24 Ağustos 2013 Cumartesi

O Maestros / Ο Μαέστρος

Çocukluğumun geçtiği mahalle tam da, rum komşularımız birer birer Yunanistan'a gidince renksizleşmişti. Yerlerine gelenler de kendi dünyalarında olunca tadı hiç mi hiç kalmamıştı. Biz oradan taşındıktan sonra sokağa şirket ve ofisler doluşup, binalar dönüştürülünce, geriye elde pek bir şey kalmadı.

Geçen haftalarda Midilli'de yaşadığımız birkaç saat, bana bildiğim çok eski bir duyguyu yeniden hatırlattı. Çocukluğumdan, ağzımda kalan tat misali, aynı renkliliği, güzelliği, gülücüğü ve samimiyeti kıyıda oturduğumuz restoranda izledim. Merkela'yı, Yorgo Amca'yı, Mihail ve Dimitri'yi ne kadar özlediğimi farkettim. Madam Katina'yı andım. Atina'ya da gitmek istedim.

Sadece Bebek'te ve benim gibi değil, İstanbul'un farklı semtlerinde hatta Türkiye'nin başka şehirlerinde yaşamış Rumlar hala özleniyor. Konuştuğum insanlardan biliyorum bunu. İster baskıyla, zorla, mübadeleyle gönderilmiş, ister kendiliğinden gitmiş olsunlar onlarsız çok eksik kalmışız. Buradan oraya göçenlerin de bizleri çok özlediğini biliyorum. Evlerini, komşularını, anılarını biraz hüzünle karışık ama gülümseyerek hatırlıyorlar.

Andreas Kırtseloğlu, Türkiye'den Yunanistan'a 17 yaşında gitmiş ama hep dönmek istemiş. Yanlış hatırlamıyorsam -yalan olmasın- aslen Niğdeliler. Babası İstanbul'a göçmese bile mutlaka mübadeleyle gidenlerden olacakmış. Mübadele sırasında İstanbul'dan Rumların gönderilmemesi belki de bir şanstı diye anlatıyor. Kumkapı'da doğmuş, Bakırköy'de büyümüş. 1968'de Yunanistan'a göçmüş.

Selanik'te açtığı (2011) mekanı O Maestros meze evi, kısa zamanda bilinen bir restorana dönüşmüş. Mutfakta eşi Maria ve çocuklarıyla işlettiği restorana, Türkiye'yi özleyen müşterileri kadar, İstanbul'dan gelen misafirleri de artınca zamanla, "gel İstanbul'a yer açalım" diyenleri olmuş. "Boş işler" dedi, "cebimdeki parayı sorarak ortaklık önerenle hiç olur mu? Ama ne yalan söyleyeyim hep gelmek istiyordum." diye anlatmaya devam etti.

Daimi müşterilerinden biri (ismini hatırlamıyorum) Arnavutköy Ali Baba Köftecisi'nin üstünde yükselen binayı satın alıyor ve Kırtseoğlu'nu İstanbul'a davet ediyor. Selanik'teki mekan çocuklara emanet ediliyor, Andreas ve Maria'da buraya geliyorlar. Resmi açılışı 15 Eylül'de yapılacak mekan, Ramazan Bayramı'nın 1. günü işbaşı yapmış. Dolayısı ile bizim ziyaretimize gayrıresmi denilebilir.

Üst katın manzarası güzel, biz de ailecek kurulduk.

Adreas tek tek mezelerini tattırmayı çok seviyor. Matfakta Maria harikalar yaratmış. Kimi bilmediğimiz mezeyi sorarken daha da keyifleniyor. Masaya gelen bildik mezeler bile biraz farklı. Hiç hazır ürün yok, her şey Maria'nın elinden geçiyor. Benim meze notumu köz patlıcan belirlediğinden dikkatimi ona verdim. Elde yapıldığı çatalı içine daldırdığınızda anlaşılıyor. Lezzet olarak sınıfı geçti. Biz rakımızı yudumlarken O devam ediyor. Daha yapmadıkları bir sürü meze varmış. Deniz pastırması, midyede pilav, ahtapot ızgara yerken parmaklarımızı da yedik. Tuzlu (bol) lakerdayı Türkler pek sevmiyor dedi, ama yine de masaya istedik. Meze tabağında rus salatası ve yeşil salatada mısırı bu sunuma, bu ortama yakıştıramadıysak da görmezden geldik.

