15 Aralık 2014 Pazartesi

Bir arkadaşa bakıp çıkacağım

Medeniyetin, batının küçük bir kopyası iken süratle raydan çıkan, yozlaşan ve koca bir ucubeye dönen İstanbul hala Yahya Kemal'in dönmek isteyeceği bir yer olur muydu bilmem ama o meşhur sözünü kendim için gönül rahatlığıyla değiştirebilirim. "İstanbul'a gitmenin en iyi yanı Bodrum'a dönülmesi" diye.

Bana kalsa İstanbul'a bu kadar erken bir ziyaret yapmazdım. Lakin lüzum üzerine ay başında, bir iki günlük İstanbul ziyareti programa alındı. Gitme gerekçem, bir aylığına eski eşime bıraktığım Püskül'ü almaktı aslında. Yakaköy'de tuttuğumuz evin teslim tarihinin uzamasıyla birlikte Püskül orada fazladan bir ay daha kalınca insanların plan programını etkiler oldu. Eh tabi böyle bir zaman çalma hakkımız yok. Bu durumda Yakaköy'e getirmeyi planladığım Püskül'ün de yeni hayatı görünen o ki Yalıkavak'ta başlayacaktı. Hayal ettiğim bu olmasa da şikayet ettiğim yok. Bu mecburi yolculukla da hem ailemi görüp ofiste kısa bir mesai yapar, hem de Püskül'ü alır dönerdim. Zaten ziyaretin kısa tutulanı makbul değil midir?

Bebek 
Artık aileden olan Badem'i de ziyaret etmek gerekti.

Tüm bunları düşünüp dururken üniversite arkadaşlarım da bir başka köşede kendi programlarını yapıyorlarmış. Ben de sosyal medyadaki paylaşımlarından öğrendim. Üzerinde tarih mutabakatı sağlamaya çalıştıkları bu programın adını uzun zaman önce Buluşkan olarak koymuştuk. Gelenekselleştiği için arada İstanbul'a gitme gerekçesi olarak cepte saklanabilir. Saymayı bıraktığımız andan itibaren "Bilmem kaçıncı Buluşkan" demeye başladığımız bu son program, Püskül'ü alacağım haftaya denk düşünce İstanbul seyahatimi bir haftaya yaymaya karar verdim. Hem Hülya da tüm haftayı Duru ile geçirmek için gidiyordu. Pıt diye biletler alındı. Yoksa ben sadece bir arkadaşa bakıp çıkacaktım sahiden.

Artan sis fotoğraflarına bir tane de ben ekledim.
Pazartesi sendromunun ta kendisi.

İstanbul'da bir hafta demek mesaiye Republica'da devam etmek demekti. Dolayısıyla asıl büyük sürprizi iş arkadaşlarıma sakladım. Onlar yılbaşı nedeniyle iyice yoğunlaşan işler ve sıkışık zamanın getirdiği gerginlikle boğuşuyorlardı. Haber etmeden gittiğimden, herkesin havasını biraz değiştirebilirim diye düşünmüştüm. Öyle de oldu. Yüzler değişti, "iyi ki geldin"ler sıralandı peşi sıra. Ne yalan söyleyeyim ben de iyi ki geldim dedim. Hepsini çok özlemişim.

Hummalı çalışma dediklerinden
Boz ise önündekileri bitirmiş yeni brief bekliyor.

Burak muhtemelen gelen revizyonları okuyor. ⌘Q
Eli ile 6-7 senedir beraber çalışıyoruz. 
Ben 12 senedir Republica'da çalışıyorum. Mali benden daha eski.
Özkan ise demirbaşlardan... 15 seneye merdiven dayadı.

