30 Haziran 2013 Pazar

Bir kitabın getirdikleri

Arka arkaya Bodrum'la ilgili 3 kitap okuduktan sonra Aydın Boysan'ın, Şerefe isimli kitabını henüz bitirdim. Adına bakıp sadece "rakı" üzerine yazılmış olduğu sanılmasın. Daha çok "rakı sofrasından sohbet notları" diye tarif etmek mümkün. Kısa kısa bölümlerin bir araya gelmesiyle oluşan kitap, çokça akıl ve mizahtan bahsediyor. Boysan'ın yurtdışı gezilerinden anekdotlar, fıkralar ve gülmecelerle iyice renklendirilmiş. İtiraf etmeliyim ki, okuduğum bazı anlarda canım derhal bir sofraya oturmak istedi. Anlayacağınız kitap o derece hoş sohbet. Karşılıklı iki tek atabilirsiniz bile.

Beni düşündüren, sevdiğim ve altını çizdiğim bir kaç şeyi buraya not etmek isterim:
"Aptal kişide akıl yoktur. Delide ise akıl, mutlaka vardır. Aklı olmayan deliremez ki..." syf.22

Yıllar önce televizyonda izlediğim La la la Human Steps dans kumpanyasının Amelia isimli filmi bende iz bırakan seyirliklerdendir. İzleyecek herkesin de farklı ilişkiler kuracağına, farklı yorumlarda bulunacağına eminim. Dansçılarla birlikte gitgide sadeleştiğimi, tüm etiketlerimden arındığımı hissetmiştim. Kala kala geriye bir tek ismim kalmıştı; neyi örttüğü tartışılır bir incir yaprağı gibi. Sahi, deliler ismini kaybetmiş insanlar olabilir miydi? Geriye kalan o tek şeyden de kurtulup çırılçıplak kalmak ne büyük bir özgürlük olurdu. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanların arasına karışmaktan bahsediyorum. Film boyunca, cahil cesaretiyle tanımladığım deliliğin kendimce sınırına gelmiştim. Bu bile harika bir duyguydu.




"Deli, var olan aklı isyan etmiş kişidir." syf.73

Meslektaşlarım için "creative" tanımı çok kullanılır. Türkçesi yaratıcı. Yani içinde tasarım olan herhangi bir meslekteyseniz kafanızda yaratıcılığı temsil eden bir kukuleta vardır. Zaman zaman bunu bir huni ile değiştirmenin daha faydalı olacağını düşünmüşümdür. Çizmişimdir de.

Yaratıcılık mı? Delilik mi? sorusuna cevabımdır.

"Çakırkeyif demci ise, hafiften geçici deliliğe kendisini gönüllü olarak kaptırmış birisidir. Deli bile sarhoştan korkar" syf.73

Nihayetinde meyhane söyleşilerinin zevkine varabilmek için ayık olmak gerekiyor. Bunun dışındaki durumları Boysan, akortsuz içmek olarak tanımlamış. Aptalın da, akıllının da akortsuz içmesi çekilmiyor. (Ben de çekemem.) Ne yalan söyleyeyim bu tanımı çok sevdim. Akortsuz içen arkadaşlarım vardır ve onları da çok severim. Lakin mümkünse aynı içki sofrasında olmamaya büyük çaba sarfederim. Tersi yani olumlu durumlar terazide ağır basar, bu sebeble hatırlanacak güzel anı sayısı boldur.

Dostluğumuz zamanlarında Cem, "Adını, soyadını, kimliğini vs masaya bırak ve gel, bu gece tanınmaz olacağız." diye telefon açardı. Bu çağrı, Balat'taki Cibalikapı Balıkçısı'na resmi davetti. Mekandaki sabit masamıza servisi, Ercan yapar ve Cem ile neredeyse konuşmadan anlaşırdı. Mesela (birlikte yapalım...) avuç içleri göğse bakacak şekilde, baş parmakları bir araya getirip, diğer parmakları bir kanat gibi açınca Ercan bilirdi ki ahtapot ızgara isteniyor. Gece sonunda dibi bulunamamış ikinci büyük şişenin üzerine isim yazmak da Ercan'ın işiydi. Bu durumu çokça anlatmak, arkadaşlarımızla paylaşmak, rutin hayatlarından sıkılmış dostlarımızın dikkatini de çekti. Aynı masa, böylece konuk ağırladığımız, bir buluşma noktasına dönüştü. Yıllar sonra aynı durumun Asmalı Cavit'te yaşanmasının kaynağını bu sebeple Balat olarak gösterebilirim. Aradaki fark, sadece tanıdıklarımızla değil, hiç tanımadığımız insanlarla da birlikte rakı içiyor olmamız. Sosyal medya üzerinden tanıdığımız, tanıştığımız pek çok insanla kadeh kaldırıp, arkadaşlık kurmaktan mutluyum.

