17 Nisan 2013 Çarşamba

Gündüz birası / Pejmurde

Mimar Sinan Üniversitesi rıhtım arkadaşlarımızla sık sık bir araya geldiğimiz bir yerdi.

Güzel bir öğlen güneşinin altında keyifle muhabbet ediyoruz. Yaş 22-23. Okulun rıhtımında hayal kurmak için her koşul oluşmuş vaziyette. Hava güzel, ışık güzel, gazozlar soğuk, güneş gözlükleri takılmış. Hani oracığa yayılıp hiç konuşmasak da olurmuş ya neyse. Konu da, 60 yaşımızda neyiz, nerede ve ne olacağız... Dürüst, yalın ve elbette gerçekleşebilecek hayaller kuruluyor. Biri teknesinde yaşamak istiyor. Öteki, güneyde evinin bahçesinde torun seviyor. Diğeri, mümkün olursa Avrupa'da olmalıyım diyor. Beriki, çiftlik evinin bahçesiyle uğraşıyor. Bana sıra gelene dek duyduğum tüm senaryolar güneş ile birlikte iyice gevşetiyor hepimizi; ağızımızın suyu akıyor.

Ya tersi olursa düşüncesi nasıl gelip aklıma oturdu bilemiyorum ama benim hikayem, omuza alınmış parlak kumaştan eski bir Adidas eşofmanla canlandı kafamda. Topuklarına basılmış çok eski bir ayakkabının içinde ayaklarım. Saçlarım uzamış ve sanki kendim kırpmışım gibi düzensiz, karmakarışık. Zaten pis gibi de, iyice yağlanmış. Yüzümde 4-5 günlük sakal. Hikayeye biraz daha detay katmak için alkol koktuğumu bile söyleyebilirim. Üstelik daha sabahın 11'i filan herhalde. Bakkalın önündeyim. "Osman be, bi bak be!" diye seslenirken, boğazımdan çatallaşarak çıkan sese şaşırıyorum. 60 yaşındaki ben bayağı berbat görünüyorum. "Osman be, bi bira be!" diye bir daha seslenirken bakkaldan içeri girmeye korktuğumu da fark ettim. Oysa Osman nasıl biri bilmiyorum. Hiç görmedim. Zaten o da birkaç ısrarlı seslenişime rağmen dışarı çıkmaya tenezzül dahi etmedi. En son yalvarır denli "Osman be..." deyince, bakkalın duvarlarına çarpa vura "Siktir git!.." diye sesi yankılandı. "Yiyivercen şimdi sopayı. Manyak mıdır nedir? Sana mı çalışıyom ben burda?" Bunun üstüne bir daha Osman diyemedim. Geri dönerek Bodrum'un dar sokaklarında küçülüp yok oldum.

1995 Fındıklı



Bu yazıyı yazarken canım bir bira çekti ki sormayın.

Bodrum'a gidip geldikçe ve orada yaşayanların anlattıklarından daha da iyi tanıdıkça hikayenin alternatif bir sonu olması gerekti. 95'te adını andığım Osman, ben 60'larıma geldiğimde hala yaşıyor olur mu bilmiyorum. Ki zaten böyle biri gerçekte yok. Olsaydı üzerinden kurguya devam ediyorum. Zaten bakkalsa da çoktan mini bir markete dönüşmüş olurdu. Önüne Algida dolabı konmuş her bakkal sonunda market olmadı mı?

Güneye dair çizimlerimde kendimi hep benzer şekilde resmetmişim.

Kuvvetle muhtemel ki, kapıdan içeri seslendiğimde Osman, elinde iki bira ile çıkıp "N'apıpduru?" diye soruyor olurdu. Soğuk biralarımızı açarken yeni bir sarı yaz gününe selam ederdik. Mır mır koyu bir sohbete dalar, gelen müşterilerle ara verirdik. Hatta sandalyesini çekip bize katılan esnaf bile olurdu. Marinanın önünde yürüyenlerin kulağında birer fısıltıya dönüşüp buz gibi biralarımızı keyifle yudumlardık. O 20-30 dakikaya ne ömürler, ne hikayeler sığardı kimbilir. Son sözü yine Osman ediverirdi:

"Seni de bizim berbere götürüverem. Şunca saçını bi yıkasın, kessin. Adam oluver azcık."

10 Nisan 2013 Çarşamba

Blogtalk

Geçtiğimiz Şubat ayında Grizine'nin hazırlayıp sunduğu Blogtalk programında Saliha Yavuz'un (ve gıyabında Papatya Tıraşın'ın) konuğu olmuş, bir saat boyunca çizmekten, kaçmaktan, Galata'dan, rakıdan aklımıza ne geldiyse konuşmuştuk. Kayıt elime geçer geçmez blog da yayınlayacağımı söylemiştim.

Açılışı Janis Siegel, Bei Mir Bist Du Schon ile yapıyor. Sohbet arasında dinleyecekleriniz ise benim seçtiklerim. Vaktiniz olursa, bir saatlik güzel bir mola... Keyifli dinlemeler...

İstanbul'un saksısı

Bu şehrin, her şeyden uzaklaşmak için gidilebilecek en iyi ve en yakın yerleri nereleri diye sorulsa, sayacaklarımın içinde Belgrad Ormanı mutlaka olurdu. Ben büyüdükçe, küçüldüğüne inandığım orman, 130 yıl içinde sahiden de üçte bir oranında küçülmüş; "Belgrad İçin Hareket" sitesine göre orman alanı 1840’larda 12.000 hektarken, 1870’te 7500 hektara gerilemiş. Bugün ise 5524 hektarlık bir alana sıkışmış.

