19 Temmuz 2012 Perşembe

Bir Trakya hikayesi

Saat kaçtı hatırlamıyorum ama otobüsün içinde mavi ışıklar yanıyordu. Muhtemeldir ki insanlar rüya görüyorlardı. Belki 11’di belki de 2, hiç bilmiyorum. Hatta hangi Bozcaada seyahatimdi onu da hatırlamıyorum. Büyük ihtimal iki veya üçüncüsüdür. İki binli yılların başı olmalı. Neden anımsayamıyorum bilemedim şimdi –ki otobüsle seyahatlerim azdır.

Varsayalım Keşan - Evreşe yolu

İçi mavi ışık, rüyalar ve bolca horlama dolu otobüs, mısır ve Ayçiçek tarlalarının arasında seyrededursun tek gözüm açık cama yansıyan aksimi izledim. Yüzümün içinden karanlık tarlalar, parlayan trafik levhaları ve nadir görünen arabalar geçti. Arada bir iki tilki de görmüşümdür mutlaka. Çünkü tilkiler görünmek için hep yol kenarında beklerler. Hatta ne hikmetse gözlerinizin dik dik içine bakarlar. Ben tilkileri düşünedurayım, bir iki trafik levhası geçtiler alelacele. Çanakkale’ye ne kadar kaldı göremedim. Ardından tarlalar, bir iki yerleşim alanı, adını daha önce hiç duymadığım petrol istasyonu aktı gitti ve sonra yine karanlık.

Horultular arasında otobüs yavaşladı. Sonra duracak denli yavaşladı. Muavin ayaklandı. Ve karanlık bir mısır tarlasının kıyısında duruverdi otobüs. Önünde oturduğum kapı açıldı. Yaprak kıpırdamayan gecede tarla hareketlendi. Bir sağa bir sola yattı. Mısırların arasından beyaz gömlekli 5 adam çıktı. İkisi ön üçü orta kapıdan bindiler otobüse. Muavin onlara içecek verdi. Merdivenlere oturdular. Otobüsün içindeki uyku modu çözüldü, horlamalar kesildi. Merdivene oturmuş üç adam mırıldaştılar. Enstrümanları vardı. Düğünlerde çalıyorlardı anladığım kadarıyla. Biri elindeki kemanın tellerini çekip bıraktı usulca. Telleri çeke bıraka fısıltılı ve kısacık bir melodi çaldı. Fakat birilerini uyandırırım korkusuyla hemen kesiverdi, etrafına bakındı. Göz göze geldik. Ne hikmetse tilki gibi dik dik gözüme baktı. Önüne döndü.

Gittikleri yere kadar mırıldamayı sürdürdüler. Tahmin ettiğim gibi Keşan’daki bir düğünde çalmışlardı. Biraz paradan, birazda sonraki düğünlerden konuştular. Arada Muzaffer’in orda buluşalım diyerek sözleştiler. Kısa bir sessizlikten sonra biri diğerine “Selvi ne yaptı?”diye sordu ve her şeyi kilometrelerce geride bıraktılar. Mavi ışık, ağır bir uyku gibi çöktü yolcuların üstüne. Benim de gözlerim kapanmaya başlamışken, otobüs bir tarlanın önünde duruverdi. Beyaz gömlekli 5 adam muavinle vedalaşıp, karanlıkta kayboldular.

10 Temmuz 2012 Salı

Son Durak Galata

“Ne zaman nerede öleceğinizi seçemezsiniz. Ancak şimdi nerede ve nasıl yaşayacağınıza karar verebilirsiniz.”
Joan Baez


Bodrum’a yerleşmek adına içinden geçtiğim zamanı paylaşacaksam Galata’dan bahsetmemek olmaz ki burada yaşamayı daha önce hiç hayal etmemiştim. Aklıma bile gelmemişti. Ömrüm boyunca iki defa ya uğradım ya uğramadım. Semte adını veren kulesine bile çıkmamıştım. Taşınmadan evvel listemde Cihangir, Nişantaşı, Arnavutköy ve Bebek gibi semtler vardı. Benim için Galata'ya taşınma kararı en az Bodrum'a taşınmaya kalkışmak kadar radikaldir.

