24 Ekim 2012 Çarşamba

Olan biten

Sanılmasın ki atılan her adım doğru, karşılaşılan her problem kendinden emin tavırlarla çalımlanıyor. Bazen gerçekten büyük bazen de küçücük bir problem bütün kurguyu değiştiriveriyor. Ne yapacağını bilemediğin anlar dikiliveriyor önüne. Dalgalı bir denizde ilerlemek gibi hayal edilen yolda yürümek. Kaç kere değişti fikirler kaç kere yeniden çatıldı ben bile bilmiyorum. Otuzlu yaşların başında kaçıp kafa dinlenecek bir liman kuracakken, kırklara 3 kala göçüp gitmek oluverdi ana fikir. Hedefimin önünde bir engel mi var, hedefi değiştirdim ben de. Nehrin beni götürdüğü yere gittim hala da gidiyorum.

İstanbul'la bir derdim yok kartpostallardaki gibi hatırlandığı sürece. Apartmanın kapısından otoparka yürüdüğüm 100 metre boyunca, peşimden gelen arabalara yol vermek koyuyor sadece. Kaldırımlarında bile yürüyemediğim anasını sattığım şehir. Üstelik grisiyle, kasvetiyle de bir problemim yok ama insanların içi kararmış bir kere. O iç kararması, bir ofise kapanıp, hergün aynı şeyi yapmaktan olmasın sakın? Hem de para karşılığı! Yüzler asılacak diye, saat altıda çıkmaktan korkuyorsa, ne anlamı var çalışmanın! İşini kaybetme tedirginliğiyle yaşayanın kasvetini hangi güneş dağıtabilir ki? Yaza sıkıştırılmış 15 günlük izin mi deva olacak? Ne kadar kandırıkçı herşey! Deyin ki, yaşım geldiği üzere gidesim gelmiş. Varın bloğun adı "kaçmak" değil, adaşımın dediği gibi göçmek olsun yaptığım. Yoksa kimseden, hiç bir şeyden kaçtığım yok. Vapurundan martıya simit atmak olsa bu şehir, seve seve boğaz da olurum, martı da, simitçi, yolcu, çımacı da olurum. Hele akşamları, normalde 12 dk olan yolu 90 dk çekmesem, daha neler olurum kimbilir!

10 yaşına henüz basmış bir çocuk olsam bu şehirde sokakta oynamama izin verir mi otomobiller? Ne kadar bir alan tanınmış bana oyun oynayabileceğim? Mesela eve kapanmak da istemezdim, hem de bir ablanın refakatinde. Tamam 10 yaşındayım çakmazdım bunun bir oyalama olduğunu. Ama büyüdüğümün farkedilmemesine isyan ederdim ufaktan. Hayal gücümün, bana alınan oyuncaklarla sınırlandığını da anlamazdım tabi. Hiç çamurla oynamamış olurdum. Şu yere düşen yaprağın, daha hangi ağaca ait olduğunu bilmezdim. Okula yürüyerek gitmek varken, trafikte saatlerce tıkılı kaldığım serviste, çok çişim gelirdi de kimsenin umurunda olmazdı.

Bodrum'da bulutlar

Bu yazıyı bir kaç günlüğüne geldiğim ve fakat olmayı istediğim yerde tamamlıyorum. İnsanlar geçiyorlar güneşle aramdan. Oturduğum kafede Billy Holiday çalıyor. Bira biraz ısınmış. Garson telefonuyla oynuyor. Hülya bilgisayarını açmış, ofise gitmeden mesaisini tamamlıyor. Ekrana bakarken pek ciddi. Birasına dokunmamış. Üçüncü kez annemlerle karşılaştık mucizevi olarak. Kedinin teki bir şeyler istiyor. Buraya benimle birlikte gelen bulutlarım dağıldılar. Şimdi daha iyiyim...

Geriş, Yalıkavak 2012

9 Ekim 2012 Salı

Bebek

Doğma büyüme oralı olduğumdan olsa gerek “nerelisin?” diye sorduklarında, İstanbul yerine Bebek’liyim demeyi tercih etmişimdir hep. İstanbul ile en güçlü bağım, çocukluğum ve anılarım. Son zamanlarda yapamıyorum ama canım bir şeye sıkılsa, kaçtığım ilk yer hep Bebek olmuştur. Çünkü sahilde yürümek, neredeyse adım başı tanıdık görmek veya parkta oturmak iyi gelir... (iyi gelirdi diyelim.) Lakin bugün oralara arabayla gitmek ve park yeri bulmak için şerbetli olmak gerek. Üstelik park da benim çocukluğumda daha farklıydı. Şimdiki gibi güdük, renkli ve plastik kaydıraklar yoktu.

Lucca'nın yerinde Türk Ticaret Bankası hizmet veriyordu.

