4 Eylül 2014 Perşembe

Sana dün bir tepeden baktım aziz Muğla

Yerimde bir başkası olsa vazgeçer, kimse de haksızsın diyemezdi. Hatta o kişi her şeyi yıldızlara, kuantuma, hayra, ota boka bağlasa yine de hak verirdim. Biraz abartmama izin verirseniz, İstanbul'un, kendisi için yazdığım, çizdiğim ve söylediğim her şeyi tamamen yanlış anlayıp, alıngan ve bununla gelişen kötücül bir karşılık verdiğini söylerdim. Oysa alt tarafı havaalanına gidecektim.

Ben havaalanına gidedurayım, Muğla Bisiklet Derneği'nin 5.sini düzenlediği Kavaklıdere-Yerküpe turunun ilk günü tamamlanmıştı bile. Saat itibariyle kamp alanına çadırların atıldığından da eminim. Ben takside kös kös trafiğin açılmasını beklerken, tur katılımcıları yemek yiyor olmalıydılar. Davetini seve seve kabul ettiğim Levent Bey'in "sizi ben karşılarım" dediğinde Yatağan'dan, Dalaman'a geleceğini hesaplayamamışım. Dalaman'a, üstelik daha ucuz diye bilet almak büyük aptallıkmış. Üzerime ikinci bir ağırlık çöktü ve taksinin içinde iyice küçüldüm.

Bu tur için kendimce bir işaret tasarladım. 9. Gökova Turu için ısınma denilebilir.

Başlı başına sıkıcı olduğundan havalimanı yolculuğumdan bahsetmeyeceğim. Bir saatlik uçuş için 4 saat yolculuk yapmak metropol olmanın şanından olsa gerek. Gördüm ki kendi uçağımı kaçırdığım gibi eğer yolda yeni bilet alsam, sonrakine de yetişemeyecekmişim. Yerimde bir başkası olsa çoktan vazgeçer, en kestirmeden eve geri dönerdi. Sırf bu turu yapmak istediğimden inat ettim galiba. Nihayet gece yarısı uçuşuna yer bulabildim. Fakat sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Havaalanında fazladan 2 saat bekleyeceğimi ilan eden anonsla birlikte sadece Muğla'ya gidişim tam 10 saatlik bir maceraya dönüşmüş oldu. Levent Bey her ne kadar "sıkıntı yok" demiş olsa da saatlerce beklettiğimden kalbim lime lime oldu. Gözüken oydu ki Kavaklıdere-Yerküpe turunun 2. gününü bisiklet üzerinde uykusuz geçirecektik...

2. gün Yatağan'da çekilen toplu fotografın ardından yollara düştük.
Yatağan'dan tırmanmaya başladık / Fotograf Murat

Fakat tura iyi başladım. Derneğin benim için ayırdığı bisikletin üstüne binince gördüm ki akşam yorgunluğumdan eser yok. Yatağan'dan Kavaklıdere'ye uzanan yokuşları çiğneye çiğneye tırmandım. Günün bu ilk bölümünde beraber pedalladığımız Barış'ın kah takip ederek kah kaçarak verdiği tempo, sürüşü keyifli hale getirdi. Bu, Bodrum turu açışından güzel bir işaret. Ofise bir başıma gidip geldiğimden, şehirde aynı tadı alamıyorum. 5 arkadaş yola çıkacak olmak bu yüzden bile sevindirici.

men in black tights
Yeni çizimlerimden "Kara Taytlı Adamlar"

Bu arada Bodrum ekibi olarak sayımız 5 kişi oldu demişken bir parantez açayım. Toplanabilecek en doğru ekip olduk gibi geliyor bana. Beni üzen şey ise, henüz bir araya gelip rota, güvenlik, yapmak istediklerimiz ve beklentilerimiz üzerine muhabbet etmemiş olmamız. Zaman hızla daralıyor. Kendimce rota çıkarmışlığım, yazmış/çizmişliğim var ki yalnızlık hissi içinde bir şeyler yapmaya çabalıyorum. Yoksa bir avuç adama "kara taytlı adamlar" demek, kendi kendime konuşmaktan başka bir şeymiş gibi gelmiyor. Buna karşın, onlarla konuşmamız ve planlamamız gereken pek çok şeyi başkalarıyla fazlasıyla konuştum, konuşuyorum. Bizi takip edecek bir aracın olması gerektiğine inancım tam. Birinin bu işi üstlenmesini istemeliyiz. Belki ikinci bir kişi de bu turu belgelemek için aynı araca dahil olmalı. Çünkü tur aynı zamanda Hadi Ben Kaçtım'ın finali olacak. Bununla ilgili bir bütçeyi, ayaküstü konuştuğumuz Levent Bey kabaca hesapladı bile. Çıkan rakam bir firmanın kaçmayacağı kadar cüzi. Harekete geçeceksek bir an evvel yapmalıyız. Şunun şurasında topu topu bir buçuk ay var.

