22 Eylül 2013 Pazar

Tut ki

Tut ki, oturduğum yerden karşımda duran su bardağını var gücümle hareket ettirmeye çalışıyorum. Buna kaç dakika harcadım bilmiyorum fakat zaman geçtikçe susuzluğum artıyor. Hala bir milim bile oynatabilmiş değilim. Oysa bardağın ısısını, camı, silindirik yapısını, ağırlığını ve içindeki suyu, nerdeyse elimle tutuyor gibi hissediyorum. Sanki kendime çekip kafama dikmem an meselesi. Küçücük bir hareketle susuzluğum geçecek biliyorum ama kıpırdamıyor meret. Bildiğim tüm duaları ettim, durumu evrene ilettim ve bu konuda takip ettiğim yayınların öğrettiklerini harfiyen uyguladım. Emin olun iyi enerji, istemek ve almak üzerine size sayfalarca yazı yazabilirim. Fakat lanet olasıca bardağa hiçbir şey fayda etmiyor. Hala bir kaç adım ötede ve kıpırdamadan duruyor. Biliyorum, zaman geçtikçe umudum azalacak, neden istediğim olmuyor diye ağlayacağım neredeyse. Hatta en yakın arkadaşımı arayıp zırlayacağım da. İstediğini elde edemeyen ne kadar çok insan olduğunu düşüneceğiz.

Bir şeyi istemekte takılıp kalan çok insan var. İstediğine adım atmayı unutan.

Biraz dinlendikten sonra ıkınıyorum, damarlarım patlarcasına ittiriyorum bardağı. Kıpkırmızı yüzüme bakıp hiç bir şey yapmadığımı söyleyemezsiniz. Büyük efor sarfediyorum, ama...Yok, kıpırdamıyor işte. Sanırım burada, bu kanepe üzerinde, susuzluktan öleceğim...

Tut ki, belki de sorun bardaktadır. Öyle ya her şeyi denedim. O kadar istedim, çağırdım, gel dedim. Aptal bardak! Susuzluğumu giderme şansı varken kılını bile kıpırdatmadı. Görmezden geliyor biliyorum. Söylediğim güzel sözlere rağmen... Sinir oluyorum.

Demek ki sadece istemek yetmiyor. Çünkü sadece istemek, kendi kendinle kavga etmenin ta kendisi olabiliyor.

11 Eylül 2013 Çarşamba

48 Bodrum

Son zamanlarda, okuduğunuz bu blogun bir gezi sitesine dönüştüğünü kabul etmeliyim. Şimdi, Bodrum'a ne zaman taşınacağıma dair sayısı ve yükü artmış sorulara, sırf bu blog özüne dönsün diye cevap vermeye çalışacağım. Buna rağmen tanıdık, tanımadık pek çok insanın, blog ve sosyal medya takipçilerimin, Bodrum ile ilgili takvimi merak etmesi, yorumlarda bulunması ya da fikir vermesi çok güzel, çünkü bu bana güç veriyor. Aynı zamanda kıvırıp kaçabileceğim herhangi bir alan bırakmıyor. Bu satırı her kim okuyorsa bilmeli ki, beni bir adım daha hedefime yaklaştırıyordur.

istanbul again
İstanbul bana böyle hissettiriyor

Gitmeyi, hayal ettiği dünyayı kurmayı, -ister bu topraklarda isterse dünyanın öbür ucunda olsun- hayal eden birçok insan var. Gelen sorular, kendimi öncüymüş denli önemli hissettiriyor. Ben gidersem herkesin hayali gerçekleşecekmiş gibi geliyor. Başaramazsam her birinin hayal kırıklılığı olacağım sanki.