Bebek koyu


Bir semte yeme içme kültürü yerleşiyorsa, o semt tarihinin en köklü değişimine başlamış demektir. Cihangir, Nişantaşı gibi Bebek de kafeleri, restoranları ve büfeleriyle hızla değişti. Galata da benzer bir dönüşümden geçiyor. Bütün torna, aydınlatma vs atölyeleri minik cafe ve restoranlara dönüşüyor.

Bebek Kahve bugünkü gibi değildi. Mesela, Özcan henüz kunduracıydı. Kahvenin başında Abdullah amca vardı. Selo ve Affan servise koşuştururdu. Balıkçı kahvesi versiyonunu hayal meyal hatırlıyorum. Kağıt, okey vs oynanırdı. Sonra caminin yanında böyle olmuyor diye temayı olduğu gibi değiştirmişlerdi. Akabinde popüler oldu zaten. Ortasında ısındığım soba yıllardır yok. Neşeli çay nedir bilen kalmışmıdır acaba?.

Bebek Kahve
Bebek İskelesi (fotoğraf vikipedia)


Park

Doğduğum, Yoğurtçu Zülfü Sokak, Etiler yokuşuna paralel olarak Tevfik Fikret İlkokulu’ndan aşağıya Türk Telekom’a kadar uzanır. Sokağın üç girişinden ilki, sırtını ilkokula verdiğinde, karşıda Rum Ortodoks Kilisesi’nin önündeki dar yoldandır. Yol sizi 260 yaşındaki Kavafyan Konağı’nın önüne çıkarır ki burası Yoğurtçu Zülfü’nün köşesidir. Sağdan yukarı devam ederseniz Lazarist Apartmanı ve Fransız Yetimhanesi’ne kadar gidilebilir.


Rum Ortodoks Kilisesi
Kavafyan Konağı / Fotoğraf Perihan Balcı
Kavafyan Konağı (1750)
Yoğurtçu Zülfü Sokak yukarıda Lazarist Apartmanına uzanır.

Mihail, Lazarist'te oturduğu zamanlar biz de apartmanın boğaz manzaralı bahçesinde hep beraber oyunlar oynardık. Markela Teyze'yi her zaman o dik yokuşu inerken; Yorgo Amca'yı ise akşam iş dönüşü yokuşu tırmanırken hatırlıyorum. Lazarist bugün özel mülk olduğundan girilemiyor. Fransız Yetimhane’si ise “residence’’ yapılmak üzere vakıflarca el konulmuş.* Mihail, Markela Teyze, Yorgo Amca ve elimize doğmuş Dimitri uzun süredir Atina'da yaşıyorlar. Bu satırları yazarken onları ne kadar çok özlediğimi fark ettim.

Yoğurtçu Zülfü Sokak

Eski Katolik Yetimhanesi ve Sacre Coeur Fransız Kilisesi'ne çıkan merdivenler

Eski Katolik Yetimhanesi bizi oyun alanımızdı.

Madam Katina'nın evi daha sonra Özel Yıldız Okulu oluverdi.

Balkonlu daire, doğduğum ev.


Kavafyan Konağı’nın önünden aşağı dümdüz devam ederseniz eskiden santral bugün Telekom denen yere dolayısı ile ana caddeye inmiş olursunuz. Yol boyunca solunuzda artık iki şirkete ev sahipliği yapan binalar yükselir. Müstakil ve ahşaptırlar. Çocukluk aşkım ve kuzenlerim yan yana otururlardı. Sağımızda yükselen bina ise eski Katolik Yetimhanesi'dir ki bahçesi bizim oyun alanlarımızdan biriydi. Hemen üstündeki kilisenin de üstünde, Saint Benoit Lisesi’nin, o zamanlar yurt dışından gelen öğrencileri ağırladıkları, bizimse“kamp” dediğimiz yerleşke vardı. Bebek’ten Korter korusuna baktığınızda görülen saat kulesi buradadır. Yine bugün giriş çıkışları kontrol edilen ama artık içerde ne olduğunu bilmediğim bir yer. Lakin çocukken kimse girip çıkmamıza karışmazdı. Korter korusuna da buradan geçerdik zaten. Koru bizim için koca bir ormandı. Bir kaç yıldır otel yapılacak söylentileri duyuyoruz aslı astarı var mı bilmiyorum.

Sacre Coeur Fransız Kilisesi / Bebek

Sacre Coeur Fransız Kilisesi avlusundaki Meryem heykeli / Bebek


Bebek

Bebek eskisi kadar kucak açmıyor artık. Çok değişti. Geçirdiği dönüşümü gerekli görebilirim ama değiştirilme biçimini sevmiyorum. Kafasına vurulup hafızasını kaybetmiş sanki. Yazıya girerken şehirle aramdaki en güçlü bağ olduğunu söylemiştim. Oysa işgal edilmemiş bir anılarım kalmış. 