En çok da "Bodrum yaramış" dendi. İnsan telefon, elektronik posta, toplantı ve İstanbul trafiği içinden çıktığı anda gerçekten de dinlenmeye başlıyor. Biz çalışanlar bunu ne yazık ki yılda 2-3 hafta tatil yaparak deneyimleyebiliyoruz. Oysa çalışarak da dinlenebiliyor insan. Bu durumdan mutluyum. İş arkadaşlarımın da bu çalışma biçiminden mutlu olduklarını gördüm. Hiçbir işleri aksamamıştı.

Bu fotoğraf Bodrum'a pedal basmadan hemen önce ofisten Orhan tarafından çekilmiş.

Ofiste bir hafta mesai yapmak evde çalışmaya ne kadar hızlı alıştığımı da göstermiş oldu. Evden çalışmak ayrı bir disiplin istiyor. Daha önce hep kaçtığım ve tercih etmediğim bu sistem şu an hayal ettiğim gibi bir yaşamı sürdürmeme yardım ediyor. Öyle ya işin başına oturacağın an kendini buzdolabının önünde yakalamak, televizyonla bölünmek ya da pijamalarla güne devam etmek gibi hikayeler dinlemiştim. Tek sakıncası fikir alışverişinde bulunabileceğin kimsenin olmaması... Ofiste çalışmanın tek güzel yanı da bu sanırım.

Diğer taraftan da büyük zaman kaybıymış diye düşünüyorum. Şaka maka günün 3-4 saati, üretilen çözümlere yorum ya da onay beklemek, 15 dakikalık toplantı için en az iki katı zamanı trafikte heba etmek, ardı kesilmeyen telefon ve e-postalara cevap vermekle geçiyor. Kimsenin alınmasını istemem ama işini kaybetmekten korkan insanlarla çalışmak da bu zaman kaybını katmerli hale getiriyor. Yarattığı gerginliğe, iç kaynamaları ve dil ucuna gelen fena laflardan bahsetmiyorum bile. Bodrum'a taşınmak bu durumu değiştirmese de baktığın pencereyi değiştiriyor. Bir kere plastik doğramalardan değil, masmavi bir pervazdan bakıveriyorsun. Kazanılmış 3-4 saat sıkışık zamanlara ilaç oluyor. Dilden güzel laflar dökülüyor, ikna etmek kolaylaşıyor. Bodrum'a yerleşerek ne kadar doğru yaptığımı ofiste geçirdiğim ilk günden anlayıverdim deyip asıl konuya devam edeyim.

Bebek Kahve öğrenciyken çok geldiğim bir yerdi. Ortada yanan sobanın yanına sokulurdum.

Cuma günü mesainin bitmesiyle İstanbul'daki asıl görevlerimi tamamlamış oldum. Hafta arası Püskül'ü de almıştım. Sanırım daha önce bu kadar ayrı kalmadığımızdan olacak Püskül biraz küskün karşıladı beni, uzak durdu hep. Bu küskün tavır dönüş yolculuğuna dek sürdü. Sığır etli yaş mama bile fayda etmedi. Umarım yeni hayatı için affeder beni... Gümüşsuyu'nda başlayan renkli yaşamının Bodrum'da güzelleşerek devam edeceğine eminim. Şu an kendisi bilmiyor tabi... Artık Şehir Meyhanesi'ne geçip arkadaşlarımla gönül rahatlığıyla rakımı içebilirdim. Güzel olan "Bilmem Kaçıncı Buluşkan"ın en kalabalık katılımlarından birine denk gelmek oldu. Herkes birbiriyle neşeli sohbetlere daldığında hepsini tek tek izledim. Yüzüme oturan bir gülümsemeyle kendi kendime "sanırım dünyanın en iyi arkadaşlarına sahibim" deyiverdim.

Bilmem kaçıncı Buluşkan'ı Şehir Meyhanesi'de gerçekleştirdik. 
Artık ne anlatıyorsam?
Bu dostluk 20 seneyi geçti. Hiç kimseyi kardeşimden ayırmam.
Bu arada Elif ve Pınar diplomalarını almışlar. Bir çoğumuzun hala okulda durur.
Duru Buluşkan'ın bir kaçına katılmıştır. Masanın sessiz gücü...
Bir Buluşkan'ı da Bodrum'da organize etmek gerek.