Yolunu tutup, epeyce ilerlemiş biri olarak, bazen hiçbir şey yapmadan beklemek gereken anlardan da bahsetmeliyim. Trafiği bol bir binada, asansör ya da en basitinden durakta otobüs beklemek gibi düşünün. Çiçek bile mevsiminde açar ya hani. Epey süredir benim için böyle bir durağan durum söz konusu. Lakin beklerken dahi kimi şeyler olmuyor değil. Mesela, yakın zamanda Selimiye'deki arsa için ruhsat başvurumu yaptım. Artık üzerine ev kondurma noktasına geldim sayılır. Kafamda netleşmeyen sat - elde tut gelgitleri ve bu arada geçen zaman, orasının daha da değerlenmesine yardım etti. Kim bilir belki de Bodrum'un yazlığı oluverir Selimiye. Yazın çekilmeyen bir kasabadan kendi halinde bir köye kaçmak, yorucu olmayan birkaç saatlik yolculuğa bakar.

my way
Üniversiteden hocam Serdar Benli'nin blogunda anlattığı bir sahneyi resimlemiştim.
inspiration to escape
Yine Serdar Benli'ye beni desteklediği için teşekkür etmek istemiştim. 
lets go?
Hülya'ya hayallerimden bahsettim...
will you come with me?
...ve tabi benimle gelmesini istedim.
will be there for a minute
"Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölemezsin" C. Süreya

Yolunu tutup, ilerlemek deyince basitçe tekrar etmek isterim. Öyle ya, beş parasız hayal bile kurulamıyor günümüzde. Benzer ve aslında hiç de ütopik olmayan bu hayallere sahip bizler için ilk sorun, doğrudur, ekonomik koşullarımızı düşündüğümüzde doğuyor. Sahiden sancılı ve fakat abartılı bir durum bu. Aslında beş parasızken atılacak önemli adımlar var. Mesela ihtiyacımız olmayan şeyleri edinmemek ve yapmamak gibi. Bir dönem, eve oyun konsolu almalıyım, arkadaşlarım gelir ve oyun oynarız derdim. Oysa bu yaşıma kadar eline oyun konsolu almamış biri olarak, olmayan bir durumu, nasıl da kafamda yarattım bilmiyorum. Evet; teknolojik oyuncakları, sırf moda oldu diye sadece birkaç hafta giyilecek markalı kıyafetleri, yeni açılmış, bir tabak makarnaya 50 lira verilen havalı mekanları unutmaktan bahsediyorum. Hayata bir kere geliyoruz sözü şeklen doğru olsa da kullanıldığı yere göre kendini kandırmak için ihtiyaç duyulan bir anahtara dönüşüyor. Bu sözün etrafa yaydığı hoş tınıların peşine düşüp, evlerini mağazaya veya kendisini yakında sönecek bir pop stara çeviren pek çok insan biliyorum. Bu bir yorum. Kimsenin tercihine, nasıl yaşadığına lafım yok. Tekrar etmemin sebebi nereden başlayacağım diyene kapıyı aralamak.

Üstelik ne kadar tasarruf yaparsanız yapın, elinizdeki para genelde hayallerinize asla yetmeyecektir. Haliyle daha küçük adımlar atmayı tercih etmek, daha küçük yatırım enstrümanları kullanmak, hem planınız için yapılmış bir hamle, hem de zaman kazandırmış oluyor. Bu zaman öyle önemli ki, içinde fikir değiştirmek, manevralarda bulunmak kolaylaşıyor. Mesela ev sahibi olmayı düşlerken, bir müddet sonra bunun gereksizliğine ikna olabiliyorsunuz. Diğer taraftan, geçmişte yaptığım, boyumu geçmeyen küçük yatırımlar görüyorum ki bugün beni avantajlı kılıyor. İyi ki lüks araba sahibi olmamış, eve 5+1 kablosuz ses sitemleri almamışım diyorum.

Şöyle bir tarayınca Bodrum'a dair ne çok şey çizmişim.