Bu yazıyı okuyup, e bunun Bodrum'a taşınmakla ne alakası var? diye sorabilirsiniz. Bazı şeyleri İstanbul dışında yaşamak meselesine bağlamak gerekmiyor. Eğer anı, fıkra ve kimi kavramlar üzerine kafa patlatmış insanların yorumlarını okumaktan hoşlanıyorsanız Aydın Boysan’ın Şerefe isimli kitabını öneririm. Tatilde (bakın buradan Bodrum'a bağlanabilir) iyi gider. Hele rakıyı seviyor ve adabını biliyorsanız sizi şaşırtacağına bile garanti veririm. Yine kitaptan bir alıntıyla tamamlayayım:

"Rakı, vücutla değil, ruhla içilecektir" syf.16

26 Haziran 2013 Çarşamba

Gökçeada'da yeni bir kapı

Spontane hareket etmeyi seviyorum. Sürpriz davetler, karşılaşmalar ya da ani kararlar buna pek de güzel hizmet ediyor. Bu anlamda Galata'daki hayatımı özlediğimi söyleyebilirim.

Her zamanki yürüyüş güzergahım dün, bir kokteyl daveti sebebiyle değişti. Levent-Balmumcu arası (Büyükdere Caddesi'ni kullanınca) 4 km. Bu yolu daha önce yürümediğimden kitap okumak epey zor oldu. Bir kere kalabalık ve üst üste bir trafik var. O kadar mühendis yetiştiren memleketimin kaldırımları engebeli ve insan hareketi hiç düşünülmemiş. Bu şehrin ana problemlerinden biri doğru düzgün yürüyecek yeri olmaması.

Şu an ki yol arkadaşım Aydın Boysan

Tanıtım kokteyli vesilesiyle uzun zamandır görmediğim insanlarla karşılaşmak, sohbet etmek çok iyi geldi. Zaman içinde gelen değişiklikler, hayatın getirdikleri, alınan kararlar vs. konuştuğum herkese taze hikayeler vermişti. Bunu yüzlerinden okumak da mümkündü. Ayrıca şarap, bu güzel akşam üstüne leziz bir tat kattı. Oradan ayrıldığımda saat 9'u geçiyordu.

Ortaköy - Bebek güzergahında, arada kullandığımdan biliyorum, yürürken kitap okumak nispeten daha kolay. Yolun mühendislik problemlerini, zamanla beden de öğreniyor. Bu düşünceden yola çıkarak, her gün yürüdüğüm Levent-Bebek yolunu gözüm kapalı yürüyebilirim sanırım. Neyse efendim, yolum uzundu ve ben de aydınlatmaların altında kuvvetlenip zayıflayan ışıkta kafamı kitabıma gömdüm.

Spontane günün ikinci sürprizi Arnavutköy'de Erdem ve eşine rastlamak oldu. Erdem ile bir dönem birlikte çalışmıştık. Doğru ekip, doğru çatı ama yanlış zaman diyerek o süreyi özetlemem mümkün. Sonra yollar ayrılmış nadir görüşür olmuştuk. Genelde iş arkadaşlıklarının ömrü kısadır ya, bunu istisnadan sayabilirim. Lakin bu sefer görüşmeyeli çok çok uzun zaman olmuştu.

Karşılıklı şaşırmalardan sonra ilk cümleyi Erdem, kocaman bir heyecanla kurdu.
- Gökçeada'dan ev aldık.

Mutluluk bulaşıcı derler ya tam da o oldu. Bu ayaküstü konuşulacak bir konu olmadığından Robert Koleji'nin içinde kaldıkları eve davet etti. Bahçede oturduk laflamaya başladık. Saat 10'u biraz geçiyordu.