Çocukken babam götürürdü beni. Sonra da ben onunla gider oldum. Meşe palamudundan düdük yapmayı da orada öğrendim. Kabuğu, doğru tutup üflendiğinde, tiz ve berrak bir ses çınlar. Tek başıma da olsam, arkadaşlarımla da gitsem sonraki yıllar zemini örten yaprakların arasında hep bir meşe palamudu arar oldum. Çünkü düdük yapmayı öğrenirken, babam o kabuğa nasıl üflediyse artık, çıkardığı ıslık içimde bir ize dönüşüverdi.



Parkur ıslah(!) edildiğinden beri nadir gittiğim ormanda, arasında meşe palamudu arayacağım yapraklar yerine, ayaklarımın altında, kırık kiremit taşları hareket ediyor. Tüm parkuru örten bu kırmızı toprağa (kiremit kırığı ve traverten) mesela bebek arabalarıyla girmek imkansız. Yine "Belgrad İçin Hareket" sitesinden okuduğuma göre bu suni örtü ormana zarar da veriyor. Mesela kırık kiremidin pH değeri 9.5'lara çıkabiliyormuş. Bu şu demek oluyor, yürüyüş yolundan süzülen sularla, gölet suyu ve toprağı kirleniyor.

Ormanı git gide köşeye sıkıştırıyoruz.

Geçen pazar Duru ve Hülya ile birlikte Belgrad Ormanı'na gittik. Aslında karar Duru'nun.. Bunu duyduğumda, bir kaç yıl evvelini, ilk ormana gidişimizi anımsadım. O yorucu günün ardından, "bugün hayatımın en güzel günü" demişti. Sözcükleri ortaya dökülürken o kadar utanmış ve sıkılmıştı ki, neredeyse Hülya'nın arkasında kaybolacaktı. Belli ki o sabah yürüyüşünden çok hoşlanmış, hatta yürürken bitiremediği elmayı, ormanın ortasına atmak niyetiyle savurmuş, sırtıma isabet ettirmişti. O kadar gülmüştü ki, artık gülünecek bir şey kalmadığında dahi kahkaha atmaya devam etmişti. Bir araya geldiğimiz zamanlar, arada hatırlarız. Duru elmaya, bense ormanı çınlatan kahkahasına gülerim... Bilmem belki de benim Duru'da bıraktığım iz budur. Çünkü her çocuk hayatına yeni gireni mutlaka işaretler. O işaret bir ize dönüşür.

Daha önce Duru ve Hülya ile gittiğimiz günü resimlemiştim.

Ormanın o çirkin girişini her nasılsa unutmuşum, ilk kez rastlıyormuş gibi şaşırdım. Birkaç yıl önce kimin aklına geldiyse bu devasa takı yapmış, mütevazi ahşap gişeyi başrolden almıştı. Sürekli bir giriş-çıkış trafiğinden veya şansımızdan olacak, park yeri bulmakta zorlanmadık. Fakat girişteki mesire alanı o kadar kalabalıktı ki, bilmesem kendimi İstiklal Caddesi'nde bile sanabilirdim. Tesis ve işletmeler daha da genişleyince, o alan iyiden iyiye hantal bir görünüm kazanmış. Güzelleştireceğim diyerek yola çıkılmış olsa da yapılan hiçbir şey bu ormanın dokusuna maalesef uymuyor. Bazı şeylerin olmamışlığını nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Parkur başına konmuş beton çeşmenin çirkinliğinden insanın kalbi acıyor. Estetikten yoksun pek çok noktadan biri. Kütüklerin içinden su akan eski çeşmeleri daha güzeldi. Özetle, ormanı o kadar kötü hale getirmişler ki bir kaç resim bunu göstermeye yeter de artar diye düşünüyorum.

Yeni yapmış olmalılar. Görünce yuh! demeden geçemiyor insan.
Logosunu herşeyin önüne geçirdiği çirkin tabelalar yol boyunca size eşlik ediyor.
Marka, her şeyi ben yaptım diye bağırmaya devam ediyor.
Bu örtü ormana yakışmıyor.

Bir zamanlar yalnız kalmak için de gittiğim orman artık iyice açık hava spor salonu olmuş. Marka ve logolu yönlendirmeler yüzünden o yalnızlık hissini yaşamak imkansız. Uzun süre orman içinde yer almış Vakkorama'nın ahşap eski yönlendirmeleri, yenilerinin yanında oldukça mütevazi kalırdı. Girişte çirkin giydirmeleriyle spor markaları, parkur boyunca her yere logosunu kazımış Fıratpen sizi ormanda bir an olsun yalnız bırakmıyor. Hele az evvel bahsettiğim, yere serilmiş o kırmızı taşlar her şeyi daha da sunileştiriyor. Belgrad Ormanı için artık şehrin saksısıdır tanımını kullanırsam sanırım yanlış olmaz.

Duru'nun "Ne kadar yolumuz var?" sorusunu sık sık yanıtlıyorum.
Otağıtepe'de hep sarıldığım ağaç. Bu gidişimde de ihmal etmedim.

Sporcusu, piknikçisi, çoluğu, çocuğu ve bir de dönüş trafiği ile çekilir çile değil gibi gözükebilir. Lakin hala kuşlar bir başka öter, kurbağaların resitali hala pek şatafatlıdır. Israr ediyorum, ormana gidilecek en güzel saat, sabahın 6'sıdır... Babamdan biliyorum!