Bu yazıyı yazarken önceki akşam annemden gelen telefon bile çok önemli sayılabilir. Babamla birlikte Ortakent ve Geriş Köyü'nü gezip, benim için biraz havayı kokladıklarını söylediler. Nasıldır, kimler yaşar, güzel midir, esintili midir, nemli midir gibi. İster yaşayacak ister yaşamayacak olayım, bunu yapmalarına çok mutlu oldum. En azından, artık güneyde yaşama fikrime iyiden iyiye alıştıklarını, inandıklarını görüyorum. İlk başta heves olarak algılanan bir durumun bu noktaya gelmesi benim için sahiden önemli. Kimseyi ikna etmek zorunda değildim; lakin yakınlarınızın sizinle hareket etmesi hayalinizi gerçekleştirme yolunda büyük bir şans oluyor. Bu şansı yakalamak için onlara da zaman vermek gerek. Yapmak istediğiniz her ne ise ailenizin koşulsuz yardım ettiğini düşünün. Bu noktayı böylece geçmiş oldum. Biraz alakasız gelebilir ama fikren benzeştirdiğimden dolayı 1957 yapımı "12 Öfkeli Adam"ı izlemenizi tavsiye edeceğim.

12 Öfkeli Adam izlemediyseniz,  kaçırmamanız gereken bir film

Bir şey daha var. İş hayatım boyunca hizmet verdiğim ajanslar dışında, bağımsız çalışmayı reddetmişimdir. Oysa şimdi, gitme hayalimin ve çiziyor olmanın açtığı yeni kapılardan içeri girmekten çekinmiyorum. Tasarım hizmeti ve illüstrasyon taleplerine kulağımı kabartıyor, değerlendiriyorum. Bunu ticari bir kaygı için değil, evde çalışma disiplinimi kazanmak için yapıyorum. Öğrendim ki kolay değilmiş. Çünkü yapacağım işin başına geçtiğimde kendimi her defasında mutfakta, bir şeyler atıştırırken bulmak istemem. Bunu oturtmak için bile biraz zamana ihtiyaç var.

Dışımda gelişen her şey için kendimi, daha önce tarif ettiğim gibi durakta, otobüs beklerken resimleyebilirim. Eninde sonunda beklediğin araç geliyor, biniyor gidiyorsun. Hayatı akışına bırakmak, gelen her şeyi kabul etmek benim mutluluğumun anahtarı olmuştur hep. Bundan sonra da öyle olacak eminim. Beklemeyi bilmek gerek.

time
İstanbul'daki sürem azalıyor.

Ne zaman mı gideceğim? Haftaya olabilir gibi geliyor, birkaç ay sonra da… Soruyu değiştirerek soracak olursanız ben hazırım derim. Hem de çok hazır. Bodrum hatlı otobüsün gelmesini bekliyorum sadece…

1 Eylül 2013 Pazar

Sonbahar Almanya'dan geldi

Birkaç saat sonra, bizi Nürnberg'e getiren uçağa atlayıp gerisin geri İstanbul'a döneceğiz. Bu sene koştur koştur bir orada bir burada geçirilen yazı, Almanya seyahati ile kapatmak işin madalyası oldu galiba. Çünkü buradan kalbimde pek çok anı ve yüzümde tebessümle ayrılıyorum.

Sanırım kahvaltıda hamur kızartması (pişi) yemeyeli 20-25 seneyi geçti. Ev keki ve poğaçasını da çok özlemişim. Bir de hatırladım ki "Hadi gece uyumayalım" heyecanı ne kadar mutluluk vericiymiş. Ocakta neredeyse sürekli kaynayan çay, salonda açılan yatak, tuvalet trafiği, haddinden fazla bulunan parklarda yürüyüş yapmak, köprülerden geçmek, Şirin ile (evin harika köpeği) top oynamak, hepsini geç birarada olmak, sohbet etmek, öyle güzel izler bıraktı ki şu an burnumun direği sızlıyor. Burada herkesten ayrılmak zor olacak gibi gözüküyor. Daha dün akşam, "izninizi uzatamaz mısınız?" diye sorulduğunda içim ne yalan söyleyeyim cız etti. Nürnberg belki Hülya'nın kardeş ve akrabalarının yaşadığı şehir ama benim de aileden payesi aldığım yer oldu.

Burg duvarlarından bakınca Nürnberg
Burg, Nürnberg'in merkezinde en çok ziyaret alan yer.