Resimlerini keyifle gösterdiği evini "Sanki çocuğum gibiymiş onu yalnız bırakmak istemiyormuşum gibi bir his" diye tarif etti. Son üç senelerini, bir Rum’dan aldıkları, 3'te 1'i yıkılmış taş evi adam etmekle geçirmişler. Çatı kapanmış, hatta daha önce tamamladıkları müştemilatta kalmaya başlamışlar bile. Görünen o ki, finale bir adım kalmış. Gökçeada, İstanbul'a 4 saat mesafede, sıklıkla gidip gelinebiliyor. Hatta havaalanı olduğundan uçak arabadan daha ucuza geliyor. Gide gele tanıdıkları da çoğalmış. Özellikle Rum komşuları Erdem ve Erika'yı çocuklarından sayıyorlar çok seviyorlarmış.

Gökçeada
Hiç gitmediğimden olacak Gökçeada hep terkedilmiş hissi uyandırmıştır bende

Adanın hüznünden bahsetti biraz da. Rum nüfus yaşlanmış, 5 köyün 3'ünde hiç Rum kalmamış. Yerleştirilen yeni nüfusun da ada kültürüne baskın çıkmasının eskilerde huzursuzluk yarattığını ve hayatlarının zorlaştırıldığını gözlemlemiş. 80'lerine merdiven dayamış, orada doğup büyümüş bu insanlarda ne hikayeler vardır kim bilir. Onlarla birlikte yitip gidecek bir yaşam kültürü, aslında ne kadar önemli. Acaba bu insanların çoluk çocukları, akrabaları ve yahut başka Rumlar buralarda ev alsalar ve yaşasalar olmaz mı diye düşündüm. Biraz araştırayım dedim. Gökçeada'dan ev almak isteyen Rum vatandaşlara izin yokmuş. Adanın yerli Rumları da bir zorunluluk halinde evlerini sadece Türklere satmak zorundalar.

Konuyla ilgili okuduğum bir haber. Merak edenlere...

Laf lafı açtı, konu konuyu kovaladı, doyamadık açıkçası. Lakin sohbetin sonunu esnemeler tayin etti. Erdem de beni daha hiç gitmediğim Gökçeada'ya davet etti. Karşılıklı rakı içeriz diyerek sözümü de aldı. Sodalarımızı bitirdik. Saat 2'ye geliyordu.

23 Haziran 2013 Pazar

Ortanca

Kapı pencerenin açık olmasını fırsat bilen rüzgar, perdelerle oynamaya karar verdiğinde evdeki temizlik henüz bitmişti. Rüzgarın hareketlendirdiği her şeyin yükselttiği temizlik kokusu, bir madalyon denli asılı kaldı havada. Kısa bir duşun ardından hazır nemli kalmışken, esintinin kıyısına kuruldum usulca. Kuşlar cıvıl cıvıl, ışık taze. Bir de şu Lucca'nın geriden gelen uğultulu aspiratör sesi olmasa.

Bebek ortancalarım

Kısalı uzunlu, sadece toprağa saplanmış dalların çoğu pembe çiçeklere bürünmüş. İncecik gövdesinden patlamış bir ortancaya bakakaldım. Pespembe... Meğerse gözüm dalmış. 6 ay gözü dalar mı bir insanın? Benimki dalmış işte. Bebek'te zamanı yavaşlattım diye sevinirken farkına bile varmamışım. Geçivermiş zaman. Öyle ya sadece taşındığımla bitmedi. Kısılacak ne varsa kıstım ki biraz bir şeyler biriksin. Azaldım çoğalmak için. Çarşıya uymayan tek hesap, ağzımdaki 15 yıllık kaplamaların koyuvermesiydi lakin sağlık her şeyden evvel geliyor. Yoksa kapıdan çıkar çıkmaz hayata karışmak, sabah yürüyüşleri, parkta vakit geçirmek gibi pek çok şey nimetten sayılır hala. Zaman zaman sıkıntısını yaşayacağımı düşünsem de ailemle burun buruna yaşamak o kadar da korkulacak bir şey değilmiş. Babamın, eve birkaç "izinsiz" girişi de tamamen eksik onarımlar ve bahçe ile ilgiliydi. Şimdi O'nun toprağa sapladığı çıplak çubuklardan bitiveren ortancalara bakıyorum. Çelimsiz gövdelerinde kocaman çiçekler var. Gözüm dalıyor, zaman geçiyor. Galata'dakinden çok daha yavaş ama Bodrum'a kıyasla hala hızlı. Bense rölantideyim.

