30 Kasım 2013 Cumartesi

Kaçmak üzerine dertleşme

Kaçmak ile ilgili bir cümle kurarken aslında ne kadar kuvvetli bir sözcüğü seçtiğimi fark etmemişim. Aldığım yorum ve tepkilere göre bunu göç etmek veya yer değiştirmek diye kıvırdıysam da "kaçmak" kelimesinden kaçamadım bir türlü. Konu açıldığında kiminle konuşsam birkaç dakika içinde sanki hipnotize oluyor, kaçmak fikrinden büyüleniyorlardı. İnsanların peygamberlere inanmasının altında kendi tembellikleri yatıyor olabilir diye düşündüm. Çünkü ne yapacağını bilmemek, kötü sayabileceğimiz her şeyden berbat bence. En büyük iç sıkıntılarımın ne yapacağımı bilmediğim anlarda ortaya çıktığını hatırlıyorum. Dolayısıyla, kendisi için hiçbir şey yapmadan bekleyen kimseler, nedense benim kaçışımı çok ciddiye alıyor. Çünkü onlar için de "kaçmak" çok büyülü bir sözcük. Onlar da gitmek istiyor, hayaller kuruyorlar; hep yaptıkları gibi kımıldamadan.. şimdi de beni bekliyorlar.

Bodrum
Bu şehirden ayrıldığım ilk günkü yazımı okuduklarında kalpleri eriyecek o kimseler, beklemenin bir başka aşamasına geçecek. Deniz kıyısında yaşayacağım taş evin bahçesinde, ilk rakı fotoğrafını bekleyecekler. Camdan süzülen ışığın içine gizlenip Hülya'yı usulca nasıl öptüğüm de merak uyandıracaktır elbet. Gün batımının verdiği ilhamla kurmam beklenen afili sözcüklerin altına onlarca yorum yazacakları günü de iple çekecekler. Tatil gibi bir hayat sürdüğüme kanaat getirene kadar kendileri için hiçbir adımı atmayacak, kıllarını kıpırdatmayacaklar. Her pazartesi diyete başladıkları gibi, her cuma sigarayı bırakacaklar. Her hafta yeniden... Benim görevim de, "Burası cennet cennet" diyerek, fütursuzca resimler post etmek olacak. Birbirimizi işte böyle kandıracağız.

Bodrum'da bir kış sabahı
Nihayetinde hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi olmayacak. Bunu biliyorum, çünkü gerçekle sınanmadıkça her hayal, kırılmaya mahkum ediliyor. Ayrıca hayal, hayal olarak kaldığı sürece tek yapabildiği afyon etkili kısa mutluluklar yaratmak. Bir an rahatlatıyor, gaza getiriyor o kadar. Zamanla bizi hayal kurmaya iten asıl nedenleri unutturuyor, uyuşturuyor. Kaçmak ile ilgili bir sürü hikaye dinledim. %90'ı hayal kırıklığıyla ilgiliydi. %70'i şehirlere geri dönmüştü, kalan %20 tutunmaya çalışıyordu. Tutunmuş %10 da tatil yapmak bir tarafa, hayatlarını sürdürmek için çalışıyorlardı.

Benim hayallerim bu gerçekleri gözeterek şekilleniyor. Dolayısı ile pembe bir tablo vaat etmiyorum kendime. Hiçbir hayalim ayağımı şezlonga uzatıp bütün gün denize girmek, yürüyüş yapmakla alakalı değil. Deniz kıyısında bir taş evde de yaşamayı hayal etmiyorum. Gücüm neye izin veriyorsa o. Hatta İstanbul'daki yaşam standardımı tamamen çöpe atmam gerektiğini biliyorum. Daha azla yetineceğim bir hayata hazırlıyorum kendimi. Yine para kazanmak gibi bir derdim, çözülmeyi bekleyen yepyeni problemlerim olacak. Daha yalnız olacağım. Hatta yalnızlıktan çok yorulacağım, sıkılacağım.

O zaman "İstanbul'dan kaçmak niye?" diye bir soru pekala sorulabilir. Çünkü bugüne dek hep böyle algılandı, hep büyük şehirden kaçmak diye tarif edildi. Bütün derdimizin trafik, kalabalık, kasvet ve nefes alamamak olduğu söylendi. Kabul ediyorum ki büyük şehirde yaşamakla ilgili şikayetlerim ne eksiktir, ne de fazla. Ama mesele şehirden kaçmak meselesi değildir. Bu sefer kıvırmıyorum, gerçekten yer değiştiriyorum...