Nürmberg içinden ırmaklar geçen bir yer olduğundan köprüsü bol bir şehir
Kafanı nereye çevirsen tarihi bir yapı görmek mümkün
ama benim ilgimi üzerilerine sarılı ağlar çekti
Nürnberg ayrıca romantik bir şehir
Biz parklara gitmek için evden çıkarız. Burada parklar ayağına gelmiş.
Üstelik parkları gezmek için bilet kesen gişeler yok!
Nürnberg VolksFest alanı
Açıkçası daha otantik bir şey beklemiştim ama festival panayır çıktı
Dünyanın her yerinde yüksek müzik ve Çin malı ürünler eğlence ve
alışverişi temsil ediyor ne yazık ki
Bu yazının hemen hemen tüm resimlerini Hülya çekti
Bira heryerde, kaçmanız mümkün değil. Hükümetin kulağını çok çınlattık.
Kahvaltı da bile bira var dersem ne dersiniz?

Berlin'de de Ezgi ve Heino bizi 4 gün boyunca harika ağırladılar. Evlerinin ahşap döşemeleri, yüksek tavanları ve hatta mutfağa bakan mavi duvarı bana Galata'daki evimi, dolayısı ile orada geçen 2 seneyi hatırlattı. Güneş alan küçük balkonu, kahvaltıyı otomatikman uzatan mutfak masası, ayaküstü sohbetlerimizi de unutmayacağım. Birkaç güne sığan ama kesinlikle yetmeyen şehir gezisinden de çok keyif aldık. Benim en çok hoşuma gidense yine uzun uzun yürüyüp, yayıldığımız parklardı. Hayvanat bahçesinden farklı bir tat aldım. Orayı gezerken bir müddet sonra hayvanları unutuyor insan. Yine bir parkta dolaşıyor hissine kapılıyorsun ki bu güzel bir duygu.

Trenler kullanılsın diye yıllardır yasak olan şehirler arası otobüs seferleri yeniden başlamış. İstikamet Berlin.
Ezgi ve Heino Berlin'deki evlerinin bir kısmı
Mutfakta boyama
Nürnberg'te mutfak penceresinden çizdiğim resim Berlin'de tamamlandı.

Nürnberg ve Berlin'e dair; şuraya gittik harikaydı, bilmem nerede parmaklarımızı yedik gibi bir yazı yazmak istemiyordum. Bir müzeyi gezip bininci kere yorumlamak yerine izlediğim insanlara dair enstanteleri not düşmeyi yeğlerim genelde. Ama ne yalan söyleyeyim Nefertiti'nin büstü ile karşılaşmak heyecan vericiydi. Yıllarca kötü basım tarih kitaplarında, belgesellerde ve hatta internette görüp hayran olduğum kadın, Berlin Neues Museum'da karşıma çıktı.

Tüm müzelerde serbest olmasına karşın Nefertiti'nin fotografının çekilmesine izin verilmiyor.
Duru, Hülya ile ikimizi resim çizerken fotograflamış

Baktık millet yerlere serilmiş, biz de geri durmadık

Duru ayrıca kendi için bol bol resim çekti
Parktan karalamalar
Berlin Katedrali

Yahudi anıtı
Berlin güneşinin tadını da çıkardık 
Hülya'nın çektiği bir kare daha

Ama asıl hayret verici olan; sokakta, senin benim gibi sıradan insanların, çöp karıştırmalarını izlemekti. 20 Cent şişe depozitosu için kolunu çöpe daldıran farklı yerlerde en az 6 sıradan insan saydım. Sonuç 6'da 2 idi. (Sonra 7'de 4 oldu) Çıplak kollarını ya elleri ya da peçete ile silip yollarına hiç bir şey olmamış gibi devam ettiler. Belki de gerçekten hiç bir şey olmamıştı, herşey normaldi. Ama benim için o altı insan, müze sürprizlerinden daha şaşırtıcıydı. Üstelik tüm bu olanlara Knoppers'ımı yerken şahit oldum. Gerçekten de insanları seyrederken çok güzel gidiyor. Hayatımda yediğim en güzel gofret ve şu an 10 tane daha yiyebilirim. Mesela, birileri daha evvel milyonlarca kez fotoğrafı çekilmiş kiliseyi bir daha aynı kadraja sığdırmaya çalışıyor. Bir diğeri de, defalarca anlatılmış hikayeyi yeniden dinliyor rehberinden. Ne garip ki kimsenin aklına gofret yemek gelmiyor. Eli şemsiyeli bir adamı takip ederken kolay olmasa gerek.