Daha yeni, iki ya da üç gün oluyor; iş arkadaşlarımdan biri soruverdi:
- Nasıl gidiyor Bodrum hazırlıkları?

Belki de bu yüzden Haziran'a ayrı bir parantez açmakta fayda var. Çünkü Haziranla birlikte, tıpkı az evvel ortancaya gözümün dalması gibi hayat tam ortasından yarıldı. Yapmaktan, tadını çıkarmaktan keyif aldığım her şey önemini yitirdi. Ne resim çizebildim doğru dürüst ne yazı yazabildim. Ne uyku kaldı ne dinlenmek. Hülya ile o çok sevdiğimiz Asmalı Cavit'e gidemedik, rakıyı unuttuk. Masa başı sohbetlerinde birlikte kaybolduğumuz dostlarımızdan ayrı düştük. Öyle ya gitmekten, İstanbul'dan, Ege'den konuşurduk. Haziran boyunca Bodrum'u unutmamak için tek yaptığım şeyse kitap okumaktı. Çoğu Bodrum’u anlatan kitaplar...

Kendini okurdan saymayan, yılda bir kitap ya okur ya okumaz bendeniz
2013 yılıyla birlikte ayda bir kitap noktasına geldim.
Bodrum'la ilgili üç kitabı da işyerinden eve yürürken bitirdim.
Dostlu ve misafirli rakı sofralarını özledim. 
Asmalı Cavit'te erken rakısı.
Artık bu resim ve çizimleri paylaşmak sakıncalı olacak sanırım.

Gezi Parkı eylemleri üzerine çok şey yazıldı çizildi. Ne yazsam tekrar ediyor olacağım ama şunu söylemem lazım. Hayatımla ilgili planlarımı unutturacak denli heyecanlandırdı ve umutlandırdı. Bodrum'a gitmeyi bir kaçış olmaktan çıkarıp, gerçek bir özgürlük hareketine çevirdi, anlam kazandırdı. Bodrum hayali benim için cılız bedeninden patlayan koca ortanca çiçeği gibi pespembe oldu.

17 Haziran 2013 Pazartesi

İstanbul'un karne günü

Tire'deki nikahın ardından, sabah döndüğümüz İstanbul'da kapkara bir gökyüzü karşıladı bizi. Hiç şaşırmadım. Her geri dönüşte illaki grilere bürünür bu şehir. Durduğum yerden bakınca ege ile arasında sert bir kontrast var demek pek abartı olmaz. Dolayısıyla bir gün uzaklaşmanın bile iyi geldiğini söyleyebilirim. Derin bir nefes aldım. Takvim okulların kapanacağı güne denk gelmemiş olsa bir kaç gün Bodrum'a kaçmayı bile düşünmüştüm.

Tire'de yağmur bulutları yerini berrak bir havaya bırakmıştı.
Duru, karne almasıyla birlikte günün geri kalanını kendine ait ilan edince ne yapabiliriz diye düşündük. Oysa Duru çoktan programını yapmıştı bile. Bizi bir dertten kurtardığı için mutlu oldum, çünkü çığlıkların yankılandığı okul koridorunda değil konuşmak, düşünmek bile imkansızdı. İlkokul öğretmenlerine buradan yüksek sabırlar diliyorum. Konumuza dönecek olursak, Duru'nun planına göre arkadaşı Zehra'nın annesi aranıp izin alınacak ve sinemaya gidilecekti. İzleyecekleri filmi bile seçmişlerdi.

