetimi 4 kere vermiş olurdum. Dolayısıyla balkabağından dönüşmüş 22:30 minibüsümü seviyorum...

Mahmut Kaptan geceye hazırlanıyor.
Hadi bakalım... Serdar Benli, Ahmet Kurşuncu ve Coka.
Sosyal medyadan biri hepimizin yatay çizgili kıyafetlerine dikkat çekti. Cevap Serdar Benli'den geldi...
...BodrumSpor
Kim demiş Bodrum küçük İstanbul oldu diye?
Bir akşam da biraderle Çardaklı'da oturduk. 10 Kasımdı ve Ata'yı andık.
Yine biraderle Parpali'de kahvaltı sıkıştırdık araya...
Hülya'nın geldiği akşam da Mahmut Kaptan'a iniverdik.

Geceleri ise film seyretmek epey keyifli oluyor. Bir paket çekirdek ve bir battaniye geceyi tamamlıyor. Buradaki voltaj oynamaları ve elektrik kesintileri evdeki televizyonu bozduğundan artık istesek de izleyemiyoruz. Benim haberler dışında televizyonla pek bir ilişkim kalmadı zaten. Hülya ise çoktan vazgeçmiş, unutmuş tv'nin ne olduğunu...

Şu ana dek epey film izlemişiz!

Hülya da 3. hafta geliverdi yanıma. Bir müddet daha İstanbul'a gidiş gelişleri sık ve fazla olacak. İlişkimiz başladığı 5 yıldan beri değişmeyen bu duruma alışığız zaten. Bu ilişkiyi taze tuttuğuna inanıyoruz. Aradaki mesafe biraz uzamış görünse de ucuz uçak biletleriyle zaman olarak kısaltmak mümkün. Kaldı ki -kendi adıma- onu özlemeyi de seviyorum. Ama ne yalan söyleyeyim Hülya'nın gelmesiyle tamamlandı her şey. Bir tarafım eksik kalıyor onsuz. O geldi mi bir başka kokuyor buralar. Bulutlar neşeleniyorlar, deniz duruluyor iyiden iyiye. İçim sakinleşiyor. Şimdi yine onun geleceği günü bekliyorum heyecanla...

Gidip geliyoruz ama Sandıma nerede diye sorsalar bilmezdim. Bilenler bilmeyenlere anlatıyor.
Pazar kahvaltımızı 1 milyon 212 arıyla birlikte yapmaya hazırlanırken. Sandıma...

Dün yeni bir pazar turundaydım. Bisikletle buraları keşfetmek için harika bir seçenek. Yazacak ve çizecek bir sürü konu veriyor. Yeni insanlarla tanışıyorsun. Hepsini uzun uzun yazacağım. Siz aşağıdaki yeni fotograflara bakarken ben de ocaktaki yemeğim, boşaltılacak bulaşık makinesi ve çamaşırla ilgileneyim. Ne diyeyim, kendinize iyi bakın... Mutlu olun... Bakın burada gökyüzü masmavi, o kadar mavi ki üşüyemiyorsun bile...

Dünkü turdan... Hararetle ne anlatıyorsam artık. Foto: Özgür Damar
Bisikletle birlikte tanıdığım Bahadır Bey ve Seçkin ile birlikte. Foto: Özgür Damar
Çingen Tüfeği ve taş ev
Gün batıyor ve Gümüşlük gümüşi rengine bürünüyor

1 yorum:

  1. Hulyayla sen ayni ananem ve dedem gibisiniz.Hep avluda asma agacinn altinda beyaz masa mavi tahta iskemleler dedemin raki sofrasi ve asma agacina kabloyla uzatilmis bir ampul..Cocukluk anilarimda anason kokusu dedemn mezeleri bisikleti, ananemin ot kavurmalari pazar arabasi ve pekmezle yaptigi kar helvalari. Hep mutlu olun sizde onlar gibi .Sevgiler ahmetabi
    Ashley..

    YanıtlaSil