Sofraya gelen mezeler bu manzara kadar güzeldiler.
O Maestro'yu Arnavutköy'de bulmak çok kolay.

Mekanın en üst katında boğazı seyredip barbunlarımızı yerken, arada geleceğimiz yeni bir mekanımız olduğunu düşündük. Çalan müzikler ve damakta kalan tat, Selanik'i İstanbul'a getirirken, bana Atina'daki özlediklerimi hatılattı.

Yamas

15 Ağustos 2013 Perşembe

Gözünü sevdiğim Midilli

Artık pasaportumuzda nal gibi Yunanistan giriş ve çıkış damgası olduğuna göre haftaya Almanya'ya göğsümüzü gere gere girebiliriz. Sırf bunun için yaklaşık 800 km yaptık. Kah orada kah burada bulunup biraz da kendimizi şaşırdık. İşin kötüsü dinlenmek bir kenara, yorgun argın eve döndük. Kendimi bir başka ülkeye girmek için yasal olmayan her türlü yola başvuran kaçaklar gibi hissediyordum. Bakmayın bir önceki yazının "fasulye tatil" başlıklı olmasına. Tam olarak koştur koştur bir prosedür yerine getirdik aslında. Dolayısı ile Midilli hakkında edinilen izlenimlerden çok, adanın bende bıraktığı parlak izi tarif edebilirim.

Ayvalık-Midilli arası bir buçuk saat sürüyor
Duru'nun fotografını çekerken seyahatin konforunu da göstermek isterim
Midilli karşılaması

Bir kere şunu anlıyorsunuz ki, Ege demek zeytin ağacı demek. O uçsuz bucaksız zeytinliklerin arasında kıvrıla kıvrıla seyrederken, arabaya dolan keskin kekik kokusunu da atlamamak gerek. Yol boyunca sizinle yarışıyor. Midilli limanından Vatera (Βατερά) yaklaşık 1 saat olsa da arada köylerde kaybolmak zamanı epey eğip büküyor. Bazen bir arabanın zor geçeceği 5 farklı cadde, yine bir arabanın manevra yapamayacağı denli dar köy meydanına açılıyor. Yanlış yere saptınız mı geri dönüşü mümkün değil. Biz yola çıktıktan sonra bir kaç kere kaybolduk. Dikkat edilmesi gereken bir şey de önünüzde kıvrılan asfalt bazen birden bitiveriyor, arabanızı toprak, taşlıklı patikalarda sürüyorsunuz. Şikayetçi miydik? Hayır. Lakin Vatera'ya varmamız 2 saati buldu.

Yollar böyle düzgün gözükse de çok viraj ve inişli çıkışlı. Hatta asfalt birden bitebilir bile.
Kayıp olmaktan şikayetçi olmadık. Hülya da resimler çekti
Bir köy meydanı
Yol kenarlarında çokça göreceğiniz minik şapeller. Trafik kazasında ölenler içinmiş.

Aslında araba kiraladığımız yerin sahibini pek anlayamadık sanırım. İngilizce bir konuşmanın arasına Yunanca yer isimleri girince haliyle yollar karışıyor. Net olarak anladığım tek şey, dikkatli kullanın diye uyarırken araya Türkçe 'yavaş yavaş' diye tembihlemesi oldu. Aslında onun asıl tarif ettiği yolu, dönerken test ettik ki çok daha kolaymış ama biz, o "Plomari (Πλωμάρι)" dedikçe oradan gitmeliymişiz gibi anladık. Left right kolay karışabilen bir şey.

Yeşil yolu takip etmemiz gerekirken biz sahile saptık. Olmadı tabi
Vatera'ya giriş

Vatera'nın(Βατερά) 8 kilometrelik uzun kıyı şeridinin sonunda, biraz da gizli saklı otelimiz Villa Pouloudia, güzel görünmekle birlikte bomboştu. İngilizce bilmeyen otel sahibesi bizi 11 numaralı odamıza yerleştirdi. Oda içinde dikkatimizi ilk olarak, paslı buzdolabı ve dökük ocak çekti. Banyoda, pansiyonlarda da bulunan şampuan vs yi geçtim sabun bile yoktu. Dakikalar geçtikçe kötü bir otele geldiğimizi düşünmeye başladık. Bence birileri bu oteli 1970'lerde unutmuş. Ne bir resepsiyonu, ne de bir lobisi vardı. Sanırım odada telefon olmaması, muhatap bulamayacağımız gerçeğiyle açıklanabilir. Duru'yu rahatsız edense odadaki örümcekler oldu. En az 4 farklı tür saydım. Sezonu kapatmış bakımsız otelleri düşünün. Kendimizi bir korku filmi setinde gibi hissettik. Karnımız da çok acıkmıştı.