Cevahir Alışveriş Merkezi'ne gidiverdik. Araya sıkıştırmak gerekirse, Duru ve yeğenim Deniz dışında beni AVM'ye sokacak başka bir kuvvet olmadığını söyleyebilirim. Ne yazık ki İstanbul'da sinema izlemek için AVM'lere gitmek zorunda bırakılıyoruz. Sadece sinemalar değil, oyun parkları, bowling salonları ve hatta lunaparklar bile bu soğuk mekanlarca yutuluyor. Çocukların eğlenmek, oyun oynamak için oraları tercih etmesine şaşırmamalı. Filmden evvel, aynı AVM içinde yer alan eğlence merkezine indiğimizde ise şehirde lunapark kaldı mı acaba diye düşündüm. Tek bildiğim Küçükçiftlik Park'ta idi ve orası da konser alanı olarak düzenlenince kaldırılmıştı. Bir de taksi şoförünün söylediğine göre Kağıthane'de varmış.

Bu kare bizlere nelerin reva görüldüğünün kanıtı gibi.
Bina İstanbul'daki lunaparkların hepsini yutmuş sanki.

2 saat kadar o oyun senin, bu stand benim koşturduktan sonra Duru ve Zehra filmi izlemek üzere salondaki yerlerini aldılar. Yanlarında olmamızı istememişlerdi. "Beraber takılmak" istiyorlardı. Eh artık bu yaşlar için kabul edilebilir şeyler bunlar. Sanırım Hülya da kızıyla ilgili yeni şeyler görmek ve öğrenmekten memnundu. Şaşkınlık ve sevinçle bana dönüp "Görüyor musun şunları?" "Beraber takılmak mı?" gibi kısa sorular sorup durdu. Duru sanki bir günde büyümüştü. Mısır ve kolalı içeceklerini de ellerine tutuşturup fuayeye çekildik. Bu süre zarfında özel işlerini halletmesi gerektiğinden Hülya yanımdan ayrılınca, salonun kapısını gören bir yerde oturdum.

Tekrar eden sesler, anonslar ve insan rabarbalarını dinledim. Şehirli insan için reva görülen bu soğuk duyguyu tattım. Kafamı çevirip baktığım hiç bir şeyden hoşlanmadım. Her yer beton, plastik ve çirkinliği ışıklarla makyajlanmaya çalışılmış, temas etmeyen yapay bir dünya. . İki saat boyunca (işlerini bitiren Hülya da sonlara doğru bana katıldı) oturduğum yerden gördüklerimi 3 dakikalık bir “hap” filme sıkıştırdım. Baştan söyleyeyim bünyeye iyi gelmiyor. Tire (Ege) nire, bura nire...

16 Haziran 2013 Pazar

Tire küçük bir yer

Taksim Gezi Parkı gündemine biraz ara verip İzmir'e uçtuk sabahın köründe. Sebep? Çok sevdiğim arkadaşlarım Handan ve Mehmet'in Tire'deki düğünlerine katılmak için. Akşam Tire'de kalınıp sabah erkenden İstanbul'a geri dönülecek. Neden? Çünkü Duru'nun da karne günü... Bu gel-git yaratan gündemde belki biraz kafam dağılır diye düşünmüştüm. Fiziksel olmasa da psikolojik olarak kendimi yorgun hissediyordum. Her gün meydana çıkmamış olsak da gündemi sosyal medyadan takip etmek bile insanı epey yoruyor. Burada bir parantez açmalıyım ki, Hülya'nın her gün meydana çıkmayı, kısa sürelerle de olsa orada bulunarak Gezi'nin havasını solumak istediğini biliyorum. Bu eylem, evde uykuya yenik düşmenin bile oradakileri yalnız bırakmak demek olduğuna inandıracak kadar güçlüydü. Kapa parantez.

Handan ve Mehmet'in bu mutlu günlerinde onları yalnız bırakmadık / 13062013

7:30 İzmir uçağına yetişmek için vaktimiz vardı. Hep de olmuştur. Neden? Bu yola çıkma, bir yerlere yetişme konusunda, insanı gıcık edecek denli tez canlıyımdır de ondan. Hep "bir sorun çıkabilir!" payı vermeli diye düşünürüm. Ne bileyim evde bir şey unutulur, lastik patlar vs. Öyle ya arabanın çalışıp çalışmayacağı bile garanti değil. Neyse ki sorunsuz çalıştı. Havaalanına doğru yola çıktık, epey yol katettikten sonra (Merter’e varmıştık!) evde unuttuğum telefonum için geri döndük ve tekrar yola çıktık...