2 Ekim 2012 Salı

Şerefe

Her zaman ki gibi Tolga önce gelmiş. Bahar da onun karşısında, yaz güneşinin bahşettiği bütün kontrastlara bürünmüş rakısını içiyor. Bülent ve Çağdaş daha sonra ilişmişler masaya. Mezeler ortaya düşmüş, muhabbet rayına oturmuş. İstanbul trafiği malum, biz de bir saat sonra teşrif edebiliyoruz Çukur Meyhane'ye. Hemen ardımızdan Burak ve Elif de geliyorlar. Elif bira sipariş ediyor. Kayhan, Pınar, Didem ve diğerlerinin mazeretleri var. Olsun onlara da kadehler kalkıyor. Masada muhabbet güzel oluyor.

Adına "Buluşkan" dediğimiz buluşmalarımızın duyuruları.
Aklımıza estikçe buluşuyoruz, haliyle periyodik bir takvimimiz yok. Bir sonraki toplandığımızda ise okula girişimizin 20 yıl dönümü kutlanacak. İlk buluşmamıza yine Çukur Meyhane ev sahipliği yapmıştı. Bugün 11. toplantı için de Çukur'dan yer ayırtıldı. Yaklaşık iki senedir Beyoğlu'nun sokaklarında masa olmadığından, meyhaneye adını veren Çukur bölümde oturduk. Kuvvetle muhtemel, burası, üzerimize yükselen binanın eski kömürlüğüydü. Tabandan duvarlara tırmanan fayans her gittiğimde boş bir havuzun içindeymişim duygusu uyandırır ve burayı çok severim. Gösterişli değildir. Lakin müdavimi boldur ve burayı özel kılan şeylerden biri de Aret'in kendisidir.

Öğrencilik yılları (92-96) Muhtemel ki kantindeyiz.
Sınıfta
Cumhuriyet Meyhanesi
Çukur Meyhane
Buluşkan 11 / Çukur Meyhane

Son bir araya gelişlerimizde konu edildiğinden, güneye göçme meselesi merakla izleniyor elbette. Bu sefer de konusu açıldı. Sorular soruldu, tespitler, haklı eleştiriler, şakalar ve yorumlar yapıldı. Arkadaşlarımın söylediklerini önemserim. Çoğu zaman bir fikre bürünür sözcükler. Kafamdaki kurguya bir taş da onlar koyar işimi kolaylaştırırlar. Ya da bazı şeyleri sil baştan ele almama neden olur. Bu sefer gemileri yakmak konusu bir kaç adım öne çıkınca bana düşündürdüklerini yazayım dedim.

"Söz eyleme dönüşmedikçe gevezelikten başka bir şey değil." diyerek özetlemek mümkün eleştirileri. Hatta yaz başı Bodrum'da da benzer bir eleştiriyi şaka yollu almıştım. "Annen bir günde yerleşti sen bir senedir bizi oyalıyorsun" diye. Bana zaman tanımamakta ısrar eden bir tarafı varmış gibi geliyor. Bir o kadar da içime tutulmuş fener sanki.

Lakin korkularımı nasıl tarif edebilirim ki? Can simidim benim onlar. Kafam karıştığımda dönüp baktığım şeyler. Annenin yüzüne bakmak, ifadesinden yardım almak gibi. Bir sonraki adımın rehberi. Bazen dur diyor, bekle iki dakika. Keşke söylendiği gibi gemileri yakabilsem. Şimdi atlasam arabama ve ardıma hiç bakmadan gitsem. Bunu yapabilen var mı sahi? Yapsa da gittiği yerde tutunabilen. 20 yaşımda olsam gemileri yakabilirdim belki. Kanım daha deli akıyorken, kendimi ölümsüz sanıyorken düşseydi içime gitmek... Giderdim belki ama eminim sıkılır dönerdim de gerisin geri.

Peki ya tercih etmişsem çift olmayı, tek başına daha rahat hareket edebilecekken ve hatta bu tercih, biri bir ile toplayınca sonucu üç veriyorsa, yakılabilir mi kolayca gemiler?

İnandığım aşkı nasıl tarif edebilirim ki? Aşk bir kadını çok sevmek mi sadece? Nehrimde güvenle yüzmesini beklerken, onun sularında yüzmeyi yeniden öğrenmek desem anlaşılır mıyım? Kalp atışlarımızın aynı senkronda atacağı günü bekliyorum desem çok mu saçma olur? Gün gelecek düğümlerimizi usul usul çözeceğiz ve kendimizi yeni bir nehrin sularına bırakacağız. Yakındır, beraber yüzeceğiz. Bunun için beklemeye değmez mi sahi?

Hem gemileri yakınca ne kalır ki geriye? Ve kül hiç bir işime yaramaz ince ince örecekken geleceği...

Şerefe