Villa Pouloudia'nın internet sitesindeki resimler sizi aldatmasın. Üstelik resim kadar boştu.
Tatil siteleri ürün satmak zorunda olduklarından allayıp pulluyorlar oysa gerçek öyle değil.

Otel, kahvaltı ve yemek vermediği için karnımızı doyurmaya Vatera'ya döndük. Biraz Palamutbükü'nü andıran kıyı şeridi üzerinde çeşitli restoran ve kafeler var. Birine girdik ki (Zoypoσ) burası önünden geçtiğimiz yerler içinde, yerlilerin tercih ettiği bir yer gibi görünüyordu. Zaten diğer mekanlar neredeyse boştu. Hafif yiyecekler atıştırdık. Yemekten sonra da deniz kıyısına indik. Bizdeki gibi şezlong, şemsiye parası almıyorlar. Otoparklar ücretsiz. Yani elinde koçan, sizden ısrarla para isteyen adamlar görmüyorsunuz. Serin serin yüzmekse çok iyi geldi. Arka planda hafiften Yunan müzikleri, neşeli insanlar. Uzo içip sohbete koyulmuş dostlar. Hal böyle olunca akşam yemeğine de buraya gelmeye karar verdik. Bir karşılaştırma yapılabilmesi için yazıyorum: Izgara ahtapot, patlıcan salatası, peynir, salata, balık yanında 20’lik Uzo ve Duru için köfte, patates ve içeceği için toplam €36 ödedik.

Zoypoσ 8 Km'lik sahilin mütevazi ama tercih edilen restoranı.
Yüzdükten sonra soğuk bir Mythos içerken şişenin resmini de çizdim.
mythos

Ege’nin bu tarafında her şeyin güven üzerine kurulduğunu, şu kısacık süre içinde çokça gördüğümü söyleyebilirim. İngilizce bilmeyen otel sahibesi bile tarzanca üst katların çok sıcak olduğu için bizi aşağıdaki odaya aldıklarını anlatmaya çalışması gibi. Yani insanları gerçekten samimiler. İzlediğimiz güzergahta hiç bir yerin tesislerle işgal edilmediğini, manzaranın en güzel izlendiği tepelerin, otellerle doldurulmadığını gördük. Kuzeyi nasıl bilemem, orayı gezmek bir başka sefere kaldı.

Salı günü dönüş için akşam feribotu var sanıyordum. Böylece otelden çıktıktan sonra adanın merkezini gezebilecektik. Fakat o gün sabah seferi varmış. Maalesef bu dikkatsizliğimiz yüzünden, erkenden kalkıp soluğu Midilli’de (Μυτιλήνη - Mytilíni), limanda aldık. Ayvalık'a erken döndük.

Notlar:
Ayvalık–Midilli arası sefer yapan iki firma var: Turyol ve Jale Tur. Adaya bir buçuk saatte varılıyor. Midilli’ye gitmeden birkaç blog okumanızı tavsiye ederim. Tatil sitelerinden daha samimiler. Ve eminim bu yazıdan daha faydalı olacaktır. Feribot gün ve saatlerine de iyi bakın. Bizim gibi iki ayağınız bir pabuca girmemiş olur. İnternet üzerinden otel seçmemeye çalışın.

11 Ağustos 2013 Pazar

Fasulye tatil

Tam da anlatacağım gibi oldu. Öylece oturuyorduk. Biramız bitmiş ama yemişimiz hala vardı. Bir gün önce sanki kötü haber almışız da, sessizliğimize neden olmuş. Oturduğum yerde terliyorum. Az evvel arada duşa girip çıktım. Hülya taş boyuyor, şarkı bile mırıldanmadan.

Almanya'ya gitmek üzere Yunanistan'dan şengen vizesi almak bir nevi söz vermekmiş meğer. Bodrum'a gittiğimizde Kos'a geçeriz olur biter gibi yalın bir düşünce, 10 kat ucuzlamış fiyatlı gemi turu yapma fikrinin yanında pek cılız kalıyor. Piyango gibi bir tatilden söz ediyorum. Yunana sözümü pek havalı tutacak olmanın heyecanı ilk andan sarmasın mı beni? Yunan adaları turunu satacak arkadaşım benden haber bekle dediğinden beri aynı heyecanla defalarca sarıp sarmalandım. Pamuğa iyi bak bir kaç güne fasulye filizlenecek vaadi kadar net.