Köyler veya yol üstündeki kahvelerde çay molası vermek yeni hikayelere kapı açıyor

Uykusuzluğun üstüne sıcaklık da eklenince yorgunluk alametleri, Kavaklıdere'de katıldığımız düğün yemeğinden hemen sonra kendini iyice gösterdi. Kamp yerine, kalan son 12-13 km'yi araçla geçip Yerküpe'ye ulaştık. Yerküpe tertemiz havası, çeşmelerinden akan şeker gibi lezzetli suyu, büyük ağaçlarıyla çimenlik bir alan etrafında genişleyen önemli bir yayla. Gidişimizden birkaç hafta evvel yapılan geleneksel Yerküpe Yağlı Güreşleri'nin izleri yeni yeni silinmiş. Suyun ve kuşların sesi ruhu okşuyor. İnsan kendini çimenlerin arasına süzülmüş bir yaprak gibi hissediyor. İçilen soğuk bira ve çimenlerde kısa kestirmenin ardından, dağlardan gelen buz gibi suların doldurduğu daracık havuzda yenilendik. Akşam bolca köftenin yanında rakı olduğunu duyunca deliksiz uykunun garantisini almış da oldum. Nitekim sabaha karşı Yerküpe'ye gelen domuzlar ve onlara havlayan köpekleri duymadım bile...

Biraz uyku... Bütün istediğimiz buydu. / Yerküpe
Domuzlara karşı alınmış basit bir tedbir / Yerküpe
Gökova Turu'nda olduğu gibi yine en erkenci bendim. / Yerküpe


Sabah kahvaltısının ardından, bisiklet mazime yeni bir mertebe olacak o zorlu tırmanışa başladık. Önümüzde uzanan taş, toprak ve kumdan oluşan rampa ne diyorsa, o oluyor. Yolu ezmek, çiğnemek mümkün değil. İyi dinlenmiş olmama rağmen 1750 metreye çıkış çok yıpratıcıydı. Ödülümse bol bol kekik kokusu, ısınmış su ve ayaklarımın altında uzanan enfes bir manzara oldu. Çok yakında bu coğrafyada yaşayacak olmaktan mutluyum. Önceliklerin, dertlerin, ödüllerin yer değiştirdiği, ömür boyunca keşfedecek çokça şeyin toplandığı bir bölge burası. Mola verdiğimiz, konakladığımız yerlerin sırf isimleri bile oralara gitmek için bir neden. Muğla'ya dönerken yemek molası verdiğimiz Gökçukur Yaylasını bu yüzden es geçemem. Zamanın iyice yavaşladığını hissettiren duygusu, iyi bir noktaya konumlandırılmış tesisi insanda bir İskandinav ülkesindeymiş hissi uyandırıyor. Kadrajın içine giren camimsi mescidi nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz.

Kendimi küçücük hissettiğim yerlerde olmak beni mutlu ediyor.
Levent Bey'le 1750 m. öz çekimi :)

Güneş iyice eğilmeye başladığında, bizi Muğla'ya indiren yokuşlardaydık. Orman bin bir kokulu taze nefesini yüzüme üflerken buraya gelmekte inat ettiğim için mutlu oldum. İki gün boyunca Gökova Turu'ndan tanıdığım ve sevdiğim pek çok insanla hasret gidermiş, yeni insanlarla tanışmış, bol bol oksijen depolamıştım. Şimdi de ardımda bıraktığım yollar göğsüme madalya olarak takılıyordu. Toz, toprak, kir ve ter içinde ama yüzümde kocaman bir gülümsemeyle vedalaşma noktasına vardım. Tanıdığım, tanıştığım tüm katılımcılar ceplerime bravolar, aferinler doldurdular... Sonrasında da Levent Bey ile Dalaman'a doğru yola çıktık.

Azmak, Akyaka / Fotograf: Cem Pirselimoğlu

Son sürpriz ise havaalanına gitmeden evvel Akyaka'ya uğrayıp kendimizi Azmak'ın buz gibi sularına bırakmak oldu. Levent Bey'le birlikte tüm yorgunluğumuz suya karıştı. Soğuk, nefesimizi kesti; ayıldık, kendimize geldik. Akıntı bizi aldı bir rakı masasının başına götürdü; tüm kirimizi, pasımızı, ağrılarımızı ise denize.

Bu turun nazarı, yolda kaza geçiren iPad'ım oldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder