31 Mart 2013 Pazar

Hayat bana güzel!

Bazen yazacak o kadar çok konu çıkıyor ki hangisine öncelik vereceğime şaşırıyorum. Bundan önceki yazı, hayatımda önemli yer tutan insanları kısa kısa anlatacaklarıma giriş mahiyetindeydi. Çıktığım bu yolda köşe başlarını tutmuş kimi dostuma bu blogda yer vermeyi ne zamandır istiyorum. Hayata dair büyük değişiklikleri, kararları ve hareketleri sadece ekonomik gücün büyüklüğüyle tanımlamak tek başına eksik kalıyor bence. Kalanını aile, dostlar, arkadaşlar, tanıdık ve hatta tanımadıkları tamamlıyor. Lakin bu konu sanırım bir başka yazıya kalacak.

Kısa bir hikaye anlatarak asıl konuya girmek istiyorum:
Yugoslavya'dan göç ettiklerinde 6 yaşındaymış babam. Bize pek anlatmasalar da Üsküp'ten İstanbul'a geliş zorluk ve acılarla dolu. Her şeylerini bırakıp yola çıkıyorlar. Değil ineğini, çomunu çomarını, eşyalarını almaları için bile izin verilmiyor. Sadece yolda ölür diye hasta kardeşine mezar kazmak için yanlarına gizlice bir keser alıyorlar. Önce at arabalarında ardından trenle yolculuk edip İstanbul'a varıyorlar. Yolculuk esnasında olanlara girmeyeceğim. Yıl 1954... Şehre gelir gelmez, babamlardan bir kaç yıl evvel göçen halasının Fındıklı'daki evine yerleşiyorlar. Para pul yok. Kardeşine yük olmamak için asıl mesleği çiftçilik olan dedem, çay ocağında çalışmaya başlıyor. İskelelerde oğullarıyla birlikte su, sahlep ve limonata satarak devam ediyor. Kağıthane'ye taşındıklarında babam kunduracı yanına çırak verilirken, dedem de derme çatma bir bakkal açıyor. Zaman gelip ahşap evler, yerlerini, altında dükkanları bulunan kagir binalara bırakıyor. O dükkanlar da modern bakkallara dönüşüyor hızla. Daha çok çeşit ve yeni ürünlere yönelen müşterileri de dedemi küstürüyor. Kızıp kapatıyor dükkanı. Bu sırada babam ise kuaför yanında çırak. Pek yetenekli bulunuyor. Zaman içinde çalıştığı ustalar da İstanbul'un en iyileri. Güzel de para kazanmaya başlayınca artık ailesine bakmaya başlıyor ve 17 yaşında kendi dükkanını açıyor... 23'ünde evlenip yuvasını kuruyor.

İnternette bilgi kirliliği o kadar fazla ki bulabildiğim resimleri kullanmak durumundayım.
Bu resim 1912 Balkan savaşının göç dalgasından. 40 yıl sonraki seyahat koşullarının çok değiştiğini sanmıyorum.

Tarihini bilemiyorum. Muhtemel ki Makedonya'dan göçenlerdin Selanik'te gemilere binecek grup

1989 Bulgaristan göçü olduğunu düşünüyorum. Babamn göç hikayesi ile örtüştüğü için buraya aldım.

Bugün babam 65 yaşında. Bebek'te kuaför ve halen çalışıyor. Aile içinde yaşam kalitesi, göreceli ekonomik refahıyla da birkaç adım önde.

Satır aralarına bakmayıp sadece etiketlerle okunduğunda, tıpkı aile damatlarından birinin yaptığı gibi -babamı işaret ederek- yorumda bulunmak mümkün: "Bizim de elimizden tutan biri olmadı hiç!" Aslında ne kadar kırgın bir ima. Tavşan dağa küsmüş hikayesi... Lakin hayatı başkasından gördükleriyle okumaya çalışmak damada özgü bir davranış değil sadece.

"Hayat sana güzel!" son zamanlarda çok kullanılan bir tabir. Başkalarının mutluluklarına bakıp mutsuz olma halinin bir nevi dile getirilmesi de olabilir. Hatta koca bir sürecin sonunda hayatı, tek kareden okuma ve büsbütün yanlış yorumlama sanatı da diyebilirim. Kendi yaşamlarındaki güzellikleri görmeyecek denli kör olmanın başka adıdır belki. İster istemez kızıyor insan. Her ne kadar espriyle karışık bir şekli olsa da ekşi, yavan bir tadı var. Küfür gibi çınlıyor. Ne kadar fena bir laf...