Tire, küçük bir yer olmasına karşın zamanımız elvermediğinden dolaşıp fotograf çekemedim

Bu iki kere yola çıkma durumunun bende yarattığı sıkıntıyı, serin havaya rağmen terliyor olmamdan anlıyorum. Bunu neden söyledim, çünkü evden direkt düğüne gidiliyor mantığıyla çıktığımdan, üzerimdeki gömlek ve ceketin bir alternatifi yok. Zaten ceketten de pek memnun değilim. Ceket kavramının kendisini sevmem ama mecbur giyilecek... Bizim Püskül'le (7) yaşıt olmalı. En azından öyle hatırlıyorum. Geçen bir başka arkadaşımın düğününde giymeden evvel bıraktığım kuru temizlemeci söylemişti, leke sandığım izler tamamen kumaşın eskimesindenmiş. Elim mahkum başka ceketim yok. Bir önceki düğünden yoğurt lekesiyle süslenmiş olsa da dert değil, ıslak mendil işi çözüyor. Amma terledim ha..

Bir başka sıkıntı, yer ayırtmak üzere, oteli aradığımda üzerime oturdu. Yola çıkmadan önceki gece, resepsiyonda çalışanla aramda geçen diyalog, bu terleme halinin bir başka sebebi olabilir:

- İki kişilik odamız var tabi. Peki kiminle kalacaksınız?

- Neden sordunuz?

- Eşinizle mi kalacaksınız?

- Size ne?

- Eşinizle mi geliyorsunuz?

- ...

Odayı ayırttım ama hoşlanmadım tabi böyle bir durumdan. Mehmet'i (damat) aradım hemen üstüne. "Tire küçük bir yer." dedi, O'na göre sorun yok, illaki kalacak bir yer ayarlanır merak etme diye beni teselli etti. Yine de üzerimdeki sıkıntı kalkmadı tabi. Ter olarak atıyor olmalıyım.

Tire'ye ulaştığımızda Mehmet ile buluşmak için 15 dakikamız vardı. Kalacak yer meselesini kendi evini açarak çözmeyi planlıyordu zannımca. O gelene dek takı almak üzere üzere etrafı dolaştık. Girdiğimiz kuyumcuda da bilmediğimiz bir uygulamaya şahit olduk. Klasik olarak altın takacağız da, kuyumcu "üstüne isim yazalım mı?" dedi. Bunun için yuvarlak bir etiket kullanıyorlar. Altının ortasına yapıştırıyor üstüne de tükenmez kalemle isim yazıyorsun. Merak edip nedenini sordum. "Tire küçük yer" diye başladı. "Çeyrek takanla, çeyreğin çeyreği bir mi? söz olur laf olur diye bu yolu tercih ediyorlar" diye bitirdi. Üstümde, üzerinde birilerinin adı yazan altınlar olsun istemezdim doğrusu. "Yazma kardeşim!"

Mehmet'in de gelmesi ve araya girmesiyle, odamıza yerleştik. Duşla birlikte stresimi de attım üzerimden. Yol boyunca hırpalanmış ve kirlenmiş gömleğimi giyemezdim artık. Gömlek ve hatta ceketi pekala buradan halledebilirim diye düşündüm. Nitekim öyle oldu. Tire sahiden küçük bir yer! O kadar dolaştıktan sonra insan, yine tanıdığı bir markanın mağazasına gidiyor. Algıda seçicilik buna denir. Meydanda havuza bakan bir Sarar mağazası bulduk. Bildiğimiz mağaza konsepti değil tabi. Ayakta görmeye alıştığımız mankenler koltukta oturuyor. Aralarında gazete okuyan emekli bir amca. Göz ucuyla televizyona bakıyor. Sanki mankenlerle toplantı yapıyor. Çayı önünde. Televizyonda başbakan konuşuyor. Konu yine Gezi... Bizi karşılayan amca da yüksek ihtimal emekli. Pek güler yüzlü. Nereden geldiğimizi öğrenince "torunlarımı da getirivereydiniz!" dedi gülerek. Oranın sahibiydi. Neyse, durumu anlatıp önce siyah ceket istedim, bej, gri ne varsa çıkardı. Pek beni dinlediğini sanmıyorum. "Siyahı yok mu?" diyeyineledim ama önce kahve rengi, ardından hooop lacivert bir ceket çıkardı... Ballandıra ballandıra övüp durdu. Denettirdiği gömleklerin de hiçbirini ben seçmedim. Arada "Ohoo sen gizli şişkolardansın!" diye iltifatlar da yaptı. Nihayetinde ceketi, lacivert bir gömlekle takım etti, onayımızı aldı. Bir de üstüne indirimini yaptı. Sonra da "Şimdi çık mağazadan, karşıdaki taksilerin arkasında paramatik var, çekiver paranı, nakit öde. Karta marta komisyon vermeyem" dedi. Ödememizi avuç içine yaptıktan sonra dinlenmeye odamıza çekildik.

