10 Nisan 2013 Çarşamba

İstanbul'un saksısı

Bu şehrin, her şeyden uzaklaşmak için gidilebilecek en iyi ve en yakın yerleri nereleri diye sorulsa, sayacaklarımın içinde Belgrad Ormanı mutlaka olurdu. Ben büyüdükçe, küçüldüğüne inandığım orman, 130 yıl içinde sahiden de üçte bir oranında küçülmüş; "Belgrad İçin Hareket" sitesine göre orman alanı 1840’larda 12.000 hektarken, 1870’te 7500 hektara gerilemiş. Bugün ise 5524 hektarlık bir alana sıkışmış.

Çocukken babam götürürdü beni. Sonra da ben onunla gider oldum. Meşe palamudundan düdük yapmayı da orada öğrendim. Kabuğu, doğru tutup üflendiğinde, tiz ve berrak bir ses çınlar. Tek başıma da olsam, arkadaşlarımla da gitsem sonraki yıllar zemini örten yaprakların arasında hep bir meşe palamudu arar oldum. Çünkü düdük yapmayı öğrenirken, babam o kabuğa nasıl üflediyse artık, çıkardığı ıslık içimde bir ize dönüşüverdi.



Parkur ıslah(!) edildiğinden beri nadir gittiğim ormanda, arasında meşe palamudu arayacağım yapraklar yerine, ayaklarımın altında, kırık kiremit taşları hareket ediyor. Tüm parkuru örten bu kırmızı toprağa (kiremit kırığı ve traverten) mesela bebek arabalarıyla girmek imkansız. Yine "Belgrad İçin Hareket" sitesinden okuduğuma göre bu suni örtü ormana zarar da veriyor. Mesela kırık kiremidin pH değeri 9.5'lara çıkabiliyormuş. Bu şu demek oluyor, yürüyüş yolundan süzülen sularla, gölet suyu ve toprağı kirleniyor.

Ormanı git gide köşeye sıkıştırıyoruz.

Geçen pazar Duru ve Hülya ile birlikte Belgrad Ormanı'na gittik. Aslında karar Duru'nun.. Bunu duyduğumda, bir kaç yıl evvelini, ilk ormana gidişimizi anımsadım. O yorucu günün ardından, "bugün hayatımın en güzel günü" demişti. Sözcükleri ortaya dökülürken o kadar utanmış ve sıkılmıştı ki, neredeyse Hülya'nın arkasında kaybolacaktı. Belli ki o sabah yürüyüşünden çok hoşlanmış, hatta yürürken bitiremediği elmayı, ormanın ortasına atmak niyetiyle savurmuş, sırtıma isabet ettirmişti. O kadar gülmüştü ki, artık gülünecek bir şey kalmadığında dahi kahkaha atmaya devam etmişti. Bir araya geldiğimiz zamanlar, arada hatırlarız. Duru elmaya, bense ormanı çınlatan kahkahasına gülerim... Bilmem belki de benim Duru'da bıraktığım iz budur. Çünkü her çocuk hayatına yeni gireni mutlaka işaretler. O işaret bir ize dönüşür.

Daha önce Duru ve Hülya ile gittiğimiz günü resimlemiştim.

Ormanın o çirkin girişini her nasılsa unutmuşum, ilk kez rastlıyormuş gibi şaşırdım. Birkaç yıl önce kimin aklına geldiyse bu devasa takı yapmış, mütevazi ahşap gişeyi başrolden almıştı. Sürekli bir giriş-çıkış trafiğinden veya şansımızdan olacak, park yeri bulmakta zorlanmadık. Fakat girişteki mesire alanı o kadar kalabalıktı ki, bilmesem kendimi İstiklal Caddesi'nde bile sanabilirdim. Tesis ve işletmeler daha da genişleyince, o alan iyiden iyiye hantal bir görünüm kazanmış. Güzelleştireceğim diyerek yola çıkılmış olsa da yapılan hiçbir şey bu ormanın dokusuna maalesef uymuyor. Bazı şeylerin olmamışlığını nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Parkur başına konmuş beton çeşmenin çirkinliğinden insanın kalbi acıyor. Estetikten yoksun pek çok noktadan biri. Kütüklerin içinden su akan eski çeşmeleri daha güzeldi. Özetle, ormanı o kadar kötü hale getirmişler ki bir kaç resim bunu göstermeye yeter de artar diye düşünüyorum.

Yeni yapmış olmalılar. Görünce yuh! demeden geçemiyor insan.
Logosunu herşeyin önüne geçirdiği çirkin tabelalar yol boyunca size eşlik ediyor.
Marka, her şeyi ben yaptım diye bağırmaya devam ediyor.
Bu örtü ormana yakışmıyor.

Bir zamanlar yalnız kalmak için de gittiğim orman artık iyice açık hava spor salonu olmuş. Marka ve logolu yönlendirmeler yüzünden o yalnızlık hissini yaşamak imkansız. Uzun süre orman içinde yer almış Vakkorama'nın ahşap eski yönlendirmeleri, yenilerinin yanında oldukça mütevazi kalırdı. Girişte çirkin giydirmeleriyle spor markaları, parkur boyunca her yere logosunu kazımış Fıratpen sizi ormanda bir an olsun yalnız bırakmıyor. Hele az evvel bahsettiğim, yere serilmiş o kırmızı taşlar her şeyi daha da sunileştiriyor. Belgrad Ormanı için artık şehrin saksısıdır tanımını kullanırsam sanırım yanlış olmaz.

Duru'nun "Ne kadar yolumuz var?" sorusunu sık sık yanıtlıyorum.
Otağıtepe'de hep sarıldığım ağaç. Bu gidişimde de ihmal etmedim.

Sporcusu, piknikçisi, çoluğu, çocuğu ve bir de dönüş trafiği ile çekilir çile değil gibi gözükebilir. Lakin hala kuşlar bir başka öter, kurbağaların resitali hala pek şatafatlıdır. Israr ediyorum, ormana gidilecek en güzel saat, sabahın 6'sıdır... Babamdan biliyorum!

5 yorum:

  1. Ağzına sağlık. Duygularını iyi ifade etmişsin. Etkilenmemek elde değil. Hülya'ya ve Duru'ya selam.

    YanıtlaSil
  2. Ağzına sağlık. Fotoğrafları gödükten sonra benim de duygularıma tercüman olmuşsun. Doğayı azaltıp istediğimiz kalıplara sığdırdıkça kendimizi eksiltiyor, yaşamın renklerini azaltıyoruz aslında. Hülya'ya ve Duru'ya selam.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkürler alp... selamlarını da ilettim...

      Sil
  3. Belgrad Ormanı'nı görmedim ama hemen her ormanın girişinde buna benzer sevimsiz bir tak var. İnsanlar yaratıcılıktan o kadar uzak ki sürekli çirkin şeyleri taklit ediyorlar. Ve ne yazık ki ormanları dahi doğalllıktan çıkarıp saçma sapan şeylerle sunileştiriyorlar. Antalya'da da buna benzer çok örnek var.
    Bir de o Duru'yla olan elmalı çizime bayıldım :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. duru ile ilgili çizimi ben de severek yapmıştım :) teşekkür ederim...

      Sil