Her yıl sonunda rutin sağlık kontrollerim yaklaştığında, kontrol edemediğim bir korku içimi kaplar. İşte benim kaçmak istediğim duygu budur. Daha da ötesi ki saçma sayılabilir; İstanbul'da kaldıkça, daha önce elinden kurtulduğum kanser beni tekrar yakalayacakmış gibi geliyor. İşte bu korkudan da kaçmak istiyorum. Doktorum 5 sene evvel beni mezun ettiğinde tekrar yakalanma riskimi %40 gibi bir oranla tanımlamıştı. Hiç fena bir oran değil. Bugüne değin her şey yolunda gitti. Umarım bundan sonra da öyle gider. Ne bileyim hazır kurtulmuşken kaçarsam, kanser beni bir daha bulamayacakmış gibi geliyor. Kafasını kaşıyarak "...nerede bu Coka?" diyecek sanki. Onu, bu şehrin gri ve kasvetli havasında bırakıp unutmak istiyorum.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Boo Dergi röportajı

Geçtiğimiz ay Asmalı Cavit'te buluştuğumuz Kamer Yılmaz ve Rıza Şahin ile yaptığımız söyleşi çok sevdiğim Boo Dergi'de yayınlanmış... Ben de buradan duyurayım istedim. Kamer, Rıza ve Alper'e çok çok teşekkürler.

12 Kasım 2013 Salı

Yemek

Tek başıma yaşadığım dönem ve çalışma hayatım boyunca geçerliliğini koruyan yegane şeylerden biri, ofisten saat 7’de çıktığımda aç kaldığım gerçeğidir. Bunu iki şeye bağlamam mümkün; ilki, yemek yapmaya kalkıştığımda masa başına 8-9 gibi geç saatlerde oturmak istemiyor olmam. İkincisi ise, alışveriş alışkanlık ve davranışlarım. Buradan devam edeyim.

Püskül'le akşam yemeği

Dolapta çokça şey çürütüp vicdanen rahatsız olduğumdan beri, toplu alışveriş faslını terk ettim. İhtiyacım kadarını almak yetecekti. Böylece hem her şeyi taze tüketebilecektim hem de kalanını dolapta çürütmemiş olacaktım. Gel gör ki, ofisten saat 7’de çıkılınca, markette, özellikle sebze-meyve adına pek bir şey kalmıyor. Kalanlarsa kendinden geçmiş oluyor. Arasında iyilerini aramak çöp karıştırmaktan çok farklı değil. Roka demetleri hem küçük hem kendini salmış oluyor. Gün boyu marketin kralı olan domates, suyunu bırakacak yer arıyor. Meyveler desen sineklenmiş... Kısacası işim çok zor oluyor.

Güzel bir domates kokusu bile İstanbul'dan gitmek için bahanedir benim için.

Başka bir açıdan bakayım. Bir kere itiraf etmeliyim ki yemekle ilgili sorunum hep olmuştur. Mesela çocukken, babaannem elinde tabakla peşimde dolaşırdı. Annem elinde kaşık, benimle köşe kapmaca oynamıştır. Anne, babası memur arkadaşlarım kendi yemeklerini kendi yapabilirken, en kötüsü tencere bile ısıtmışlığım yoktu. Sokağa, ekmek arası bir şeyler illaki inerdi. Elde tapşinlenip kızartılmış köfteler, çıtır çıtır bir çeyrek ekmeğin arasına dizilir, soyulmuş ve bolca tuzlanmış salatalıkla ellere tutuşturulurdu. Hatta bizimkiler sofraya oturmasalar acıktığımı anlamazdım. Hareketliydim, oyun oynamaya bayılırdım yemeği hiç düşünmezdim. Çünkü pişirilir ve peşimden getirilirdi. Üniversite dönemi de ailemin yanında geçtiğinden mutfakla aram öğrenci arkadaşlarım kadar barışmadı. Onlar bin bir çeşit makarnayı yapabilirken ben pizza bile ısıtmamıştım.

cocky pan!
Bir dönem yemekle ilişkim resimlediğim düzeydeydi.

Yıllar geçtikçe yemek yemeyi sevdim. Mutluluğun sadece kahvaltıyla değil, iyi yemekle de alakası olduğuna inandım. Bu dönüşümün mutfakla aramı değiştireceğinden çok emindim. Bu gazla tezgahın başında soğan doğradım, patates kestim, patlıcan közledim ama nafile. Yeteneksiz değilim eminim lakin konsantrasyon sıfırdı.

chef (!)
Arada mutfağa girdiğim oluyor. Sıvı pilav icatlarım arasındadır.
emulsion cake / bulamaç
Tatsız tuzsuz bulamaçlar yapardım.
masterchef
Karnı tok ve mutlu ben
at the kitchen
Bebek'e ilk taşındığımda mezelerimi hazırlardım.