Bu bahaneyle yeni bir gömlek ve ceketim de oldu.

Düğünün yapılacağı alana giderken bindiğimiz taksi, yarı pansiyon olarak hizmet verecek denli dekore edilmişti. İçerisi mis gibi kokuyordu. Sağa sola raptiye ile tutturulmuş tüller, ışıklar ve oyuncaklar arasında "Büyükbaba" biniverdi şoför mahalline. İlk işi kartını vermek oldu. Biz uyurken gök delinmiş, akşam düğüne yağmur inerse arayın gelip alsın içinmiş. Dikiz aynasında torunları olduğu belli 3 vesikalık vardı. Koltuklara serili kilimler, süsler ve işlemeli perdeleri incelerken düğünün yapılacağı zeytinlik alana da gelmiş bulunduk.

Handan Mehmet 13062013
Her detay çok güzeldi.

Bu kadar detaydan sonra gelelim düğüne. Zeytin ağaçlarının altında çok naif süslenmiş masalarımıza oturduk. Yağmurdan sonra pırıl pırıl bir akşamüstüydü. Bu berrak havada Handan ve Mehmet'in seçtiği müzikler, kuzey ülkelerindeymişiz gibi his yarattı. Çok huzurluydu. Cam bir kürenin içinde her şeyden yalıtılmışçasına uzaklaştım pek çok düşünceden. Ege'yi kokladım, insanların yüzlerine baktım. Bu coğrafyada yaşamayı istediğime bir kez daha inandım.

Bilinen düzenin aksine gelin ve damat alana gelenleri bizzat karşıladılar ki bazılarının "adet mi değişti?" diye sorduklarını da duydum. Unutmadan söyleyeyim; servis edilen mezeler ve yemekler çok güzeldi. Kesinlikle rakıya çok yakışacak bir tabakla başlandı. Rakı yerine limonata vardı ki sunumu ve ortama kattığı tat nefisti. Bence çok güzel düşünülmüş. Davetlilerin çoğu kendi geçmişinde, içinde limonata bulunan bir anısını anımsamıştır, eminim.

Mehmet'in tasarlayıp, elde yaptıkları kasalarda limonatalar
Limonata özel bir detaydı.
Şahsi fikrim bu mezelerle rakı iyi giderdi. :)
Handan ve Mehmet
Gelin ve damat
Tire dışından gelen çoğu insan gündemden bir türlü kopamadılar. Ben dahil...
Tireli misafirler

Çoğu insanın telefonlarına bakarak ülkeyi takip etmelerinden anladım ki gündemden çok da kopamıyoruz. Bahsettiğim misafirler Tire dışından gelenler. Yaş ortalamasının yüksek olduğu diğer masalar ise mobese denli yeni insanları izlediler. Ortamın romantizmine kapılıp bir iki kez birbirimizi öptüğümüzde de üç ayrı masanın gözlerini üzerimizde hissettim. Kesinlikle Tire küçük bir yer...

Not: Tire ile ilgili bir bilgiyi Handan ve Mehmet, nikah için hazırladıkları sitelerinde paylaşmışlar. Tık tık.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Okur-yürür

Malumunuz Galata'dan Bebek'e taşındığımdan beri araba kullanmıyorum. Sokakta çürümeye terkedilmiş gibi öylece duruyor. Unutmadan gidip arada kontak açmalı ki aküsü filan boşalmasın. Bebek'e taşınalı 5 ay oldu; dolayısıyla benim düldülün çalışıp çalışmayacağından artık pek emin değilim.