Favorim! Çocukluğumdan beri bu kadar çok gofret yemedim.
Berlin korkunç bir inşaat dönemindeydi sanırım

Şaşırdığım bir diğer şey de, göğe uzanan kiliseleri filelerle sarmış olmaları. Böylece modern insanın doğa ile her alanda savaştığına tanıklık ediyorum gofretimi yerken. Güvercinlere resmen üvey evlat gibi davranılıyor. Her tarihi binanın ağlarla sarılmasının nedeni de güvercinlermiş. Asidik dışkısının tarihi eserlere zarar verdiğini biliyordum. Bu yüzden onları beslemek de yasak, yere simit atmanın maddi cezası dahi var. Fakat Almanlar bununla da yetinmemiş, konmasınlar diye her yere tel otlar ekmiş. Pencere eşikleri, bina kirişleri, balkonlar, mağaza tabela üstlerine kadar her yere. Yerleşimin olduğu binalarda da karga kuklaları, güvercinleri uzak tutmak üzere balkonları süslüyor. Belki de bu kadar ağaç, park, orman veya yemyeşil meydan varken güvercinler hadlerini fazla aşıyorlardır. Kaldı ki o parklarda güvercinleri seyrederken, pek çok Berlin'li gibi çimlere sere serpe uzanmak çok keyifli idi. Uzun uzun etrafı, binaları ve insanları izlemek ne güzelmiş. İstanbul'da yapamadığım bir şey. Hatta birkaç bina eskizi bile çizdim. Parklar bu anlamda gerçekten nimet. Hemen hemen her önemli bina yeşil alanlarla çevrili. Hatta insanların ellerinde biralarıyla parlomento bahçesinde bile Berlin'in son birkaç güneşli gününün tadını çıkarmalarını izlemek çok hoştu. Kısaca burada insanların kavgasız, çekişmesiz yaşamlarını sürdürdüklerini söylemek mümkün.

Karga kuklaları ve her yere uygulanmış teller güvercinleri engellemek üzere düşünülmüş
Berlin'de romantik bir şehirmiş / Berlin duvarı 

Burası şöyle iyi böyle güzel demeyecektim değil mi? Olsun, buna rağmen burada yaşayamayacağımı yine de söyleyebilirim. Sosyal medyada paylaştığım kadarıyla aldığım tepkilere rağmen yineliyorum, yaşayamam. Bu biraz da kafayı ege ile bozmakla alakalı olabilir. 2000 yılında Berlin'e yerleşen bir İtalyan Nicoletta'yı, Galata'ya geldiği 4 günlük gezisinde tanımıştık. Berlin'deki son günümüzde bir araya gelince, merak edip sordum: Akdenizli bir kadın olarak burada yaşamaktan mutlu muydu? Yılda sadece 2 ay güneş ve kışları -20°C derecelere varan soğuktan bahsederken anladım. İstanbul'dan daha gri bir şehirde yaşamanın çok da hayal ettiğim bir şey olmadığını tahmin edersiniz. Evet Almanya bizden daha yeşil. Her yer pırıl pırıl, düzenli ama yine de kabız bir tarafı var. Sanki sözleşilmişçesine pizza İtalyanlara, meyhaneler Yunanlılara, döner Türklere paylaştırılmış. Hepsi bir formaliteye uyar denli aynılar. Daha da önemlisi burada rakı içmek için meyhane yerine, kültür derneklerine gitmek gerekiyormuş. Burada gülücük işareti koyduğumu varsayın.




Yazıyı güneşli bir Nürnberg sabahında tamamlıyorum. Vaktim pek kalmadı. Az sonra evde pişen poğaçalarımızın başına oturacağız. Bavul toparlanacak. Evdeki herkesin yüzüne yansıyan kalp titremesini espriler yaparak gizliyoruz. Buradan ayrılmak zor olacak. Biliyorum çünkü kalbimde pek çok anı ve yüzümde tebessümle ayrılıyorum.