Lüleci Hendek caddesinden kuleye bakış


Aslında beni buraya getiren hikaye, 2007’de bana testis kanseri teşhisi konmasıyla başlar. “Bu şehirde yaşamayacağım!” dediğim günü daha önce bir hikaye (Bahanem) gibi anlatmıştım. Uzatmadan bağlayayım; tedavimi gördüm, hastalığı yendim ve iyiyim. Erken teşhis bu tip hastalıklar için çok önemli. Sağlık problemi denen şey, yaşamla aranıza örülmüş yapay duvarları yıkıveriyor. Gözünüzü açıyor. Bir sürü şeye ne kadar boşuna takıldığınızı, gece gündüz çalışarak inşa etmeye çalışılan kariyerin ne kadar boş olduğunu ve zamansızlığı bahane ederek çokça insanı ihmal ettiğinizi görüyorsunuz. Bu tip bir durumla kimsenin karşılaşmasını istemem o yüzden başınıza bir şey gelmeden aklınızı başınıza alın diyebilirim. İnsan dediğin kendini kandırmaya pek meyilli. Kontrol ettiğimizi sandığımız hayat bir anda tüm çaresizliğimizi yüzümüze açık ve şiddetlice vuruyor.

Yeni ev arama faaliyetini asıl başlatan ikinci hikaye ise evliliğimin sona ermesidir. Kanser ve boşanmak, üst üste moral bozucu olaylar gibi gözükse de herkes için en iyi şekilde son buldu. Dostlarımın, ailemin, rastladığım iyi insanlar ve şansımın da yardımıyla da Galata’ya taşındım. Burada nefes aldığımı hissettim. Kendim için bir şeyler yapmama olanak sağladığı için de daha mutlu bir adam oldum. Semtin de beni sevdiğini düşünüyorum. En azından bana Hülya’yı getirerek hayatımı renklendirdi. Uzun uzun yazacak, çizecek şeyler verdi.

Galata'da oturduğum ev / Püskül / 2011

Evin en büyük alanı mutfak / Hülya / 2011




Diğer taraftan, burada yaşamak, bir tanıtım filmi içinde yaşamak gibi de değil, söyleyeyim. Farklı kültürden insanları bir araya topladığı gibi çatışmalarını da beraberinde getiriyor. Kısaca değinmekte fayda var.

Beyoğlu, İstiklal her zaman kalabalık. Temmuz 2012

Şişhane ise tam tersi sakin. Haziran 2012

Tünel renkli eylemlere sahne olur: Gay Parade Temmuz 2012

İçine girince izlediğim kadarıyla başta belediyenin sevimsiz uygulamaları, hızla yükselen değerler, kapanan endüstriyel atölyeler ve yerlerine açılan cafeler buradaki sosyal kültürü hızla değiştirdi. İster sosyal ister ekonomik makas deyin iyiden iyiye açıldı ve burası bir buçuk sene önce geldiğim Galata’dan farklı bir semte dönüştü. Özellikle masa krizi bir çok işletmenin el değiştirmesine neden oldu. Bu arada uygulamalar insanları Kuledibi’nde kendi eğlenme biçimlerini yaratmaya itti. İçkili, müzikli bir oturma eyleminden Galata’nın eğlence rutinine dönüştü. Hoş olarak bulmakla birlikte gidip bir kere bile orada oturmadım. Yerde oturup içki içmek bana göre değil. Zamanla çevre sakinlerinin şikayetleri, akabinde polis müdaheleri ile birlikte gerginlik arttı. Bu sene de benzer gerginliği hissetmek mümkün. Tophane merdivenlerine taşınan grup aynı şekilde eğlenmeye devam ediyor. Gürültüleri beni de rahatsız ediyor. “Galata bir eğlence merkezi, şikayet edecekseniz oturmayın.” diyen bir grup var. Burası turistik bir mekan olabilir ama iddia edildiği gibi şehrin eğlence merkezi de değil. Kiva, Güney ve Enginar (sanırım kapandı) gibi üç restoranı var. Ritim Galata bira içip, yemek yiyeceğiniz başka bir mekan. Bir de Nargis Jazz Club’ı sayalım. Eminim bilmediklerim de vardır. Ama saydıklarım Galata’yı bir şehrin eğlence merkezi yapmaya yetmiyor. Burası hala pencerelerinden sokağa çöplerin savrulduğu bir mahalle.

