26 Haziran 2013 Çarşamba

Gökçeada'da yeni bir kapı

Spontane hareket etmeyi seviyorum. Sürpriz davetler, karşılaşmalar ya da ani kararlar buna pek de güzel hizmet ediyor. Bu anlamda Galata'daki hayatımı özlediğimi söyleyebilirim.

Her zamanki yürüyüş güzergahım dün, bir kokteyl daveti sebebiyle değişti. Levent-Balmumcu arası (Büyükdere Caddesi'ni kullanınca) 4 km. Bu yolu daha önce yürümediğimden kitap okumak epey zor oldu. Bir kere kalabalık ve üst üste bir trafik var. O kadar mühendis yetiştiren memleketimin kaldırımları engebeli ve insan hareketi hiç düşünülmemiş. Bu şehrin ana problemlerinden biri doğru düzgün yürüyecek yeri olmaması.

Şu an ki yol arkadaşım Aydın Boysan

Tanıtım kokteyli vesilesiyle uzun zamandır görmediğim insanlarla karşılaşmak, sohbet etmek çok iyi geldi. Zaman içinde gelen değişiklikler, hayatın getirdikleri, alınan kararlar vs. konuştuğum herkese taze hikayeler vermişti. Bunu yüzlerinden okumak da mümkündü. Ayrıca şarap, bu güzel akşam üstüne leziz bir tat kattı. Oradan ayrıldığımda saat 9'u geçiyordu.

Ortaköy - Bebek güzergahında, arada kullandığımdan biliyorum, yürürken kitap okumak nispeten daha kolay. Yolun mühendislik problemlerini, zamanla beden de öğreniyor. Bu düşünceden yola çıkarak, her gün yürüdüğüm Levent-Bebek yolunu gözüm kapalı yürüyebilirim sanırım. Neyse efendim, yolum uzundu ve ben de aydınlatmaların altında kuvvetlenip zayıflayan ışıkta kafamı kitabıma gömdüm.

Spontane günün ikinci sürprizi Arnavutköy'de Erdem ve eşine rastlamak oldu. Erdem ile bir dönem birlikte çalışmıştık. Doğru ekip, doğru çatı ama yanlış zaman diyerek o süreyi özetlemem mümkün. Sonra yollar ayrılmış nadir görüşür olmuştuk. Genelde iş arkadaşlıklarının ömrü kısadır ya, bunu istisnadan sayabilirim. Lakin bu sefer görüşmeyeli çok çok uzun zaman olmuştu.

Karşılıklı şaşırmalardan sonra ilk cümleyi Erdem, kocaman bir heyecanla kurdu.
- Gökçeada'dan ev aldık.

Mutluluk bulaşıcı derler ya tam da o oldu. Bu ayaküstü konuşulacak bir konu olmadığından Robert Koleji'nin içinde kaldıkları eve davet etti. Bahçede oturduk laflamaya başladık. Saat 10'u biraz geçiyordu.

Resimlerini keyifle gösterdiği evini "Sanki çocuğum gibiymiş onu yalnız bırakmak istemiyormuşum gibi bir his" diye tarif etti. Son üç senelerini, bir Rum’dan aldıkları, 3'te 1'i yıkılmış taş evi adam etmekle geçirmişler. Çatı kapanmış, hatta daha önce tamamladıkları müştemilatta kalmaya başlamışlar bile. Görünen o ki, finale bir adım kalmış. Gökçeada, İstanbul'a 4 saat mesafede, sıklıkla gidip gelinebiliyor. Hatta havaalanı olduğundan uçak arabadan daha ucuza geliyor. Gide gele tanıdıkları da çoğalmış. Özellikle Rum komşuları Erdem ve Erika'yı çocuklarından sayıyorlar çok seviyorlarmış.

Gökçeada
Hiç gitmediğimden olacak Gökçeada hep terkedilmiş hissi uyandırmıştır bende

Adanın hüznünden bahsetti biraz da. Rum nüfus yaşlanmış, 5 köyün 3'ünde hiç Rum kalmamış. Yerleştirilen yeni nüfusun da ada kültürüne baskın çıkmasının eskilerde huzursuzluk yarattığını ve hayatlarının zorlaştırıldığını gözlemlemiş. 80'lerine merdiven dayamış, orada doğup büyümüş bu insanlarda ne hikayeler vardır kim bilir. Onlarla birlikte yitip gidecek bir yaşam kültürü, aslında ne kadar önemli. Acaba bu insanların çoluk çocukları, akrabaları ve yahut başka Rumlar buralarda ev alsalar ve yaşasalar olmaz mı diye düşündüm. Biraz araştırayım dedim. Gökçeada'dan ev almak isteyen Rum vatandaşlara izin yokmuş. Adanın yerli Rumları da bir zorunluluk halinde evlerini sadece Türklere satmak zorundalar.

Konuyla ilgili okuduğum bir haber. Merak edenlere...

Laf lafı açtı, konu konuyu kovaladı, doyamadık açıkçası. Lakin sohbetin sonunu esnemeler tayin etti. Erdem de beni daha hiç gitmediğim Gökçeada'ya davet etti. Karşılıklı rakı içeriz diyerek sözümü de aldı. Sodalarımızı bitirdik. Saat 2'ye geliyordu.

1 yorum:

  1. Bazen bu politika denen şeyin yarattığı çirkinliğe bakıp sinirleniyorum. Rum olmuş, Türk olmuş, Hırvat olmuş ne farkeder ki!

    YanıtlaSil