Bayram ertesi için son anda bir izin dilekçesi verdimdi. Ayrıca ofisi de sözlü olarak haberdar ettim bayramlaşmadan evvel. Oysa şimdi bayram bitti bitecek arkadaşımdan haber yok. Yoksa gelecek habere göre Duru Foça'dan alınacak, söylendiği üzere İzmir'de gemiye binilecek. 8 gün Ege tavaf edilecek. İzmir'e kendimiz mi geçsek diye düşünmedim değil ama bu çok şapşalca olurdu. Nitekim cuma günü onca heyecanı açığa alan olumsuz haberi aldık. Yunanistan'a sözümüzü tutamamaktan çok Hülya ve Duru'yu gemide düşlediğim karelerin hayal olarak kalmasını yediremedim. Yemişim yemişini, biramız olaydı ne güzel olurdu. Hülya da şarkılar mırıldanırdı.

Tam da anlatacağım gibi oldu. Öylece oturuyorduk. Her ne yapıyorsak bırakmış kanepeye çökmüştük. Oturduğumuz yerde sessizce terliyorduk. Yarın Midilli'ye gidelim sözü nasıl çıktı hatırlamıyorum. Ne olacak ki, git Foça'dan Duru'yu al, Ayvalık'a sür ve oradan Midilli'ye geç. Ev şenlendi valla. Birkaç saat içinde de rotamız, rezervasyonlarımız ve planımız hazırdı. Bir tek neydüğü belirsiz otelimiz hakkında endişelerim var. Bir gece kalınacak nasılsa diyerek kendimi avutuyorum. Yoksa fasulye filizlendi mi? ona bak sen...

Bu yazı, Yenikapı-Bandırma hattında seyreden Turgut Özal feribotunda yazılmıştır.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

yiyelim, güzelleşelim

Meze, Rakı ve Ege demek bile her şeyi ziyadesiyle tarif ediyor

Temmuz itibariyle 1 yaşını dolduran bu blog'ta, Ege'ye göçmeye çalışan bir adamın hikayelerini okuyorsunuz. Genç bir blog olsa da yavaş yavaş tepkiler, yorumlar ve eleştiriler almaya başladı. Haliyle kendi çatlaklarını arayan başka başka insanlarla, bu blog üzerinden de tanışıyorum. Gittiği yerleri yazan, okuduğu kitapları paylaşan veya izlediği filmleri eleştiren harika insanlar onlar.

Yiyelim, Güzelleşelim blog yazarı Doğacan ile de sosyal medya sayesinde karşılaştım. Hikayesini blog'u üzerinden okuyabilirsiniz.

Doğacan yemek yapmayı seven ve yaptığı yemeği sadece tadı, kokusu ve görüntüsüyle kurgulayan değil içten içe servis edildiği mekanın havasını değiştirmeyi bile hesaplayan bir aşçı. Bu bizzat şahit olduğum bir gerçek. Bir gün kendine "neden sadece tanıdıklarıma yemek yapayım ki?" diye bir soru sormuş ve blog üzerinden yaptığı duyuruyla hiç tanımadığı insanları bir araya toplamayı düşünmüş. İşte o organizasyona Hülya ve ben de katılmıştık.


Yiyelim; Güzelleşelim 1 from Doğacan Onaran on Vimeo.

Doğacan, şimdi ikinci organizasyon için kollarını sıvadı. Hazırlıklara başladı ve Ege lezzetlerinden oluşan menüsünü tamamladı. Biz de ona destek vermek istedik ve bahçemizi açtık. Günümüzü kararlaştırdık. Şimdi sırada konuklarımızı belirlemek var. Mekanın elverdiği sayıda sınırlanan kontenjandan 4 blog takipçim, bu organizasyona katılabilecek. Tek yapmanız gereken önce aşağıdaki menüye göz, sonra da bana mail atmanız.