Bugün Bodrum'da yaşayan ve yaşadıklarını paylaştığı bloğun (bodrumlu hayat) takipçisi olduğum Serdar Benli, hayaline ulaşmak için 30 sene çalışmış... Bodrum'a temelli taşındıktan sonra da İstanbul'la bağını bütünüyle koparmak için üstüne dört sene daha uğraştığını biliyorum. Yani hiçbir şey sanıldığı ve görüldüğü kadar kolay değil. Bunca gece gündüz çalışmaları, karar verme sancıları ve çeşitli badireleri aştıktan sonra karşısına geçip "hayat sana güzel!" demek biraz ayıp oluyor. Şimdi hayalini gerçekleştirmiş, mutlu, huzurlu birinin yazdıklarını okuyup keyif ve dersler almaktır doğru olan.

Henüz yolun başında sayılmama rağmen aynı sözü zaman zaman ben de işitiyorum. Daha çok herşeyi ekonomi terazisiyle ölçüp biçenlerden geliyor bu yorum. Oysa bana da gökten zembille inen bir şey yok. Çalıştım, çabaladım; emeğimin karşılığını hayallerime yatırdım. Tercihtir, lafım yok. Kimi iPhone 5 kuyruğuna girer kimi bir elbise için yanar tutuşur. Bense zamanında toprak aldım. Geri kalan zamanda da hayatın bana sunduklarından fazlasını talep etmeden yaşamımı güzel kılacak ne varsa hakkını vererek yapmaya çalışıyorum. Öyle oturduğun yerden hayat güzel olmuyor ne yazık ki!

Her şey sadece ekonomi değil tabi. Başka tür hayat sana güzelciler de var elbet. Onlar ota boka kulp olarak kullanmayı tercih ediyorlar. Bekarsın: "hayat sana güzel", evlisin: "hayat sana güzel", paran yok ama kafan rahat: "hayat sana güzel", paran var: "hayat sana güzel", her hafta yiyip içiyorsun: "hayat sana güzel", zamanın var: "hayat sana güzel" ne diyeyim allah akıl fikir versin.

Hayatın kendine güzel olmamasından bu kadar dem vuruyorsa sormak lazım: Sen hayatını güzelleştirmek için ne yapıyorsun? Mutlu olmak için hangi adımları attın? Mızmızlanmaya daha ne kadar devam edeceksin? Hep yapmak istediğini söyleyip ertelediğin şeyleri ne zaman yapacaksın? Yoksa hala oturduğun yerden, başkalarına bakıp "oh, hayat sana güzel" demeye devam mı edeceksin? Benden ne bekliyorsun?

Biliyorum ve eminim ki hayat eylem seviyor. Oturduğun yerden spor yapamaz, sevgili bulamaz, oyuncu olamaz ya da dünyayı dolaşamazsın... Hayatını değiştirmek isteyip, parmağını bile oynatmayacaksan hiçbir şey zaten sana güzel olmaz. Ne zaman güzel olur biliyor musun? İçinde bulunduğun koşulları kabul edip teslim olduğunda. Yağmurlu havaya bakıp mızmızlanmak yerine üşenmeyip yürüyüşe çıktığın an, yaşamın sana verdiklerini kullanmaya başlarsın. İşte o an hayat da sana sürprizlerini sunar.

Hayat  her şeye rağmen çok güzel, tabi bunu görene...
Bilmem anlatabildim mi?

28 Mart 2013 Perşembe

Dedikoducu Şenay ablanın nefis elmalı turtası

Son zamanlarda daha sık duyar oldum. Bir sosyal medya davranışına çevirdiğimizden olacak insanları hayatımızdan atıyor, defterden -üstelik bir kalemde- siliyoruz. Daha da fenası bununla övünüyoruz. Ben buna kısaca "yalnızlığa koşar adım yürüyüş!" diyorum. Etrafında doğru düzgün adam kalmadığından şikayet eden tanıdık, tanımadık herkese geçmiş olsun.

Patavatsızlığı yüzünden defterden silinmiş birinin çok işe yarayan pratik zekasını görmezden mi gelmeli? Diğeri çok dedikoducudur belki ama öyle lezzetli kekler, turtalar yapıyordur ki mutfakta izlemek çok şey katar insana. Topluluk içinde sizi defalarca zor duruma düşürmüş bir başkası, belki de paylaşmaktan çok hoşlandığı eğlenceli hikayelerle doludur. Hele o nefret ettiğiniz savunma durumuna sürekli düşürülmenize rağmen, belki de çevrenizdeki en dürüst insanı defterden siliyorsunuzdur.