Buraya taşınırken kafamda güvenlik sorusu vardı. Ailem de Galata’nın önceki ünü yüzünden epey bir tedirgin olmuşlardı ama yaşadığım süre içinde her hangi bir şey gelmedi başıma. Tedirginliğim gitti. Sadece biraz uzak, yalnız ve kendimce bir yaşam istemiştim. Kararımdan hiç pişman olmadım. Kendi istediğiniz gibi yaşayamıyorsanız hayatın ne anlamı kalıyor ki? Kendi istediğin gibi yaşamak başkalarının hayatlarına saygısızlık yapmak demek değil tabi. Ayrıca burada yaşamaya başlamak, şehirle ilgili düşüncelerimin, fikirlerimin değişmesine ve yeni kararlar almama yardımcı oldu. Umarım Galata, İstanbul’daki son durağım olur. Beni burada yaşamaya iten dinamiklerin, daha sonra güneye de taşıyacağından adım gibi eminim.

6 Temmuz 2012 Cuma

Gıdıklanan Bahçe

Babamın çok güzel bir bahçesi var. Babamın diyorum çünkü evde toprak işleri ondan sorulur. Annemin hakkını yemeyeyim ama bahçe ile olan ilişkisi ise babamınki kadar derin değildir. Daha çok sulanma ve yıkanma kısmıyla uğraşır. Oysa babam, her bahçeye girişinde kendi mitini yazar. Çiçekleri tek tek ayıklar, uzunları arkaya, kısaları öne eker. Parmaklarını toprağa sokar ve ona göre su verir. Sonra bahçe takımlarını temizler, düzenler...

Babamı uzaktan izlerken, ne kadar mutlu olduğunu görürüm. Bahçesiyle uğraşırken, az evvel işten, güçten ve insanlardan yorulmuş adamdan eser yoktur. Toprakla uğraşarak uzaklaşır herşeyden. Artık bulunmaktan en çok keyif aldığı yerdedir. Bahçe de git gide güzelleşerek cevap verir babama... Pembeye kaçar, çiçeklenir, meyve verir. Çok gurur duyulacak bir tablodur. Babam da, bahçe de gülümser ve bu benim için Bebek'i Bebek yapan yegane şeydir.

Temmuz 2012, Bugün bahçenin bir iki resmini çekmek için gittiğimde, babam yine işe koyuluverdi.
Temmuz 2012, Ortancalar
Temmuz 2012, babamın bahçesi.

Temmuz 2012, babamın bahçesi.
Şanslıydım, çünkü daha sonra Beşiktaş'ta beş yıl oturduğum evin de bir bahçesi vardı. Sadece kargaların yaşadığı, pencerelerden savrulmuş çöp torbalarının ağaçlarda asılı kaldığı, apartman arasına sıkışmış ölü bir alanın, ilgilendikçe nasıl bir bahçeye dönüştüğünü izledim. Kargaların yerine kumrular, serçeler geldi. Bahar larda kelebek ve arılar görülmeye başladı. Süslü püslü bir şey oluverdi. Kendi bahçem olduktan sonra şunu söyleyebilirim ki, toprağıyla oynamak her bahçeyi gıdıklar, güldürür! Karşılığında seni kendi saatine uydurur, zamanı yavaşlatır. Dingin bir ruh hali üfler yüzüne. Tabi burada bahçe değil balkonum olsaydı da yeterdi. Önemli olan mutlu olmak istiyorum dediğinde, sana cevap verecek bir alternatifin olması. Keman çalmak ta hoş olurdu ama o kadar yetenekli sayılmam. Spor disiplini desen sıfır. Yapacak bir şey yok, hisseme bahçe düşmüş. Güzel olan da, o bahçe bana bir şeyler işaret edip, bir sürü şey söylemiş, ben de farkına varmadan dinlemişim.

Mayıs 2008, Beşiktaş'ta oturduğum evin bahçesi. 


Mayıs 2008 


Salyangozların bıraktıkları parlak ize bakıp hala kıskanırım. 