21 Eylül 2013, Cumartesi, 19:30
Cevdet Paşa Cad. Germencik Sk. Emek Ap. 13/3
Bebek İstanbul

Menü:

Melitzano salata

Zeytinyağlı karnıkara

Kırma Bodrum zeytini

Tzatziki

Tahin soslu kalamar dolması

Roka domates salatası

Sarımsaklı pide

Sakızlı bademli irmik helvası

2 duble rakı


Kişi Başı Fiyat: 100 TL

Rezervasyon:
ahmet@cokabook.com

6 Ağustos 2013 Salı

Erken bir yazı

Bazen hava şerbet gibi olur. İnsan kendini gün boyu taptaze hisseder, tepedeki güneşe rağmen tek damla terlemez, nane sakızıymışçasına diridir. İnsanlar güzel kokarlar; gökyüzü, kıvamında mavidir ve kediler serin taşlarda güvenle uyuyorlardır. Tıpkı geçen perşembe olduğu gibi.

Soğuk suyun usulca eklendiği bir duble rakı çeker can. Yanında köz patlıcan, limon ve sarımsakla dipdiri deniz börülcesi ve mevsimin tüm taze bitkilerini sunan bir salata. Kütür kütür domates, aşık eden nane yaprakları, içinden geçeceğiniz soğan halkaları ve tabi ismimle kafiyeli roka. Can bu çeker... Tam da perşembe olduğu gibi.

Can çekiyor tabi
Galata'da evde de sık sık soframızı kurardık.

Rakı sofrası deyince de bir durmak lazım. Çok yer tanıdığımdan değil ama genelde en iyisi olduğunu bildiğim Asmalı Cavit'i tercih ederim. Bebek'e taşınmama rağmen ayağımı kesmediğim meyhane. Arada Gezi Park'ı eylemleri ve yıllık izinlerle araya giren 1 - 1,5 ayı saymıyorum. Bu yaz bir tuhaf başladı zira. İhanetten sayılır mı bilmem ama bazı bazı gittiğimiz Rumeli Balıkçısı ve sayısı 4 ya da 5 ziyareti geçmeyen Arnavutköy Mira'da da oturmuşluğumuz olmuştur. Lakin Asmalı Cavit'in yerini hiçbiri alamaz. Tıpkı geçen perşembe olduğu gibi.

Asmalı Cavit Meyhanesi

İşte o perşembe, masamızda oturmuş, Seyhan ve İbo'yla hasret giderirken, servisler açılırken iki genç bayan belirdi yanımızda. Onların da bizim gibi erkenci müşteriler olduğunu düşündüğüm gibi (saat 19 civarlarıydı) rezervasyonlu masalarına çöktüğümüzü de sandım. Gülümsediler, bizi tanıyorlardı. Uzun uzun onları tanımamızı beklediler ki sonradan kendilerini hatırlattılar. Aslında yüzlerine bakarken bir yerden tanıdık gelmişlerdi. Nisan başında katıldığımız özel bir organizasyonda aynı masaya oturmuştuk. Benzer bir toplanmayı Eylül ayında Bebek'te yapmayı planlıyoruz. Netleşince duyururum.

Şaşkınlığımızı atar atmaz ayaküstü kısa bir muhabbet yaptık. İyilerdi, bildiğimiz gibilerdi, hayat devam ediyordu. Buna karşın biz ne desek, onlar biliyoruz dediler, gülüştük. İsimlerini hatırlayamadığım için kendimi mutsuz hissettim. Bazen böyle oluyor. Neyse ki alınmadılar. Sonra herkesin son dönemde yaptığı gibi soruverdiler: Bodrum'a ne zaman taşınıyorsunuz?

Geçtiğimiz şubat ayında Time-Out'a verdiğim röportajda "sürpriz olmaz ise bir sene içinde" demiştim. Önceleri 5-10, sonradan 3-5 sene dediğim günleri hatırlıyorum. "Bir sene içinde" noktasına gelmek bile ne kadar yol kat ettiğimi gösteriyor. Röportajın üzerinden 6 ay geçmiş. Bu süre zarfında somut bir adım atmadım gibi gözükse de, aynı tarihlerde, sırf kira yükünden kurtulmak üzere Bebek'e taşınmıştım. Bu önemli karardı.

Şubat ayında TimeOut İstanbul'a röportaj vermiştim. Fotografta sanırım İstanbul'a sinirlenmişim.

Çevremdeki insanlarla zamanı geldikçe bu konuyu paylaştım. Önce ailemle, ardından Hülya ile en son yakın arkadaşlarımla bu plan üzerinden tartışmalar yaptık. Bunun yanında kendi planlarını hayata geçirmiş bir çok insanla tanıştım ve hikayelerini dinledim. Son bir kaç seneye yayılan bu süreçte kendimi böylece psikolojik olarak da hazırladım.