Dedikoducu etiketli kişi öyle harika turtalar yapıyordur ki,
belki de çocuklar kapısında sıraya giriyorlardır.

İnsansız hayat çekilir mi? Kabul ediyorum, kişisel tarihimin içinde kaybolmuş 4-5 kişi illaki vardır. Fakat her gün şahit olduklarımın yanında devede kulak kalıyor. Birilerini hayatımızdan çıkarmak yerine küçük mesafe ayarları yapmak daha insani olur galiba. Böylece kimse de kırılmamış olur. İster sevelim ister sevmeyelim hepimizin birbirimize ihtiyacı var. Çevrenizde sorun yaratacak insanlar da olsun ki, hayata karşı bakış açımız da, bağışıklık sistemimiz de güçlensin. Yoksa hijyen içinde büyüyüp astımla yaşamak zorunda kalan çocuklara benzeriz. Hele ki, sizin de gidilecek bir yolunuz, alınacak kararınız, yapacak işiniz, yaşayacak çok şeyiniz vs varsa; insan, paradan puldan, yatırımdan çok daha değerli. Öyle kolay kolay harcamamak lazım.

24 Mart 2013 Pazar

Neden vs Nasıl

Bu yazıyı yazmaya başladığım sırada, çizerek tuttuğum günlüğüm Cokabook'a 4 senede 1218 post girmişim. Merak edip de ayıklamadım ama 50-60'ı -hadi yuvarlak olsun 100'ü diyelim- fotoğraf, yazı vs. olsa geriye aşağı yukarı 1100 küsur çizim kalıyor ki bu rakam beni bile şaşırtıyor. Hadi sayıyı da bir kenara bırakalım, şöyle bir bakınca hayatım boyunca hiçbir konuda bu kadar odaklı ve disiplinli olmamışım. Nasıl bir noktaya geldimse artık, çeşitli nedenlerle çizemediğimde derin bir huzursuzluk duyuyorum.

my way
Bodrum'a temelli yerleşmek üzere yola çıkacağım günü böyle çizmiştim.
afternoon
Akşam üstü 5 rakısı güneyde anlam kazanıyor
will you come with me?
Hülya'nın da hayallerimin içinde olmasını istedim.

Aynı süre zarfında blog 224.523 kere tıklanmış. Bunun 159.996'sının kaynağı Türkiye. Aşağı yukarı %60'a %40 gibi bir oran. Blog üzerinden gelen soruların kabuk değiştirmesine bakarak bir müddet sonra bu oranın eşitleneceğini düşünüyorum. Çünkü "Nasıl?"ın, "Neden?"e oranı da %60'a %40. Bilimsel bir sonuç olmasa da soru biçimi coğrafyalara göre farklılık gösteriyor izlediğim kadarıyla. Kaldı ki iki soru da tarih içinde farklı yönlerde yer değiştirmişler. Doğunun "neden" ile ilgilendiğinde güneş doğudan yükselmiş. Batı "neden" diye sormaya başladığında ise çağ yenilenmiş. "Nasıl?" sorusu kimin elinde kaldıysa geriden gelen olmaya mahkum olmuş. Ne yalan söyleyeyim Polonya'dan gelen "Neden balina çizdin?" sorusuna yanıt vermek "bunu nasıl çiziyorsun?" sorusuna yanıt vermekten daha heyecan verici.


sueño de escapar
Balina nedenlerimi temsil ettiğinden gelip beni götüreceğine inanırım.
whale and paperboat
Kağıttan kayıksa hayallerimi temsil eder ya yüzer ya batar. Hemen yenisini kurarım.

Uzatmayalım. Bu blog yeni olduğundan soru trafiği henüz çok az. Haliyle yukarıdaki gibi detaylı oranlar vermek ve izlenimler çıkarmak için erken. Bu yazı hariç 33 yazı yazmışım. Hepsi de bu şehir, çevrem ve yaşadıklarımdan yola çıkarak içinde gitme nedenlerimi içeren hikayeler. Fakat yine de "nasıl?"lı sorular geliyor. Mesela akla ilk gelen soru "İstanbul dışında nasıl para kazanacaksın?" oluyor. Bu soru sahiplerinin de hayalinin, aslında güneyde ya da yurtdışında yaşamak olduğunu hemen anlıyorum. Lakin derhal bir reçete alma derdindeler sanki. "Nasıl?" sorusunun cevabı sorana nasıl yardımcı olacak bilemiyorum. Hayat kopyala yapıştır ile yürüyen bir sistem değil çünkü. İnsan oralarda "nasıl yaşarım?" diye soracağına "orada neden yaşamak istiyorum?" sorusunun peşine düşerse işler daha kolaylaşıyor.