Bugün artık Beşiktaş'ta oturmuyorum. Uzun seyehatleri nedeniyle eski eşim bahçeye bakmamı rica eder de, arada giderim. Hem bahçe özlenen bir şey. Yerini değiştirdiğim için küsüp yıllarca yemiş vermeyen fındığın dalları dolmuş. Böğürtlenler birbirleriyle yarışmış Ağustos'u bekliyorlar. Yasemin bulduğu her yere tırmanmış.

Dün akşamüstü çiçekleri sularken, bahçenin zamanına yeniden bıraktım kendimi. Boyumca ortancalar bana dokundular. Toprağa yalınayak bastım. Az evvel ki boğucu trafik benim sorunum olmaktan çıktı. İçinde 3 tur attığım mahallede park bulma stresi, ayaklarımı ıslatan suyla yok olup gitti. Ne ertesi günkü toplantıyı düşündüm ne de balık istifi şehir dokusunu. Babam oldum. Bahçenin içimde büyüttüğü duygu, Ege’de kurgulamaya çalıştığım hayatı naif bir şekilde tarif ediyor.

3 Temmuz 2012 Salı

Bahanem

Şubat ayında "Hepsi bir ya" isimli blog için yazdığım yazı. Biraz dokundum tabi.

Kış 2007
O sabah belki de şunlar oldu...

İçinde semaveri olan bir taksi durağı düşünün. Fiber kulübenin camları buhar olmuş, içeride sıcak poğaça kokusu. Her şeyden sıtkı sıyrılmış 4 şoför sohbet ediyor. Ağızlarında lokmaları döndürürken biri memlekete dönmeli diyor. Diğeri Ege diyor çayını karıştırırken, Akdeniz diyor. Öbürü gitmiş akrabalarını anlatıyor “valla çekip gittiler!” diye.

Her şeyden sıtkı sıyrılmış 4 adam gitmek için bir bahane arıyor. O da olmadı birbirlerine bahaneler yaratmaya çalışıyorlar. Önden bir coşuyorlar sonra gerçeklerle törpülüyorlar hayallerini. Değil mi ya? Ne güzel olurdu şu gözünün feri kaçmış domatesin yerinde doğru düzgün kokanı olsa. O domates bile, buralardan gitmek için bahane olabilirdi. Kahkahalarla, uzaklara dalmalar aynı zaman dilimine sıkışıyor. Sırayla iç çekiliyor, aralarında sigara yakanı bile oluyor. Tık tık tık! Camın tıklatıldığını sessizlik çökünce duyuyorlar. “Sıra 63’te miydi?” Bu hesaba göre geriye kalan 3 adam biraz devam ediyor bahane aramaya. Çaylar karıştırılıyor, sigaralar tüttürülüyor, küfürler ediliyor.


Düşünün, "Çıkıp dolaşayım, yoldan müşteri alırım" diyor bi tanesi de. Sıkılmış. Normalde bu saatte durakta araba olmaz. Var bunda bir hikmet. Çayı yarım kalıyor, küllüğe bastığı sigarası sinirli sinirli tütüyor ardından. Direksiyona geçer geçmez kafasındaki ses konuşuyor. Çocuk okuyor daha nereye gideceğim? Ege, Akdeniz diye çok yukarıdan konuşuyorum diye düşünüyor. Trafikte aksi gibi hey hey...

Tutun ki ilk müşteri de arabaya "bu şehirde yaşanmaz" diye biniveriyor. Aynı muhabbet gark ediyor takside. Önden bir coşuyorlar sonra tekrar gerçeklerle törpülüyorlar hayallerini. Beşiktaş'a geldiklerinde müşterisinin "her şeyim burada, ailem, işim gücüm... emekliliğe artık." sözleriyle bitiyor yolculuk. 4,5 kilometrelik sürede erteledi hayallerini. Trafik sıkışık. Düşünün kornalar çalıyor. Hava soğuk. Az ilerde el eden iki kişiyi fark ediyor. Duruyor önlerinde. Kadın arkaya oturuyor. Düşünün ki azcık kilolu. Oflaya poflaya biniyor. Nefes nefese "Allah razı olsun oğlum" diyor. Öne gençten biri oturuyor. Ağzında maske, kafada saç yok. Yüzü kireç gibi. Yorgun duruyor. Velev ki daha 20 metre gitmemiş olsunlar ve "Nişantaşı" deyiversin genç adam.