İstanbul'daki son akşamımızı da Asmalı Cavit'te geçirelim dedik. İki akşam üst üste rakı sofrası biraz fazla olsa da Hülya ile orada olmayı ve rakı içmeyi seviyorum. Bir akşam evvelin kalabalık masasından sonra Duru, Cumartesi bize başka kimsenin katılmayacak olmasına pek sevindi. Çok hızlı büyüyor. Sanki yere çizilmiş ve çocukluk-ergenlik eşiğini varmış da tek adım atarak geçmiş. Bu hafta onunla her zamankinden daha çok zaman geçirdik. Gülüp eğlendik. İyi arkadaş olacağımızı teyid ettik...

Asmalı Cavit'te güzel bir final yaptık. Hülya anlatıyor, Duru dinliyor...

O akşam bir de sürekli çiçek aldığım ve dünyanın en güzel gülümseyen adamı olduğunu düşündüğüm Çiçekçi Şener'in Beyoğlu'nda son kez satışa çıktığını öğrendim. Memleketi Batman' dönüyordu. Biri kırmızı biri beyaz iki gül aldım ve vedalaştık. Umarım dediği gibi tekrar İstanbul'a dönmek zorunda kalmaz.

Elbette bisiklet üzerinde yaptığım Bodrum yolculuğu, Hülya'ya evlilik teklifi gibi konular da yeniden sıcak gündemdeki yerini aldı. Bu konulardaki tepkileri sadece sosyal medya üzerinden takip edebilmiştim. Sadece kendim ve Hülya için değil yakın çevrem, iş ve okul arkadaşlarım için de önemli bir adım atmış olduğumu gördüm. Uzakta olduğumdan duymadığım, görmediğim tepkiler almak bir çeşit hediye gibiydi. Demek ki güzel bir hikayem oluvermiş. İstanbul'dan mutlu döndüm...

Artık İstanbul'a değil, Bodrum'a dönüyorum...
Püskül tedirgin başladığı yolculuğu müthiş bir sakinlikle tamamladı. Kendisi de resmen Bodrumlu oluverdi.

Bu seyahat ile ilgili olarak not düşmem gereken bir konuyu da ele alıp kapatayım. Efendim, kaçınılmaz olan kaçmayı başardığın İstanbul ile kaçılan Bodrum'u karşılaştırmak oluyor. Hal böyle olunca destek mesajları kadar nüktedan tepkiler de alıyorum. Daha önce de yazmıştım İstanbul'u çok seviyor ve herkes kadar şikayet ediyorum. Sanıyorum içinden şikayet etmekle, Bodrum'dan bakıp şikayet etmek arasında bir parça sinir bozucu durumlar oluşuyor. Bunu tazeliğime verin diyeyim. 40 yılını İstanbul'da geçirmiş biri olarak "başka bir hayatın mümkün olduğuna dem vurmak" isterken, ister istemez burasıyla karşılaştırıyorsun. Yoksa egzos solurken odun kokusu duyuyor durumuna geçmek paylaşılmayacak bir şey olabilir mi? Kaldı ki burayı da dilime doladığım oluyor. Mesela 20 saatlik elektrik kesintisine nerede olsa isyan edersiniz. Tıpkı yıllarca çektiğim İstanbul trafiğine yaptığım gibi. Doğrudur İstanbul ile Bodrum birbiriyle karşılaştırılmayacak kadar farklıdır. Zaman zaman yaptığım, elma ile armutları aynı sepete koymaktır. Lakin yaşam ortak, dertler ortak. Biraz düşününce hayallerimiz bile ortak. Ha İstanbul'da, ha Bodrum'da...

2 yorum:

  1. Böylesine güzel yazıların arasını açmasanız..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yeni yazı yolda diyeyim o halde :) çok teşekkür ederim...

      Sil