"İstanbul dışında nasıl para kazanacağım?" sorusuna bir cevap daha önce (burada) yazmıştım. Elbette, şu anda yaptığım iş olan grafik tasarım yapmaya devam edeceğim. Bu konuda bir kaç yazı yazmış Serdar Benli'nin bloğunu takip etmenizi öneririm. Hayalini gerçekleştirmiş, tecrübeli birinin söyleyecekleri çok daha önemli. Hatta bu konu üzerine (burada) taze bir yazısı bile var. Yeni keşfettiğim ve içinde sorabileceğiniz pek çok sorunun yanıtını bulacağınızı düşündüğüm elveda ofis sitesine de göz atabilirsiniz.

20 Mart 2013 Çarşamba

Cup!

Herhalde 7-8 yaşlarındaydım. O yaz İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü'ne yazdırılmıştım. Yüzmekle ilgili  tecrübelerim babamın kucağında zorla denize sokulmak suretiyle olduğundan, ilk gün kalbimin küt küt attığını çok iyi hatırlıyorum. Üzerinde kocaman İYİK yazan kırmızı-mavi bir çanta, içinde iki mayo ve havlu ile annemin elindeydi. Kızıl saçlarıyla hatırladığım İbrahim Hoca karşılamıştı bizi. Hatice Sultan Yalısı'nın koridor ve soyunma odaları o gün çokça nem ve klor kokuyordu. Burnum alışana kadar da bu kokudan epey rahatsız olacaktım.

Hatice Sultan Yalısı'nda yüzdüm. Yanmadan önce Fehime Sultan Yalısı'da da (GOPO) okudum.
Yüzmede yıldız olmadım ama kıyısından gazetede göründüm - Günaydın 1979
Suda ayak çırpmak, tahtayla yüzmek, nefes teknikleri vs gibi temel derslerden epey sonra, kulvara dizilme günü geldi çattı. Bir kaç çocuk kulvarlara tırmanıp gelecek direktifi beklemeye koyulduk. Büyüklerden gördüğümüz üzere zıplayıp kollarımızı da savurmuşuzdur mutlaka. O ana kadar ayaklarımızın temas ettiği, asma bir platformda çalışmıştık ve illaki bir yerlere tutunuyorduk. İbrahim Hoca'nın "hazır!" işaretiyle birlikte bize öğretildiği gibi pozisyonumuzu aldık. "Hop" komutuyla birlikte havuza darmadağın atlayan arkadaşlarım suda kayboldular. Onların aksine ben kımıldayamadım. Herkes yüzüp karşıdan çıktıktan sonra, ikinci "hazııır! hop!" sadece benim için geldi. Atlar gibi yaptım. Havuz o kadar derindi ki zırıl zırıl ağlamaktan, yarı yolda gücümün tükenmesinden ve en fecisi boğulmaktan çok korktum. Kulvardan gerisin geriye indim. Durumu sezen ama hiç ses etmeyen İbrahim Hoca suya girdi. Kulvara çıkmamı isteyip "Korkma!" dedi. Cılız bir sesle "korkmuyorum" dedim. Daha yüksek sesle söylememi istedi. Ağzımdan cılızdan hallice ve inandırıcılıktan uzak, ağızda çiğnenmiş gibi bir söz çıkınca, "3 kere korkmuyorum diye bağır ve atla" diye üsteledi. Bir an sessizlik oldu. Gözlerimi sımsıkı kapattım ve haykırdım:

"Korkmuyorum, korkmuyorum, korkmuyorum..."

Cup!

18 Mart 2013 Pazartesi

Sektör git...

Geçen hafta Reklam Yaratıcıları Derneği'ne üye kazandırmak üzere ajansa uğradı Hacı. Kısa bir sunum yaptı. Birkaç kitap dağıttı. Gitmeden evvel, ayaküstü bir çay-iki şeker lafladık çıngır çıngır.

Komik ama dernek denince aklıma hep kahvehane geliyor. Belki rast geldiğim örnekler yüzündendir. Yeri gelmişken anlatmak istiyorum:

Bir dönem Cem ile hemen hemen her hafta sonu gittiğimiz Saray'da (Tekirdağ) arsa bakınıyorduk. İstanbul'a 1,5 saat, Kıyıköy'e ise 7 km mesafede çok güzel bir yerdir. Cem'in bir ayağı epeydir zaten oradaydı. (İki sene evvel yılbaşını, yeni evinde karşılamıştık.) Benim de oralardan toprak almam konusunda hayli çaba sarf etmiştir.