Hülya sadece sevgilim değil benim en büyük destekçim, yol arkadaşım...

Hayatınıza biri girdiğinde bile hala gitmekten bahsediyor olmak bencilce gelebilir. Lakin bu konuda şanslıydım çünkü bir kere bile bana "gitme" dememiş bir hayat arkadaşım var. Hiç aklında yokken, kendini birden kurguladığım bir hayalin içinde bulan Hülya'nın, zaman zaman arada kaldığını biliyorum. Yarın gitmek zorunda olsanız, önünüzdeki bir kaç saatte neler yapmak zorunda olduğunuzu hayal edin. Daha önce dert etmeyeceğiniz pek çok şey şimdi başka bir formda, yeni problemler olarak dikiliverir oracığa. Haliyle bu kararı vermek çok kolay değil.

Çevremde ise hala bu karar için erken diyenler var. Bir dostumun işaret ettiği gibi, bu yaşta bir futbol takımında oynamak benim için imkansız, geç kalınmış bir hayal olmaktan öteye gitmiyor. Demem o ki, şu an içimde dönüp duran enerji ve imkanı 10 yıl sonra bulamayabilirim. Zaman boşa harcanmayacak kadar kıymetli bir şey. O sebeple erken diye bir şey de yok bana göre.

Bodrum'a gidiş sahnesi. Perşembe miydi bilmiyorum ama Serdar Benli Böyle tarif etmişti.

“Bodrum’a ne zaman yerleşeceksiniz?” sorusunun cevabını henüz kesin olarak veremem. Fakat artık şu olsun, bu gerçekleşsin gibi beklediğim bir şey kalmadı. Sadece bu sürenin artık çok uzak olmadığını hissediyorum. Ara ara Bodrum ziyaretleri yapmak da bu tarih aralığını illa ki daraltacaktır. Nasıl “Sürpriz olmaz ise 1 sene içinde” diyebilmiş isem, yakın zamanda “bir kaç ay” hatta “bir iki haftaya kadar”a kadar demek de mümkündür. Kimbilir belki de gün olur, gidiş bir Perşembe’ye bile denk gelir...

1 Ağustos 2013 Perşembe

Şiirsel nezaket

Geçtiğimiz hafta sonunu Fethiye Hillside Beach Club'ta geçirdim. Bunu duyan ve beni tanıyan kimi arkadaşım, şakayla karışık takıldılar. Mütevazi biri olarak gözüküp, lüks mekanlardan çıkmıyorum diye. Mütevazilik ile ilgili yorumum yazının içinde saklı. Tasarım hizmeti verdiğim müşterilerimden olan Hillside ile 7 seneyi aşkın süredir çalışıyorum. Ayrıca müşterim olmasından öte, iki günlük misafiri olarak bu yazıyı kaleme aldığımı da belirteyim. Beni iyi hissettiren şeylerin, müşterime övgü adı altında güme gitmesini istemem.

hbc diary03
Sabiha Gökçen'den 19:00 uçağıyla uçtum. Bu da uçaktan canlı yayın bir karalama

Normal şartlarda Beach Club'ta tatil yapmak aklımın ucundan geçmez. Zaten gitmeye karar vermiş olsam da bir kaç kez düşünmem gerekir. Boyumu aşacak maddi bir yükü olurdu sonuçta. Daha önce iki kez, beraber çalıştıkları firmalar için hazırladıkları, kapanış organizasyonlarına katılmıştım. Ancak bu kez, kulübü sezon içinde de görmemin iyi olacağını düşünüp davet ettiler. Tasarladığımız malzemeleri, onların kullanım yerlerini, uygulama alanlarını vs görüp gelecek sezona dair notlar alacaktım. Dolayısı ile o cuma günü, Asmalı Cavit alt kattaki masamızda, Hülya ve muhtemel dostlarımızla oturmak yerine, kendimi bir uçak koltuğunda buldum. Gerçekleşen duruma, tatil yerine iş seyahati demek daha doğru olur. Tabii böylesine yine de can kurban.

hbc diary05
Sabah 6'da odamın manzarasını,
hbc diary06
Saat 9'da da kahvaltıda gördüklerimi çizdim. Resimleri aşağıya sakladım.