Off! Şimdi de Topağacı caddesini düşünün, dar sokakları. Milim milim ilerleyen trafiği. Nişantaşı'na çıkmayı istediğinizi. Servis minibüslerini, lüks arabaları... Ara sokaklardan caddeye burun sokanları... İki arabanın gireceği yere park edemeyen acemi şoförü. Hemen arkasında patlamaya hazır olarak beklediğinizi. Günün her saati, aynı keşmekeşi, sıkışıklığı. Domatesi düşünüyor bizimki de. Koksa ya. Ama çocuk okuyor daha. Domatesin kokmasıyla, okuyan çocuğu arasındaki bağ ne kadar da güçlü. Kornalar yükseliyor iyiden iyiye. Duruyor, gitmiyor yarım metre daha.

"O trafiğe giremem birader" diyor. Yüzü asılan gence "kusura bakmayın!" der gibi bakıyor. Kısa sessizliğin ardından bir şeyler söylüyor çocuk. Kelimeler, ağzını kapatan maskeye doluyor. Yüzü kızarıyor usul usul. Kadın, başka bir tondan, oğlunun tedaviye gitmesi gerektiğini açıklamaya çalışıyor. "Her koyun kendi bacağından asılır, kusura bakmayın" diyor düşünmeden. Çocuk sinirle inip kapıyı çarpıyor küfürler arasında. Arka kapıdan offlaya pufflaya çıkan kadın, genci yatıştırmaya çalışıyor. Öfke, üzüntü ve sakinleştirme çabaları arasında taksi hareket ediyor. Gitmeli diyor bu şehirden. Herkes delirdi diye düşünüyor aynaya bakıp... El kaldıran insanlara bakıyor, es geçiyor kaçarcasına.

Büyük ihtimal o sabah epey müşteriyi daha geri çevirdi. Ya gidilecek mesafeleri beğenmedi, ters buldu ya da yoğunluğu bahane etti. Her geri çevirdiği müşteri için lanetlendi ve o lanet iyiden iyiye onu bu şehrin içine mıhladı. Domatesin kokusunu unuttu.

O sabah bunlar oldu... Bir daha asla görülmeyecek o şoför, kendi kaçışı için aradığı bahaneyi bir başkasına verdi.

1 Temmuz 2012 Pazar

İlk Söz


Başka bir yerde yaşama hayali uzun süredir içimde vardı. O ilk flu hayali kurduğumda (2003) Bozcaadada bir bağ sahibi olmuştum ama çok gençtim ve inzivaya çekilmek gibi bir niyetim yoktu. Üstelik ne bağdan anlıyordum ne de şaraptan. Henüz tasarım yaparak çok şeyi değiştireceğimi düşündüğüm zamanlardı. Sonra zaten işe güce dalıp, bağı mağı unuttum.

Her şeyin kafamda nihai bir karara bağlanması ise Galatada (2011) yaşadığım son 1.5 sene içine denk düşüyor. Mesela bugün Bodrum ile ilgili hayaller kuruyorum. Yarın ne olur bilemem. Çünkü her şey hızla değişiyor. İşte yeni blogta biraz bunlara değinmek istiyorum. Gitmek isteyen biri neler yapar, nasıl yapar? Ekonomik olarak neler yapmak gerek? Psikolojik hazırlık ne demektir? Bozcaadadan Bodrumda yaşama fikrine nasıl geldim? Zaten finalde de buralardan kaçıp kaçamayacağımı birlikte göreceğiz!

Yoksa bilenler bilir, çizerek tuttuğum günlüğümü cokabook.blogspot.com adresinde yaklaşık 4 yıldır yayınlıyorum. İlk gününden son gününe değin hayatımın nasıl kıvrıldığını, nerelere doğru yön değiştirdiğini, uzanıp tutunduğunu izleyebiliyorum. Cokabook, ezbere bir hayatın, nasıl kaçış planına dönüştüğünün hikayesi bana göre. Komik olansa, bloguma bakıp, kontrolün, sandığım gibi elimde olmadığına şahit olmak.

Hayat harika alay ediyor ezbere yaşayanlarla.