Bahçeköy taraflarında bakındığımız arsalardan biri - Kıyıköy
selvez 01
Selvez Koyu - Kıyıköy
Sadece yazın değil, kışları da oranın tadını çıkarırdık.
Kıyıköy, Saray arasından bir manzara
Cem'in bahçe içerisinde bulunan küçük misafirhanesi. Ben de burada kalıyordum.
Oraya ilk gittiğimde bu evi çok beğenmiştim.  2006 / Saray
O gün bize birkaç arsa gösteren gösteren emlakçı, meğerse "Atatürkçü Düşünce Derneği-Saray" başkanıymış. Cem'in müzisyen, benim de tasarımcı olduğumu öğrenince derneklerine destek verebileceğimizi düşünüp makamına, çaya davet etti. Gittik. Bekleme salonunda, çuha örtülü 4-5 masada kağıt, okey ve tavla oynanan, çay-kahve içilen, kısacası, vakit öldürülen bir yerdi. Her yer Atatürk resmi, tabağı, heykeli, büstü vb. şeylerle doluydu. Arada sigara içmenin cezası 69 lira posterini seçtim. Günün sonunda, makam olarak adlandırılan odadan çıkarken de elimize "Türkiye Tapusu" tutuşturulmuştu hediye olarak.

Dernek denince, gözümde canlanan resim hep budur. Reklam Yaratıcıları Derneği'nde tasarımcıların, grafikerlerin kağıt oynadıklarını sanmıyorum. Bir kere faaller. Sektörle ilgili insanların sevebileceği ama hazzetmediğim kişisel gelişim kitapları gibi yayınlar çıkarmışlar. Bunun yanında söyleşiler, paneller düzenleyip, çeşitli organizasyonlara sponsor olmuşlar. Onu yapmışlar, bunu etmişler... Hacı'nın onca anlattığı şey içinde sadece, ne yalan söyleyeyim laf arasında verdiği bilgiler daha çok ilgimi çekti.

Kişisel gelişim kitapları yerine Tommiks, Texas okumayı tercih ederim.
Söylediğine göre ajanslardaki yaş sınırı 26'lara çekilmiş. Yani 26 yaşında biri, reklam ajansı için artık yaşlı sayılıyor. Orta ölçekli pek çok ajansın aylık ödeme sistemi yüzünden kapandığını, kalanların da iyice düşen ödemelere dayanamayacağını savundu. Yıllar önce 60 ila 100 bin arasında (belki daha da fazla) telaffuz edilen aylık ödeme rakamlarına karşın, bugün 10 bin liralar için müşteriyle pazarlık yapmak ne kadar küçüldüğümüzün işareti. Bir dönem çalışanına en çok kazandıran sektör olarak bilinirken artık bu tablodan çok uzak kaldığı da aşikar.

Bunca şeyi neden anlattığıma gelince... Bodrum’a gitmek istememi, çalıştığım yerden sıkılmış olabileceğime bağlayan, dolayısıyla, yeni bir ajansa girmemin düşüncemi değiştireceğine inanan dostlarım var. Onlar da kabul edecekler ki, yaş aldıkça tahammül eşiğimiz düşüyor. Yeni bir ajansa girip her şeye sıfırdan başlamak bu yüzden işime gelmiyor. Kaldı ki, 26 yaşa inmiş şutlanma yaşını çoktan aştım. Bir başka deyişle, üç gün uyumamakla övünecek yaşlarda değilim. Ayrıca o üç günü 2 tostla geçirmeyi bir şey sanmak da tam bir salaklık. Bir paye de almıyorsun üstelik. Hafta sonlarımızı uğruna bozuk para gibi harcadığımız hangi kampanya hatırlanıyor bilmiyorum? Küçük bir test hazırlansa bir ay evvelinin reklam kampanyalarının da hatırlanacağını sanmıyorum. Ofiste iş yetiştireceğim diye kaçırdığım, ıskaladığım o kadar çok şey var ki, artık önümde kalan zamanın bir dakikasını bile herhangi bir müşterime vermek istemiyorum. Kariyermiş, bir yerlere gelmekmiş, bol para kazanmakmış çok da umurumda değil ve hiçbir zaman da olmadı. İşimi severek yaptıkça işimin de beni sevdiğini gördüm. O da bana yetti.

Saat 6'da çıkmak hele bir ajansta hiç hoş karşılanmıyor.
"E ne için diye çalışıyorsun?" diye sorulacak olursa akşam 6’dan sonraki hayatım için çalışıyorum derim. İşte benim mesleğimi yapma biçimimle ayrıldığım nokta da bu.