2004 yılından beri kullandığım araba artık sokakta yatıyor

Bu beş ayda net olarak 1000 TL otopark, 1500 TL benzin parasından tasarruf ettim. Gün içinde, nadir de olsa kısa süreli duraklamalar, köprü ve otoyol geçişleri gibi kalemleri de küsurat hanesine yazıyorum. Geçen sene kesilmiş iki cezayı da masrafa yazalım. Allahtan kaza filan gibi şeyler olmadı. Yaşlı olduğu için çıkardığı yüklü masrafları onun hatırına muaf tutayım. Sadece geçenlerde biri, arabasını kaydırmak suretiyle park halindeki arabamın kapısına imzasını atmış. Ne diyeyim araban varsa derdin var. Neyse, yukarıda saydıklarım işin maddi tarafı.

Geçen sene dudak uçuklatan masraflar çıkarmıştı.

Yola çıkmadan önce trafiğe göre güzergah belirlemek ve bunun için belediye kameralarını izlemek, mesai sonuna eklenmiş ekstra bir iş. Yolların durumuna göre ofiste fazladan bir saat kalmak gibi bir tercihi de kullandığım çok olmuştur. Farklı bir lokasyona gideceksem park yeri bulur muyum tedirginliği de cabası. Annemleri ziyaret edeyim düşüncesiyle Bebek'te 3 tur atıp park yeri bulamadığım ve daha önce yaşadığım evlere döndüğüm çok olmuştur. Hatta bir gün ofis etrafında park yeri bulacağım diye 12 km tur atmışlığım da vardır. Bu da işin zaman kaybı.

Hikayenin bir de sağlık tarafı var ki, detaya girmeye gerek yok. Trafiğin yarattığı sinir, stres araba kullanmayınca otomatikman ortadan kalkıyor. Toplu taşıma araçlarını kullanmak zaten ayrı bir eziyet. Benim şansım yaşadığım yerler ile çalıştığım yerler her daim kuş uçumluk mesafede olmuştur. İş arkadaşım Özkan gibi her gün Beylikdüzü'nden Levent'e geliyor olsaydım yazının içeriği farklı olurdu. Şehrin dışında oturup çalışmak için merkeze gelmeye mecbur olmak da sistemin ayıbı bana göre.

Akşamları yürüyüş güzergahım.
Her akşam ofisten çıkıp aşağı yukarı 35-40 dakikada eve yürüyorum. Normal bir akşam trafiğinde arabayla daha önce Levent-Galata arası harcadığım zamana eşit. Hatta yürüyerek araba sollamak da çok eğlenceli. Ara sokaklarda özenle bakılan bahçeler, çiçek sulayanlar, köpeğini gezdirenler, sokak kedileri ve semte iyice yerleşmiş papağanları görüyorum. Direksiyon başında kolaylıkla ıskalanan şeyler. Kaldı ki, araba kullanırken kitap da okunamıyor.

Hiçbir zaman iyi bir okur olmadım, ama ofis-ev arasındaki yürüme mesafesinde 3. kitabımı bitirmek üzereyim. Ayaklarım yolu ezbere bildiğinden kendimi hikayeye iyice teslim edebiliyorum. Sadece köşelerde, yol karşısına geçerken ve karşıdan gelenler için kafamı sayfalardan kaldırıyorum.

ilk ikisi yürürken tamamlanan kitaplar 3. bitiyor ve sırada 4.sü var

Bu anlarda çevredeki konuşmaları duyuyor tek cümlelik hikayelerini dinliyorum. Bunları da not almaya başladım. Gündemle ilişkili olan birkaçını paylaşıp bu yazıyı bitirmeli:


Telefondaki arkadaşıyla konuşan adam:
- Gelemem... Metroya çıkıyorum... Taksim’e... He valla...



Kendi kendine ve bir makamla mırıldanan çocuk:
- Her yer Taksim, her yer direniş!




Köşeden çıkan kadın hem cinsine gülerek:
- Diren Aydancım, eninde sonunda ayağına kapanacak...



Artık 4. kitaba başlamak için sabırsızlanıyorum.