Galata'da hayatım; ya ev yemekleri yapan lokantalarda ya da meyhanelerde geçince, o evin şahane ötesi mutfağı bir nevi süs kaldı. Haksızlık etmeyeyim aynı mutfakta rakı mezesi, ton balıklı salata, pilav ve hatta tencere yemeği bile yapılmıştır. Lakin eser sahibi hep Hülya'dır. Benim de arada yaptığım şeyler elbette var ama adına yemek denir mi bilmiyorum.

yiyelim guzelleselim
Doğacan Onaran, bloğu sayesinde tanıştığım seyyar bir aşçı. Yiyelim Güzelleşelim
Two Greedy Italians, televizyonda yakalarsam, sıkılmadan izlediğim bir program.

Bu arada kendini iyi yemeğe adamış insanlarla tanıştım. Onları izlerken el kol hareketlerini izleyip, tezgah ve masa başındaki duruşlarını gözlemledim. Yapanın da ve tadanın da yemek sohbetleri ağız sulandırıyor. Tutkularının geride bıraktığı pırıltılı izi görmek çok motive edici. Neyin daha önce pişeceğini, neye hangi tadın da yakışabileceğini ve dahası bir lezzeti nereye götürebileceklerini biliyorlar. Yemek yapmak bu yüzden basit gelmiyor bana, onlar her ne kadar basit deseler de. Belki de bu kadar basit olamayacağına inandığımdandır.

Oysa dün gece rüyamda kendimi Bodrum'da bir evin mutfağında gördüm. Kırmızı biberleri kesiyordum. Tencerede bir şey kaynıyordu. Kuş başı etler duruyordu tezgahta. Maydanozları yıkadım. Marine edilmiş bir şeyleri bir elimden öbür elime atıp tuttum epey. Tuzla iyice öldürdüm soğanları. Taze kekik ektim üzerlerine ve bir nane yaprağıyla süsledim tabağı. Bir şeyleri de jülyen doğradım. Tavadaki yağda patatesler tıss tıss kızardılar. Başka bir şey de nar gibi oldu. Sonuçta ne yaptım bilmiyorum ama millet parmaklarını yedi. Kendimi iyi hissettim...

3 Kasım 2013 Pazar

Bir toplantı notu

Geçtiğimiz Cuma söz konusu toplantı olmasaydı belki de bu yazıyı yazmayacaktım. O sunum sayesinde tam da kafa dağıtacak, laf aramızda romantik geçecek bir şehir dışı programa katılmayıp, uzun bir aradan sonra ilk kez gece ofiste çalıştım. Sunumun hazırlanmasına katılmış olmak, beni de toplantı ekibine dahil edince yazıya konu olacak asıl mesele ile yüzleşmem kaçınılmaz oldu.

Eğer toplantıya katılmamış olsaydım haftasonunu Hülya ile Fethiye'de geçirecektik.

Toplantı ile ilgili stok fotograflarda herkes şık ve mutlu gözüküyor.

Sunum kadar önemli ikinci bir şey varsa o da toplantıda nasıl göründüğündür. Hele bu toplantı yeni müşteri ile tanışmak ve onlara ilk kez bir şey sunmak için organize edilmişse durumun önemi 2 kez artar. Görünümün, sıcak davranışların toplantı atmosferini, ortamın kimyasını etkilediğine inanılır. Sakallar kesilir, saçlar taranır, kokular sürülür. Kadınlar erkenden fönlerini çektirip makyajlarını yaparlar. En şık kıyafetlerden kombinler yapılır ki toplantının enerjisine katkıları olsun. Yüzlere kocaman gülümsemeler takılır.

Hayatımda böyle toplantı görmedim ama kimi işlerde bu resimleri kullandım mecburen

Son dönemde Bodrum'a taşınma planı çerçevesinde önceliklerimi değiştirmeye başladığım aşikar. Özellikle de kılık kıyafet meselesi benim için önemini iyice yitirdi. Galata ve ardından Bebek'e taşınırken büyük bir kısmından da kurtulmuştum. Dolayısı ile böyle toplantı için uygun kıyafetim kalmamıştı. Hem kim ne yapsın Bodrum'da ceketi kravatı?

coka spring summer 13
Benim gardırobum uzun süredir bu kıyafetlerden ibaret. cokabook.blogspot.com
catwalk
Kışları da şalvardan vazgeçmiyorum. cokabook.blogspot.com 
Bir kot bir tshirt de durumu kurtarırdı belki ama gardıropta ne kotum ne de tshirtim vardı. Uzun süredir şalvarlarım, dökümlü üst başım ve bir iki şortla idare ediyorum. Usul usul yeni hayatıma geçtiğimi fark ettim ve gülümsedim. Yaşam tarzım Bodrum'a göre değişiyordu. Kıyafetlerim ve eşyalarım gittikçe azalmıştı. Bir yanımın bu kadar hazır olmasına mutlu olarak belden bağlamalı Thai balıkçı pantolonumun üstüne bol salaş bir şey geçirdim ve evden çıktım.

Daha da azalmak üzere...

Arşivden: Az olmak, az almak, azalmak