Çizimlerin tamamını çizgili günlüğümde görebilirsiniz.

Benim için tatil demek gezmektir. Biraz burnunun dikine, ayaklarının götürdüğü yere gitmek ya da hiç bilmediğin bir coğrafyaya zar atmak demektir. Dolayısı ile kilometrelerce yol kat ettikten sonra havuz başına uzanıp, elinde megafonla bağıran bir adamı takip etme mantığını hep saçma bulurum. Bu sebeple ki, tatil köylerini ve kulüplerini pek sevmem. Gelinen şehrin stresi, kiri-pası, kaçılmış ya da uzaklaşılmış yeni yerde atılacakken, aynı şehir eğlencesinin transfer edilmesini bir türlü anlamam. Sevene sözüm yok. Talep mi ediliyor, dayatılan bir tatil teması mı onu da bilmiyorum. Fakat Serdar Ortaç'sız tatil! gibi bir kavramın artık dilimize yerleştiği düşünülürse ikinci şık daha gerçekçi duruyor. Hatta başlı başına her şeyi özetliyor da. Acaba Serdar Ortaç bu durumu biliyor mu?

Hillside Beach Club'ı da uzun uzun anlatmayacağım. Tam adı yeterince uzun ve iddialı. İnsanın doğaya saygılı davrandığı ve mütevazi olduğu ender tesislerden diyebilirim. Çünkü ilk önce beni mutlu eden şey bu oluyor. Öyle ya, denizi doldurup, orman katlederek lüks otel yapan pek çok grup var ülkede. Antalya doğası, açılan golf sahalarına kurban gitti mesela.

Oda içinde kanepe olan bir balkona, balkon da Kalemya Koyu'na açılıyor. #272
Balkon'dan koya bakış
Bu da koydan tesise bir bakış. Serenity Beach yolu.
Serenity Beach 630 metrelik bir patika izlenerek ulaşılıyor.
Denizin rengini gösterebiliyorum ama cır cır böceklerini duymak size kalmış.
Karşıda gün batımını izlemek üzere sallar ve Silence Beach görülüyor. 
Serenity Beach'e küçük bir tekne ile gitmek te mümkün.

Oysa burada, Kalemya Koyu içinde farklı bir duygu tadıyorsunuz. Doğanın söylediği şarkının sesi kesilmemiş, kısılmamış. Hatta git gide fark ediliyor ki doğadan ilham alınarak şiirsel bir nezaket geliştirilmiş. Bu nezaketteki ısrar, kulübün internetteki şık fotoğraflarında asla göremeyeceğiniz eşsiz güzelliğin asıl kaynağı. İnsanın kendini, doğa içinde küçücük hissetmesine izin verilmiş. Yoksa koyu saran ağaçlık alan, yükselen tepeler pekala kırpılıp, beton dökülebilir; insan eli değen her yer gibi zevksizlikten nasibini alabilirdi. Orman içlerine saray çakması oteller zinciri kuran ve oraları altın varaklarla, aslan başlarıyla süsleyen zihniyet, bahsettiğim zevksizliği estetik olarak görüyor ne yazık ki.

Tekneden kıyıya bir bakış

Daha önce kaldığım odaya giren ağaca günaydın diyerek okşayan kat hizmetlisini hatırladım. Sırf bu yüzden bile sevilebilir burası. Doğadan çok personeli şaşırtıyor zaten. İşte bu saygı, alınabilecek en güzel ödül, her gelişimde yakama iliştirilen bir madalyon gibi. Sanki çalışanlarının her birine bir yaprağın sırrı emanet edilmiş. O yaprak kadar ince, narin ve tazeler. Ege ve Akdeniz insanını da en güzel böyle tarif edebilirim sanırım. Daha Dalaman’a adım atar atmaz, otele transferimi yapan İbrahim Bey'i ve güzel hikayeleri ile başlayan hafta sonu iki gün iki gece de aynı renklilikte ve zamanın hakkını vererek geçti.

Silence Beach'te gün batımı.

İstanbul’a mutlu döndüm. Yüzümde bir gülümseme asılıydı. Ertesi gün işe gideceğim gerçeğini öteledim. Çektiğim fotoğraflara ve çizdiğim karalamalara baktım. Biliyorum ki normal şartlarda Beach Club’ta tatil yapmak, muhtemelen hiçbir zaman aklıma gelmeyecek. Arada böyle güzel rüyalar görüyorum sadece...